Düşünce ve Kuram Dergisi

Kürt-Türk İlişkisi Bir Kader Ortaklığıdır!

Mesut Yurtsever

Başlığımız salt politik bir söylem gibi görünse de, özünde tarihsel ve sosyolojik bir temele dayalı tespit olarak, tanımlamanın hakikate daha yakın olacağı inancındayız!

Güncelde, Kürt-Türk ilişkisinin karşıtlık, çözümsüzlük ve çatışmacı haline bakıp, yargılara varıp, aldanmamak gerekir. Çünkü, hem “mevcut gerçeklik” hem de mevcut “hakim algı” biçimi yakın zamanlı olup, inşa edilmiş yanılgılı olgulardır. Kapitalist modernite ve özellikle ulus-devlet zihniyet kodları ile inşa edilmiş bu algı ve olgusal “gerçeklik” üzerinden, Kürt-Türk ilişkisini kavramaya çalışmak bizi sadece mevcut yanlış güzergahta yürütmeyle sınırlı değildir. Aynı zamanda, saptırılmış mevcut zihinsel düzlemde kalmayı geliştirmek, sapma durumunu daha da büyütmeye, ilişkinin kriz ve çözümsüzlük halinin sürdürülmesine neden olur. Bu durumun en bariz örneği mevcut ulus-devletçi hegemon siyasetin “Kürt anasını görmesin” olarak özetleyebileceğimiz; Bakur, Başur ve Rojava’da izlediği strateji ve politikalardır. Bu strateji ve politikalar, özünde belleğini yitirmiş siyasi bir aklın yanlış kurgulanmış bir ŞİMDİ’yi kurtarma adına, DÜN’ünü kaybetme ve geleceğini tüketmesidir. Çünkü Kürt-Türk ilişkisinin güncel hali, yakın dönemde oluşturulmuş ve tarihsel ve toplumsal temellerine karşıtlık şeklinde bir durumun ifadesidir. Yüzyıllık ulus-devlet zamanına maruz kalmanın sonucudur. Ulus-devlet zamanına maruz kalma, tarihsel bellek yitimidir. Şimdide saplanıp sürekli bir şekilde tüketmedir. Kendine yabancılaşmadır. Ulus-devlet zamanına maruz kalma Kürt-Türk ilişkisinin başlangıç temellerinden kopma, bin yıllık tarihsel ilişki çizgisinden sapma ve onunla karşıtlık içinde birbirini tüketme olayıdır. Bu kopma, sapmış ve karşıtlık devam ettiği sürece ne Kürt-Türk ilişkisinde, ne de tüm bölgede kriz, kaos ve çatışma hali biter.

Bir anlığına, ulus-devlet ve onun dini konumundaki milliyetçilik gözlüğünü çıkarıp, tarihsel ilişki izleğine bakarsak, mevcut Şimdinin bu izlek ve onun tarihsel gelişimi ile uyumluluk arz etmeyeceğini çok rahat görürüz. Ve içinde olduğumuz tuzağın dehşeti ile sarsılırız. Bu sadece Kürt-Türk ilişkisi içinde değil; bir bütün tüm Ortadoğu’daki topluluk veya iktidar yapıları için geçerlidir. Çünkü, Mezopotamya ve Anadolu ya da bir bütün Ortadoğu son iki yüzyılı hariç binlerce yıl boyunca iç içe ve beraber yaşama kabiliyetini gösteren farklı etnik, dini ve kültürel yapıların coğrafyasıdır.

Kapitalist modernitenin ulus-devlet formu ile bu coğrafyaya sızmasıyla beraber bölgenin bu kültürel kabiliyet olgusu değişmiştir. Binlerce yıllık süregelen ilişki biçimi alt-üst olmuş, mekanın kadim kimi yerli halk ve kültürleri yeryüzünden silinmesine, geride kalanların ise parçalanarak, kendine yabancılaşıp çürüme sürecine başlamasına neden oldu. İki asırdır kapitalist modern sisteminin, bir asırdır yerel ulus-devletlerin hem yerel topluluk ve kültürler üzerinde, hem de ulus-devletlerin kendi aralarında izlediği politikalar özünde “TEK”likler inşa etme adına toplumları lime lime edip, iğdişleştirmeyi; “ulusal çıkar” adına kendilerini çürütmeyi ifade eder. Güncelde tüm bölge halklarının yaşadığı yoksulluk, yokluk, savaş, özgürsüzlük, cahillik, cehalet, eğitimsizlik vb. intihar çizgisinde seyretme hali ile ulus-devletler olarak TC’nin içine düştüğü açmaz, Irak’ın yaşadığı dehşet dengiz parçalanış, Suriye’nin kanlı kaos hali, İran’ın kendini boğma sendromu, İsrail ve Filistin’in kanlı trajedisi ile Kürtlerin içinde tutulduğu soykırım kapanı da bunun ispatı ve ifadesidir.

