Düşünce ve Kuram Dergisi

Faşizm Hayatta ve İyi

Saladdin Ahmed

20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmasından bu yana, faşizm Ortadoğuda hep belirgin olarak kaldı. İran milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği ve Arap milliyetçiliği, islam ve içindeki bütün formlarıyla birlikte, faşizmin tamamen normalize edildiği ideolojik bir manzara oluşturdular. Tabii ki, bir rejimden diğerine önemli ölçüde farklılıklar vardır, Fakat kesinlikle faşizmde ortaktırlar. Bir faşist liderin putlaştırılması, ulus adına şiddetin yüceltilmesi, çeşitliliğe karşı ulusal birliğin önceliklendirilmesi, azınlıkların şeytanlaştırılması, bireysel özgürlüklerin bastırılması, ulusal kurban hissinin yaygınlaştırılması, komplo teorilerinin sürekli üretilmesi, Ortadoğu ülkelerinde yaygın olan faşist özelliklere örnektir. Avrupalı muadillerinden farklı olarak, Ortadoğu’daki faşistlerin saldırgan söylemlerini yumuşatmasına gerek yoktu. Bundan dolayı, bu makalede, Neo-faşizmi esnekçe ifade etmek için faşizm kelimesini kullanmıyorum; daha doğrusu, faşizmi en söylemsel kaba ve fiziki şiddetli formuyla yazıyorum, farklı dış görünüşleri altında Mussolini’nin İtalya’sında ve Hitler’in Almanya’sında olduğu gibi.

 

Eğer ideoloji eleştirisinden öğrenmemiz gereken bir şey varsa, o ideolojinin kendini ideoloji olarak göstermemesi gerçeğidir, yani, dünyayı kavramanın bir yolu. Aslında, kendini hiç göstermez takipçilerinin ilgili olduğu ölçüde. Sadece ifade ettiği şeyleri açıklar gerçek olması için. Diğer bir deyişle, bizi inandırdığı gerçekliktir. Biri bir kez gerçeğin faşist versiyonuna girdi mi, onun için sadece faşist eylem anlam ifade eder. Onların dini kökenlerine göre, günümüz başat ideolojileri  epistemolojinin cesedi üzerinde duruyor ve onların metafizik alanlarındaki parlak başlangıçlarını işaret ediyor. Bir ideolojinin işaret ettiği noktaya bakarsanız, hilesi size etki eder.

Norm, patolojik olsa bile doğallaştırılmıştır. Anormal olandır, istisnai, yabancı olarak adlandırılmış, sorunsallaştırılmış ve üzerinde durulmuştur. Egemen ideoloji hiç bir şeyi isimlendirmekten çekinmez. Ama, tabii ki, diğer ideolojiler arasında tam olarak sınıflandırılmak istemez. Çünkü meşruluğu metafiziksel üstünlüğe dayalıdır. Doğruyu görmek için bir yol, yorumlamak için ise bir çok yol vardır. İnanmamız gerekir; böylece, ideoloji gerçeği sadece görünür kılar. Politik ve ahlaki yargıları mantıksal olarak takip eder. Irkçılar, mesela ırkçılığın bir ideoloji olduğu gerçeğinden habersizler. Hükümet gruplarının çıkarlarını meşrulaştırmak için icat edilen tamamen kusurlu olanı bile. Irkçılar için, ırkçılığa ses vermek tamamen gerçeği konuşmak içindir. Aynı durum, cinsiyet ayrımcılığı konusundaki algılamalarında cinsiyetçiler için de geçerlidir. Irkçıların bir diğer ortak şikâyeti, bazı azınlık üyelerinin çoğunluk üyelerinin eylemlerini ırkçı olarak alışkanlıkla etiketledikleridir. Cinsiyetçiler, aynı şekilde, feministlerin her şeyi cinsiyetçi gördüğünden şikayet ederler. Bu itiraza tepki olarak ırkçı ve cinsiyetçilerin duyması gereken kritik yanıt: ‘’Evet söylediğiniz her şey ırkçı/cinsiyetçi! Miras aldığınız değer sisteminin arkasındaki tarihin tamamı ırkçılık ve cinsiyetçilik biçimindedir.’’ Benzer şekilde, Solcular uzun zamandır dikkatsizce etrafa “faşist” sözcüğünü savurmakla suçlanmaktadır. Kaybedenler, faşizmin gerçekten de çevremizde olduğunu fark etmiyor; Hatta marksizm veya feminizmden ödünç alınan yüzeysel retorikle kendini solcu ilan edenler bile faşizmin kendi biçimine düşebilirler. Tıpkı kendini solcu ilan eden Mustafa Kemal Atatürke hayran ya da islami feminist ve nasyonal sosyalistler gibi.

