Düşünce ve Kuram Dergisi

Devletli Uygarlık Krizi, Pandemi İle Oluşabilecek Tehditler

Laser Turabi

Hiyerarşik toplum ile birlikte doğal toplumda yaşanan sapmalar sonucu gelişen tahakküm ve egemenlik ilişkileri beraberindeki krizler ile günümüze kadar gelmiştir. Egemenlik ilişkilerinin devlet formuna geçişi ile birlikte bu durum daha da karmaşık bir hal almış, devletin ve kent üzerinde yoğunlaşmasıyla toplumsal hakimiyetinin kapsamı genişlemiştir. Kentle kurulan bu ilişki ve kentin temel mekan olarak ele alınışı yeni bir uygarlık formu oluşmuştur. Bu formu devletli uygarlık olarak tanımlamak mümkündür.

Devletli uygarlık yaşadığı her krizden çıkış için yeni bir devletli form alarak günümüze kadar gelmiştir. Köleci devletli uygarlık, feodal devletli uygarlık ve en son aldığı biçim olan kapitalizm devletli uygarlık yaşanan krizlerden çıkış için kullanılan formlardır. Bu dönemlere devletli uygarlığın çağları da denilebilir. Kapitalizm çağı tam bir toplumsal kriz halidir.

Devletli uygarlığın krizi, kapitalizm için de çokça yapılan yapısal kriz tanımı ile sınırlı değildir. Uygarlık toplumsallık üzerinden yükselir, toplum karşıtı olan devletli uygarlığın bu karakteri ile yapısal krizler yaşaması olağan olur. Ancak yapısal krizleri derinleştiren ve aynı zamanda sürekli olarak devletli uygarlığa karşı bir direniş ve var olma mücadelesini yürüten demokratik uygarlığı görmeden; yapılacak kriz değerlendirmeleri toplum için çıkış yolunun olamayacağı çıkarsamalarına yol açabilir. Doğal toplum değerleri ile var olmaya çalışan ve devletli uygarlığın yanı başında sürekli olarak onunla mücadele halinde olan, “başka bir yaşam ve dünya mümkündür” iddiasını canlı tutan, zamansal ve mekânsal olarak olanak buldukça, bu iddiasını yaşamsallaştırmaya çalışan demokratik uygarlık üzerinden bu krizleri okumaya çalışacağız. Çünkü toplum tüm baskı ve tahakküm ilişkilerine rağmen doğal toplum değerlerini koruyarak bugüne kadar gelmeyi başarmıştır. Kriz değerlendirmesi bu olanağı görmeden yapıldığı takdirde çözümsüzlük sonucunu doğurur. Bu da ancak şu anda kriz yaşayan kapitalizm ve genel olarak devletli uygarlığa yarar.

Yazımızda devletli uygarlığın var olma düzlemlerini, bunların krizlerini, demokratik uygarlık ile ilişkisini, pandemi ile ortaya çıkan olası tehditleri ve demokratik uygarlığın olanaklarını ele almaya çalışacağız.

 

Devletli uygarlığın mekanı: Kent

Devletli uygarlık günümüze kadar kent-devlet-sınıf üçgeninde varlığını sürdürmeye çalıştı. Bu üçgen bir yanıyla devletli uygarlığının demokratik uygarlık karşısında yayılımını sağlarken, aynı zamanda   toplumsal alanda buna karşı bir duruşun yaygınlaşmasıyla gelişen direnişlerle krizin nedenine de dönüşmüştür.

