Düşünce ve Kuram Dergisi

Pandemisiz Yaşam
Kadın Sağlık Hareketi İle Mümkün!

Cansu Köse

Kökleri şiddet ve gasp etme üzerine kurulu bir eril tahakküm düzeni olan ataerkil kapitalizmin yaşamı tehdit eden yüzü pandemi ile bir kez daha açığa çıktı ve bu süreçte karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden biri, bu pandemiyi kaynaklandığı sistemden bağımsız ele almak olacaktır. Kadın bedeninin ve doğanın talanına, halkların sömürgeleştirilmesine, emeğin sömürüsüne dayalı bu düzenden bütünüyle özgürleşmeden sağlıklı olma halinden bahsedemeyeceğimiz gibi mevcut yaşam koşullarımızla, koronavirüs pandemisinin de son pandemi olmayacağını öngörebiliriz. “Normal”inde de kadın cinayetleri, işçi cinayetleri, savaşlar, doğa talanıyla bütün ekosistemi adım adım yok oluşa doğru sürüklemekte olan egemen erkek aklın ve bu aklın yarattığı kurumların sistemin özünü yansıtan militarist dille yürüttüğü “pandemiye karşı savaş”ına bel bağlayamayız. Bel bağlayamayacağımız bir başka gerçeklik de; toplumsal sağlık bilgisinin taşıyıcısı ve eyleyeni olan kadınların, yüzyıllar süren katliamlar ve işkenceler ile sağlık bilgilerinin gasp edilmesi ve sağlıktan dışlanması üzerine kurulmuş olan modern tıbbın dayandığı  biyolojik tıbbi modeldir.

 

Kapitalizm, Ataerki ve Bilimin (Tıbbın) Ortaklığı

Kapitalist ataerkil sistemin bilimle olan ilişkisine baktığımızda, zaman zaman çıkar çatışmaları yaşasalar da uzlaşı içinde yollarına devam ettiklerini görürüz. Özellikle de modern bilimin tohumlarının atıldığı 10.Yy ile 16.Yy arasındaki zamanı bu ilişki açısından değerlendirdiğimizde; yarattıkları etki ve kapsamları farklı olsa da bu üçlünün -kapitalizm, ataerki ve bilim- birbirini besleyen üç farklı nehir gibi aktığını görürüz.

Bilim açısından bakarsak Platoncu felsefenin etkisiyle bilim üretim süreci yetişkin bir erkek “erastes” (seven) ile ona yakın toplumsal bir statüden genç bir  erkek “eromenos” (sevilen) arasında geçmiştir. Paternalist olarak yorumlanan bu metaforik ilişkide kadın tamamen göz ardı edilmiş, bu süreçten dışlanmıştır. Yine Batı felsefesinin önde gelen isimlerinden Bacon “Bilgi erktir.” demiş; kadını ve doğayı fethetmeyi  bilgiyi elde etmenin yolu olarak  görmüştür. Doğayı kadınla, erkeği de akılla özdeşleştiren Bacon, oğlu olarak seslendiği hakikat arayışındaki erkeklere “Doğa cilveli olabilir ama fethedilmez değildir.”, “Tüm çocuklarıyla birlikte doğayı senin emrine koşmaya ve sana köle yapmaya geldim.” der.

Bilim dünyasında hal böyleyken, kapitalizm de endüstriyel büyümeye ve “ilerlemeye” devam etmekteydi. Kadınları ve çocukları ucuz iş gücü olarak çalıştırması ilerlemesini hızlandırmakta ancak bu durum ataerkiyle çelişmekteydi. Çünkü o dönem kapitalizmin sağladığı iş gücü ancak erkeklere yetecek kadardır ve bu işlerde kadınların çalışarak erkeklerin yerini alması ataerki açısından sıkıntı yaratacaktır. Bu ikili arasındaki uzlaşı için Viktoryen kadın imajı el birliği ile ideal olarak sunulup, toplum buna göre şekillendirilmeye başlandı. Bu sayede kadının evdeki yaşamsal emeği toplumsal cinsiyetle ve kutsal annelik söylemleri ile sistematikleştirilerek bir yandan ataerkinin gönlü hoş edilmiş, diğer yandan yeniden üretim aracı olarak kullanılan bu “değersiz” emek ile erkek işçilerin sömürüsü kolaylaştırılarak kapitalizmin karına kar eklenmiş olur.