İkinci Dünya Savaşına liderlik edilen yirmi yılda, Avrupa faşistlerinin faşizm terimini benimsemeleri, ve daha sonra popülerlikten düşen terim yavaş yavaş küçümseyici bir terim haline geldi. Açıkçası çok iyi nedenlerden dolayı. Faşist dönemin zirvesindeyken bile, Avrupa’nın dışındaki faşistlerin çoğu, Japonya’da olduğu gibi, asla kendilerini böyle tanımlamazlar. Bununla birlikte, siyasi kuramcıların 1930’ların Japon rejimini faşist ilan etmelerini engellemedi. Orta Doğu’da, egemen ideolojiler aynı düzeyde faşisttir. Irkçıdırlar, ultra milliyetçi, püriten, şovenist, totaliter, anti-bireyci, anti liberal, anti komünist, antisemit, sert, yayılmacı, irrasyonel, dışlayıcı, apokaliptiktir. Savaşı yüceltiyorlar, Kitlelere hitap etmek için popülizme güveniyorlar, ulus mitini canlandırırlar, ötekiyi öcü yaparlar, mitleri ve mistisizmi popülerleştirirler, Führer / Deuce’u putlaştırırlar. Sürekli olarak komplo kuran düşman imajı üretirler ve iç düşmanları kökünden kazımak ve dış düşmanları yenmek için bütün gruplar arasında birliğe ihtiyaç duyan ulusal bir bireyi kurban ederler. Ortadoğu’daki kitleler ve seçkinler arasındaki faşizmin ezici egemenliği nedeniyle, sorunsallaştırılmamış ya da eleştirilmemiştir.

 

II

Her hangi biri yukarıdaki iddiamı çok spekülatif bulabilir, faşizmin hangi derecede ele geçirdiğini vurgulamak ve bölgede belirginliğini korumak için iki önemli tarihi gerçeğe döneceğim. Birincisi, Alman faşizmi doğrudan Kemalizm’den esinlenmiştir, Stefan Ihrig’in kapsamlı ve titiz tarih araştırmaları (2014) ile gösterdiği gibi. Türk faşizmi, soykırım kampanyalarını Almanya’da Nazizm popüler hale gelmeden çok önce yapmış ve faşist söylemin Türkiye’nin siyasi alanındaki kalıcı gücünün, Nazizm ve diğer Avrupa faşist rejimlerini büyük ölçüde geride bıraktığını gösteriyor. Nazizmden farklı olarak, Türk faşizmi, Batı demokrasilerinden neredeyse kesintisiz olarak desteklenmeye devam etti. Batı islami Liberal Avrupa ortamına karşıt iken Ortadoğu zeminine karşı Kemalizmi izleme eğiliminde. Bu açıdan bakıldığında, İdeolojik olarak önemli olan şey, Kemalizm’in hem laik, hem de Batı yanlısı olmasıdır. Türk olmayan Anadolu halklarına karşı devam eden soykırım kampanyaları, en önemlisi Ermeniler, aynı zamanda Asuriler, Yunanlılar ve daha sonra Kürtler, Batılı demokrasilerin diplomatik hesaplamalarına hiç çektirilmemişlerdir. Fransız Ulusal Cephesi ile Avusturya Özgürlük Partisi’nin yükselişi sırasında, anlaşılır bir biçimde Avrupa genelinde paniğe sebep oldu. Türkiye, Avrupa ve ABD için vazgeçilmez bir müttefik olmaya devam etmektedir. Bu çelişkinin altındaki söylenmemiş oryantal önyargı, Müslüman bir toplum için Türk modeli iyidir. Elbette, geçen yüzyıl boyunca Batılı birliktelik sadece Türk faşizmini daha meşrulaştırıp normalleştirmeye hizmet etti. İkinci tarihsel gerçek, Avrupa faşizminin 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Arap milliyetçileriyle İslamcı seçkinler tarafından yaygın bir şekilde benimsenmesidir. Dahası, Faşist İtalya ve Nazi Almanyası’nın düşüşü Arap İslamcı faşizmi azaltmak için hiçbir şey yapmadı. Arap dünyasında Nazizm ile İslamcı ve Arap ittifakından henüz vazgeçilmiş değil ve bölgedeki hakim olan siyasi ve dini söylemlerin bir gözlemcisince açıkça görüldüğü gibi anti-Semitizm 1940’lardan beri tartışmasız olarak arttı. Arap milliyetçiliğinin kurucularından Sati Al-Husri, Arap milliyetçiliğinin kurucularından biri olan Sati Al-Husri, Suriye ve Irak’taki Arap milliyetçiliğini geliştirmek için Jön Türklerin ideolojisinden çok iyi bir şekilde yararlandı. Özellikle eğitim sistemlerinin faşist reformunda. Cemal Abdül Nasır ve Baasçılığın kurucuları, El-Husri nesli sonrası yeni nesil Arap milliyetçileriydi. Özellikle Nasır başta olmak üzere Mısır, Nazi yetkililerini ayakta tutmak için iyi bir sığınak oldu.