Salt bir otorite aracı olarak devletin toplum nezdinde varlığını sürdürmesi mümkün olmayacağı için, kamusal üretim düzeni olarak devletin zorunluluğunun topluma kavratılması önemliydi. Bununla devletin vazgeçilmezliği zihinlere işlenirken; devlet artık toplum yaşamında mutlak ve tek gerçekmiş gibi algılatılmıştır. Bu algının demokratik uygarlık güçleri açısından da bir gerçeğe dönüştüğü açıktır. Ancak hakikatin bu olmadığı da doğal toplum gerçekliğine baktığımızda görülmektedir. Toplumsal yaşamın çok az bir bölümde toplum üzerine çöreklenmiş devletin mutlak kabul edilmesi veya yeni toplumsal yaşam için ‘geçici de olsa devlet olmalıdır’ bakışı, demokratik uygarlık güçleri açısından devrimin temel araçları arasına devletin girmesine neden olduğu için tarihte yaşanan birçok devrimsel sürecin geriye savrulmasına neden olmuştur. Reel sosyalizm bunun güncel durumunu yansıtmaktadır. Devletin varlık gerekçesi olarak öne sürülen kamusal güvenlik ve üretim, devlet olmadan da mümkündür; toplumların tarihi bunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki devlet, kendini “toplumun ortak yararı” gibi yansıtmaya çalışsa da esasında otorite ve baskı aracı olarak kendisine karşı tarih boyunca yükselen itirazlar ve direnişler sebebiyle iktidarın mutlaklığı ve tekliği özelliğinden kaynaklı iç çelişkilerle birlikte sürekli bir krize dönüşmüştür. Devlet içi iktidar kavgaları, devletlerarası savaşların yanı sıra devlet ile toplum arasında süreklilik arz eden çelişki-çatışma krizleri devlet üzerinden uygarlığı da krize sürüklemiştir. Krizleri aşmak adına üç temel formla kılıf değiştiren devletli uygarlığın kapitalizm çağında geliştirdiği ulus-devlet formu, krizi aşmak yerine daha da derinleştirmiştir.

Devletin önceki formlarında varolan devlet vatandaşlığı ile toplumun bireyi olma arasındaki fark, ulus-devlet formuyla vatan sınırları içinde yaşayan tüm toplumla geliştirilen “vatandaşlık” ilişkisi ile ortadan kaldırılmış, toplumdaki her birey devletle ilişkilendirilmiştir. Bu durum toplumun tüm hücrelerine işlenerek var olan çeşitlilik yok edilerek, homojen bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır. Yaşanan bu süreç ulus-devletin tüm baskılarına rağmen başarılamamıştır. Ulus-devlet, toplumu boğan otoriterleşmesine karşı gelişen direnişler ile baş etmek adına Avrupa kıtasında konfederal bir biçim almaya çalışsa da, halen kapitalizmin doğası gereği ulus-devlet formunu sürdürmektedir.  Devletli uygarlığın temel karakteri olan iktidarın merkezileşmesi, kapitalizmde merkez–çevre çelişkisini daha da artırmıştır. Merkezi hegemonya açısından devletler arası yaşanan çelişkiler-çatışmalar artarak devam ederken; ulus-devlet ve toplum arasında yaşanan gerilimler devleti yoğun bir krize sürüklemektedir. Krizi aşmak için tüm devletler belirli reformlar yaparak yol almak istemişler ancak, yapılan her reform başka bir krizin habercisi olmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ile yaşanan krizi aşma çabasının kendisi, Arap baharı ile yeni bir devletli uygarlık krizine dönüşmüştür.

Pandemi sürecinde -o kadar parlatılan ve mutlak kadermiş gibi gösterilen- devletin toplumsal sağlık için bir yararı olmadığı gibi, egemenlerin bekası için yapılanların pandeminin oluşumuna ve yayılışına neden olduğu gerçeği ile yüz yüze geldik. Pandemiden korunmak için gerekli olan devlet değil, toplumun var olma halidir, toplumsallıktır. Bu gerçeğe karşı devlet ise otoritesini artırarak tam bir disiplin toplumu yaratma çabasına girmektedir.

