Düşünce ve Kuram Dergisi

16. Yüzyılda Ortadoğu Konjonktürü

Suat Gökalp

 “Tarihi her düşünüş bir amaca hizmet eder.”

                                       Huizinga

 

Son 200 yıldır Kürt ve Türk ilişkileri sürekli sorun odaklı olagelmiş/aynı şekilde devam etmektedir. Bu sorunlu ilişki salt kendileriyle de sınırlı kalmamakta, bölge siyasal dengelerine de etkide bulunmaktadır. Dolayısıyla, güncelde de sıcaklığını koruyan bu konuya eğilmek, sorunun nedenlerini masaya yatırmak, çözüme dönük değerlendirmelerde bulunmak daima güncellik içeren bir gündem konusu olmuştur. Bu makalemizde biz de konuya 16. Yüzyıl üzerinden eğilmeye çalışacağız.

Orta Asya’dan çeşitli (mevsimsel ve toplumsal vb.) sorunlardan dolayı kaçıp aşamalı olarak Anadolu’ya gelen Türkler İslam’la tanışıp ve İslamiyet’e geçmelerinden sonra, takriben 750’lerde, güçlenmişlerdir. Kürtlerle de bu süreçlerde tanışıp komşu olurlar. O dönemde İran Horasan’ı ve İran Azerbaycan’ının tamamına yakını Kürt aşiretlerinden oluşmaktadır. Kürtlerle Türkler arasında kimi anlaşmazlıklar boy gösterse de zamanla uzlaşı ve ittifak anlayışı öne çıkmıştır. Kimi zaman onlar Kürt beylerine tabi olur, kimi zaman Kürt beyleri onlara. Kürt-Türk ilişkilerine dair vurgulanabilecek önemli bir tarihi kesit o süreç oluyor.

Türklerin 750’lerde Kürtlerle komşu olmalarından başlayıp günümüze kadar gelen Kürtler ve Türkler arasındaki ilişki zamanlara göre değişkenlik arz etmiştir. Bununla birlikte Kürtler ve Türkler tarihi, ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal açıdan aşamalı olarak bir iç içelik durumunu yaşamışlardır. Kürt-Türk birlikteliği bölgede her iki güce de kazandırırken, aksine Kürt-Türk parçalılığı her iki güce de kaybettirmiştir. Bu anlayış tarihin her kritik dönemecinde bir hakikat olarak kendini dayatmıştır. Bu nedenle Kürtler ve Türkler geride kalan bin yılı aşkın zamanda tarihin her kritik virajında birlikte hareket etmeyi çıkarlarına uygun bularak ittifak yolun gitmiş, imza attıkları her ittifakı başarıyla sonuçlandırmışlardır. Bu ittifakların önemlisi; 1514 yılında Van’ın Çaldıran ilçesinde Şah İsmail komutasındaki Safevi Hanedanı’na karşı yapılan Çaldıran Savaşı ile 1514-1517’de Osmanlı ve Mısır merkezli Memlük Sultanlığı’na karşı verilen Mercidabık ve Ridaniye savaşlarıdır. Son olarak; 20. Yüzyıldaki 1. Dünya Savaşında Türkiye’nin içine düştüğü kötü duruma karşı Kürt, Türk ve diğer halkların verdiği kurtuluş savaşı mücadelesidir. Her ne kadar Kürtlerin bu savaş ve ittifaklardaki rolü ulus-devlet zihniyeti tarafından çarpıtılıp yok sayılması, Kürtlerin son 100 yıllık ulus-devlet rejimi tarafından imha ve inkâr sistemine tabi tutulsa da, tarihi-toplumsal gerçekler yadsınamayacak derecede ortadadır.

Konu başlığımız 16. Yüzyılda Osmanlı (Türk)-Kürt ittifakını dayatan şartlar olduğundan, bunların neler olduğunu ve nasıl geliştiklerine daha yakından bakmak gereklidir.

