Düşünce ve Kuram Dergisi

İttihatçı Zihniyetin Günümüz Temsili: AKP-MHP

Jiyan Delal Söyler

Ortadoğu’nun şekillenmesinde Türk-Kürt ilişkileri stratejik bir rol oynamıştır. Türklerin Ortadoğu’ya girişleri ve yerleşmeleri 1071 Malazgirt savaşında Bizanslara karşı Türk-Kürt ittifakının gelişmesi temelinde mümkün olmuştur. Sonrasında Türklük bu ittifak üzerinden gelişerek büyümüş ve Osmanlı İmparatorluğu haline gelmiştir. 600 yıl Ortadoğu’da hakimiyet sağlayan bu İmparatorluk, dünyadaki gelişmelere damgasını vurdu. Dolayısıyla Türklerin Anadolu’ya giriş tarihleri de hesaba katılırsa nerede ise 1000 yıllık stratejik Türk-Kürt ilişkisinden bahsediyoruz. 1000 yıllık Türk-Kürt ilişkileri incelendiğinde halklar arasında ne zaman belli ittifaklar gelişmiş, birlikte hareket edilmiş, birbirinin varlığına saygı gösterilmişse orada güç olma, büyüme durumu olduğu görülmüştür. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu sürecini 20. Yüzyıla ulaşıncaya dek iyisi, kötüsü ile ortak yaşam kültürü, anlayışı sayesinde güçlü bir varlığın gösterildiği dönem olarak değerlendirmek mümkündür.

20. Yüzyılda merkezi iktidar sistemini temsil eden Britanya’nın, milliyetçilik temelinde geliştirdiği ulus-devlet modeli, işbirlikçi yönetimler aracılığı ile kendini dünyada hâkim kılmaya çalıştı. Kapitalist hegemonik sistemin gelişimi, küreselleşmenin temelleri bu yüzyılda atıldı. Milliyetçilik söylemi özgürlük ve eşitlik kavramının yerine geçerek ilericiliğin temel ölçütü haline geldi. Milliyetçilik akımının gelişmesi ile dünyada Rus, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorlukları gibi oluşumlar çöktü ve parçalandı. Çünkü imparatorlukları oluşturan her ulus kendi kaderini tayin ilkesi gereğince bir devlet oluşturmayı özgürlük olarak belledi. Britanya’nın (İngiltere’nin) yayılmacı politikaları, Yahudi masonluk ideolojileri ile birleşerek ulus-devlet oluşumlarında çok önemli bir rol oynadılar. 20. Yüzyıl başlangıcında dünyada kendisini hegemonik bir güç haline getirmek isteyen Britanya, Yahudi sermayesi, 1945-1950 yılları sonrasında ise bu hakimiyeti devir alan ABD, “böl, parçala, yönet” stratejilerini halklara karşı derinleştirdi ve uyguladı. Halkları birbirine düşürerek zayıflattılar. Zayıflayan halkları kendilerine muhtaç ederek, bağlayarak hegemonyalarını geliştirdiler. Bu coğrafyalarda kendi varlıklarını savaşlar üzerinden meşrulaştırdılar. Dolayısı ile merkezi hegemon sistemini geliştirerek dünyanın her tarafına müdahale edebilecek politikalar ürettiler, bunun mekanizmalarını yarattılar. Aslında günümüzde tüm ulus-devletler, hegemonik sistemin ‘ajanları’ olarak kendi toplumlarının üzerinde kan emici bir rol oynamaktadırlar.

Tüm dünyada hegemonik sistemin yaygınlaştırılmasında tarihi, coğrafi, jeopolitik öneme sahip olan Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyası stratejik bir önem taşımaktadır.

Bu bölge Arabistan’a, Kafkasya’ya, Hindistan’a açılan yolların merkezindedir. Hegemonik iddiaya sahip güçler Ortadoğu’da etkili olmadan bunu başaramayacaklarını bilmektedirler. Bölgenin jeopolitik ve stratejik özellikleri, siyasi-kültürel-demografik yapısı, yer altı yer üstü kaynakları açısından ne denli bir zenginlik kaynağı olduğu bilinmektedir. Sömürgeci-yayılmacı güçlerin başını çeken Britanya açısından bölge büyük bir ilgi ve çekim merkezidir. Dolayısı ile Osmanlı İmparatorluğunun 20. Yüzyıl başında parçalanmasında Yahudilerin başını çektiği milliyetçilik akımının büyük etkisi bilinmektedir. Dünyanın birçok bölgesinde uluslar devlet olma gayesi ile savaşlar verdiler. Türk ve Kürt halkları da milliyetçilik akımından etkilendiler. Türk kurtuluş savaşında milliyetçilik önemli rol oynadı. Kürtler ise, 19. ve 20. yüzyıllarda geliştirdikleri ayaklanmalarda örgütsüz, birlikten yoksun olmaları ve yine işbirlikçi kesimlerin bölgedeki mevcut devletlerle kuvvetli ilişkileri sebebiyle günün koşullarına göre kendilerini örgütleyemediler. Güçlü bir öncülüğün ortaya çıkmaması bu temel de örgütleme ve özsavunmanın yapılamaması büyük katliamlara, soykırımlara sebep oldu. Elbet bu soykırımların gelişmesinde Britanya, Fransa gibi dönemin etkin politikalarını yürüten güçlerinde rolleri belirleyici oldu.