 

Ortadoğu Oluşumu Tarihsel Bütünlüktür

Ortadoğu, toplum ve devlet düzlemleri arasında karşıtlıklar yaşamış olsa da, on beş bin yıllık tarihsel süreç boyunca hiçbir zaman ne kimliksel ne de siyasal boyutuyla böylesi antagonist karşıtlıklar temelinde bir parçalanmışlık ve sonuna kadar “kaybet-kaybettir” hali yaşamamıştır. Toplum ve devlet düzlemleri arasında karşıtlıklar olsa da, her iki düzlem kendi içinde bütünsellik ve iç içeliği esas almıştır. Çünkü dayandıkları jeokültürel doku/yapı her iki düzlemde de buna izin vermemiştir. Jeokültürel doku sürekli bir şekilde kendisiyle paralel, dokularıyla uyumlu bir jeopolitika açığa çıkarmıştır. Tüm devletli oluşumların ve imparatorlukların bir silsilenin halkaları misali birbirini takip etmesi, geleneği birbirine devretmesi bunun sonucudur. Osmanlıyı kazın altından Bizans; Bizans’ın altından Seleukoslar, oradan İskender, Pers, Med, Asur, Akad, Babil ve Sümerlere kadar gider bu durum.

Zaman ve mekân değişse de, isimleri farklılaşsa da Sümerlerden Osmanlıya bütün devletli düzlem, bütünsel ve bölgesel karakterli oluşur. Ve aynı durum toplumsal düzlem olarak tanımladığımız demokratik uygarlık otoriteleri için de geçerli olur.

Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında jeokültür ile jeopolitikanın çelişik ve hatta karşıt bir konumu yaşaması, kapitalist modernitenin bu mekanlara sızmasıyla başlar. Kapitalist modernite kültürü bu anlamda, ontolojik olarak Ortadoğu kültürüne karşıtlığı bağrında taşır. Ontik olarak, Ortadoğu’nun tarihsel-toplumsal kültürü karşısındaki rolü bir; bu topraklarda doğuşuna izin vermeyen jeokültürü aşındırıp bozma ve jeopolitikasını dönüştürme iki, bu jeokültürden kaynaklı binlerce yıl boyunca iç içe yaşayan farklı etnik ve kültürel toplulukların “ilişki diyalektiği”ni bozma, birlik ve beraberliklerini ortadan kaldırmadır. Yani farklılıkları, farklılıkları ile sınırlayıp, yalnız kılarak onları birbirinden yalıtıp, çatıştırmadır.

Ortadoğu toplumlarının ve devletlerinin mevcut krizli, kaoslu ve çatışmalı/savaşlı halinin sebebi ve müsebbibi kapitalist modernite olsa da mevcut realite şeklinde bir gerçekleşmenin oluşmasının en temel nedeni kader ortaklığı olarak tanımladığımız ilişki diyalektiğinin bozularak, tersine işlemesidir. Ortak kader ilişki mantığının bozulması topluluk ve siyasi yapılarda sadece “her koyun kendi bacağı ile asılır” mantığını geliştirmez. Ayrıca onları birbirinin kurdu haline getirir. Burada hem devletli toplumun iç işleyişinde, hem de demokratik toplumun kendi iç işleyişindeki simbiyotik ilişki diyalektiğinin günümüzde ya parazit yada “kaybet-kaybettir” ilişkisine dönüşmesine yol açmıştır. Bu durumu makalemizin konusu olan Kürt-Türk ilişkisi bağlamında biraz daha somutlaştırır ve incelersek mesele daha anlaşılır olacaktır.