Bu ortaklığın en bariz tezahürlerinden biri de sağlıkta karşımıza çıkar. Kapitalizm, ataerki ve kilise ittifakı ile yürütülen cadı avlarında, sağaltım bilgisine ve yeteneğine sahip kadın şifacılar, büyücü denilmesi ile şeytanlaştırmış ve türlü işkencelerle katledilmiştir. Bu katliam; kadın bedeni ve bilgisi üzerindeki tahakkümü arttırarak ataerkinin, toplumun sağaltım bilgisinin yok edilip sisteme bağımlı hale getirilmesi ve bunun rant aracına dönüştürülmesi ile kapitalizmin ve kendi dışında bir güç istemeyen kilisenin işine yaramıştır. Avrupa’da cadı avları adıyla bu korkunç cins ve kültür kıyımı gerçekleşmeden yüz yıl evvel bir bilim ve meslek olarak kendini tanımlayan tıp da kadın şifacılığının önüne set çekmiş ve kadınları üniversiteye almamıştır. Katolik doktrinleri çerçevesinde gelişimine izin verilen genç ortaçağ tıbbının kilise ile pek çelişen yanları yoktur. Kadın şifacıların hurafelerle, büyü ile topluma zarar verdiği iddia edilen dönemde üniversite eğitimi almış erkek hekim de hastasıyla baş başa kaldığında “mizaçlar” ve “huylar” teorisinden pek fazlasını bilmiyordur. Buna rağmen üniversite eğitimli hekimler, kentli müşterileri konusunda rakip olabilecek kadın şifacıların sağaltım yapmaması için 14.Yy itibariyle tüm Avrupa’da kampanyalar başlatmış, sürecin sonunda kilise, devlet ve tıp ortaklığıyla cadı mahkemeleri kurulmuştur.

Daha sonra Kartezyen paradigmanın tıbbi düşünce üzerindeki etkisi ile biyolojik-tıbbi model, modern bilimsel tıbbın kavramsal temelini oluşturur. Tıp bilimi Descartes’tan neredeyse 4 asır sonra bile hala bedeni bir makine, hastalığı bir makinenin bozulmasının sonucu ve doktorun görevini de makinenin onarılması şeklinde gören anlayışa dayanmıştır.

 

Pandemi ile “Savaş”

Geçmiş karneleri bunca kirli olan sistem ve kurumların mevcut pandemiye bakışları ve çözüm yolları da beslendikleri bu zeminden ve aralarındaki ortaklık mutabakatından bağımsız değildir. Bugün tüm iktidarların pandeminin bertaraf edilmesi için kullandığı “savaş” kavramı sistemin tüm değerlerimize karşı sıkça kullandığı militarist dili yeniden ortaya çıkarıyor. Kapitalist uygarlığın üzerinde şekillendiği insan merkezli ideoloji ve aynı yoldan devam eden pozitivist tıp, insanı diğer tüm türlerden ayrı konumlandırıp kendi dışındakileri sömürebileceği, üzerinde deney yapabileceği, insanlığın hizmetine sunulmuş müdahale edilebilir canlılar olarak görür. Virüsün salgına yol açıp bunca kişiyi etkilemesinin altında da bu insan merkezli yaklaşım yatmaktayken çözüm olarak yine aynı yöntemlerle -dezenfektanların ve antibiyotiklerin hunharca kullanımının çok daha dirençli mikroorganizmaların evrilmesine neden olduğu gerçeğini bile bile- virüslere, bakterilere, börtü böceğe, bitkiye ve insana zarar verebilecek yöntemlerle doğaya karşı savaşılıyor. Bilimi tekellerine alan büyük devletler, virüse karşı geliştirilecek aşı ve ilaç için milyar dolarlık yatırımlarla yarışıyor. 3-5 yılda bir, yeni bir tür virüsün patlak verdiği çağımızda virüsün mutasyon hızına yetişip “savaşta” kullanılacak medikaller geliştirilmeye çalışılırken, tüm toplumu bilgide kendine bağımlı kılan bu otörlerin dün başarılı deyip binlerce insanın tedavisi için kullandığı ilaçların bugün başarısız olduğunu okuyoruz. Aynı kapitalist sağlık sisteminin, kar etmediğini düşündüğü için bertaraf ettiği koruyucu sağlık-halk sağlığı hizmetlerinin yerine ikame ettiği devasa hastaneler, yoğun bakımlar, cihazlar, tetkikler toplumu hastalanmaktan korumuyor sadece hastalığı ağır geçiren bir kesime destek vermeye çalışıyor. Son model teknolojilerine rağmen bugüne kadar 350 bini aşkın insanın Covid-19’dan ölmüş olması mutlak muktedir erkek tıbbın başarısızlığının göstergesidir.