Bu ülkeler Kürdistan’ın parçalanması ve yağmalanması üzerinden 20. Yüzyılda kendi zenginleşme planları yaptılar. Avrupa zenginliğinin arkasında yıllarca sömürülmüş, değerleri gasp edilmiş toplumsal değerlerin ve kadınların emeği söz konusudur. Ortadoğu’da Kürt halkını bölgede kurulan devletlere karşı sürekli bir şantaj aracı olarak kullanarak varlıklarını ve egemenliklerini sağlamlaştırdılar. Kürdistan’ın parçalanmasından hem bölgedeki Türk, Arap, Fars devletlerinin, hem de dönemin hegemonik güçleri olan Britanya, Fransa’nın ne kadar büyük ekonomik, siyasi, askeri çıkarlar sağladığı bilinmektedir. Tüm bu gerçeklikten hareketle ortaya çıkan sonuç; 19 ve 20. yüzyılda Kürtlerin üzerinde hesap yapılan bir halk olma statüsünden çıkarmayı bir türlü başaramadılar. Bu temelde Türk ulusal kurtuluş savaşı başta İngiltere’ye karşı Türk-Kürt ittifakı biçiminde gelişse de, çok kısa bir süre sonra tersi bir durum ortaya çıkmıştır. Hegemonik dünya güçleri Türk ulusal kurtuluş savaşını yürütenleri çeşitli siyaset ve politikalarla kendilerine bağlamış; adeta Türk ulusal kurtuluş savaşını Kürt halkına, Türkiyeli özgürlük ve demokrasi güçlerine karşıt bir devrim haline getirmeyi başarmışlardır.

Bu temelde dış güçlerin plan ve hesapları ile şekillenen Türk ulus-devletinin soykırımcı politikaları anlaşılmaktadır. Bu soykırımcı politikalar nedeniyle Kürdistan parçalanmış ve yok sayılmıştır. Hegemonik sistem Türk-Kürt kardeşliğinin, bölgedeki halkların kardeşliğinin, birliğinin gerçekleşmemesi için sürekli bir planlama ve çaba içerisinde olmuştur. Türk devletinin 20. Yüzyıl boyunca aralıksız bir biçimde Kürt halkına karşı geliştirdiği seferlerin altında yatan gerçekliğin temel nedeni emperyalist güçlerin bu yayılmacı ve sömürgeci politikalarıdır. Hegemonik sistem oryantalist bakış açısını geliştirmiş, Ortadoğu tarihi ve kültürüne karşı en büyük zihniyet savaşını vermiş, kendisini bu temelde var edebilmiştir.

 

“Beyaz Türklük” İnşası Yapaydır

TC’nin kuruluşunda stratejik rol oynayan İttihat ve Terakki zihniyetini kavramak bu anlamda çok önemlidir. Çünkü bu zihniyet halen yaşamakta ve yaşatılmaktadır. Bu zihniyet ve zihniyetin temsilcileri anlaşılmadan, tarifi yapılmadan; günümüz soykırımcı Kürt politikasını kavramak ve buna karşı etkili mücadele gerçekleştirmek mümkün olmamaktadır.

19. Yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda birinci ve ikinci meşrutiyet süreci içinde yaşananlar, daha sonra Türk devletinin oluşumunda belirleyici olmuştur. İkinci meşrutiyet ile iyice gün yüzüne çıkan İttihat ve Terakki partisinin zihniyeti ile başlayan “Beyaz Türklük” inşası yapay ve sahtedir. Bu inşa da Yahudi masonluğunun inşasıdır. Yahudilik tarihsel olarak yurt arayışı içindedir. Anadolu’da da arayışları vardı. Osmanlı’nın son padişahları bunu kabul etmediler. Yine masonlar Hristiyanlığı da engel olarak görüyorlar. Bu nedenle yapay bir Türklük inşasını milliyetçilik temelinde geliştirdiler. Yapay bir Türklük inşası söz konusudur. Pozitivist bir anlayışla geliştirilen bu zihniyette Türklüğün-İslamlığın dışında Anadolu topraklarında başka halkların yaşamasına hiçbir biçimde tahammül yoktur. Bu temelde tarihin en kanlı bir diktatörlüğünün inşası söz konusu olmuştur. Türklük denilen olguda aslında Türklük de yoktur. Yoksul Türkmenlik de dışlanmış, yoksullaştırılmış, ötekileştirilmiştir.

