Düşünce ve Kuram Dergisi

Gıda Egemenliği ve GDO’laşma

Rüzgar Çetin

Doğal toplumla birlikte ihtiyaçların karşılanması anlamında doğayla girdiği ilişki, besin üretimi üzerinde kültürleşme, ve toplumsallaşmanın ilk nüvelerini tarımla sağlamaya çalışmış olabilir. Doğal toplumun doğayla kurduğu ilişki bir simbiyotik gelişmeye dayalı iken, aynı zamanda doğa ekonomik bir faaliyet alanı da olmaktadır. Doğanın bir ekonomik faaliyet alanı olması doğal toplum onunla simbiyotik ilişki kurmasına engel değil, bir bütünlük içinde var olunmaktadır. Yani ekosistemin dengesini alt üst eden değil, tersi insan-doğa ilişkisi karşılıklı birbirlerini üreten içeriğe sahiptir. Kapitalizmde ise tarimin endüstrileştirilmesi sonucu insan-doğa ilişkisini ters yüz eder, adeta doğaya savaş açılır. Kapitalizmin azamı kara dayanması sonucu tarimda bundan nasibini alacaktır.

Kapitalist tarım, endüstriyel tarım temelli bir girişimi öncelikle makineleşme ile başlayan süreç; bugün doğal, M.Boockhin’in ‘’katılımcı evrim’’e negatif yönde etkileyecek, organik gelişime de hâkim olacaktı. Bu anlamda artık tarım da endüstrileşir, tarım endüstrileşince sosyo-ekonomik, sağlık, toplumsallık olarak etkisi görülmeye başlanmıştır. Kapitalist, endüstriyel tarım küçük ölçekte çiftçiliği bitirirken, sermayeyi tarımda rant çevresi haline getirince endüstriyel tarım tarladan, imalata üretim sürecinde yer almaya başladı.Doğal toplum sonrası gelişen süreçte artı-ürün tarzı üretim, endüstriyel tarımda azami kâr ve verimi önceler. Öncelikle tarımda en önemli ayağın toprak olması, endüstriyel tarım toprağın terbiye edilmesine yönelir. Toprak gübre ile terbiye edilir. Toprağa atılan üründen sonra ayrık tarzda denilebilecek otların gelişimi zararlı otlar diyerek bitki öldürücü ilaçlar üretir ve kullanılır. Yine parazitlere karşı da aynı yönteme geçilir. O yüzden bitki doğal gelişim özelliklerini yitirmeye başlar; doğal gelişim süreçlerini hızlandırma adına ve verim artırmak amacıyla hem hayvanda hem de bitkilerde üretilen besinler gıdada güven sorgulamasını geliştirir. Özellikle endüstriyel anlamda üretilen ilaçlardan tohuma kimyasal etkilerin yanında, toksik barındırıcı olması itibariyle toprak ve suyun kirlenmesi sonucu biyoçeşitliliğin bitirilmesine kadar çeşitli sorunsallıklar yaratacaktı.

Yapılan araştırmalarda yoğun gübre ve pestisit kullanımına bağlı olarak toprağın organik yapısının değişmesi, topraktaki mikro ve esansiyel besinlerin azalması ve verimliliğin düşmesi, bu nedenle daha fazla gübre kullanımı sonucu tarım girdilerinin artması, insektisitlere karşı hızla direnç geliştiren yeni biotiplerin ortaya çıkmasıyla oluşan salgınlar ortaya çıkmıştır. Pestisit kullanımı balık üretimini de etkilemiş, Hindistan ve Bangladeş başta olmak üzere balıklarda %60-77 oranında azalma görülmüştür. Aynı toksik etkilenme kurbağalarda da yaşanmıştır. Gübrelemenin yanında yoğun makineleşme toprağı, toprakla birlikte doğalığında gelişen böcek türlerini de yok etmektedir. Yine gübrede çokça bulunan azot nedeniyle aşırı nitrojen toprak asiditesi nedenleri toprak yapısına kadar etkilerken, bitki çeşitliliğini yok etmektedir.(1)