Devletli uygarlığın mekanı kent olmuştur. Girişte de ifade ettiğimiz gibi devlet, kent üzerinde tahakkümü ile kendini uygarlık olarak inşa edebilmiştir. Kentler tarım-köy toplumunda bilginin, sanatın, düşünsel gelişimin mekanı olarak olumlu bir içerik taşırken; devlet formu ile gelişen “kent devlet toplumu” hakimiyet, mülkiyet ve baskıyı davet eden bir içeriğe kavuşmuştur. Kent bu yönüyle bir denetim toplumuna dönüşürken, doğal toplum insanını bu düzene alıştırmak için yoğun savaşlar yaşanmış, baskı, şiddet talan kent-devlet toplumunun temel karakteri olmuştur. Kent ile toplumu ikna için kurulan devletli kurumlar, yeni bir zihniyetin geliştirilmesi için yoğun çaba göstermiştir. Sümer kentleri bu durumun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık demokratik uygarlık güçleri de bazı kentlerde geliştirdikleri  komün/meclisler ile bu mekanları direniş ve yaşam mekanlarına dönüştürmeye çalışmıştır. Bu ikili hat günümüze kadar süregelmiştir. Ancak kapitalizm endüstriyi yalnızca kar maksimizasyonu aracı olarak ele aldığından, kentleşme başlı başına sermayenin gelişim mabedine dönüşmüştür. Babil kulelerinin güncel şekli olan AVM’ler ve gökdelenler ile kentler toplumsal yıkım mekanına dönüşmüş durumda. Kanserleşme olarak tanımlanan bu durum kentte yaşayan toplumu nefessiz bıraktığı gibi kentlerin yayılarak genişlemesi ve devasa nüfusu ile çevresinde var olan su kaynaklarını, tarım arazilerini, canlıları sömürmesi tüm ekosistem için yıkıcı bir biçim almaktadır. Bu haliyle kentleşme tam anlamıyla çevresini sömüren ve toplumsal kırıma neden olan yeni tür sömürgeciliktir. Pandemi ile bu büyük kentler salgının ana mekanı olurken, korunmak için getirilen kurallar toplumsallaşma-sosyalleşme alanı diye anılan kentleri yalnızlaşmanın ve hapsedilmenin mekanına dönüşmüştür. Parlatılarak pazarlanan ve milyonların göç ettirildiği kentler ve sembolü olan başta AVM’ler olmak üzere tüm mimari yapılar, en çok tartışılan başlık olmuştur. Yine kent ilişkileri ve yönetim biçimleri tartışmaları, yapılan çalışmalar ve deneyimlerin de etkisi ile demokratik uygarlık formları olan komünler/meclisler seçenek olarak ele alınmış, tarım-köy toplumu pandemi günlerinde toplumun temel gündemlerinden biri olmuştur.

Aynı zamanda devlet, sömürü ve talanı geliştirerek uygarlığını yaygınlaştırmaya ve geliştirmeye çalışmıştır. Sömürü mekanizmasının ve baskıcı yönetim anlayışının toplumu parçalamadan ve baskı altına almadan sürdürülmesi mümkün değildir. Toplumu farklı sınıflara ayırmak ve bunu tanrının bir buyruğu olarak ilan etmek devletli uygarlık için önemlidir. Bir taraftan devletin zor ve baskısı ile, diğer taraftan zihniyet alanında oluşturulan hegemonya rıza üreterek sınıflaşmanın zorunlu olduğu algısı yerleştirilmeye çalışılmıştır.