20. Yüzyılın başında İttihat ve Terakkinin önde gelen kadroları Enver, Talat, Cemal paşalar, bu zihniyetle 1915 yılında korkunç bir Ermeni katliamını yapmışlardır. Bu zihniyet sonrasında TC devletinin kuruluşuna da sirayet etmiştir. M. Kemal de İttihat ve Terakkinin bir üyesi olmakla birlikte, bu örgütün uygulamalarına eleştiriler yaptı. Belli bir mesafede kaldı. M. Kemal Britanya ve Sovyetler birliği arasında daha dengeli bir politika taraftarı idi. TC’nin kuruluşundan sonra İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak daha çok Britanya yanlısı bir politika izlediler.

CHP 1923-1950 yılları arasında bu zihniyetin temsilciliğini güçlü bir şekilde yapmıştır. Kürt isyanlarına karşı büyük soykırımlar gerçekleştirilmiştir. Britanya’dan sonra, hegemonik gücün temsilcisi ABD ile ilk ilişkileri geliştiren de yine CHP olmuştur. CHP belirtildiği gibi liberal ve sosyal demokrat değil, tam tersine faşist politikaları hayata geçiren bir parti niteliğindedir. M.Kemal 1930 yılında Serbest Fırka adıyla en yakın arkadaşı Fethi Okyar aracılığı ile tek partili CHP sisteminin bozulması için bir parti kurdurmuştur. M.Kemal’in bu adımına, İttihat ve Terakki zihniyetindeki yapılanmalar çeşitli komplo ve suikastlarla karşılık vermiştir. M.Kemal daha sonrasında ağırlıkta sembolik bir cumhurbaşkanı durumuna getirilmiştir.

Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında dikkat çekici nokta M.Kemal’in Kürdistan’da, Sivas ve Erzurum kongrelerini gerçekleştirmesi, yine Kürtlerin desteğini de alarak bu temelde Cumhuriyetin kuruluşunu başarabilmesiydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu Kürtsüz, Kürdistansız olamazdı. Ancak daha sonraki yıllarda Britanya’nın desteğiyle İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak aracılığı ile İttihat ve Terakki zihniyetinin giderek hâkim olduğu, Kürtlerin yok sayıldığı, inkârcı ve imhacı politikaların çok güçlü hâkimiyet kazandığını görüyoruz.

Tarihsel olarak bakıldığında Britanya’nın politikaları “böl, parçala, yönet” temelinde gelişmiştir. Britanya önce Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması için, İmparatorluk içinde milliyetçilik akımlarını körükledi ve geliştirdi. Arapları, Kürtleri, Hristiyanları milliyetçi düşünceler temelinde devlet kurmaya teşvik etti. Destek için sözler verdi. Bu temelde Arap devletleri kuruldu. Kürdistan’da da aynı şeyi yapmak istedi. Kürtleri ayaklanmalara kışkırttı. TC kuruluşu ile birlikte Kürt halkına karşı soykırım politikalarını teşvik ederek “tavşana kaç, tazıya tut” stratejisini izledi. Türk ve Kürt halklarının birlikteliğinin zehirlenmesi, birbirine düşmanlığın geliştirilmesi için her yöntemi denedi.

Aslında M.Kemal’in 1920-1923’de Kürtlere özerklik verilmesi yaklaşımına Britanya çok tepki duydu. Çünkü bu dönemdeki söylemleri nedeniyle Kürtler daha çok M.Kemal’i esas aldılar. İngiltere’nin Arabistan’da Arapları Osmanlılara karşı çıkartma ve savaştırma taktiği Kürdistan’da pek tutmadı. Kürt-Türk birlikteliğini, ümmetin birliğini esas aldılar. Daha sonrasında Britanya’nın soykırım politikalarını teşvik etmesi ve desteklemesinin altındaki önemli bir nedende budur. Kürtlerin Türklerle birlikte hareket etme istemidir. Bu aynı zamanda Britanya hegemonyasını geliştirmek üzerinden uyguladığı politikaların hayata geçmesinde yeterince rol oynamayan Kürtlere karşı, intikamcı bir soykırım politikasının desteklenmesine yol açtı. İngiltere böylelikle hem Türklerden hem de Kürtlerden intikam almış ve Ortadoğu’da hakimiyetini geliştirmeyi de başarmış oldu.

