Giriş:
Foto çekemiyorsam doğum günü de yoktur!
Geçtiğimiz 2 Ağustos 2024 günü güneş tutulması mahiyetinde ülkede bir Instagram tutulması yaşandı. Hukuki bir dayanağa ve herhangi makul bir gerekçelendirmeye de ihtiyaç duymadan Instagram’a erişim yasağı getirildi. Instagram kapandıktan sonra beliren ruh hallerini kısaca hatırlatarak başlamak istiyorum. Bunun nedenlerini de ilerleyen sayfalarda kısaca anlatacağımı umuyorum.
Instagram’ın kapanmasıyla beraber adeta çıldıranlar oldu. Diğer platformlara (Bluesky, Twitter, Facebook vs.) kişisel foto yükleme sayısı otomatik olarak arttı. Otelciler pek çok rezervasyonunun iptal olduğunu dile getirmeye başladı; çünkü halk artık foto çekmek ve paylaşmak için mekân seçiyor. Geçimini bu platformdan sağlayan binlerce insan, dükkân, şirket zor günler yaşadı. Hepsinin de ötesinde saçlarımı kestim; kapattınız, ben şimdi kime göstereceğim diyen gençlerin çığlık videoları yükseldi. Cafelerde buluşmalar, kahve sözleri ertelendi. Paylaşım yapamayacağı gerekçesiyle doğum günlerini iptal edenler oldu.
Kısaca, çoğu insan büyük bir boşluk yaşadı, yaşam akışı sekteye uğradı. Bunu ifade eden binlerce tweet atıldı, yüzlerce haber geçildi. Özellikle instagrama girip bir şeyleri kurcalamamanın, bir şeylere bakmamanın, reels adındaki kısa videoları izleyememenin yarattığı boşluk; tahmin edilenin çok ötesinde bir etkiye ve güce sahip olduğu görüldü.
Instagram’ın nasıl bir bağımlılık yarattığını böylece deneyimleme şansımız oldu.
Son yirmi yılda dijital teknolojiler ve özellikle sosyal medya platformları, hayatlarımızın merkezi bir parçası haline geldi. Instagram, Twitter ve Facebook gibi platformlar, insanların kendilerini ifade etmeleri, bilgiye erişmeleri ve diğer insanlarla etkileşim kurmaları için fırsatlar sundu. Ancak bu platformlar, aynı zamanda bireyciliği kutsayan, toplumsal bağları zayıflatan ve tüketim toplumuna hizmet eden sanal bir dünya da yarattı. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan “gözetim kapitalizmi”, dikkatimizi çekmeye yönelik sürekli bir yarış yaratarak bireylerin arzu ve bilinçaltını manipüle etti, ediyor, etmeye devam edeceğe de benziyor.
Sadece Instagram’da değil, sosyal medyanın genelinde birer vektöre dönüşen bizlerin nasıl bir veriye, ürüne dönüştüğümüzün, hele de hiç bilmeden nasıl bir içerik üretim makinesine evirildiğimizin hikayesi ise az buz değil! Marshall Mcluhan’ın 1964’te “Elektronik teknoloji tam ortamızda duruyor ve bizler onun Guttenberg teknolojisiyle çarpışması karşısında kör, sağır, dilsiz, ele geçirilmiş haldeyiz,” dediği yerde olduğumuzu, altmış yıl sonra net şekilde görüyoruz. Bu iyi mi kötü mü varın siz hesabını yapın!
Bugün bir dijital krizin içinde olduğumuzu kabul edelim. Bu yazının konusu bu kabul üzerinden gidecektir. Eş zamanlı sersemletilmiş bir uyuşukluğa, uykuya demir atmış durumun tablosu ise bugünden başlamadı.
O halde biraz daha geriye gidelim.
Bilinç Dışının Arzuyla Dansı: İhtiyaç Olmayanı İhtiyaç Haline Getirmek!
Bugün sosyal medyanın, sanal medya da denilen yapının gerçek toplumun yerini nasıl aldığı, toplumsal olanı korozyona uğratıp bireyi yücelterek, tüketim toplumuna nasıl çevirdiğinin sıcak ayak izleri 1900’lerin başına kadar gidiyor. “Özgürüm, bireyim, önce ben” demenin yanılsamalı yüzyıllık sürecine projeksiyonu çevirdiğimizde inşa edilmiş birey ve tüketim toplumu gerçekliğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Sadece bu kadar değil! Bugün “moda” denilen içeriklerin, egemen giyim-yeme-içme tarzlarının hepsinin nasıl işlediği, işletildiği ve tarz haline geldiği; bunun modern yaşam içinde psikanalizm başta olmak üzere pozitivist bilimler yoluyla nasıl yaşamımıza sirayet ettirildiği de mühim. İşte bu sürecin kalbinde Sigmund Freud’ın yazıp çizdikleri var.
Freud, insan zihnini bilinç, bilinçdışı ve bilinçaltı olarak üç farklı katmana ayırır. Bilinçaltı, bastırılmış dürtülerin, isteklerin ve travmaların depolandığı alandır. Bu bastırılan arzular, doğrudan bilinçli zihinde kendilerini ifade edemediğinde dolaylı yollarla (rüyalar, dil sürçmeleri, sanat) dışa vurur. Freud’un bilinçaltına dair tespitleri, bireylerin bilinçli seçimlerinden çok, bilinçaltındaki arzular tarafından yönlendirildiğini gösterir.