Dolayısıyla “normal”i ile barışık olmadığımız mevcut kapitalist ataerkil sistem ve onun şekillendirdiği kurumlardan medet ummamamız gerektiği gibi onlarla bütünlüklü şekilde mücadele edip yeni bir yaşamın inşasına girişmeden bireyin de toplumun da sağlığını koruyamayacağımız aşikardır.

 

Yeni Bir Yaşam İnşası: Kadın Sağlık Hareketi

Tüm bu tablonun anlattığı en yalın gerçek; ataerkil kapitalizm koşullarında erkek hekim merkezli kurumlaşan modern tıbbın, toplumun sağlığından çok egemenlerin çıkarlarını korumaya hizmet etmekte olduğudur. Kadınların sağlıktaki otonomilerinin ellerinden alınması tek başına kadınlar aleyhine sonuçlar doğurmamış, sağlığı bir bütün olarak algı ve hizmetler düzleminde çarpıtmıştır. Binlerce yıl deneyimlerden süzülerek biriken toplumun sağlık bilgisi gasp edilmiş, toplumun varlığını sürdürmesini mümkün kılan kendini sağaltma yeteneği yok sayılmıştır. Bu, toplumun öz savunmasını yıkmaya dönük önemli bir müdahaledir.

Bu müdahale ile toplum modern tıp eliyle sağlıkta devlet ve sermaye iktidarına bağımlı hale getirilir. Bu bağımlılık ilişkilerini bilgiye bağımlılık, hizmete bağımlılık ve bedenin bağımlılığı olarak sıralayabiliriz. Sağlıklı olma hali her şeyden önce tüm bu bağımlılık yaratan iktidar ilişkilerinden özgür olma hâlidir. Tüm iktidar ilişkilerine kaynaklık eden cinsiyetçilik çözümlenmeden toplumsal özgürlük mücadelesinin başarıya ulaşma şansı yoktur.

Sağlıkta sermaye ve devlet başta olmak üzere tüm eril iktidar yapılarının tahakkümünü aşmak ve sağlığı yeniden toplumsal niteliğine kavuşturmak, güçlü bir Kadın Sağlık Hareketi ile mümkün olacaktır. Kadın Sağlık Hareketi kökleri doğal toplumdan günümüze uzanan ve aralıksız sürmüş olan güçlü bir mücadele geleneğinden beslenir. Bu kapsamda kadın şifa geleneği de diyebileceğimiz Kadın Sağlık Hareketi birikimi, ataerkil kapitalist tıptan farklı olarak, insanı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte içinde yaşadığı ekosistemin bir parçası olarak görür. Sağlık, ekolojik bütünlüğün ve uyumun korunmasıyla mümkündür; insan bedeni ve ruhu birbirinden kopuk değil bütünlük içinde ele alınır. Bugünkü çarpıtılmış algıdan farklı olarak şifa, alınıp satılan bir meta olarak değil karşılıklı bir ilişkisellik olarak görülür ve hiyerarşi barındırmaz. Bakım ve sağaltım birbirinden ayrı görülmediğinden yine bugün sağlık hizmet üretiminde cinsiyetçi iş bölümü olarak karşımıza çıkan ikiliklere neden olmaz. Kadın Sağlık Hareketi geleneği ile modern tıp arasındaki belirgin farklardan biri de sağlık bilgisinin üretiminde ve aktarımında ortaya çıkar; kadınların uzun yılların deneyiminden elde ettiği bilgi, kadından kadına aktarılan bir bellek görevi de görmektedir, kadınların kendi bedenlerine dair bilgisini içeren bu birikim toplumun varlığını sürdürmesi açısından da çok değerlidir.

 