Yine endüstriyel tarım kapitalizm için adeta bir çerçeve niteliği de taşır.  Önce toprağa hibrit tohumlar attırırken, yanında da pestisit üretmek, aslında bir ekonomi döngüsünü başlatmaktadır. Tarihsel süreçte finansal piyasaların küreselleşmesi ile de devasa ecza şirketlerinin çıkışı, palazlanması, tekelleşmesini de buradan bulur. Önce hastalık üretip, devamında ise pestisit satarak, zorunlu bir arz-talep yaratılır. Bu anlamda endüstriyel tarzda bir çiftçilik öne çıkarken, üreticiyi tüketen bir müşteri konumuna taşıyarak, ezel-ebed kendine eklemlenmiş olur.

Pestisitler; insan ve hayvan vücudu ile bitkiler üzerinde veya çevresinde yaşayan,  besin kaynaklarının üretim, depolanma ve tüketimi sırasında besin değerini düşüren ya da zarara uğratan böcek, kemirici, yabani ot, mantar gibi canlı formların yıkıcı etkilerini azaltmak için kullanılan kimyasal maddelerdir. Pestisitler kimyasal olması sebebiyle, organik olarak gelişen toprağın döngüsünü bozarken, hibrit tohumla birlikte üretilen besin süreci sonucu sağlık sorunlarını yarattığı da açıktır. Dünyada yılda yaklaşık 3 milyon ciddi akut pestisit zehirlenmesi olduğu tahmin edilmekte, bunların 220.000’den fazlası ölümle sonuçlanmaktadır.(2) Ülkemizde pestisit zehirlenmeleri ile ilgili ayrıntılı istatistik veriler bulunmamakla birlikte Ulusal Zehir Danışma Merkezi 2008 Yılı Çalışma Raporu Özetine göre, 2008 yılında görülen 80 bin kadar zehirlenme olgusunun %8.34’ü tarım ilaçları nedeniyle oluşmuştur. Pestisitler kronik olarak ise sinir sistemi ve endokrin sistemi üzerine toksik etkiler, karaciğer harabiyeti, konjenital defektler, solunum ve kardiyovasküler sistem ve kanserojenik etkileri yapılabilmektedir. (3)

 

Endüstriyel tarım, tarım alanlarını küçültmüştür

1940’larla birlikte Mendel tarafından ortaya atılan çaprazlama modeli ile genetiği değiştirilmiş organizmalar, bilimde kavram olarak yerini almaya başlaması ve bu süreciyle beraber endüstriyel tarımda denenmeye başlanmıştır. Bu tarz uygulamalar sonrasında bilimciliğin  icatları artık sermaye için meta, meta da değer üretmiş olurken, bunun küreselleşmeyle birlikte sınır tanımaz boyutlara ulaştığı gösteriyor. Devasa ilaç ve tohum şirketleri, ülkelerin endüstriyel politikalarından, uluslararası piyasalara hakimiyet noktasından da bir çepere sahip olmasını sağlıyordu artık. Genetiği değiştirilmiş organizmalar(GDO) ile hibrit tohumlar arasında üretim süreci açısından benzerlik taşırken, sağlık açısından da benzer tehlikeli sonuçları açığa çıkarmaktadır. Mendel ile başlayan süreçte, genlerin bir çıkartılıp ya da artırılması iken, hibrit tohum F1 -hibrit türler olarak da bilinmekte- iki ya da daha fazla sayıda saf genetik yapıdaki genotipinin kendi aralarında melezlenmesi ile elde edilir. Bunun yanında hibrit tohum başlangıç olarak, genetiği değiştirilmiş organizmaların üretimi ile aynı sürece denk gelir. 1920’lerde ilk olarak Amerika’da hibrit tohum ıslah olarak ele alınır, sonrasının Japonya olması özellikle Kapitalist Modernite çıkışından, bugün dünyaya hakim bir sistem haline gelmesindeki ülkeler açısından manidardır. Zira Kapitalist Modernite hakimiyet sağlamak ölçüttür; bu özünde bir egemenlik taşırken, bugün uluslararası çok uluslu sermaye şirketleri ile tarıma kadar inebilmişlerdir. Bunun yanında öyle ki, otarşik toplumsal örgütlenme tarzı olan kooperatiflere kadar da sızmış bulunmaktadır.