Freud’a göre, insan davranışlarının büyük bir kısmı bilinçaltındaki ilkel dürtüler tarafından yönlendirilir. Bu dürtülerin başında libido ve agresif dürtü(thanatos) gelir. Tüketim davranışı da bu dürtülerle yakından ilişkilidir. Arzular da bireyin eksikliklerini gidermek veya bir ideale ulaşmak isteği olarak tanımlanabilir. Bu arzular, çoğu zaman bilinçaltındaki dürtülerle bağlantılıdır. Yine Freud, bilinçaltının insan davranışları üzerindeki büyük etkisini vurgular. Kararlarımız da bilinçaltımızdaki gizli arzular, korkular ve travmalar tarafından şekillenir der.
Yukarıda kısaca ifade edilen görüşler, modern anlamda tüketim toplumunun da doğuşuna zemin hazırladı. Tüm bunları yöneten kişi ise Freud’un yeğeni Edward Bernays idi. Yani ‘Halkla İlişkiler’ disiplinine öncülük eden kişi. Kendisi ‘propaganda’ silahının modern büyücüsü olarak da kabul edilir. Bernays, Freud’un insan hakkındaki fikirlerini alıp, kitlelerin manipülasyonu için kullanan ilk kişiydi. Seri üretim mallarını insanların bilinçdışı arzularıyla ilişkilendirerek, ihtiyaçları olmayan şeyleri istemeleri için insanları nasıl ikna edeceklerini Amerikan şirketlerine de ilk gösteren oydu. Bernays, Freud’un düşüncelerinin topluma farklı açılardan uyarlanıp uyarlanamayacağını test etti. Özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da, halkı manipüle etme ve yönlendirme yollarını araştırıp, modern reklamcılığın temellerini de attı. Bernays, bireylerin bilinçaltı dürtülerini anlayarak kitleleri yönlendirebileceğini fark etmiş ve bu yöntemleri kullanarak tüketici davranışlarını ve politik tercihleri şekillendirmeye çalışmıştı.
Bernays’ın temel başarısı ve esprisi şudur: Tüketimi, seri üretimleri, insanların bilinçdışı arzularıyla ilişkilendirmek… İhtiyaçları olmayan şeyleri böyle ihtiyaç haline getirmek!
Örneğin, kadınların sigara içmesi üzerindeki sosyal tabuyu kırmak için sigarayı “özgürlük sembolü” olarak pazarlamıştır. Bunun için birçok manken ile görüşüp tiyatral bir gösteri hazırlamıştır. Buna göre kadınlar sokakta meşaleli yürüyüş yapacak ve ellerine sigara alacaklardı. Böylece sigarayı erkeklere karşı meydan okuma olarak göstermek istedi. Güç, cesaret ve özgürlük anlamlarını atfetti. Meşale üzerinden yola çıkarak, bunu ifade etmek istedi. Sonuç, önceden yine ayarladığı üzere, tüm gazetelerin manşetlerinde ellerinde sigarayla özgürlük yürüyüşü yapan kadınlardı.
Bu çıkışı devam eden süreçte Bernays şirketlerle çalıştı, danışmanlık yapması için kurumlar sıraya girdi. Bernays, “bir şeyi satın almak değil, satın alınınca iyi hissetme” fikrine yoğunlaştı. Bunun için yine amcası Freud’un “bilinçaltı” teorisine sığındı.
Ürünlerle özdeşleşme fikri ve süreci böyle başladı. Ürün ile duygusal, kültürel bağ kurma; belki de yüzyıla damga vuran en önemli icat oldu.
Bir araba almak iyi değil; alırsan iyi hissedersin fikri empoze edildi…
İkincil bir süreç de arzunun ihtiyacı gölgede bırakması gerektiği fikri idi. Peki bu nasıl sağlandı? İhtiyaç duyulmayan şeye sahip olma istenci nasıl, hangi yollarla pekiştirildi?
Bunun için starlar üzerinden ürün satışı yapıldı. Marketler zinciri fikri doğdu ve en önemlisi filmlere hem de bedava ürünler yerleştirme başlandı. Üstelik ürünün reklamı olacağından film prodükterlerine para bile verildi.
Bernays, reklamların insanlardaki bilinçaltı arzulara hitap etmesi gerektiğini savunarak, bu yaklaşımla büyük markalar yarattı. Reklamların, bireylerin bilinçaltındaki güvenlik, statü, aidiyet, güç, güzellik gibi arzularını hedef aldığını iyi çözümleyen Bernays, starları kullanarak model yarattı. “Bir star gibi hissedin,” dedi.
Bernays sistemler aktif vatandaş değil, pasif tüketici istediğini çok erken fark etti. “Kişinin söz hakkı sahibi olması değil, arzularının söz hakkı olması önemlidir,” dedi.
2.Dünya savaşı sonrası Amerikan hükümeti ve iş dünyası, toplumu kontrol etmek için Freud’un teorilerini kullanmaya başladı. Bu süreçte insanların bireysel arzuları, tüketici alışkanlıkları yoluyla yoğunca manipüle edildi. İnsanlar kendi isteklerini tatmin ederek mutlu olacakları düşüncesine ikna edildiler. Kek örneği bu dönem için çarpıcıdır. Kek hazır satılıyordu. Bu durum kadınlarda suçluluk duygusu yarattığı fikrini yakalıyor psikologlar. Keke yumurta ekleyerek yapım işine onları dahil etme fikri öyle doğdu. Böylece suçluluktan kurtuldukları varsayıldı.