1071 Malazgirt Savaşı’ndaki Türk-Kürt ittifakıyla Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştı. Türkler peyderpey Anadolu’ya yerleşirken, Anadolu ve Kürdistan’da birçok beylik kurulmuştur. Anadolu’dakiler Türk, Kürdistan’dakiler Kürt beylikleri idi. 1258 yılında Moğolların saldırısıyla Abbasiler yıkılır. Bu saldırı (Moğolların) Kürtler için yeni bir dönemin açılmasına neden olur. Kürdistan’da birçok mirlik kurulur ve mirlik dönemi başlar. Mirlik birkaç aşiretin örgütlenerek kurduğu siyasi, ekonomik, askeri bir idari formdur. Özerk veya yarı-özerktirler. Kendi kendilerini yöneten iç işleyiş sistemleri vardır. Sınırları siyasal çatıları altında bulunan aşiret ve kabilelerin yayıldığı coğrafya ile sınırlıdır. Fakat sınırlar esnek ve geçişkendir.

Mirlik düzenine geçilmesiyle 16. Yüzyıldaki Kürt-Osmanlı ittifakına kadar Kürdistan birçok Türk(men) beyliğin saldırısına maruz kalır. Kürt mirlikleri egemen güçlere bağlılıklarını bildirirken, Kürdistan, Artuklular (1102-1408), aşiret konfederasyonları Karakoyunlular (1380-1469) ve Akkoyunlular (1340-1508) ile Anadolu Timur’u (1370-1507) arasındaki egemenlik savaşlarına mekân olur. Lakin Kürdistan’da Çemişgezek’ten Şehrizor’a dek Kürt mirliklerinin hâkimiyeti var. Mirlerin beyliklere bağlılığı sembolik düzeydedir. Mirler ‘iç işlerine karışılmaması şartıyla’ beyliklerle anlaşma yaparak iktidarlarını tanımalarını sağlarlar. Ya da hiçbir beyliğe bağlı olmadıklarını bildiren ‘bağımsız’ tutum beyanında bulunurlardı. Böylelikle iç işlerinde ve mirlik sınırları boyunca hâkimiyet mirlerdeydi. Bu şekilde siyasi, kültürel, ekonomik olarak özerk/yarı-özerk statüdeki mirliklerini 16. Yüzyıla kadar taşımayı bilmişlerdir.

 

Osmanlının Kuruluşu ve Sonrası

Osmanlı’daki duruma geçersek; kurulduğu 1299 yılından itibaren genişleyerek sınırlarını büyütme arzusunda olan Osmanlı Hanedanlığı egemenlik için çevresinde bulunan beyliklere savaş açar. Bazı beylikleri yıkarken bazı beylikleri de kendine bağlayarak sınırlarını gün geçtikçe büyütür. Bu yayılmacılık politikası Osmanlı Hanedanlığıyla başlayan bir durum değildir. Karakteristik özelliklerinden kaynaklı olarak bütün Türk kabile ve boylarında bunu görmek mümkündür. Zira Türkler göçebe bir yaşamdan geldikleri için bir yere bağlı kalarak orada durma gibi bir kültürü o dönem daha edinmiş değillerdir. Dolayısıyla hep yeni yurt/yaşam peşinde koşmuşlardır. Gittikleri her yerde de hâkimiyet kurma çabalarını yürütmüşlerdir. Bu doğrultuda ilerleyen Osmanlı Hanedanlığı ile Anadolu’daki Timur orduları ile Ankara’da karşı karşıya gelirler. Yıldırım Beyazid Padişahlığındaki Osmanlı ordusu, Timur’un ordusu ile giriştikleri Ankara Savaşı’nı (1402) kaybeder. Yıldırım Beyazid savaşta esir düşer. Osmanlı ordusu büyük bir darbe alır. Aldığı darbeden dolayı padişah çıkaramayacak duruma düşen Osmanlı Hanedanlığı için Fetret Devri başlar. Timur daha sonra Kürdistan’ın bir bölümünde egemenliğini kurmuş Akkoyunlular ve Karakoyunlulara saldırarak onları da yıkılmanın eşiğine götürür. Ancak az bir zaman sonra 1404’te Timur hayatını kaybeder ve ordusu çekilir, görkemli gücünü kaybeder.