Uygarlık ve onun dayandığı üçgen olan kentleşme, sınıflaşma ve devletleşme artık ürün ile varlıklarını sürdürüyorlar. Bir taraftan ‘özgür’ olan halkların birikimi savaş ile talan ediliyor diğer taraftan köleleştirilmiş toplumları yoğun sömürü ile sermayesini artırıyor. Kapitalizmle birlikte bu daha da derinleşmiştir. “Özgür emek“ yanılgısı ile  ücretli emek tüm topluma bir zorunluluk olarak dayatılırken, emeğini satamayanlar işe yaramaz varlıklar olarak görülüyor. Emeğinin karşılığını alamamak kadar iş bulamamak da kapitalizmin yeni zorbalık rejiminin karakteri olmuştur. Parlatılan kentleşme ile topraklarından koparılanlar,  sömürü için varoşlarında denetim altına alınan, en acımasız  koşullarda ölümüne çalışmaya razı edilen ve sermayeleştirmek için geliştirilen kentsel dönüşüm ile yoksulların birikimine de el konulmaktadır. Yine “vatan sınırları içine hapsedilen” toplum, ulus-devletin bekası için çalışmaya zorlanmaktadır. Görüldüğü üzere tüm bu sömürü mekanizmalarına devlet eliyle boyun eğdirilir. Herşeye rağmen tarih boyunca sömürüye isyan sürmüştür. Gelinen aşamada toplumun yüzde 90’lara varan oranda işçileşmesi büyük bir isyanı fitillemektedir. Bu anlamda sınıflaşma,  özellikle de Çin’in Wuhan kentinin pandeminin yayılma üssü olması dolayısıyla sorgulanmaya başlamıştır. Ücretli işe itiraz, işçileşmeye itiraz yeni isyanların doğmasına neden olmuştur, daha da olacaktır. Kapitalist modernitenin üç sacayağı olan ulus-devlet, endüstriyalizm ve finans tekeli var olan krizi aşmak için yoğun bir çaba sürdürmektedir. Uygarlık krizi değerlendirmesini yapanların kapitalist moderniteyi bu bütünlükte ele almaması, uygarlıkta yaşanan çözülüş ile demokratik uygarlığı inşa edecek olan güçlerin başarısını engelliyor. Kapitalist modernite bu araçları ile bir taraftan devletin çözülüşünü durdurmayı hedeflerken; diğer taraftan var olan alternatif çıkışları, krizini aşmak için yanlış ve eksik yönelimlere zorlayarak etkisiz kılma, ehlileştirme ve sistem içi formlara dönüştürmeyi hedeflemektedir. Reel sosyalizm, sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yaşadığı son, tam da bununla alakalıdır.

Devlet zihniyeti ve dayandığı sac ayakları büyük bir krizi yaşıyor. Aynı zamanda  bu krizin demokratik uygarlığın var olma ısrarının da bir sonucu olduğu açıktır. Önemli olan, demokratik uygarlık güçlerinin yaşanan krizi bir uygarlık krizi olarak ele alması ve çözümünde demokratik modernite yaşamın inşası ile mümkün olduğu bilinci ile hareket etmesidir. Tersi durum sistem içine hapsolmaktır. Demokratik modernite inşası uzun soluklu ve sebat ile sürdürülecek bir mücadele sürecidir.

 

Devlet uygarlık çözülüşü yaşıyor

Birinci olarak eril tahakküm ilişkileri sürdürülemez bir sınıra gelmiştir. Beş bin yıllardır ataerkil sistem eliyle sürdürülen kadın sömürüsü, aile içine hapsedilmesi ve büyük kırımların kadın özgürlük mücadelesinin kazandığı mevziler sonucunda eski haliyle sürdürülemez.  Sistemin bu alandaki krizi derinleşerek sürmektedir. Uygarlık ya kadın kırımı derinleştirecek -kadın örgütlülüğü ve direnci bunu mümkün kılmamaktadır- ya da kadın mücadelesini sistem içine hapsetmeye çalışacaktır. Öncelikle yapılmak istenen kadın emeği görünürlüğünün demokratik, özgür, eşit bir yaşam için tartışmak yerine, ev içi emek üzerinden de yeni bir sermayeleştirme süreci yürütmeyi hedeflemektedir. Buna karşın salgın döneminde kadının sağaltım yeteneği ve yeni toplumu inşa gücü, varlığını daha da görünür kılmış, yürütülen tartışmalarda bahsedilen emeğin yaşamsal olduğu, ücretlendirilmesi yaşamın kendisine bir saldırı olduğu, bunun yerine yaşamsal olan bu emeğin yeni bir toplumsallaşmanın aracı olarak eşit-özgür ilişkilerin kurulması için ciddi bir olanak olduğu değerlendirmesi yapılmıştır.