1960’li yıllarda özgürlük fikrine de saldırı yine aynı yöntemler üzerinden sürer. Şirketler, bireylerin kendilerini daha fazla özgürleştirmek için tüketime yönlendirildiği bir kültürü destekler. Tüketim yoluyla bireysellik ve özgürlük arayışı, aslında bireylerin daha fazla kontrol altına alındığı bir sistemi pekiştirir.
1970’lerda Freud’un kızı Anna Freud devreye girer.1980’lerde Freud’un torunu Matthew Freud gibi halkla ilişkiler uzmanlarının, siyaset ve ticaretteki rolleri göze çarpar. Politik liderler, halkın arzularına hitap ederek seçim kampanyalarını yönetirler. Tüketim kültürü, bireysel özgürlük vaadi altında bireylerin kararlarını daha fazla kontrol eder hale gelir.
Hasılı bireylerin bilinçaltı dürtülerinin, politik liderler ve reklamcılar tarafından nasıl kullanıldığı, tüketimin bireyler için bir özgürlük ve kimlik yaratma aracı olarak nasıl sunulduğu ve toplumun, bireycilik söylemi altında nasıl daha fazla kontrol altına alındığı sorularının cevabı Bernays’ın, Freud’u yeniden keşfetmesi ve bilinçaltı duygularının yeniden değerlendirmesidir.
Synoptikon: Bugünkü Hikayemizin Başladığı Yer
Kısa arka planı bu şekliyle bırakalım. Şimdi bir “geçiş” meselesine odaklanmak istiyorum. Bu geçiş politikasının bugün yaşadığımız tüm süreçlerin bam teli olduğunu düşünüyorum. Bu geçişin adı “Synoptikon”dur.
Synoptikon terimi birden fazla şeyin bir araya gelmesini veya topluca gözlemlenmesini ifade eder. Synoptikon, toplumsal gözetim ve izleme biçimlerini anlamak için geliştirilen bir kavramdır. “Panoptikon” ise “her şeyi görmek” anlamına gelir.
Panoptikon, modern gözetim toplumunu anlamak için kullanılan ve özellikle Michel Foucault’nun kavramsallaştırdığı bir terimdir. Bu terim, Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda tasarladığı hapishane modelinden türemiştir. Bentham’ın Panoptikon’u, merkezi bir gözetleme kulesinden tüm mahkûmların sürekli gözlenebileceği bir yapıyı ifade eder. Panoptikon’da gözetlenenler, ne zaman izlendiğini bilmez, ancak her an izlenebileceğini düşündüğü için davranışlarını denetlemeye başlar. Bu gözetim mekanizması disiplin, kontrol ve itaat sağlamak için kullanılan bir güç modelidir.
Bentham’ın Panoptikon modeli, bireylerin görünmez bir otorite tarafından sürekli gözetlenmesini sağlar. Bu da bireylerde otomatik bir itaat ve disiplin yaratır. Foucault’nun analizine göre, bu gözetim yapısı, modern toplumların bireyleri denetleme ve disipline etme yollarını anlamak için önemli bir metafordur. Bu mimari yapı “bilinmeme” üzerine kuruludur. Fabrikalar, hastaneler, okullar, kışlalar… Hepsi birer gözetimi normalleştirme aracıdır. Çünkü iktidarın görünür olmayı tercih etmediğini ve görünürlüğün bir tuzak olduğunu özellikle belirtir.
Burada asıl soru şu: Panaptikon’dan Synoptikon’a nasıl geçtik? Yani zorla gözetlenmekten, nasıl oldu da gözetlenmeyi bizatihi ister hale geldik? Sosyal medyanın rolü ve önemi bu sorunun da cevabıdır. Bunun ilk küresel örneği de Facebook’tur.
Panoptikon’dan Synoptikon’a geçiş süreci, modern toplumlarda gözetim biçimlerinin değişimini de anlatır. Bu bağlamda Synoptikon ise, modern medya ve sosyal ağların etkisiyle gelişen gözetim modellerinin değişimini mimler. Bu model, bireylerin sadece gözetlenen değil, aynı zamanda gözetleyen de olduğu bir sistemi anlatır.
Burada sosyal medya araçları sayesinde herkes başkalarını izler. Daha da ilginci kendini zorla izlemeye tabi kılar. Beni izle der! Nerede ne yediğimi, ne izlediğimi, ne gördüğümü gör der! Gözetim kapitalizmi kavramı da burada devreye girer. Teknoloji şirketleri, bireylerin bu gözetim ve izleme alışkanlıklarını kullanarak veriler toplar ve bu verileri reklamcılar ya da diğer kurumlarla paylaşarak ekonomik kazanç elde eder. Bu süreç, bireylerin birer gözetleme nesnesi haline gelmesine yol açar.
Synoptikon’un en büyük etkisi, bireylerin kendi kimliklerini ve davranışlarını sürekli olarak gözlemci gözlere göre ayarlamalarıdır. İnsanlar, sosyal medya hesaplarında takipçi sayılarını, beğenileri ve yorumları önemseyerek toplumsal kabul görme adına kendilerini belli kalıplara sokar. Bu durum kişinin benliğini yırtıp atan bir süreçtir.
Bu geçiş süreci aynı zamanda mobeselerin de en çok meşrulaştığı sürece denk gelir! Özellikle Türkiye’de 2000’li yıllar sonrası adım adım sosyal medya araçlarının yaygınlaşması ile mobeselerle sokakların birer gözetleme aracına dönüşmesi paraleldir. Erken dönemde başlatılan “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı yarışmalar gözetleme fikrinin iyi bir şey olduğunu, sonunda ödül olduğunu pekiştirmekle görevli sunumlardı, işe de yaradı.
Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi”: Biri Sizi Çalıyor!
Gözetim/Gözetleme olgusuna biraz daha yakından bakmak adına Shoshana Zuboff’ın “Gözetleme Kapitalizmi Çağı” adlı eserine parantez açmak istiyorum.
Eserde insan deneyiminin davranışsal veriye dönüştürülmeye müsait ücretsiz bir hammadde olduğunu tek taraflı olarak iddia eder.
Zuboff’un, bu kavramı, kapitalizmin yeni bir biçimi olarak tanımlaması dikkate değerdir. Şirketler, kullanıcıların çevrimiçi faaliyetlerini izleyerek kişisel verileri topluyor ve bu verileri tahmin etmek, manipüle etmek ve tüketici davranışlarını yönlendirmek amacıyla kullanıyorlar diyor. Zuboff’a göre elbette bu, bireylerin bilgi ve rızası olmadan gerçekleşiyor.
Bu tez, özellikle Google, Facebook, Amazon gibi ücretsiz hizmetler sunanların yanılsamasına dikkat çekiyor. Gerçekte, bu platformlar, bireylerin davranışlarını ve tercihlerini satarak büyük kazançlar elde ediyor. Özellikle gizlilik ihlalleri ve veri güvenliği tartışmalarında bu tez sıkça gündeme geliyor. Facebook’un Cambridge Analytica skandalı (Trump’un Rusya’nın internet ortamı müdahalesi ile seçilmesi olayı) gibi olaylar, Zuboff’un tezini güçlendiren örneklerdir.
Zuboff’un dikkat çektiği bir diğer durum, davranışsal olabilecek tüm verilerimizin hızlıca metalaşmasıdır. Nasıl oluyor bu? İnternette yapılan her arama, tıklama ve hareket, teknoloji şirketleri tarafından veri olarak toplanıp işlenmesiyle oluyor. Çünkü bu veriler, sadece bireylerin ne yaptığını değil, ne yapacaklarını da tahmin etmek için kullanılır. Şirketler bu tahminleri, hedefli reklamlar veya pazarlama stratejileri geliştirmek için satarlar.
Zuboff’un ayrıca bu yeni kapitalizm türünün, bireylerin mahremiyetini ortadan kaldırarak büyük şirketlere aşırı bir güç verdiğini, gözetleme kapitalizminin sadece bireysel özgürlükleri değil aynı zamanda demokrasiyi de tehdit ettiğini söylüyor. Çözüm olarak da Zuboff, dijital dünyada yaşanan bu hızlı değişime karşı, vatandaşların haklarını korumak ve demokrasiyi savunmak için daha fazla yasal düzenleme ve toplumsal farkındalık oluşturulması gerektiğini savunuyor.
Bauman’ın Gözünden ‘Akışkan’ Teknolojiler!
Gözetim ile ilgili önemli tezlere sahip bir diğer isim de düşünür Zygmunt Bauman’dır. Bauman her ne kadar modern toplum ve kültür üzerine çalışmalarıyla tanınansa da, sosyal medya ve internet konusundaki görüşleri son derece çarpıcıdır.
Sosyal medyaya dair görüşleri Akışkan Modernite ve Akışkan Gözetim eserlerinde ana lensleri gösterir. Bauman, gözetimin günümüzde daha görünmez ve yaygın hale geldiğini savunuyor. Geçmişte gözetim, daha merkezi ve açık bir şekilde yürütülüyordu; ancak modern çağda gözetim, çeşitli teknolojiler (akıllı telefonlar, sosyal medya, CCTV kameraları, GPS sistemleri) aracılığıyla hayatın içine sızarak akışkan ve daha belirsiz hale geldi. Artık görünmez olsa da her yerde varlar, diyor.
Bauman, “akışkan modernite” teorisi üzerinden gözetimin de dinamik ve ince bir hale geldiğini savunur. Buna göre; “insanlar kendi gözetimlerine gönüllü olarak katılırlar. Gözetim, insanların üzerine dayatılan bir şey olmaktan çıkmış, çoğu zaman kolaylık veya sosyal görünürlük karşılığında gönüllü olarak katıldıkları bir sürece dönüşmüştür.” Gözden kaçmaması gereken önemli bir faktör de güvenlik ve gözetim ilişkisidir. Kitapta, gözetim ve güvenlik arasındaki ilişki özellikle 11 Eylül sonrası toplumlar bağlamında inceleniyor. Gözetimin kişisel özgürlükleri zayıflattığını ve bir korku kültürü yarattığını belirtiyor. Bauman’a göre, gözetim sadece izlemekle ilgili değildir; aynı zamanda bir kontrol ve manipülasyon aracıdır. Hükümetler ve şirketler, topladıkları verileri kullanarak bireylerin davranışlarını tahmin edebilir ve etkileyebilirler. Gözetimin eşitsizlikleri pekiştirdiğini ve en çok gözetlenenlerin toplumun en savunmasız kesimleri (yoksullar, marjinal topluluklar) olduğunu da ahlaki bağlamda ifade ediyor.
Sosyal İkilem: Sosyal Medya Bizi Nasıl Manipüle Ediyor?