Timur’un vefatıyla ordusunun çekilmesi, Timur saldırılarıyla yıkımın/yıkılmanın eşiğine gelen Akkoyunlu ve Karakoyunluların toparlanma uğraşları, güçten düşen Bizans’ın İstanbul sınırlarına çekilerek hapsolması ve Anadolu’da kendisine yapılan bir taarruzun olamaması Osmanlı Hanedanlığı için bulunmaz bir fırsat sundu. Osmanlı Hanedanlığı bu fırsatı iyi değerlendirerek iç sorunlarını halledip toparlanmayı başardı. Ardından 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet öncülüğünde Bizans İmparatorluğunu yenerek İstanbul’u fethettiler. Bu durum Hristiyanlık dünyası için acı bir gün olur. Bizans’ın tarihsel-siyasal mirasına konan Osmanlı Hanedanlığı iktidarını güçlendirecek/sağlamlaştıracak prestijini tazeleyecektir.

Batı’da (Avrupa’da) iç sorunlarıyla boğuşan siyasal yapılara yönelerek Avrupa’yı fethetmek ve sınırlarını genişletmek akılda olsa da, Osmanlı için asıl tehlikeli alarm Anadolu ve Kürdistan’da çalmaktadır. Egemenliğinde bulunmayan Anadolu ve Kürdistan coğrafyası Osmanlı için uykusuz gecelerin sürmesi demekti. Bu nedenle diken üstünde yatmaktansa dikenlerin kökten kurutulması aciliyet gerektirdiği için Anadolu’ya yönelirler. Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı ordusu 1473 yılında Otlukbeli (Erzincan iline bağlı bir ilçe) Savaşı’nda Timur ordularının saldırısı sonrasında toparlanıp güçlenmeyi başaran Akkoyunlularla savaşır ve galip gelir. Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında öldüğünde her ne kadar İstanbul’u fethetmiş ve Otlukbeli Savaşı’ndan zaferle çıkmış olsa da; yorgun bir ordu, devlet yönetiminde klikleşmeleri yaşamaktadır. Anadolu’nun egemen olunan bölümünde Osmanlı devlet yönetimini (siyasal, mezhepsel ve yönetimsel nedenlerden ötürü) kabullenemeyen Türkmen aşiretleriyle, yine 2. Bayezid ile Cem Sultan adlı iki oğul arasında ikiye bölünmüş askeri, idari sorunlar yaşayan bir devlet yapısı bırakır. Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı yenilgisiyle içine düşülen Fetret Devri’ne benzer bir kriz durumu yaşanmaktadır. Sonuçta Osmanlı veliaht sultanları iç savaşa tutuşur. Babasıyla siyasal, ideolojik olarak ters düşen 2. Bayezid, cem Sultan’ı yenilgiye uğratır ve tahta geçer. 2. Bayezid’in tahta geçmesinin kendisine yapılan komplo sonucu olduğunu ve tahta geçme haklarının ihlal edildiğini söyleyen Cem Sultan Memlük Sultanlığına sığınır. Düşman görünen Memlüklülere sığınan veliaht sultanı Cem Sultan Osmanlı Hanedanlığı için çeşitli sorunlar doğmasına kapı aralamıştır. Veliaht Cem Sultan sığındığı Memlük Sultanlığı ve daha sonra Avrupa devletleri tarafından Osmanlı’nın iç işlerinde sorun çıkarma malzemesine dönüştürülmüş, kullanılmıştır.

2. Bayezid’in tahta geçtiği dönemde bir yandan Anadolu Türkmenleri başkaldırırken, öte yandan Mısır merkezli Memlükler, Osmanlı’nın iç işlerinde sorunlarla boğuştuğunu da bilerek, genişlemek ve egemenlik kurmak amacıyla defalarca Osmanlı’ya saldırmıştır. Memlük ordusuna direnerek yenilmez. Lakin zafer de kazanamayan Osmanlı Hanedanlığı 1491 yılında Memlük Sultanlığı ile kendini çok memnun etmeyen bir anlaşmaya kerhen imza atmak zorunda kalmıştır. Yapılan bu anlaşmayla Osmanlı Hanedanlığı Memlük saldırılarını bir süreliğine durdurmuş ama onlardan kurtulmuş değildir. Memlük sultanlığı tehlikeli bir komşu olarak güney sınırlarında Osmanlı’yı bekleyecektir. Osmanlı devletinin durumu 2. Bayezid döneminde de pek parlak olmayacaktır. 2. Bayezid 16. Yüzyılın başlarında son yıllarını yaşarken, oğulları arasındaki taht kavgaları içte geniş çaplı çeşitli isyanlara ve dıştan gelecek saldırılara büyük zemin olanağı sunmaktadır. Bu şartlar altında 16. Yüzyıla adım atan Osmanlı Hanedanlığı’nı hoşnut etmeyecek gelişmeler Kürdistan coğrafyasında yaşanacaktır.