İkinci olarak devletli uygarlık krizi bilimsel-teknolojik alanda yaşanmaktadır. Halkın kolektif birikimi üzerinden gelişen bilimsel-teknolojik devrimler, kapitalizm ile birlikte toplum ve doğanın tahakküm aracına dönüştürülmüştür. Bu durumu aşmak için, “yeni bir sosyal bilim” tartışması,  toplum ve doğa yararına yeni bilim ve teknoloji ile demokratik uygarlığın inşası hedeflemektedir. Azami kar için tüm bilim ve teknoloji endüstriyalizm ideolojisine mutlak itaat ettirilmiştir. Yine pandemi sürecinde daha iyi anlaşıldı ki bilimsel-teknolojik gelişmeler toplum yararına pek kullanılmamaktadır.

Üçüncü olarak devletli uygarlığın krizi ekoloji alanında yaşanmaktadır. İnsana yönelik geliştirilen talan ve tahakkümden doğa da kat be kat nasibini almıştır. Uygarlığın dayandığı devletleşme, kentleşme ve sınıflaşmanın yayılımı toplumsal yıkımın yanı sıra çok ciddi bir ekolojik yıkıma da sebep olmuştur. Bu yıkım üzerinden iktidarını geliştiren ve yayan uygarlığı aynı zamanda krizin nedeni olarak ele almak gerekir. Ekolojik toplumu gerileterek derinlik ve genişlik olarak gelişen devletli toplum gelinen aşamada bir sınıra dayanmış durumdadır artık. Sınırsız üreterek ve tükettirmeye zorlayarak var olmaya çalışan uygarlık, toplum sömürüsünün sınırlarına dayandığı gibi, doğayı talan ile sürdürmeye çalıştığı kalkınma ve ilerleme planlarının sınırsızlığına dayanabilecek bir kürenin olmadığını da göstermiş oldu. Bu durumun toplumca da fark edilmeye başlandığını söyleyebiliriz. Yaşanan ekolojik kriz insanlık açısından en büyük tehlike ve yıkıma dönüşmüş durumdadır. Pandemi ile birlikte bu durum daha da net olarak görüldü. İnsan türü varlığını sürdürme sorunu ile karşı karşıya olduğunu en yakıcı şekilde hissetti.

Uruk sitesinde başlayıp ABD’de zirveleşen uygarlık hegemonyası, tüm dünyaya yayılarak yerkürenin sınırlarına dayanmıştır. Gelinen bu aşamada uygarlık dünya çapında devasa boyutta toplumsal ve çevresel sorunlara neden olmaktadır. Çin’de başladığı düşünülen covid-19 pandemisi ile bu sorunlar daha da görünür olmuştur. Artık uygarlığın çözülüşü başlamıştır. Bu süreçte demokratik uygarlık güçleri devreye girerek kendi uygarlığını inşa etmesi gerekir, bunun olanakları artmıştır. Bilinen genel bir söylemi tekrarlamak gerekirse, böyle kriz ve kaos dönemlerinde kim örgütlü ve programlı hareket ederse onun kazanma olasılığı vardır.

Demokratik uygarlık güçleri öncelikle devletli uygarlık tarafından yok sayılan ve çarpıtılan demokratik uygarlığın tarihine ve birikimine sahip çıkarak yola koyulmalıdır. Tarihine sahip çıkarak kendi zihniyetini ve kurumsallıklarını yaratmalı, demokratik uygarlık paradigması olan demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçülüğü esas alarak devrimi gerçekleştirmeli. Bu yol ile gerçek bir program, örgüt ve eylem gücüne ulaşılarak yeni yaşamı inşa edebilir.

Demokratik uygarlık tarihini yazarak bu süreç başlanacak, o aynı zamanda zihniyet alanında da bir devrimi zorunlu kılıyor. Demokratik uygarlık kendi zihniyet devrimini geliştirirken, diğer taraftan devletli uygarlığın zihinsel kodları olan milliyetçilik, cinsiyetçilik, bilimcilik, dincilik ve devletçilik ile yoğun bir mücadeleyi yönetmek zorundadır. Çünkü bu kodlamalar her kriz döneminde devletli uygarlığı yeniden ve yeniden toplum nezdinde inşa etmektedir.