İnternetin bize somut olarak ne yaptığını daha iyi anlamak adına Sosyal İkilem (The Social Dilemma) belgeseline yakından bakılabilir. Belgesel sosyal medya platformlarının işleyişini ve bireyler üzerindeki etkilerini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Özellikle bizlerin birer kullanıcı değil; ürün haline nasıl geldiğimizi ve dijital platformların bizi nasıl manipüle ettiğini vurguluyor belgesel. “Sosyal İkilem” belgeselinde üzerinde en çok durulan konulardan biri, kullanıcıların aslında platformlar için bir ürün olduğu gerçeğidir. Sosyal medya platformları, kullanıcılardan herhangi bir ücret talep etmez, bu da birçok kişiye ücretsiz hizmet sunduğu izlenimi verir. Ancak bu platformlar, kullanıcı verilerini toplar, işler ve bu verileri reklam verenlere satar. Yani platformlar, kullanıcıların dikkatini ve kişisel bilgilerini “ürün” olarak pazarlıyor. Kısacası, platformların müşterisi reklam verenler, ürünü ise kullanıcıların dikkatleri ve davranışsal verileridir. Veri toplama süreçlerinde bireylerin hangi içeriklere ilgi duyduğu, neleri beğendiği, hangi süre boyunca bir içerikte kaldığı gibi mikro düzeydeki detaylar bile toplanır.
Bu belgeselin en güçlü yanı, snapchat, twitter, instagram, Google gibi alanlarda çalışan üst düzey kişilerin itiraflarını içermesi. Sosyal medyada ‘devrimsel’ dönüşümlere imza atan kişilerin olan biteni açıklıkla ifade etmesidir.
Örneğin, birini uygulamada tutmak için karşı tarafın yazdığını görmesi gibi. “Yazıyor…” böyle bir icat. Hakeza sayfanın sürekli aşağı doğru kayması, sonsuz kayma özelliği… Like butonunun keşfi, filtrelerin ortaya çıkması ve daha bir sürü şey. Bunları bulan mühendisler, düşündükleri kullanım amaçlarından saptıklarını dile getiriyor.
Platformlar, kullanıcıları daha uzun süre çevrimiçi tutabilmek için karmaşık algoritmalar kullanıyor. Bu algoritmalar, kişilerin ilgi alanlarını, eğilimlerini ve zaaflarını kullanarak onlara ilgilerini çekebilecek içerikler sunuyor. Örneğin, Instagram’da beğenilen gönderiler, Twitter’da takip edilen kişiler veya YouTube’da izlenen videolar, bir sonraki gösterilecek içeriğin algoritma tarafından nasıl şekillendirileceğini belirler. Amaç, bireylerin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmaktır, çünkü dikkat, platformlar için para eden bir metadır.
Instagram ve Youtube başta olmak üzere birçok platform, kişiye özel içerik önerileri sunarak bireyleri farklı “filtre balonları” içine hapseder. Bu balonlar, kullanıcının zaten inandığı, düşündüğü ve onayladığı şeyleri pekiştiren içeriklerle doludur. Örneğin, bir kişi belirli bir siyasi görüşü destekliyorsa, algoritmalar o kişiye sadece bu görüşü pekiştiren haberler, videolar ve gönderiler sunar. Bu da insanların dünya görüşlerinin daralmasına, kutuplaşmaya ve toplumsal diyaloğun zayıflamasına neden olur. Youtube’ın insanları radikalleştirdiğine dair birçok araştırma yayınlanması tesadüf değildir.
Çalınan Dikkat, Çalınan Yavaşlık, Çalınan Derinlik
Belgeselin ifade ettiği üzere en önemli şey “dikkat ekonomisi” denen şeyin oluştuğudur. Tüm çabalar bizlerin dikkatini çalmak üzerine kurgulanıyor.
Steve Jobs için Apple Macintosh’u icat eden Jef Reskin, bunu tek bir temel ilke etrafında dile getirir: “Kullanıcının dikkati kutsaldır.”
Gazeteci-yazar Johann Hari “Çalınan Dikkat” kitabında başta sosyal medya kitabı olmak üzere pek çok başlıkta dikkatimizin nasıl çalındığına dair tespit ve öneriler sunuyor. “Dikkat bir spot ışığıdır” diyor Hari, W.James’ten aktarımla. Dikkat, kişinin ortamdaki bir şeyi seçip onunla ilgilenme becerisi olarak tanımlanıyor genellikle.
Bu yazı bağlamında dikkati çalan faktörlerden “hız” kısmıyla ilgileneceğim.
Kitapta önemli bir yer tutan başlıklardan biri ‘hız’ meselesidir. Yıllar önce okuduğum Paul Virilio’nun “Hız özgürlüğü azaltır” sözü aklımdan çıkmış değil. Bu çağı en iyi anlatan sözlerden biri olarak köşede duruyor.
Virilio’nun bu ifadesi, modern toplumun hız takıntısının bireyler üzerindeki etkilerini ve özgürlük kavramını nasıl dönüştürdüğünü ele alan önemli bir eleştiridir. Virilio “hız arttıkça özgürlük azalır” diyor…Virilio’nun hıza dair temel eleştirilerini kısaca özetlemek gerekirse; “Hızın artmasıyla birlikte her şey daha kısa sürede yapılıyor, daha hızlı kararlar alınıyor ve daha hızlı hareket ediliyor. Teknoloji ve hız, mekânı neredeyse anlamsız hale getiriyor. Bir noktadan diğerine hızla hareket edebilme imkânı, mekânın önemini ve özgürlüğünü azaltıyor. Hız arttıkça, devletlerin ve büyük kurumların bireyleri kontrol etme ve gözetleme kapasiteleri de artıyor.” Virilio’ya göre, hız sadece bireysel özgürlükleri kısıtlamakla kalmaz, aynı zamanda iktidarın bireyler üzerindeki kontrolünü de artırır. Virilio, hızın yalnızca fiziksel kaza risklerini değil, toplumsal ve psikolojik kazaları da artırdığını savunuyor.