Del Boca ve Giovanna’nın açıklamalarına göre, Mısır’a gelen birçok Nazi yetkilisine hükümette prestijli ve etkili konumlar verildi (1970). En önemlisi, Nasır onu Hitlerden daha iyi bir lider yaptığını düşündüğü büyük Nazi ideologu ve propagandacı Johann von Leers’i kendi danışmanı olarak seçti. Fransız neo faşist Maurice Bardéche, Nasır’ın faşizmine övgüde bulunurken:

Nasır ve arkadaşları, Faşist mistisizmin tümünün İslam’da bulunacağını keşfetti; onların geçmişi ve dönemin daha kapsamlı anlamında kültürleri – yani onların ilham kaynağı değil, doğaları ve içgüdüleriyle çok yakından uyumlu olan bir şeydir. . . Hitler’in Almancılığı kadar benzersiz de olsa, Nasır’ın haçlı seferi, Milli Sosyalizm gibi, bir ulusun insanlarıyla sınırlıdır. Fakat coğrafi konumu ve ortaya çıkış zamanı ona en büyük önemi veriyor. Bütün mistisizmler arasında kalıcı sonuçlarından ötürü tarihe en derin izi bırakması muhtemeldir. Del Boca and Giovana’dan alıntı 1970, 401-2).

Suriye ve Irak’ta Nasserism’in rakipleri Baasçılardı. Nasır’ın Arap Sosyalist Birliği ve Arap Sosyalist Baas Partisi, yalnızca propagandalarında değil, Alman Ulusal Sosyalist modeline dayanmaktaydılar(Baasçılar tarafından hala Goebbel’den alıntı yapılır), aynı zamanda anti-Semitik söylemlerinde de, Ulusun görkemini yeniden kurmak için kurtarıcı olarak liderin tasvirleri ve elbette ulusal saflık ve milliyetçi kriterleri yerine getirmeyi başaramayan herkes için “nihai bir çözüm” çağrıları. Aslında, siyasi muhaliflere yönelik toplama kampları, sığınmacı, rakip ve azınlıklar Nasır’ın Mısır’dan Baasçı rejimlerine Saddam Hüseyin’in Irak’ına dikkat çekti.İkinci rejim, Nazilerin ötesine geçen toplama kamplarının mühendisliğini mükemmelleştirdi ve iktidardaki ilk on yılı içinde en az 250.000 Kürdün izini tamamen sildi. Bugüne kadar, bu toplama kamplarından hiçbirinin tek bir resmi bulunamadı ve hiçbir eski Baasçı asker, bu kadar çok insanı yok etmek için kullanılan yöntemler hakkında herhangi bir bilgi açıklamadı.

1970’lerden 1980’lerin başlarına kadar komünistlerin popülerliğinin azalmasıyla birlikte, Nasırcılık ve Baasçılığın en popular rakipleri islami akımlardı. Sünni çoğunlukta olan Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler ve Irak’taki Şii İslamcılık gibi. Müslüman Kardeşler her zaman kesinlikle faşist bir hareket olmuştur. Mesela politik yapısının tepesindeki Hitlere dönüşen Murşid’dir. Nasırizm ve Baas Devleti’nin antisemitizm ve taviz vermeyen azınlık haklarının reddi; Bununla birlikte, Müslüman Kardeşler, tüm İslamcı hareketler gibi, Şeriat’a uyduğu için bireysel haklarını bastırmada daha kısıtlayıcıdır. İran’dan Irak’tan Lübnan’a kadar Şii İslamcılık, faşizm ilkeleriyle Sünni İslamcılıktan farklı değildir.