Uygarlık sürekli olarak bir kriz halini yaşamasına rağmen demokratik uygarlık güçlerinin yetersizliğinden krizlerini aşarak kendini yeniden kurabilmektedir. Uzun bir süredir krizin derinleşmesi ile birlikte demokratik uygarlığın inşa olanakları artmıştır. Yaşanan durum bir kaos durumu iken gelişen pandemi bu kaosu derinleştirmiştir. Bu dönem doğru değerlendirilmezse pandemi devletli uygarlığın derinleşen krizini aşma olanağına dönüşebilir. Bu dönüşme hali daha büyük tehditleri beraberinde getirecektir.

Bu tehditleri sıralarsak;

Sanal bir topluma dönüşen kapitalizm, pandemi etrafında geliştirilen komplo teorileri ile, toplumda yaratılan güvensizlik yayılarak devletler açısından daha kolay yönetilebilecek topluma dönüştürülebilir.

Bu komplo teorileri zemin alarak yeni savaş rejiminin biyolojik temelli yürütülmesi olasılık dahilindedir. Buda yeni toplumsal ve ekolojik felaketlerin doğmasına neden olabilir.

Pandemi gerekçesiyle konulan yeni kurallar, yasaklar ve kapatmalarla demir kafesli “disiplinli” toplum yaratılmaya çalışılacaktır. Bu disiplin ile ulus-devleti aşan evrense çapta bir denetimin oluşması hedeflenebilir.

Pandemiden korunmak için en basit tedbirler yeterli iken, yoğun bakım üniteleri üzerinde kışkırtılan sağlık algısı ile sağlığın medikalleştirilmesi, toplumsal sağlık açısından yeni tehditleri barındırmaktadır. Ayrıca virüs ile savaş adı altında kimyasalların yaygınlaşmasına ve yeni bir salgının gelişmesine neden olabilir.

Ölüm korkusunun yaygınlaştırılması sonucu tıbbi bağımlılığa toplumsal muhtaç bırakılabilir.

Devletli uygarlık, nüfus denetimi ve kadın bedeni üzerinden kurduğu tahakkümle var oluşunu sürdürüyor. Pandemiyi fırsat bilerek beden denetimi ve nüfus kontrol politikalarında kadın mücadelesine yönelebilir, yöneliyor. Buna karşın kadının daha etkin mücadeleyle kaybettiklerini ve yeni kazanımlarla durumunu pekiştirebilir.

Uygarlık için din otoritesi önemli bir yer kaplıyor. Bu otoritenin sorgulanması aynı zamanda kendisinin sorgulaması olduğu için pandemi ile birlikte din otoritesini yeniden artırmaya çalışabilir.

Devletli uygarlık sömürü sınırlarına ulaşmıştır. Toplumun önemli bir çoğunluğu işçileştiği için işçileştireceği yeni kesimler pek kalmamıştır. Hal böyle olunca var olan sınıflaşmayı daha da derinleştirerek sömürüsünü sürdürebilir.

Yukarıda ifade ettiğimiz komplo teorilerinden zemin alarak uygarlığın merkezileşmesi için toplumlar arası çatışmanın derinleştirilmesi, pandemi düzleminde Batı-Doğu çatışmasının yeniden körüklenmesi sonucu yeni sömürge savaşları gelişebilir.

Pandemi ile birlikte  “doğa intikam alıyor” söylemi doğaya daha fazla müdahalenin gerekçesi yapılarak; doğayı sömürü mekanizması daha da derinleştirilebilir.

Görüldüğü üzere devletli uygarlık, mevcut krizlerini aşmak için -eğer demokratik uygarlık güçleri doğru bir mücadele hattı geliştiremezlerse-  yeni toplumsal ve ekolojik sorunlara neden olacak tehditlerle varlığını sürdürecektir.

Kaynaklar:
  • Abdullah Öcalan- Demokratik Uygarlık Manifestosu
  • Abdullah Öcalan- Bir Halkı Savunmak
  • Immanuel Wallerstein- Dünya Sistemleri Analizi-Bir Giriş
  • Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu Kollektif Tartışmaları
Bunları da beğenebilirsin