Türk ve Kürt halklarının birliğini parçalayarak, halkları kışkırtarak ve birbirine kırdırarak zayıflatmasındaki temel bir amaç; Türk devletini Orta Anadolu’ya sıkıştırıp küçültmekti. Musul-Kerkük üzerinden yapılan tartışmalar, buraların yeni kurulan TC devletinden koparılması bu amaçla idi. Diğer yandan TC devletinin Kürtler üzerine uyguladığı soykırım politikalarına destek sunması, teşviki de aynı amacın bir parçasıdır. Amaç Kürt halkına soykırım, Türk devleti topraklarını küçültme temelinde hakimiyetini geliştirmekti.

Aslında hiçbir zaman Misak- Milli sınırları İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Rusya tarafından kabul edilmedi. Sonuçta Misak-ı Millî sınırları ihlal edildi! Osmanlı İmparatorluğundan geriye kalan küçültülmüş bir TC oldu.

Osmanlı İmparatorluğunu parçalayan, zayıflatan esas zihniyet İttihat Terakki zihniyetidir. İttihat Terakkinin mason zihniyetinin uygulamaları; Ermenilerin soykırıma uğratılması, Türk ve İslam’ın dışında olan halkları soykırımcı bir zihniyetle ele alışı; Osmanlı İmparatorluğunu zayıflatan ve küçülten temel neden olmuştu. Enver, Talat, Cemal paşaların katliamcı zihniyeti Osmanlı İmparatorluğunu esas bölen ve parçalayan olgudur.

TC Devleti iktidarlarında o günden bu yana İttihat Terakki zihniyetinin yarattığı ve bunu miras alan tunçtan bir ilke söz konusu olmuştur. Dışa bağımlı, kendi öz dinamiklerine dayanmayan TC geleneği, anti toplumcu bir biçimde şekillenmiştir. Türk ulusçuluğu devlet tarafından üstten milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik temelinde inşa edilmiştir. Şoven Türkçülük adeta bir dine dönüştürülerek kutsanmış, tabu haline getirilmiştir.

Tarihsel olarak Türk devlet geleneğinde iş başına gelen her iktidar öncelikle Kürt soykırımlarını gerçekleştirmek üzerinden sözler verir, kendini buna göre hazırlayarak iş başına gelmektedir. Amerika da Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde hem İsrail’in güvenliğini sağlamak, hem de özgür Kürtlüğün gelişmesini önlemek için NATO, GLADİO gibi örgütlenmeler ile TC devletinin soykırımcı politikalarını desteklemiş, yönlendirmiştir.

Dolayısı ile Türk devletinde iş başına gelen iktidarlar buna göre hareket etmiştir. Buna uymayanlar iç ve dıştaki güçler tarafından bir biçimde alaşağı edilmişlerdir. Türkiye tarihinde Turgut Özal ve Erbakan örnekleri var. Mevcut resmi soykırım politikalarının dışında hareket edenler tasfiye edilmişlerdir. Türkiye’de iktidarda olan, Kürt soykırımını gerçekleştirmek üzerinden hükümetini kurabiliyor. Dikkat edilirse sol adına gelenler de, sağcı muhafazakar bir çizgi ile hareket etmişlerdir.

TC kuruluşunda Yahudi masonları çok önemli bir rol oynamışlardır. İttihat Terakki Cemiyetinde etkindiler. Yahudilik bilindiği gibi 20. Yüzyıl başında bir yurt arayışındadır. Buna engel olan Osmanlı İmparatorluğunu parçaladılar. Anadolu içinde Hristiyanlığa, Müslümanlığa-halifeliğe, komünizm ve Kürtlüğe karşı soykırımları gerçekleştirerek sahte bir Türkçülük inşasını geliştirdiler. TC’nin kurgulanışı bu çevrelerin siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarlarına göre şekillendirilmiştir.

TC kuruluşunun başlangıcında geliştirilen Kürt-Türk ortaklaşması, İslamcı güçlerin desteği, sosyalist ve özgürlükçü güçlerin hesaba katılması durumu kısa sürede ortadan kaldırıldı. TC, İsmet İnönü öncülüğünde giderek hegemonik sistemin, NATO aracılığı ile ileri bir karakolu haline getirildi. Kürtlük esas olarak en büyük coğrafya ve nüfusa sahip olan Kuzey Kürdistan’da olmak üzere diğer Güney, Rojhilat, Rojava’da Türk, Fars, Arap devletlerine ezdirildi. Kürt halkı Ortadoğu’nun en eski halkı olmasına rağmen yok hükmünde bir yaklaşımla, adeta dünya tarihinin hafızasından her şeyiyle silinmeye çalışıldı. Aslında hegemonik sistem Kürtlüğü hedefleyerek Ortadoğu’nun en eski tarihsel damarına yöneliyordu. Yine bu coğrafyanın tarihsel direniş ve öncü gücü özelliklerini bildiği için, tüm Ortadoğu halklarına, inançlarına ve kültürüne yönelmektedir.