Hari’nin kitabına gelince, hız konusunda “derinliğin” kaybına vurgu yapıyor. Bilgi arttı ama anlamak azaldı, kavrama düştü, derinlik öldü. Ortalama bir insanın 1986 yılında televizyon, radyo, basın aracılığıyla maruz kaldığı enformasyonun hepsini topladığınızda günde kırk gazeteye karşılık geliyormuş. 2007 yılına gelindiğinde bu rakam günde 174 gazeteye çıkmış. 2024’te ise bu 200 gazeteyi hayli aşıyor. Enformasyon hacmindeki artış dünyanın hızlandığı hissini doğursa da,gerektiğinde derinliğe ulaşacak zamanınız olmuyor. İlişkilerde derinlik için de zaman gerekiyor. Enerji gerekiyor. Uzun zaman aralıkları gerekiyor. Kendinizi adamanız gerekiyor. Dikkat göstermeniz gerekiyor, değil mi? Derinlik gerektiren her şey zarar görüyor. Yüzeye doğru çekilip duruyoruz” diyerek hıza dair eleştirilerini sıralıyor.
Birçok araştırma ve uzmana göre de “büyük hızlanma” denen bir dönemden geçiyoruz.
Bizi daha hızlı yürümeye, daha hızlı konuşmaya, daha çok çalışmaya iten bir kültür içinde yaşıyoruz; üretkenlik ve başarının kaynağının bu olduğu öğretiliyor bize.
Mesela Google çalışanları arasında şirketin gayri resmi parolası “Hızlı olmayan hapı yutar”mış.
Hari’nin dikkatin çalınması ve sosyal medya bağlamında altını çizdiği mühim bir şey de edimsel koşullanmayı teorize eden Skinner’i hatırlatmasıdır. Skinner’ın güvercin deneyi, davranış psikolojisinin temel ilkelerini ve edimsel koşullanma teorisini anlamak için önemli bir deneydir. Skinner, güvercinler üzerinde yaptığı bu deneylerle, davranışların ödül veya ceza ile nasıl şekillendirilebileceğini ve pekiştirilebileceğini göstermiştir.
Skinner, davranışların sonuçlarıyla şekillendirilebileceği fikrini test etmek ister. Yani bir davranış, ödüllendirilirse tekrar etme olasılığı artar, cezalandırılırsa ise azalır mıydı? Deneyin amacı bunu anlamaktı. Skinner, güvercinleri; Skinner kutusu adı verilen özel bir kutuya yerleştirdi. Bu kutu, güvercinlerin gagasıyla vurabileceği bir düğme veya bir kol içeriyordu. Deney, güvercinlerin bu düğmeye basma davranışını nasıl öğrenebileceğini ve nasıl pekiştirilebileceğini incelemeyi amaçlıyordu. Güvercin düğmeye bastığında, bir besin (yem) veriliyordu. Bu, güvercinin düğmeye basma davranışını pekiştiriyor, yani ödül davranışın tekrar edilme olasılığını artırıyordu. Zamanla güvercin, düğmeye bastığında ödül alacağını öğreniyordu ve düğmeye basma davranışı giderek artıyordu. Skinner, bazı deneylerde güvercinlerin düğmeye basması durumunda hoş olmayan bir durumun ortadan kalkacağını gösterdi. Örneğin, kutuda düşük seviyede elektrik şoku veren bir sistem kullanarak, güvercin düğmeye bastığında şok duruyordu. Bu durumda, güvercin hoş olmayan bir durumu önlemek için düğmeye basıyordu. Yani, negatif pekiştirme ile güvercinin davranışı pekiştirilmiş oluyordu.
Sonuç olarak güvercinlerin düğmeye basma davranışları, ödül veya cezaya bağlı olarak şekillendirilebiliyordu. Bu da davranışların sonuçlarına göre öğrenildiği ve tekrarlandığı fikrini destekledi. Skinner, ödülün rastgele verildiği durumlarda bile güvercinlerin sürekli davranışı sürdürdüğünü fark etti. Bu bulgu, insanların ve hayvanların belirsiz ödüller karşısında davranışlarını sürdürme eğiliminde olduğunu gösterdi. İşte Instagram, bu güvercin deneyinden çıkan bir platformdur.
Doğru ödüllendirdiğiniz takdirde pek çok hayvan çok karmaşık -ve kendileri için anlamsız- şeylere odaklanacaktır. Skinner bu ilkenin insan davranışlarının neredeyse tamamını açıkladığına ikna olmuştu. Bu deneyden yıllar sonra Instagram’ı tasarlayanlar da şöyle soracaklardı: Kullanıcıları kalpler ve beğeniler yoluyla selfi çekmeye özendirsek, fazladan yem almak için sol kanadını açıp duran güvercinler gibi, saplantılı biçimde bunu yapmaya başlarlar mı acaba? Skinner’ın esas tekniklerini alıp bir milyar insana uyguladılar.
J.Hari’nin dediği üzere odaklanma hissimizle birlikte, hayatımız boyunca tecrübe ettiğimiz tüm pekiştirmelerin toplamından ibaretiz…
Adorno Sağ Olsaydı, Haklılıktan Ölürdü!
Peki tüm bunların “Kültür Endüstrisi” çerçevesinde oturduğu yer nedir?
Bu sorunun cevabı için Adorno ve kült eseri “Kültür Endüstrisi”ne başvuracağız.