Mücadele Alanlarımız

Yeni yaşamın inşasında anahtar rol oynayan Kadın Sağlık Hareketi yaklaşımı; sadece uzak bir geleceğin inşası için değil, bugün pandemi koşullarında ortaya çıkan toplumsal sorunlara müdahale etmede de bize çeşitli olanaklar sunmaktadır. Pandemi başladığından beri her gün demeçler veren, yeni yasaklar açıklayan, korkutan, tehdit eden sahnedeki erkek akıl, en etkili “savaş taktiği” olarak ‘ev’de kalmayı önermiştir. Ataerkil kapitalizmin kuruluşundan bu yana bir mekânı tariflemekten öte, cinsiyetli bir yapıyı tarifleyen ev, türlü şiddet yöntemleri kullanılarak, kamusal-özel biçiminde parçalanmış bir bütünlüğü anlatır. Erkeğe göre parçalanan bu bütünlükte kadın, özel alanda yani evde konumlandırılır. Özel alan/ev mekânın cinsiyetli bölünüşü kadar cinsiyetçi iş bölümü ile de hep kadın hareketinin gündeminde olmuştur. Kapitalist düzende “değersiz” kılınarak sürekli bir sermaye birikim aracı olarak sömürülen kadın emeğinin, hayatta kalmak için ne denli “değerli” olduğu pandemi sürecinde bir kez daha görüldü. Evdeki sömürünün bir benzeri de kapitalist eril tıbbın hastanelerinde, aslında bu süreçle baş etmede etkili başat eylemlerden olan hastaların bakımı, temizliği, beslenmesi ve hastane içindeki tüm organizasyonlar da kadınların emeği üzerinden gerçekleşmektedir.

Yazının kapsamı ve sınırları açısından emeğin özgürleşme mücadelesinin tüm boyutlarını ele almak mümkün olmasa da yaşamın sürdürülmesi söz konusu olduğunda önemi ortada olan kadın emeğinin, verili düzenle olan bağımlılıklarımızdan kurtulmada yol gösterici olduğu ortadadır. Sermaye için değil, birbirimiz için ve ihtiyacımız kadar ürettiğimiz bir ekonomik düzen toplumsal sağlığımız için ön koşuldur. Böyle bir ekonomik düzenin inşasına dönük girişilen her çaba ise cinsiyete dayalı iş bölümü ile mücadele etmekle başlamak durumundadır. Kadın Sağlık Hareketi kadın emeğinin özgürleşmesi mücadelesi ile sağlık alanının ilişkisini görünür kılmaya çalışırken, bu alanda yürüyen mücadeleyi de kapsar ve bizzat içinde yer alır.

Sağlıksızlık üreten ve bu bakımdan Kadın Sağlık Hareketi’nin mücadele alanına giren diğer bir olgu da kentlerdir. Koronavirüsün ‘salgın’a dönüşmesinde en büyük pay, katlanarak artan nüfusa paralel olarak katlanarak büyüyen ve bu büyüme için de doğayı katleden betonarme kapitalist kentlerindir. Kentlerin oksijenden yoksun havası; atıkları ve kirli su birikintileri; küçük, rutubetli mahzen gibi daireleri; kötü yiyecekler ve giyecekleri; kalabalık yaşamı; yoğun ve uzun süreli çalışma koşulları; emek yoğun, düşük ücret endüstriyel ortamı salgınlar tarihinde önemli bir yer kaplamaktadır. ‘Ev’inde tıkılı kalma, doğadan koparılma, tehdit unsuru haline gelen sokaklardan uzaklaşma gibi kadına düşman halleri normalleştiren mekân olarak kentlerden kadının payına düşen, yeniden üretimi sağlamak olmuştur. Yine salgın sürecinde daha yalın bir şekilde gördük ki sıkışık apartman ve sitelerden, balkonu bile olmayan kentsel dönüşüm binalarından, birbirini tanımayan apartman ve site sakinlerinden oluşan ve ortak alanların olmadığı günümüz kentleri, dayanışma ilişkilerinin kurulması için en büyük engellerden birini oluşturuyor. Bu nedenle demokratik kent inşası da mücadele alanlarımıza dâhildir. Özyönetimci, komünalist, cinsiyet eşitlikçi ekolojik bir kent/mekan yaşamının geliştiği yerlerde daha sağlıklı bir hayatın süreceği açıktır.

Daha fazla kar uğruna doğayı tıpkı kadın bedeni gibi sonsuz hammadde kaynağı olarak görerek toprağın altını üstünü, suyu, havayı metalaştıran; endüstriyel tarım ve hayvancılıkla bir yandan aç gözlü bir tüketim toplumu yaratıp, diğer yandan bu toplumu kendine bağımlı kılan bu sistemden özgürleşmenin yolları önemlidir. Sağlıklı olmak ve sağlığımızı korumak istiyorsak gıdaya erişim başta olmak üzere temel yaşamsal ihtiyaçlarımız üzerindeki otonomimizi de yeniden kurmak durumundayız.