 

III

Orta Doğu faşizminin tipik özelliği, daima ilahi bir varlık olarak kabul edilen faşist bir figür vardır. Ulusun olmayı istediği her şeyi sembolize ettiği için bu lidere hakaret etmek küfür seviyesinde ciddi bir suç olarak kabul edilir. O öğretmen, baba, lider, filozof ve elbette kahramandır. Sosyal alanın merkezinde yer alan görüntüleri ve heykelleri ile ulus içindeki herkese bakıyor. Altyapıyı inşa edip, çiftçilik yapıp, sokakları temizleyip ulusun refah ve özgürlüğe kavuşmasını sağlayan sefil marjinal ruhlar sayesinde değil onun sayesinde. O ulusu özgür ve güçlü yapmak için yaratıldı. O, hataların veya kötülüklerin üstünde ve ötesinde.

Faşist lider, kuvveti sembolize eder ve marjinal olanı güçlü ve kızgınlıkla özdeşleştirmek, sadomazoşistik kişiliklerin tipik bir örneğidir. Uzun sure aşağılanma ve bastırılma nedeniyle yüksek düzeyde belirlenen bir bozuk kişilik. Faşist toplumlarda, kuvvet uygulanması, aile ve okul da dahil olmak üzere tüm sosyal kurumların merkezindedir. Ezilmiş ve bozulmuş olan kitlesel birey, iktidarı her şey için büyülü kurtuluş olarak görür. Fakat her şeyden önce kendi gücünü kendi önemsemekten alıkoymanın başlıca yolu iktidardır. Faşist hareket kitlesel bireylere öfori ve amaç duyusu dini tecrübeleri kazandırmak için çabalar. Bu güç ve amaca uygunluğu özellikle cazip kılan şey, lider tarafından ifade edilen faşist öğretinin, mistisizmin unsurlarıyla son derece basit olmasıdır. Hem Mussolini hem Hitler’in iyi bildiği gibi “ulusun ruhu” ya da “ulusun büyüklüğü” gibi kavramlar, mantıksız insani güdüleri harekete geçirmek için tasarlanmış bir efsaneden başka bir şey değildir. Bu nedenle, en ufak provokasyona genellikle liderlik ve faşist propaganda makinesi tarafından sağlanan  Şiddetli bir hareketle saldırıyorlar.

Son 100 yılda Ortadoğu’da az ya da çok devam eden kriz zamanlarında, kitlelerin istikrar anlayışı, ailedeki herkesi disipline edebilecek güçlü bir liderin, patronun kavramına derinden bağlı. Faşist liderler, aşırı güç kullanabilen baba rolü oynamakla kalmayıp, aynı zamanda ailedeki herkesin birliği, istikrar ve birlik oluşturmak için üstünlük kurarlar. Tıpkı Tanrı gibi lider de acımasız ve merhametlidir. Çok şiddetli olduğu zaman, en iyi bildiği içindir. Lider bir şey açıklamak zorunda değildir, çünkü bilgeliği halkın anlayışının ötesinde; Onun yargısı tabii ki güvenilir.

Faşist liderin entelektüel yoksullaşması göz önüne alındığında, bu düzenleme mükemmel bir şekilde işe yarar. Liderin gücü, fiziksel güç manipülasyonunda ve konuştuğu zaman, ifadeleri kitlesel birey için kolayca kotarılabilir ve ilişkilendirilebilir.  Zamanın geçişi ile ve içten içe geçmiş bir iç çevre ile çevrili olan lider bir çeşit ilahi varlık olduğu yalanına inanmaya başlar. Bu da ona her şey hakkında konuşma konusunda kendine güvenini verir. Kitlesel birey, bu gelişmeyi liderin inanılmaz derecede alçakgönüllülüğü olarak okurken, herkesi ilgilendiren konularla meşgul olmak istediği ölçüde okur. Bununla birlikte, her şey hakkında konuşma alışkanlığı aslında totaliterdir. Giovanni Gentile’in söylediği gibi, faşizm “total bir yaşam anlayışı”dır. (1995, 54). Lider, ilahi cisimleşmesi olarak bilimin yanı sıra sosyal hayatın her alanında otoriteye dönüşür. Kişisel hijyenden ve yeme alışkanlıklarından giysi seçimlerine, çocuk yetiştirmeye, eğitim, ahlak ve tıp konularına karar verebilir. Örneğin, Saddam Hüseyin, bütün kadınlara günde iki kez duş yapmaları gerektiği konusunda herhangi bir çekincesi yoktu. Aynı konuşmada, emperyalizm, ulusun düşmanları ve devrimin ulus için sağladığı muhteşem gelecek hakkında da açıklamalar yapardı. Dediği her sözcük medyada kutsal metin olarak bildirilecekti. Aynı şekilde Humeyni, onun fetvalarının bir koleksiyonu olan ve dini olarak milyonlarca sadık kitle tarafından takip edilen Küçük Yeşil Kitap’ında, kesintisiz bir şekilde kendini arıtmanın ve temizlemenin doğru yolu için ayrıntılı talimatlar sağlar. (Humeyni 1985, §21) .