 

2015 Dolmabahçe Görüşmesi Turnusol Kâğıdı Rolü Oynadı

Ancak Kuzey Kürdistan’da 1978’de Kürt Özgürlük Hareketinin doğuşu, örgütlenmesi ve gelişimi ile yeni bir süreç başladı. Kürtlüğün bu yeniden doğuşu TC’nin politikalarını alt üst etti. Hegemonik sistemi şaşırttı! Bu tarihten sonra iş başına gelen her hükümet yeminli Kürt düşmanı olarak hareket etti. Ancak başarılı olamadı. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ının 1999 yılında uluslararası komplo ile İmralı’ya getirilişi ile Kürt Özgürlük Hareketinin bitirileceği hesaplandı. Bu temelde AKP, ABD tarafından “Beyaz Türklük” yerine “Yeşil Türklük” inşası amacı ile görevlendirildi. Ilımlı İslam modelini tüm Ortadoğu’ya yayarak kapitalist modernist yaşamın inşasını bölgede derinleştirmek istiyordu. Bu nedenle AKP’ye sınırsız destek sunuldu.

Ancak Abdullah Öcalan’ın İmralı duruşu çok farklı oldu. İmralı’da 21. Yüzyılın insanlık sorunlarına çözüm getiren bir paradigma ile özgürlük çıkışı, direniş duruşu gelişti. Kürt Özgürlük Hareketinin, kadınların, Kürt halkının buna sahiplenmesi, direnişi tüm egemenlikli hesapları boşa çıkardı. Kürt özgürlük mücadelesi çeşitli zorlanmalara rağmen gelişti, büyüdü, Türkiyelileşti, Ortadoğululaştı. Dünyada kabul gören bir duruma geldi.

1999-2020 yılları arasında TC devleti ve İmralı, Özgürlük Hareketi açısından çok çeşitli dönemler yaşansa da 2015 yılından sonra AKP tamamı ile esas rengini göstererek bir soykırımcı güce dönüşmüş durumdadır.

CHP nasıl ki 1923 sonrası tek partili bir rejim oluşturmak istediyse, AKP de bunu 2000’ler sonrasında geliştirmek istemiştir. Cumhuriyetin 100. yıldönümüne, 2023 yılına aynen 1923’lerin CHP’si gibi tek parti iktidarı ile girmek istemiştir. 190O’larin başında Ermeniler Enver ve Talat Paşa’nın öncülüğünde İttihat Terakki zihniyeti ile katledilmişti. Erdoğan, Bahçeli aynı rolü bu kez Kürtlere karşı oynamaktadır. Kürtlere, demokrasi ve özgürlük güçlerine karşı İttihat ve Terakki zihniyeti, faşist soykırımcı ruhu yeniden iş başındadır. Günümüzde çokça bahsedilen ‘’Çöktürme Eylem Planı’’ Kürtlere karşı bir soykırım konseptidir.

AKP-MHP ittifakı, Erdoğan-Bahçeli birlikteliğinin anlamı Yeni Osmanlıcılığın İttihat ve Terakki zihniyeti ile günümüz koşullarına yeniden uyarlanmasıdır.

Aslında Erdoğan için en önemli husus kendisinin iktidarıdır. ABD, onu büyük imkanlar vererek iktidara getirdi. Bu nedenle her ne kadar politika ve söylemlerini demagoji üzerine oturtup tersi gibi gösterse de,  Türkiye tarihinde hegemonik sistemin çıkarlarına, ABD’ye en bağımlı, bağlı bir siyaset ve politika izlemiştir. Erdoğan kendi iktidarı için en yakın çalışma arkadaşlarından tutalım, satmadık tek bir değer, ilke bırakmamıştır.