Bin yılların toplumsal deneyim ve birikimi olan beden-sağaltım bilgisinin gerek şiddetle gerekse de modernleşme adı altında tıbbın tekeline geçirilmesi; bireyleri, en temel varlıkları olan bedenleri konusunda bilgisiz ve çaresiz dolayısıyla da sisteme bağımlı kılmıştır. Sağlık bilgisinin hem üretiminin, hem de paylaşımının öznesi tüm toplum olması gerekirken; bu bilgi, fakülte amfileri, laboratuvarlar, seminer salonları ile sınırlandırılmış; bilinmez, tartışılmaz, ulaşılmaz bir hal alarak toplumsallıktan çıkmış, iktidar aracına dönüşmüştür. Neredeyse tüm teşhis metodları, referans değerleri, medikal tedavi dozları, cerrahi prosedürler şehirli beyaz erkek bedeni norm alınıp standardize edilirken bunun dışında kalan tüm farklılıklar anomali sayılmaktadır. Kadın Sağlık Hareketi olarak, beden-sağaltım bilgisinin toplumun ortak birikimi olduğu gerçeğinden hareketle, bu bilginin tekelleştirilmesi, alınıp satılması ve iktidar aracı haline getirilmesi mücadele ve müdahale alanlarımızın başında gelmektedir. Eril ve üstenci bilgi verme, öğretme halinden ziyade, toplumsal bir süreç olarak birlikte öğreneceğimiz, birbirimizle paylaşacağımız ve şifalanacağımız bir bilme haline ihtiyacımız var. Her bireyin kendi bedenini tanıması, kendine yetebilmesi, farklılıklarına rağmen yaşamını sürdürebileceği koşullara sahip olması, birey ve toplumun sağlıklı olması için şarttır.

 

Sonuç olarak;

Ataerkil kapitalist modernitenin dayandığı modern paradigma, Batılı üst sınıf beyaz erkeğin bir vasfı olarak tanımladığı aklı yeni düzenin kurucu dinamiği olarak belirleyip, ona aynı zamanda bu akılla erkek tanrılardan feyz alarak sonsuz bir “yapma gücü” de bahşeder. Yaşamın ancak bir döngü halinde ve bütünlük içinde var olabileceği hakikatini yok sayan bu anlayışın erkek akıl ile dişil doğa arasında kurduğu ikili karşıtlık, bir bölünmeden öte birinin diğeri üzerinde tahakküm kurmasını da meşrulaştıran bir yapısallığı mümkün kılar. Kökleri kadın eksenli doğal toplumdan kopuşla birlikte ortaya çıkan devletli uygarlığa kadar giden bu düşünce sistematiği hiçbir dönem kapitalist modernitede olduğu kadar meşruluk ve güç kazanmamıştır. Bununla birlikte kadın eksenli doğal toplumun dayandığı bütüncül perspektifle; yaşayan, soluyan bir ekosistemin parçası olduğumuzu kabul ederek, buna göre yaşayarak ve düşünce sistematiğimize işleyen ikiliklerden kurtularak, ataerkil düzene alternatif bir düzen kurma iddiamızı gerçekleştirebiliriz.

Kadın Sağlık Hareketi yaklaşımı ve ataerkil kapitalist zihniyetin arasında en yalın haliyle ifade edilen bu farklılıklar, sağlıkta iktidar ilişkilerinin nerede ve nasıl kurulduğunun da ipuçlarını barındırması açısından Kadın Sağlık Hareketi’nin temel hedeflerini ve alternatifin inşasına dair yol haritasını göstermesi bakımından önemlidir. Sağlığı bedensel, ruhsal, sosyal iyilik halinin yanı sıra bir özgürlük hali olarak tanımladığımızda, mevcut sistemin tüm çarpıklıkları sağlıksızlık yaratmakta ve buna karşı giriştiğimiz mücadelede ve yeni yaşam inşasında Kadın Sağlık Hareketi bizim için yol gösterici olmaktadır. Pandemiyi üreten sisteme karşı demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigmaya dayanan Kadın Sağlık Hareketi, en temel mücadele hattı olacak ve bu mücadelenin devrimci öznesi de bizler olacağız.

 

Kaynaklar
  • DTK Sağlık Kurultayı kitapları 2013-2015
  • Kadın Sağlık Hareketinden Sesler /Ayizi Yayınları 2014
  • Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası / Fritjof Capra /İnsan Yayınları 2000
  • Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler /Evelyn Fox Keller/Metis Yayınları 2016
  • Dünya Sistemleri Analizi /Immanuel Wallerstein/ BGST 2011
  • Kadın Şifacılar / Jeanne Achterberg/Everest Yayınları 2009
  • Ataerki ve Birikim/ Maria Mies / Dipnot Yayınları 2012
  •  Caiban ve Cadı/ Silvia Federici /Otonom Yayınları 2011

 

 

Bunları da beğenebilirsin