Timur’un ölmesiyle Bitlis Miri’nin desteğini alan Kara Yusuf Karakoyun Beyliği’ni yeniden kurar. Akkoyunlular da Diyarbakır’ı kendilerine başkent yapar ve çıkarları gereği Osmanlı Hanedanlığı’yla ilişkiler geliştirir. O dönemde Kürdistan coğrafyası Akkoyunlu ve Karakoyunluların savaş mekânına dönüşür. Bu savaşlarda Kürt mirlikleri iki parçaya bölünür. Mirlerin çoğunluğu Karakoyunlulara bağlılıklarını bildirerek onların tarafında yer alıyor. Zaten Karakoyunlular ile Timur’un oğlu arasındaki savaşta Karakoyun beyi Kara Yusuf Bitlis mirine sığınır. Bitlis Miri ona sahip çıkar. Siyasi ilişkilerin güçlendirilmesi için kızını Kara Yusuf’la evlendirir. Kara Yusuf öldükten sonra Bitlis miri yumuşak, esnek bir politika geliştirerek Timur’un oğluyla ilişki geliştirir.

1460 yılından sonra da Akkoyunlular öne çıkar. Karakoyunlulara bağlılığını bildirmiş olan Hasankeyf, Siirt gibi güçlü ve etkili mirlikleri kendine bağlar. Bu da doğuda Karakoyunluları sıkıştırır. Böylece güçlenen Akkoyunlular Karakoyunluların sonunu getirir. Akkoyunlular başkentlerini Diyarbakır’dan Tebriz’e alırlar.

1499’da İsmaili ve Safevi tarikat taraftarları, Akkoyunluların iç sorunlarını fırsata çevirerek Kürt, Acem ve Türkmenlerin desteğiyle başkent Tebriz’de Akkoyunluların iktidarına son verirler. Tebriz’i alan Safevi Tarikatının son temsilcisi 14 yaşındaki İsmail, Safevi Hanedanlığını kurar. Kendisini İran Şahı, 12 imam Şii mezhebini de İran’ın resmi dini ilan eder. “Safevi tarikatının mezhepsel temelini Şeyh Sufuyuddin (1252-1334) adlı bir Kürt ocak ailesi atmıştır.”[1] Şeyh Sufuyuddin Erdebili olarak da bilinir. Erdebil kenti Deyleman’ın baş şehridir. Yedi parçalı tarihi Kürdistan coğrafyasının bütünlüğünde Arran/Kafkasya Kürdistanı ile Horasan Kürdistanı arasında (tarihi Şirvan yerel idaresinin üç bölgesinden biri olan) Deyleman bölgesi Hazar Denizi’nin güney kıyılarında yer alır. Rewand dağ silsilesi ile Elbruz Dağ Silsilelerinin kesiştiği merkezdir. Türk ve Azeri Türkleri bölgeye gelmeden önce %90’ı Kürt olan, Kürdistan’ın parçası olan bir bölgedir. Şah İsmail’in Şengal kökenli dedeleri Deyleman’a gelip yerleşmişlerdir. Deyleman, tarih boyunca iktidar karşıtı direnç odaklarının, onların felsefi-ideolojik akımlarının yeşerdiği bir bölgedir. Kızılbaş Aleviliği, Babai hareketler, Mazdaki inançlar, 12 imam hareketleri (ki, Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi de oradadır) Deyleman’da filizlenirler. Türk-Azeri akınları Anadolu’ya aktıkça gelip oralara ilişki ve çatışma bağlamlı yerleşirler. Bir dönem iktidarcı güçlere karşı ortak mücadeleler de verirler (Baba İlyas da oradan çıkıp Anadolu’ya gelmiştir). İsmail, önce Erzincan ve Dersim’e gelir, örgütlenmeler yapar. Osmanlı-İran savaşlarında Sivas’a değin bölgeler uzun süre İran egemenliğinde kalmıştır. İsmail ilk savaşçılarını Dersim, Erzincan, Harputlu Kızılbaş Kürtlerden oluşturur; Tebriz’e geçer, orada Safevi iktidarının ilksel idaresini ilan eder. Deyleman ve Horasan’a doğru yayılır, zemin bulur. Dersim’den, Harput’tan Kürtleri Horasan’a oradaki Türkmen ve Özbek saldırılara karşı savaştırmak üzere taşır. Dini kimliğe hizmet eden İsmail siyasi ve askeri olarak da güçlenince iktidarlaşıp tarikatın kuruluş amaçlarının uzağına düşer. İktidarcı-Şii bir mezhep haline dönüşür. Oysa “Şia İran’ı kategorik olarak Kürt, Türkmen, Fars kavimsel varlıkların iktidarcı Sünni İslam’a karşı ittifakı temelinde inşa edilmiştir. (…) süreç içinde Sünni Osmanlı Türk hanedanına karşı Şii Türkmen ağırlıklı hanedanlar da iktidar hastalığına kapılmaktan kurtulamamışlardır. Demokratik gelenekleri ağır basan bir siyasal konfederasyondan merkezi bürokratik yanı ağır basan bir devlet sistemine dönüşmektedir. Şia da resmi iktidar ideolojisinin bir parçası olmuştur.”[2]