AKP 2002 çıkışından bu yana özellikle Kürt sorunu üzerinden oyalamacı, aldatan bir yaklaşımın sahibi oldu. Kimi zaman gerçek katliamcı yüzünü maskelemeyi başardı. İmralı’dan uzatılan barış elini kendi çıkarları, ömrünü uzatmak amacı ile hep kullanmak istedi. Ömrünü uzattı. Herkesi oyaladı. İmralı görüşmelerini de 2015 itibarı ile tam müzakere sürecine girilmek üzere iken, bitirmesi bunu göstermektedir. 2015’de ya Kürt sorununa müzakere ve barış yöntemi ile cevap verecek, ya da masayı devirip soykırımcı politikalarını pratikleştirecekti. Yani 2015 Dolmabahçe Sarayı’ndaki görüşme turnusol kâğıdı rolünü oynadı. Erdoğan burada sahte maskesini çıkararak, gerçek yüzünü gösterdi.

2015 yılından bu yana Türk devleti AKP-MHP iktidarı ile birlikte özel de Kürtlere karşı düşmanca tavrını siyaset ve politikalarının merkezine oturtmuştur. Cizre, Sur, Nusaybin, Afrin, Xakurke, Serekani, Gresipi, en son İdlip ve Libya’daki savaşların tümüne bakıldığında uygulanmak istenen siyasetler ve politikalar net anlaşılır. Kürdistan’daki belediyelere kayyum atanması, Kürdistanı yeniden işgaldir. Şark Islahat Planı esas alınarak asimilasyon, inkâr, imha politikaları yaşamın her alanında uygulamaya sokulmuştur. Binlerce Kürt siyasetçisi, yurtsever, aydın zindanlara doldurulmuştur. Demokratik haklar rafa kaldırılmış, meclisin yetkileri elinden alınmış ve iradesizleştirilmiştir. Yine Libya ve İdlip’te yürüttüğü savaşlar nasıl bir Osmanlıcılık hayalinde olduğunu göstermektedir. Cumhuriyetin kuruluşunda karar altına alınan Misak-ı Milli sınırlarına yeniden ulaşmak istiyor. Bunu da katliam, savaş, sömürü siyasetini geliştirmek istiyor.

Bu anlamda Türk-Kürt ilişkilerine tarihsel olarak bakıldığında 2015 itibari ile yeni bir kırılma sürecine girildiği belirtilebilir. Uygulanan bu politikalarla Türk devleti hem içte hem de dışta teşhir ve tecrit olmaktadır. Bu da hegemonik sistemin derinlikli bir oyunudur. Türk devleti Kürt sorunu temelinde sürekli terbiye ediliyor ve tavizler koparılıyor. Türkiye derinlikli sömürüye açılıyor. Devlet mafyalaşıyor. Ekonomi savaş politikaları yüzünden çökmüş durumdadır.

Dolayısı ile Türk devletinin hem Kürt halkına karşı geliştirdiği politika hem de kadınlara, özgürlük ve demokrasi güçlerine karşı geliştirdiği politikalar nedeniyle tam bir açmaz ve çıkmazı yaşamaktadır.

 

Sonuç olarak,

Birincisi; Öcalan’ın 21. yıldır hiçbir uluslararası hukukta yer almayan bir şekilde, çok özel bir işkence sistemi içinde tutulmasının; yukarıda açıklamaya çalıştığımız siyasal, askeri, ekonomik gelişmelerle bağlantısı vardır. Uluslararası komplo ile yapılmak istenen; Türk-Kürt savaşının bir daha hiçbir zaman çözülemeyecek şekilde başlatma girişimiydi. Türk-Kürt düşmanlığı körüklenmek isteniyordu. Türk devlet yetkililerin hayal bile edemeyeceği şekilde ABD, İsrail, İngiltere tarafından Öcalan Türkiye’ye teslim edilmiştir. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, “Öcalan’ın neden teslim edildiğini anlamadığını” belirtmiştir.

Anadolu ve Mezopotamya toprakları bir bütündür. Saf Türklük diye bir olgu yoktur. Günümüzde dünyanın hiçbir yerinde de böyle bir durum görülmüyor. Kuzey’deki Kürtler ortadan kaldırılsa bile -bu imkansızdır da- bunun dışında milyonlarca Kürt var. Ve Kürtler bilinçlenmiştir. Sadece nicel olarak değil, nitelik olarak da özgür Kürtlük oluşmuştur. Özgür Kürtlük kendi tarihini ve kültürünü biliyor. Ana dilini sahipleniyor. Öcalan’ın Türk-Kürt ilişkilerinde rolü belirleyici ve stratejiktir. Türkiye’nin açmazlarını da çözebilecek, refaha kavuşturabilecek çözüm iradesi, ve yeterliliği vardır. Bunun dışında ki soykırımcı politikalar, Kürtleri işbirlikçi çizgiye çekme çalışmak; devletinin kendisine de büyük zararlar vermektedir.

İkincisi; Hegemonik sistemin Ortadoğu ve Kürdistan’daki politikalarının da kolay hayata geçmeyeceği belli olmuştur.