 

IV

Faşizmde, fiziksel eliminasyon anlamına gelse bile, öteki etkisizleştirilmesi gereken bir engel olarak görülüyor. Faşist çoğunluğun dili, kültürü, ideolojisi ve değerleri elbette doğal ve evrensel olarak görülür. En azından faşist milliyetçilerin iddia ettiği coğrafi sınırlar içinde. Tam tersine Ötekileştirilmiş azınlığın dili, kültürü ve kimliği mezhepsel, kabilesel, geri, tuhaf, irrasyonel, ilkel vb. Olarak görülür. Bu nedenle, faşist çoğunluk dilini ve değerlerini azınlıklara yüklediğinde, yalnızca kendi iyiliği için geçerlidir. Maalesef bu düşünce tarzı, Ortadoğu’da azınlıklara nasıl muamele edildiğinin bir göstergesidir. Görkemli ulusu devirmek için komplo kurmadıklarını göstermek Ya da sadece yaşama hakkını hak ettiklerini ispatlamak için şartsız baskıyı kabullenmesi beklenir. Sanki azınlığın yaşamdaki tek görevi, çoğunluğun güvenini kazanmaya çalışmakmış gibi. Ancak, bir azınlık üyesi tarafından yapılan “kötü” bir eylemin tüm azınlık grubunun temsilcisi sayılması nedeniyle, faşist çoğunluğun belirli azınlıklara gerçekten güvenmesi neredeyse imkansızdır. Bir azınlık grubunun tüm üyelerinin aynı “zararsız” şekilde hareket etmesi sosyolojik olarak imkânsız olduğu için, çoğunluğun güven kazanma koşullarını karşılamak imkansızdır.

Çoğunluk-azınlık ilişkisi, ailelerin en ataerkil karı-koca ilişkisine çok benzemektedir. Orta Doğu faşizminin tipik özelliği, faşist liderler genellikle azınlıkları rahatlatmak için ailevi duyguları uyandırmaya çalışırlar. Yine, aile ataerkil toplumlarda ezilmenin odağıdır. Devlet faşizmini ailenin faşist dinamiklerinin daha geniş bir gelişimi olarak görmek daha mantıklı olacaktır. Iraktaki Arap elitlerinin Kürdistan’ı tekrar tekrar ayrılmaya çalışan eşe (Arap Irak) benzeterek güney Kürdistan’daki bağımsızlık çağrılarına tepki göstermeleri bunun bir örneğidir. Kürtlerin Iraklı Araplar tarafından nasıl görüldüğünü vurgulayan bu analoji hiç başka bir deyişle ifade edilmedi. Tıpkı ataerkil bir toplumdaki eşin sürekli olarak sömürüldüğü ve istismar edildiği gibi, ama bununla birlikte kocasının yetkisini tam olarak kabul etmesi beklenmektedir, Ortadoğu’daki Kürtler ve diğer azınlıklar faşist rejimin darbesine şikayet etmeksizin katlanmalıdır.

 

 

Referanslar:

  • Gentile, Geovanni. 1995. “Fascism as a Total Conception of Life,” in Fascism. Ed. Roger Griffin. Oxford: Oxford University Press.
  • Ihring, Stefan. 2014. Attatürk in the Nazi Imagination. Cambridge, Massachusetts: The Belknap Press of Harvard University.
  • Khomeini, Ayatollah Mosavi. 1985. The Little Green Book: Selected Fatawah and Saying of the Ayatollah Mosavi Khomeini. Trans. Harold Salemson. New York: Bantam Books.
  • Del Boca, Angelo and Mario Giovana. 1970. Fascism Today: A World Survey. Trans. R. H. Boothroyd. London: Heinemann.

 

 

 

İngilizceden Türkçeye Çeviren: Diyadin Dargın

 

İngilizce Hali İçin Tıklayınız

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.