İktidara gelir gelemez Şii-Alevi ideolojisine sahip militan bir organizasyon kuran Şah İsmail, tarikat döneminde Anadolu’ya gönderilen tebliğcilerinin örgütlendiği halkla bulunmak için, aynı yılın yazında Şah İsmail Erzincan’a kadar geldiğinde kendisini Sivas, Tokat, Amasya, Karaman, Antalya ve Tarsus’un Türkmen Kızılbaşları karşılamaya gitmiş, Bayezid bu büyük gücü endişe içinde izlemekten başka birşey yapamamıştır. Muhtemelen Anadolu’daki Osmanlı egemenliğine yönelik en ciddi tehdidin Şah İsmail’den geleceğini hissetmişti. Bunun etkisiyle de olacak ki, ölüm döşeğindeyken yerine tahta geçecek olan I. Selime vasiyetini şöyle dillendirir: “Mısır’dan Osmanlı’nın, Kızılbaş’tan Ehl-i İslam’ın öcünü al. Daha sonra Şah İsmail 1507’de Ermenilerin ve Kürtlerin yurdu Erciş ve Ahlat’ı ardından Dulkadiroğullarının merkezi Maraş’ı fetheder. Bitlis hakimi Şeref Han’ı kendisine bağlar. Diyarbakır’a atadığı Ustacalu Muhammed Bey Mardin, Musul ve Cizre’de kan dökerek Safevi egemenliğini iyice pekiştirir.

İşte bu durumdan varlıklarını ve statülerini koruyarak alabildiğince az hasarla çıkmayı ümit eden Kürt mir ve aşiret liderleri, Kürdistan’ın büyük bölümünü egemenliğine alan Şah İsmail bağlılıklarını bildirmek için Şah’ın bulunduğu Hoy şehrine giderler. Şah İsmail mir ve aşiret liderlerinin istemlerine kulak asmaz. Bunda Dogu (Rojhilat) Kürdistanı’ndaki Şii aşiretler, Kuzey Kürdistanı’ndaki Sunni aşiretlerin çelişkilerinin ve fitne sokmalarınında payı bulunmaktadır. Kürtlerin tümünü de karşısına almana kaygısını güttüğünden sembolik olarak üç mirliğin bağlılıklarını kabul eden Şah İsmail diğer mir ve aşiret liderlerini zindana attırır. Onların yerine kendi valilerini atar. Daha sonra mir ve aşiret liderlerinin işbirlikçilerinin desteğiyle zindandan kaçmayı başarırlar.