Hegemonik sistemin 20. Yüzyıl itibarı ile Britanya, İsrail, ABD ortaklaşmalarında temel hat bilinmektedir. Burada oluşturulan parametreler Kürdistan’ın parçalanması, Kuzey Kürtleri başta olmak üzere tüm Kürtlerin soykırım ve katliam politikalarına uğratılması; bununla birlikte Türk, Arap, Fars ulus-devlet gerçeklikleri içinde eritilmesiydi. Türk ulus-devleti hegemonik sistemin bekçisi yapılırken, İsrail’in güvenliği için Güney Kürdistan’da bir yarı devletçilik oluşturuluyor. Bu aynı zaman da Türk gerçekliğinin minimal bir devlet düzeyinde tutulması anlamına geliyor. Ekonomik, siyasi, askeri açılardan ABD, kendisinin ve Siyonist devletin çıkarlarına göre biçimlendirmeye çalışıyor. Bu anlamda Misak-ı Milli, Neo Osmanlıcılık hayalleri tamamen boştur. Mevcut dünya konjonktürü buna izin vermeyecektir. En son İdlip’te yaşananlar bunu gösterdi. Libya tam bir çıkmazdır. Türkiye göç politikası ile kalıcı ve uzun vadeli bir sonuç alma durumunu yaşayamaz.

Kuzey Kürdistan’daki Kürt halkının bilinçli, özgürlükçü duruşu, Rojava Devrimi ile ortaya çıkan uluslararası sonuçlar; Türk devletinin hesaplarını, denklemlerini alt üst etmiştir. İttihat Terakki zihniyetinin kazanamayacağı ortadadır.

 Üçüncüsü: Türkiye İttihat Terakkici Enver, Talat Paşa zihniyeti temelindeki politikalarla sonuç alamaz. Zaten Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasına, küçülmesine sebep olan da bu zihniyet idi. Şimdide Erdoğan-Bahçeli bu zihniyet temelinde Kürtlere yaklaşıyor. Türkiye’deki demokrasi ve özgürlük güçlerine büyük düşmanlık yapılıyor, eziliyor. Hegemonik sistemin Kürtleri parçalama, hiçbir hak vermeme stratejisi vardır. Ancak Türk devlet geleneği de İttihat Terakki zihniyetinin derin etkisi altında Kürtleri ezme, yok sayma rolünü de gönüllü oynuyor. Kürtleri soykırıma uğratma stratejisi gönüllü bir şekilde yapılıyor.

İmralı’da, 1999 yılından itibaren Abdullah Öcalan, geliştirdiği yeni özgürlük paradigması, pratik politika ve önerileri ile Türkiye’deki halklar arasında yeniden bir dostluk ve kardeşlik köprüsü kurulmaya çalışıldı. Demokrasi, özgürlük, yerinden yönetim, özyönetim kavramları bu temelde gelişen tartışmalar, örgütlenmeler ile kardeşlik zeminleri oluşturulmaya çalışıldı. Barış, demokrasi, özgürlük ve kardeşlik zihniyeti ve kurumlaşmaları temelinde Türk-Kürt ve Türkiye’deki tüm halklar, inançlar açısından ortamda ciddi ilerlemeler söz konusu oldu. Bu dönemde Türk devletinin saygınlığı hem iç hem de dış kamuoyunda arttı. AKP’nin oy oranı hep yüksek oldu. Ancak Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerin müzakere sürecine dönüşmesi Erdoğan tarafından engellenince, süreç yeniden başa döndü.

AKP’nin savaş politikası Türkiye halklarına kaybettirdi. Ekonomisi çöktü. Hegemonik sisteme çok kazandırdı. Cizre’de onlarca gencin canlı canlı yakılması bilinçli idi. Afrin’de gerçekleşen insanlık dışı uygulamalar Türklerin eliyle geliştiriliyor. Gerilla cenazelerinin mezarlıklardan çıkarılması, kimsesizler mezarlıklarına konulması, aylarca ailelere verilmemesi, ölüm döşeğinde olan hasta tutsakların tedavi edilmemesi, serbest bırakılmaması, halkın aç ve yoksul bırakılması, mülteci politikalarının hepsi halklar arasındaki düşmanlığı, şovenizmi geliştirme amaçlıdır. Kürdistan’daki belediyelere kayyum atanması, Kürdistan sokaklarının işgal edilmesi, binlerce siyasetçinin göz altına alınması, binlerce akademisyenin yurtdışına sürülmesi İttihat Terakki zihniyetinin en canlı uygulamalarıdır. Homojen bir toplum yaratılmak isteniyor. Ancak tüm bu uygulamalara rağmen Türkiye’de yapılan seçimlerin sonuçlarına bakıldığında AKP hep kaybedişi yaşamıştır. Ve çok daha hazin sonuçlarla karşılaşabilir.