Endüstriyel tarım yaratan ileri teknolojilerle, tarım alanları küçülmüş, küçük ölçekli üreticilerin elindeki tarım arazilerinde verim ve üretimdeki marjı artırmak için de ekstansif tarım yerini entansif tarıma yönlendirildi. Hal buyken amaçlanan birim alandan verimi artırmak ve zarara uğramamak endişesi; hibrit tohumlar ile pestisitler ile beraber tamamen endüstrileşen tarım dünyaya hakim olmaktadır.Öyle ki artık ülkeler yerel tohumları yasaklamakta ve endüstriyel tarımın önünü açmaktadır. Bunun yanında sürecin kontrolsüz ilerlemesi, tohumların testinin yeterince bilimsel ölçütlerde olmaması bakteri ve virüslerin tohumlarla yayılması epidemi durumlarını ortaya çıkarmaktadır. Bugün salgın durumunda dâhi kafalarda besinlerden salgının yayıldığı şüphesini  uyandırması bu sebepledir.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar ve hibrit tohumlar sonucu tarım için önemli faktör olan biyoçeşitlilik daraltmakta, buna karşın mono kültürle üretimin doğal çeşitliliğin bozulmasını getirmektedir. Mono kültür, hibrit tohumla başlangıcını bulurken, adına modern tohum kavramsallaştırılması konulmakta, kısa zamanda verim ve üretim marjı için tek bir çeşide yönlenilmesi sağlanmakta ve diğer türlerin üretimine izin verilmemektedir. Bunun yanında monokültür toprağın da tohumun tek çeşit olmasıyla toprağa tuzlanmasına neden olmaktadır. Uzun süreçte toprağın tuzlanması, çoraklaşması tarımsal nüfusa etki ediyor. Bugün iklim krizine sebebi olan çölleşme sorununu ortaya çıkarmaktadır.

Bitkilerin melezlenmesi ile başlayan süreç, hayvanlarda da aynı yöntem ile verimlilik artırılması hedefleniyor. Üretim marjı artırımı için yem olarak genetiği değiştirilmiş soya ve mısırla hayvan besleme uzun süreçte insan sağlığını tehlikeye sokacağı açıktır. Özellikle hayvanlarda kilo yaptırmak, ağırlığını artırmak için antibiyotiklerin kullanılması süt ürünlerinden, yumurta ve et gibi besinlerin sağlıksız olduğu sonucunu açığa çıkarmaktadır.

 

gıda krizi ekolojik krizle iç içindir

Hayvan “fabrikaları” aynı zamanda gıdalardan bulaşan birtakım enfeksiyon hastalıklarının   (salmonella, Listeria ve toksijenik E. Coli, gibi) ortaya çıkmasına ve yayılmasına da neden olmaktadır. Son günlerde Avrupa’da görülen toksijenik E.Coli’ye bağlı görülen enfeksiyonlar bu duruma en güncel örnektir. İlk olarak 1975’te ABD’de tespit edilen toksijenik E. Coli’nin en yaygın stereotipi olan E.Coli O157, yeterli pişirilmemiş hamburgerlerin yenmesiyle gastroenterit salgınlarına yol açmıştır. Ancak 1993’de, birçok eyaletteki fast-food restoranlarda yetersiz pişirilmiş hamburgerlerin tüketiminden kaynaklanan, toplam 732 kişinin etkilendiği, bunlardan 195’inin tedaviye ihtiyaç duyduğu, 4 çocuğunda öldüğü salgından sonra, E.Coli O157:H7’den kaynaklanan gıda zehirlenmeleri daha büyük bir önem kazanmıştır. ABD’de her yıl yaklaşık 20.000 adet enfeksiyon vakası ve 250 adet Hemolitik Üremik Sendrom (HUS) ve çeşitli komplikasyonlara bağlı ölümler görüldüğü bildirilmektedir.(4).