‘İnsanlar kendilerine daha da geçici doyumlar sağladığı sürece, söylendiği gibi, baş dönmesine kapılmakla kalmıyorlar; kendilerinin de iç yüzünü görebileceği bir aldatmayı istiyorlar; gözlerini acıyla sıkı sıkıya kapatıyorlar ve maruz kaldıkları ve ne amaçla imal edildiklerini bildikleri şeyleri, kendilerini aşağılayarak olumluyorlar. Aslında bir doyum olmayan bu doyumlara sıkı sıkıya sarılmaktan vazgeçtikleri anda yaşamlarının tamamen çekilmez olacağını sezinliyor, ama bunu kendilerine itiraf edemiyorlar,’ diyor. Aynı Adorno, kültür endüstrisinin insanların yaratıcılığını bastırarak, onları tekdüzeleştiren bir sistem olduğunu savunmuştu. Kültür endüstrisinin insanlara özgürlük sunduğu yanılsamasını yarattığını söylemişti. Kitle iletişim araçlarının insanların düşüncelerini, davranışlarını ve algılarını şekillendiren bir manipülasyon aracı olduğunu öne sürmüştü. Kapitalist sistemin insanlara “sahte ihtiyaçlar” dayattığının altını çizmiş, yine modern kapitalist toplumun bireyleri yalnızlaştırdığını ve gerçek insan ilişkilerini bozduğunu belirtmişti. Ve hepsinin toplamında Adorno, kitle iletişim araçlarının bireylerin eleştirel düşünme yetilerini körelttiğini ifade etmişti. Bu dedikleri bugün sosyal medya platformları için çok daha fazla geçerli.
Buraya kadar olan bitenlerin gösterdiği bir yıkım hali tüm karmaşıklığıyla ortadadır. Faturanın en belirgin yansıması da bu çağın, bu sosyal medya platformlarının bizi sürüklediği ‘cehalet’ hali olabilir. Fransız psikanalist Jacques Lacan, pek çok hastasının acılarının gerçek sebebini anlamak niyetiyle kapısını çaldığını, ama gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak adına ellerinden geleni yaptıklarını vurgulamak için Budist öğretilerden ödünç aldığı “cehalet tutkusu” kavramını kullanır. Bugün egemen olan tutkuların başında bu geliyor.
Thomas de Konick “Yeni Cehalet” kitabında gerçekte “yeni” olarak nitelenebilecek, ama birbirine taban tabana zıt iki cehalet biçimi var der. Birincisi açar ve serbest bırakır, ikincisi hapseder ve öldürür. Yüceltilmesi gereken ilki, kendini yeni buluşların yol açtığı yeni sorularla açığa vurur. Bilgideki tüm ilerlemelerin devindirici gücüdür. Tersine ikincisi, bizi bilmediğimiz halde biliyormuşuz yanılsamasında yaşatır ve Platon’un “çifte cehalet” olarak adlandırdığına benzer. Bugün cehaletin nirvanası yaşanıyor diyenler az sayıda değildir. Herkesin her şeyi bildiği bir yerde, kimsenin bir şeyi bilmediği, anlamaya vaktinin olmadığı bir devinimin ortasındayız.
Mesafesizlik ve Enformasyon Yorgunluğu
Konunun serencamı açısından Byung -Chul Han üzerinden, farklı spektrumlardan yol almakta fayda olabilir. Kendisinin “saygı-mesafe” çözümlemesini son derece kıymetli buluyorum.
Diyor ki: “Saygı, kelime anlamı olarak geriye dönüp bakmak demektir. Bir koruma, kollama, gözetme eylemidir. Başkalarıyla olan saygılı ilişkilerde meraklı bakışlardan uzak durulur. Saygı, mesafeli bir bakışı, bir mesafe pathosunu varsayar. Bugün saygı, gösterinin özelliği olan mesafesiz bir bakışa boyun eğiyor. Mesafe, saygı göstermeyi ‘bakmadan’ ayıran şeydir. Mesafe pathosunun ve saygının olmadığı bir toplum, skandal toplumu olmaya doğru ilerler. Saygı kamusallığın yapı taşıdır. Saygının kaybolduğu yerde kamusallık çürüyecektir.”
Dijital dünyanın bugün el koyduğu şeylerden biri mesafe meselesidir. Mesafesizlik, aradaki saygıya ket vurmuş durumda. Özel olanı da ortadan kaldırma haldedir.
Roland Barthes özel alan “Bir görüntü ya da bir nesne olmadığım o mekân ve zaman dilimi” olarak tanımlıyor. Bugün özel olan ve kamusal olanın birbirine müthiş derecede karıştığı yerdeyiz. Tam da nesne olduğumuz yeri özel alan olarak tarifliyoruz. Bu alanda bir “sürü” bulunuyor ve bunun adı “Digital Sürü”dür. Bu sürü bir kitle değildir. Özünde ruh/tin taşımaz. Ruh bütünleştirici ve birleştiricidir. Digital sürü ise farklı bir yapıdadır, kendisini oluşturan bireylere indirgenmeyecek özelliklere sahiptir, ruhtan yoksundur.
Chul-Han’ın dijitale dair temel eleştirisi birkaç noktada toplanıyor. İki temel aks; dijitallik ve enformasyon meselesi olarak ele almak yeterli olacaktır.
Birincisi, dijitalin kendisine dönüktür. Bugün dijital medyanın yardımıyla muazzam miktarda imge üretiyoruz. Dijital ortam yaştan, kaderden ve ölümden yoksundur. Zamanın kendisi onun içinde donmuştur. Haliyle dijital çağ, bir boş vakit çağı değil, aksine performans çağıdır.