 

Safevi Osmanlı Arasında Kürtler

Şah İsmail’in mir ve aşiret liderlerinin istemlerine yanaşmamasının başlıca iki nedeni şöyledir; birincisi, Şah İsmail Şia mezhebindendir ve kati bir Şialık yürütmektedir, mir ve aşiret liderleri Sunni mezheptendirler. İkincisi, Şah İsmail, mir ve aşiret liderlerinin iktidarlarını kaldırmak, statülerini yıkmak istemesidir. Şahin bu tutumları mir ve aşiret liderlerini kendisinden uzaklaştırmaya ve Kürt-Türk (Osmanlı) ittifakına giden yola kilometre taşı olmuştur. Yaşanan son gelişmelerle birlikte ortaya şöyle bir tablo çıkar.

1- İktidarcı Sunni İslam ve iktidarcı Şia İslam temsilcileri Osmanlı ve Safevi Hanedanları birbirine komşu olarak karşı karşıya gelirler. Karşılaşmalarında her ne kadar mezhepsel faktör ön planda görünse de esas faktör bölge hegemonu olma arzularıdır.

2- Safevi Osmanlı’dan daha güçlü durum ve konumdadır. Memlüklere karşı zafer gücü ortaya koyamayan Osmanlı Hanedanlığının varlık durumu, Şah İsmail’in Anadolu Türkmenleri üzerindeki etkisi ve Kürdistan’ın bir bölümündeki egemenliğiyle tehlikeye girmiştir.

3- Osmanlı Hanedanlığı Batı’da ulaşabileceği coğrafi sınırların hemen hemen sonuna gelmiş. Anadolu tam olarak egemenliği altında olmadığı gibi, Anadolu’da Osmanlı, karşıtı Türkmen ve Kürt Kızılbaş-Alevi aşiretleri sürekli isyan etme potansiyelini taşır, zaman zaman isyan ederler. Osmanlı hakimiyetinin kurulması için Kürdistan kilit önemdedir.

4- Güneyde Memlüklerin egemen olduğu Mısır; Doğu’da Anadolu içlerini etkileyen Safevi İran’ı önünde Kürdistan vardır. Kürdistan’a egemen olan Anadolu’ya da egemen olacaktır.

5- Yüzyıldan fazladır kesintisiz savaşın mekanına dönüşen Kürdistan coğrafyasında Kürt mirleri ve aşiretler özerk/yarı-özerk statülerini kaybetmenin; kültürel, siyasal ve ekonomik olarak yok olmanın eşiyindedirler.

6- Osmanlı ve Safeviler bölgenin hegemon gücü kapışmasında Kürt güçlerine ihtiyaçları var. Hakeza Kürtler de varlıklarını korumak ve geliştirmek için en az bir güce ihtiyaç duymaktadır.

7- Avrupai güçler kendi la sorunlarıyla uğraşmaktalar, bölgede güçleri bulunmamaktadır. Fakat İslam dünyasındaki gelişmeler de yakından takip etmektedirler.

 

Amasya Anlaşması ve Çaldıran Savaşı

Safevi Hanedanlığı sınırlarını genişlettikçe Kürtler için tehlike çanları daha hızlı vurmaya başladı. Öte yandan Osmanlı devleti küçücük bir alana sıkıştı. İste bu ortamda II Bayezid öldü (1512). Tahta Yavuz unvanı ile geçecek olan I. Selim çıktı. Yavuz Selim babasının tahtta olduğu dönemde Trabzon valisiydi (1501). O zamanlarda Şah İsmail’in Erzincan’a yaptığı seferi iyi analiz ederek Osmanlı için en büyük tehlikenin Şah İsmail’den geleceğini kestirmişti. Hatta babası II Bayezid’ten habersiz İran üzerine sefere çıkar. Tebriz’e kadar gider, İran ordularını yenilgiye uğratıp Şah İsmail’in kardeşini esir alır.

Şimdi Yavuz Selim içte yaşanan Türkmen Alevi ve Kürt Kızılbaş isyanları yaşanırken Safevilerin ilerlemesine/İran’daki Şah İsmail’in egemenliğine karşı İdrisi Bitlisi aracılığıyla Kürt mir ve aşiret liderlerine birlikte hareket etme istemini iletir. İdrisi Bitlisi Kürt-Osmanlı ittifakının yapılması için tarihi birikim, tecrübe ve zekasını ortaya koymaktan geri durmaz.