Tekrarlayacak olursak, Anadolu ve Mezopotamya’da Kürtlüğün darbe yemesi Türklüğünde etkisizleştirilmesi anlamına gelir. Türk devlet yetkilileri dünyadaki devletlerin kapısında bekleyerek, Kürt soykırımı için destek isteyerek asla etkili ve güçlü olmaz. Kendi iç sorunlarını çözemeyen bir devletin dışarıda gücü olmaz. AKP Türkiye içindeki duruşu baskı, zor güçlerine dayalıdır. Yolsuzluğa, yalana, ranta batmış ve parçalanıyor. Türkiye’de Kürt sorununa ilişkin farklı söylemlere ve yaklaşıma sahip partiler var. 2023’te Türkiye tarihinin ikinci tek partili dönemi yaşayamayacağı kesindir.

Türk-Kürt ilişkilerine savaşı, katliamı, şovenizmi yerleştirmek, İttihat ve Terakki zihniyeti ve stratejileri temelinde hareket etmek, Türk devletinin giderek batağa saplanması anlamına gelmektedir. Devlet adamlarındaki sovenist duygular düşünceyi kör etmiştir. Pratiğe damgasına vuran kör şovenist duygulardır. Amerika, Avrupa devletleri toplumlarına yaklaşım gösterirken en ince hesaplamaları yapıyorlar. Kamuoyunun durumunu dikkate alarak çalışırlar. Oysa Erdoğan, Devlet Bahçeli’ye taş çıkaracak şekilde saldırgan ve küfürlü konuşuyor. Bu tarzın başarısı imkansızdır. AKP-MHP Türkiye’de şovenizmi körükleyerek, bundan medet umarak iktidarını sürdüreceğini hesaplıyor. Şovenizm bir yere kadar etkili olur. Taban bulur. Ancak derin ekonomik bunalımlar, siyasi, sosyal krizler, Türkiye’nin tümünü faşizmin kara rengine boyama, kadın özgürlüğüne düşmanlık, ekolojik hassasiyetin sıfır derecede olması, kültürel değerlerin, doğa kaynaklarının talan edilmesi, en demokratik hakların rafa kaldırılması, belediyelere kayyum atanması ancak öfkeye ve tepkiye yol açar. Kürdistan’da belediyelere kayyum atanmasının hiçbir hukuki meşruluğu yoktur. Afrin’deki insanlık dışı uygulamalardan Türk devleti sorumludur. Tüm bu uygulamalarla halklar inançsızlığa, umutsuzluğa sevk edilerek, teslim alınmaya zorlanıyor.

Topluma, kadınlara, çocuklara dönük özel savaş politikaları, tecavüzler, insan kaybetmeler ve ajanlaştırma yöntemleri ile hiçbir şey kazanılmaz. Güncel siyasi atmosfer bu uygulamalar ile sonuç almanın imkân dahilinde olmadığını göstermektedir. Direnen, teslim olmayan Kürt halk ve özgür kadın gerçekliği bunun en açık kanıtıdır. Devrimci-demokratik güçlerin, özgürlük için harekete geçen milyonların öfkesi her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. Özgür düşüncelerle yoğrulmuş, bu uğurda bilenmiş insanların binlercesini zindanlara atabilir, katledilebilir. Ama bu insanlar köleleştirilemez, teslim alınamaz.  Türkiye ve Kürdistan’da, tüm bu baskı ve zora rağmen haykıran insanlar bu gerçekliğin dışavurumudur.

Türkiye’de gelişen faşizmi geriletme; etnik ve inanç kesimlerinin, kadınların, gençlerin özelliklede bu dönemde bir araya gelmesi çok önemli olmaktadır. Bu duruş, faşizmin ortak mücadele ve direniş ile aşılabileceği açık. Türk-Kürt ilişkilerinin sağlıklı bir zemine kavuşması da, bu mücadele ile gerçekleşecektir. Halklarımızın ortak geleceğini belirleyecek olan yegâne güç, bu ortak mücadele iradesidir. Hiç kuşkusuz bunun içinde, özgürlük ve demokrasi güçlerinin beklentiye girmeden, aktif bir siyasi duruşla halkı örgütleme ve birlikte demokratik direnişe geçmesi hayati bir rol oynayacaktır. Bugünden rahatlıkla görülmektedir ki, Türk ve Kürt halklarının ilişkilerinde belirleyici sömürücü güçler değil, özgürlük ve demokrasi güçleri olacaktır.

 

Bunları da beğenebilirsin