Yine dünya ölçeğinde endüstriyalizmin bir diğer etkisi insanlarda bir zaman sorununu ortaya çıkarırken, endüstriyel kentleşmelerin, endüstride çalışan nüfusun artması beslenme tarzları üzerinde etkisi de açıktır. Beslenme tarzının fast-food tarzı, anlık açlık etkisini giderecek, kısa sürede bir doyum, haz karşılığında sağlığı kötü etkilediği ortadadır. Bireyi zamanla yarıştıracak ölçüye getirmesi, bunun bir boyutuyla hazır yemek üzerine gelişmesi, besinlerde hayvansal ürünlerin daha çok tüketim, dünya istatistik verilere da yansıdığı kadarıyla kanser vakalarının artışı, kalp-damar tıkanıklığı ve en önemlisi bir obezleştirme ile karşı karşıya bırakmaktadır. Ayrıca yaşanan salgın durumuyla beraber, virüsün yayılımından itibaren, ölümlerin artmasında ortaya konan verilerle beraber, kalp-damar hastalıklarının, tansiyon, şeker gibi hastalıkların ölüm tehlikesini arttırdığı, tetiklediği ortaya konan raporlarla da gözler önüne sermiştir. Hal böyleyken güvenli gıdaya ulaşabilmek imkansızlaşıyor; ciddi anlamda bir beslenme sorunu açığa çıkarmış bulunmaktadır.

Kapitalizmin ürettiği diğer bir sorun ise, yine hibrit tohumlarla ürettiği organik sebze, meyve diye imaj vererek, sağlık sorunun çözülebileceğini sanıyor. Açlığın git gide arttığı coğrafyalar, gıdaya ulaşamayan sosyo-ekonomik açıdan yoksul kesimler sürekli çoğalmaktadır. Ancak maddi olarak alma gücü yüksek kesimler, alışveriş merkezlerinden yüksek fiyatla sağlıklı gıdayı temin edilebilmektedir. Endüstriyel tarımın yarattığı sorunlar ortadır ve bir gıda krizi olmaktadır. Yine de kapitalizm çözümün kendisinde olduğu safsatasını ileri sürerek gıda krizinin olduğunu gizlenmektedir.

Gıda krizi, endüstriyel tarımsal üretim ile açığa çıkmıştır. Buda güvenli gıda tartışmasının önünü açmaktadır. Güvenli gıda; amaçlandığı biçimde hazırlandığında, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri itibariyle tüketime uygun olan ve besin değerini kaybetmemiş gıda maddesi olarak tanımlanabilir. Gıdalarda güvenliği tehlikeye sokan biyolojik, kimyasal ve fiziksel etkenler bulunabilmektedir. Biyolojik tehlikeler; bakteriler, virüsler, parazitler, küf ve toksinlerdir. Kimyasal tehlikeler; pestisitler, veteriner ilaçları, endüstriyel kontaminantlar, gıda katkı maddeleri ve gıda işleme sırasında oluşan toksik maddelerdir. Fiziksel tehlikeler ise gıdalarda bulunan yabancı maddeler ile radyoaktivitelerdir.(5)