“16. yüzyıl başlarında hem Safevi hem Osmanlı saraylarında etkili olan İdrisi Bitlisi dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Kendi bağımsızlık krallık rejimini kuramayan Kürt beylikleri, çıkışı hegemonik güçlerin saraylarında aramaktadır. Önceleri Safevi Hanedanlığının kuruluşunda etkin rolleri olan Kürt beylikleri Şia resmi mezhep haline getirilmesiyle kendilerini tehdit altında hissettiler. Sünni mezhepten oluşları onları Osmanlı Hanedan işbirliğine yöneltti. Bunda önemli çıkarları vardı. İdrisi Bitlisi bu hanedan arayışının politik, ideolojik mimaridir.”[3] Yaşanan kaos ortamından Kentlerin statü sahibi olarak çıkabilmelerinin çabalarını yürütmektedir. Yol ve yöntemini arar. Osmanlının yerel ve güçlü bir güce ihtiyaç duyduğunu iyi bilir. İttifak Osmanlı için zorunluluk olunca, Osmanlı Kürtlere ‘açık çek’ gönderir, ‘beylerbeyinizi tayin edin’ der. İdrisi Bitlisi, Kürt mir ve aşiret liderlerinin kendi aralarından bir beylerbeyi çıkaramayacağını mirlerin karakteristik özelliklerinden ötürü bilmektedir. Her mir kendi başına bir iktidardır. Bu nedenle başka bir mirin emrine girmeyi kendilerine yedirmezler. Böyle olunca ortaya birlik adına bir şey çıkmaz. Birlik olmayınca Osmanlı ile yapılacak ittifak fırsatı kaçırılacağından dolayı, İdrisi Bitlisi bu fırsatın heba olmaması için Osmanlı tarafından şimdilik bir beylerbeyi atanmasını ister. Osmanlı, beylerbeyi atar. Kürt mir ve aşiret liderlerinin çoğunluğu atanan beylerbeyinin emrine girerek toplanırlar. Böylece Osmanlı(Türk)-Kürt ittifakına doğru gidilir. Kürt mirlikleri arasında kargaşanın önü alındığı gibi, doğan siyasi boşluktan faydalanıp mirliklerin özer/yar-özerk yapılarının korunması da sağlanmış olur.

İttifak 1514’te İdrisi Bitlisi ile 28 Kürt mir ve aşiret liderinin Amasya’da Osmanlı devletiyle görüşmesiyle başlamıştır. “Kürt beyliklerinin büyük çoğunluğunun Osmanlı hanedanlığıyla eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştılar. Koşulların uygun kıldığı gönüllü bir ittifaktı. Osmanlı ittifak sisteminde kendine özgü bir konumları vardı. Kürt beylikleri kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyiyle daha çok bağımsız olabilirlerdi. Gelecekte daha merkezi bir saltanat geliştirebilirlerdi. Ama unutmamak gerekir ki dönemin koşulları çok sayıda saltanat rejimlerinden ziyade birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini daha geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu kendini bu tarzda inşa ediyordu. Bağımsız krallıklar kural değil istisnaydı. Dolaysıyla İdrisi Bitlisi’nin önderliğinde girişilen ittifak çalışmaları dönemine göre uygun ve başarılıdır. Sakıncası sonradan ortaya çıkacak olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmamasıdır. Konjektürel kalmasıdır.” [4]

Adına Amasya Anlaşması diyeceğimiz bu anlaşma; Kürt beylikleri bağımsız otonom yapılarını koruyacaktır. Osmanlı Hanedanlığı yanında kendi ordularıyla savaşa katkı verecekler. Osmanlıya belli bir vergi (Çok cüzidir. Kimi kaynaklar hediye olarak geçirir) verecekler. Osmanlıya yapılan saldırı Kürtlere, Kürtlere yapılan saldırı Osmanlıya yapılmış olarak görülecek ve Kürt-Osmanlı saldırılara beraber karşılık vereceklerdir.