İkincisi, dijital çağ, toplanabilir olan, sayılan ve sayılabilir olanı totalize ediyor.
Üçüncüsü, dijital çağ demek hayatın total kaydı demektir. Dijital panoptikonda güven mümkün değildir, hatta gerekli bile değildir. Güven, kolayca elde edilebilen enformasyonlar karşısında geçerliliğini yitirmekte olan bir inanç eylemidir. Enformasyon toplumu bütün inançları itibarsızlaştırıyor.
Günümüz sosyal medya eksenli dijitalin bir diğer yapısal meselesi de, enformasyon toplumuna dönüşmemizle ilgilidir.
Bugün biz, enformasyonun yalnızca pasif alıcıları ve tüketicileri değiliz; aynı zamanda aktif gönderici ve üreticileriyiz. Enformasyonu yalnızca pasif olarak tüketmekle yetinmiyoruz; aksine onu aktif bir şekilde üretmek ve iletmek istiyoruz. Aynı zamanda hem üretici hem de tüketiciyiz. Bu ikili rol, enformasyon miktarını inanılmaz ölçüde çoğaltıyor. Daha fazla enformasyon ve iletişim, tek başına dünyayı aydınlatmaz. Enformasyonun miktarı tek başına hiçbir hakikat üretmez. Karanlığa ışık tutmaz. Ne kadar fazla enformasyon açığa çıkarsa, dünya da o kadar kafa karıştırıcı ve ürkütücü hale geliyor. EYS [Enformasyon Yorgunluğu Sendromu], aşırı enformasyona maruz kalmanın sebebiyet verdiği bir psişik hastalıktır.
Özetle dijital panoptikon, biyopolitik bir disiplin toplumu değil, daha ziyade psikopolitik bir şeffaflık toplumudur ve biyo-iktidarın yerini psiko-iktidar alıyor diyen B.Chul Han; bugün medyada bir paradigma değişimi olduğunu iddia ediyor.
Sonuç Yerine:
Homeros’un Devrimci Önerisi!
Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı kitabının bir yerinde, “Artık inanmıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri tek edilmedi, ama bir başkasına devredilerek, genel olarak ilga edildiler,” der. Bu tarif, günümüz dijital çağın bizde yarattığı kriz ve ruh hallerini özetle anlatır durumdadır.
J.Hari’nin hatırlattığı bir hikaye, belki sosyal medya ve durumumuza güncel bir örnektir.
Tarihin en eski hikâyelerinden birinde, Homeros’un Odysseia’sında, karşımıza çıkan bir durum. Bir zamanlar denizcilerin hepsinin ölümüne yol açan bir bölgeden bahseder Homeros. Denizciler tuhaf bir nedenle ölüyordur: Okyanusta yaşayan iki siren, kadınla balık karışımı hayli çekici varlıklar, şarkı söyleyerek onları okyanusta yanlarına katılmaya çağırıyor, ateşli bir macera için okyanusa dalan denizciler ise boğuluyorlardır. Ama günlerden bir gün hikâyemizin kahramanı Odysseus bu baştan çıkarıcıları nasıl alt edeceğini bulur. Gemi sirenlerin bulunduğu bölgeye yaklaşmadan önce ellerini ayaklarını bayrak direğine sıkıca bağlatır. Hareket edemez hale gelir. Sirenlerin sesini duyunca okyanusa dalmak için yanıp tutuşsa da yerinden kıpırdayamaz.
Çözüm için birçok tartışma var. Verileri çalan ve kullanan bu platformlara karşı dava açmak ve kullanmayı reddetmekten tutalım farklı birçok yeni uygulama detoksuna kadar… İnsani sosyal medya tartışmaları da diğer yandan sürüyor. Yakın dönemde alternatif çözüm/tartışmalardan birini Jonathan Crary “Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken” kitabında yapıyor. Burada internetin bir örgütleme ve örgütlenme aracı olarak işe yaramadığını iddia ediyor, dijital çağı “küresel kapitalizmin feci bir son aşaması” olarak tarif ediyor. İnternetin “hiçbir zaman kapitalizm veya savaş karşıtı gündemleri büyütmekte ve sürdürmekte en ufak bir başarı sağlayamadığını” iddia ettikten sonra internetin sistem karşıtı örgütlenmenin ve eylemin geçici olarak ortaya çıkışını bile önleyen bir dizi düzenlemeden ibaret olduğunu da ekliyor. Özellikle “internet kompleksi”, “7/24 kapitalizmi”, “yaşam dünyası”, “çevrimdışılık” gibi dikkate değer çıkarımları var. Son tahlilde Crary’ın çözümü “çevrimdışılık”…
Dijital krizden çıkış yolları, dijital okuryazarlığın artırılması ile mümkün olur diyenler de çoğunlukta. Bu sorunu demokrasi çözer diyenler bireylerin sosyal medya platformlarını nasıl kullanmaları gerektiğine dair bilinçli olmaları ve bu platformların arkasındaki ekonomik ve psikolojik mekanizmaları anlamaları üzerinde duruyor. Dijital minimalizm gibi hareketler de göze çarpıyor, bireyleri daha bilinçli ve sınırlı sosyal medya kullanımı konusunda teşvik edebilir bu hareketler. Son kertede Odysseus gibi kendini direğe ‘bağlamak’ da gerçekçi bir seçenek ve çözüm gibi duruyor…
Yoruma kapalı.