Gıda krizi bağlamında yaşanan tartışmalar, gıdaya ulaşma noktasında eşitsizliklerin yanında gıda krizi, toplamında ekolojik krizler içinde bir sonuç özelliğini taşıyor. Gıda krizi, gıdaya ulaşmada eşitsizlikler üzerinden bir reddi üzerine gelişen Uluslararası bir hareket olan çiftçilerin öncülük ettiği La Via Campesina, gıda egemenliği kavramını ortaya attı. La Via Campesina Ya göre; “Gıda Egemenliği gıdanın şirketlerinin denetiminden çıkarılıp, halkın egemenliğine geçirecek, topraklarımızı, tohumlarımızı, bölgelerimizi, sularımızı, hayvanlarımızı, biyo çeşitliliğimizi koruyacak toplumsal projenin adıdır. Merkezinde köylülerin, aile çiftçilerinin olduğu, balıkçıların, yerli topluluklarının, topraksızların, kır işçilerinin, göçmenlerin, göçerlerin, çobanların, kadınların, gençlerin, tüketicilerin, çevre ve kent hareketlerini, ekolojistlerin vb. mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürecek projenin adıdır.’’(6)

Bülent Şık; Gıda güvenliği gıda güvencesinin bir parçasıdır; ama her iki kavramın da gıda egemenliği yaklaşımlarının içinde yer almasını sağlamak; başka bir deyişle güvence ve güvenlik yaklaşımlarının ekolojik ilkeleri ve kendine yeterliliğin sağlanmasını dikkate alan bir politik atmosfer içinde şekillenmesini sağlamak bambaşka bir topluma kapı aralayacaktır. Gıda egemenliği kavramı ile dile getirilen böyle bir politik atmosferin toplumun bütün kesimlerine nefes alma imkânı sağlayacağı da açıktır. En çok da görmezlikten gelenlere. (7)

Kapitalist endüstriyel tarımın artık bir halk sağlığı sorunu olduğu kabulüyle beraber, bu anlamda gıda egemenliği, ortak bir mücadele gerektirdiği açıkken sonuç olarak, yaşamın sürdürülmesinde sorunun bu noktaya varmasında engelleyici olabilecek nokta toplumun tüketici rolünden, üretici olmasına gidecek sürecin gerektiği açıktır. Toplumun üretime katılması, tükettiklerinin üretim sahasından sofraya kadar gelmesinde sistemlerin, alternatif seçeneklerin elzem olduğunu ortaya koymaktadır. Bu anlamda üretimin toplumsallaşması, yeniden bir kültür yaratması açısından önem taşımaktadır. Bu amaçla doğanın yeniden tanımlanması M.Boockhin’in ortaya attığı üçüncü doğa temelinde tahakküm, hiyerarşiye dayanmayan, endüstriyel tarımın yerine halkın tecrübesinin yanında yerel tohumlar ile üretimi açığa çıkarabilmek gerekir. Üretimin yerel tohumlarla yapılmasının yanında, endüstriyel gübrelerden, pestisitlerden, hibrit tohumlardan uzak bir üretim açıklanması biyoçeşitliliği sağlayacak, ekolojik krize engel olabilecekken, gıdanın güvenliğini gerçekleşirken, toplumsal sağlığı koruyacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar
1)Osman Tiryaki, Ramazan Canhilal, Sümer Horuz –Erciyes Üniversitesi Fen Bilimleri
Enstitüsü , Fen Bilimleri Dergisi
2) Neva Sataloğlu, Berna Aydın, Ahmet Turla- Pesitisit Zehirlenmeleri
3)Nurhan Özcan, Didem İkincioğulları, Ulusal Zehir Danışma Merkezi 2008 yılı Çalışma Raporu Özeti
4) Temelli, S. “Gıda Zehirlenmesine Neden Olan E.coli O157:H7 ve Önemi”
5)DPT: ‘’Ulusal Gıda ve Beslenme Stratejisi Çalışma Grubu Raporu
6)Ali Bülent Erdem ; röportaj
7)Bülent Şık; Bianet röportaj
Bunları da beğenebilirsin