23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşında Osmanlı ve Kürt beylikleri kendilerine en büyük tehlike oluşturan Şah İsmail’in ordusunu yenilgiye uğratırlar. “Ayni tarihlerde güneyden gelen Mısır merkezli Memluk Sultanlığı da İdrisi Bitlisi’nin öncülüğünde kurulan ittifakla önce durdurulmuş, sonra yıkılmıştır(1514-1517).” Böylece hem Kürt beylikleri hem de Osmanlı Hanedanlığı, İran Safevi Hanedanlığı’nın egemenliği altına girme ihtimalini ortadan kaldırır. Kürt ve Türkler, Yavuz Sultan Selim’in ve İdrisi Bitlisi’nin 1520’de iki hafta arayla vefat etmelerinden sonra tahta geçen Yavuzun tek erkek oğlu Kanuni Sultan Süleyman döneminde de bu ittifaklarını yürütmüşlerdir. Osmanlı Devleti Halep, Şam, Musul, Kerkük, Bağdat’a da egemen olur. Kürtler bu genişlemede Osmanlı’nın bir kolu olarak yer alırlar. Daha sonra Osmanlı’nın Mısır, Habeşistan (bugünkü Somali) Arap Yarımadası, Basra Körfezi’nde egemen olmasını sağlarlar. Osmanlı Akdeniz’i bir iç deniz haline getirirken, Atlantik Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na oradan bugünkü Endonezya ve Malezya’ya kadar egemenliğini genişletebilmiş bir dünya imparatorluğu olmuştur. Halifeliğin Osmanlıya geçmesinde yine Kürtlerin etkin rolü vardır.

Son olarak; 1071’deki I. Kürt-Türk stratejik ittifakı; Bizans yayılmacılığı karşısında Kürt varlığı ve Türk varlığıyla birlikte İslam varlığının stratejik varoluşsal hamlesi olarak Kürtlerin ve İslam coğrafyasının Bizans egemenliğine girmesini engellerken, Türklerin de İran’da sıkışıp kalmasını engelleyerek Anadolu ve Avrupa kapılarını Türklere açmıştır. Türk-Kürt halklarının varoluşsal ittifakı olmuştur.

16. Yüzyılda yapılan II. Stratejik, tarihsel ittifak ise, Osmanlı Hanedanlığı’nın dağılma sürecine girmesini, İran Safevi devlet hanedanlığının Anadolu’da egemen olması ve Osmanlı varlığına son vermesini engellerken, Kürdistan ve Kürt beyliklerinin de İran Şii Safevi egemenliği altında yok oluşlarının önüne geçmiştir. Böylece Kürt beylik devletçikleri kendi egemenlik sahalarında kendilerini güçlendirir. İç işlerinde kendilerine, dış işlerinde Osmanlı’ya tabi olurlar. Avrupa feodalizmi/feodalitesi benzeri bir yapıyla Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıdırlar. Toprak mülkiyeti, vergilendirme, içerde egemeni tamamen beyliklerin kendilerine aittir. Bu durum 1800’lere kadar devam edecektir. Osmanlı 300 yıl görkemli bir imparatorluk yürütürken; Kürtler, Kültürel açıdan ve varlık olarak büyük gelişmelere imza atacaklardır.

“Kürt-Türk ilişkileri tarih boyunca karşılıklı rızaya dayanan ve güçlü stratejik dinsel, siyasal, ekonomik ve kültürel temelleri bulunan ilişkilerdir. Bu mantık zaman zaman çatışmalarla bozulsa da günümüze kadar geçerliliğini sürdürmektedir. Türklerin Anadolu içlerine yerleşmeleriyle birlikte yeni strateji hep geçerliliğini koruyacaktır. Tarihin kritik anlarında her iki güç ancak birlikte davrandıklarında başarılı olabileceklerini hatırlayacaklardır. Kürt Eyyubi Hanedanlığında, birçok Anadolu beyliklerinde, Osmanlılar döneminde bu mantık hep işleyecektir. (…) Hem halk, sivil güç olarak hem de iktidar güçleri olarak bu iç içelik yaşanacaktır.

 

Kaynakça

[1] Öcalan, Demokratik Ulus Çözümü Ciltler 1,2,3,4,5

[2] Ayşe Hür, Kürtlerin Öteki Tarihi

[3] Dr. Abdurahman Adak, Destpêka Edebiyata Kurdî a Klasik

[4] Laleş Gelîker, Ji Dirokê Dirokekê Ehmedê Xanî

 

Bunları da beğenebilirsin