Ortadoğu jeokültürü bağrında demokratik komünal toplum kültürü ile sınıflı devletli uygarlık kültürünü çok güçlü bir şekilde taşır. On beş bin yıllık bir neolitik toplum kültürü ile beş bin yıllık merkezi uygarlık kültürünü bünyesinde taşır. Birbirine karşıt iki kültür olsalar da, ikisinin ortak temel özelliği, bölgesel köklü olmak kadar bütünsel bir niteliğe sahip olmalarıdır. Bu niteliklerinden dolayı kapitalist modernite ile beraber açığa çıkan ucu kapalı, katı siyasi sınırlara sahip, “tek”lilere dayalı, “öteki”nin inkarını esas alan ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı kimlikleşme olgusu; Ortadoğu jeokültüründe bir sistem olarak yaşanmaz. “Bir Japonya, Çin, Hint hatta Britanya gibi ucu kapalı bir uygar kimlik Ortadoğu jeokültüründe yaşanmamıştır.”[1] Tersine hem toplumsal düzlemde hem de devletli düzlemdeki kimlikleşmeler ucu hep açık olmuş, öznel yapısını da içinde koruyacak bölgesel ve bütüncül kimlikler ve siyasal oluşumlar gelişmiştir. Sümerlerden Perslere, Perslerden Osmanlıya kadar iktidar ve devlet düzlemindeki bütün siyasi oluşumların isimleri farklılaşsa da merkezi siyasi otoriteler merkez-çevre (Kentler-Satraplıklar, Beylikler, Mirlikler vb.) diyalektiği bağlamında bütüncül olurlar. Aynı şekilde kimlikleşme olgusu da ucu açık ve kapsayıcı olur. Ne Sümer, ne Persler ne de Osmanlılar katı merkezi bir yapıya ne de tek bir etnik yapıya dayanırlar. Sümerler kentlerin birliğinden, Persler satraplıkların organizasyonundan, Osmanlılar da pek çok beylik ve mirliğin birliğinden oluşur. Kimlikleşme olguları da “parça-bütün” siyasi organizasyonuna paralel olur. Bugün, resmi Türk tarihinin Osmanlıyı bir tek etnik yapıya dayalı izahı, kapitalist modernitenin ulus-devlet zihniyetinin mikro tarih anlayışının ifadesi olup, gerçeği yansıtmaz. Sadece siyasi yapı veya Osmanlıca denilen dile bakılması bile bunun böyle olmadığını bize gösterecektir. Örneğin Osmanlıca, Kürtçe-Farsça-Arapça ve Türkçe karışımı bir dildir! Bu, bütünsel ama çoklu bir organizasyon ve kimlikleşme olgusuna tekabül eder.

Benzer durum toplum düzlem içinde geçerli olur. Demokratik uygarlığın unsurları niteliğinde olan ister etnik yapılar, isterse de dinsel-mezhepsel oluşumlar, bölgesel kültürler olarak yaşayıp, iz bırakmışlardır. Alevilik veya Şiiliğin ya da küçük bir mekanda ortaya çıkıp tüm Ortadoğu sahasına yayılan tarikatlar (Kadirilik, Nakşilik, Teyibilik vb.) buna örnektir. Peygamberlik geleneği, bütünsel anlamda iz bırakan diğer bir olgu iken, ezilenlerin direnişlerinde (Babekiler, Hürremiler, Ebu Müslimler, Celaliler vb.) bütünsel etki bırakan olgular olurlar. Bu açıdan Ortadoğu jeokültürünün karakteristik kimi temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz;

  1. Bölgeseldir. İster toplum isterse de devlet düzleminin bir alanında ortaya çıksın, olgunun veya alanın ismi ile anılıp tüm bölgeye yayılması, bağrında taşıdığı bu niteliği ile ilgilidir. Tel Halaf kültürünün veya Sümer Kent kültürünün tüm bölgeye yayılması bunun ifadesidir.
  2. Bölgesel karakterinden ötürü bütünsel bir yapı taşır. Buradaki bütünsellik, merkez-çevre diyalektiğine dayalı bir tarzdadır. Birbirini (olumlu veya olumsuzda) tamamlama, bütünleme anlamındadır.
  3. Bölgesellik ve bütünsellik kendine has bir kimlikleşme formu açığa çıkarır. İster demokratik komünal toplum çizgisinde, ister devletli toplum izleğinde olsun, özün korunduğu ama sürekli genişleyip ve büyüdüğü açık uçlu bir kimlik anlayışı karşımıza çıkar.
  4. Bu kimlik anlayışında demokratik uygarlık unsurları ve devletli uygarlık unsurları özelliklerini korur, tamamıyla yitirmezler. Özelliklerini koruyup dominant olana katılım söz konusu olur. Misal etnik-kültürel yapılarını koruyarak Kızılbaşlaşan, Alevileşen Kürtler, Türkler veya Araplar ya da yerel egemenliklerini koruyan beyliklerin merkezi egemenlik olan Osmanlıya katılması gibi.
  5. Her düzlem kendi içinde varlıksal çıkarlar temelinde birbirine bağlanır.

Ortadoğu jeokültürünün bu özellikler temelinde şekillenmesini iki ana kaynağa bağlayabiliriz. Jeobiyolojisi birinci ana kaynaktır. Bu bölge son buzul devrinden sonra mezolitik dönemle beraber insanlık ve toplumsallığın gelişimi için çok uygun bir iklim fauna ve floraya sahip oluşu. Bunun üzerinden ortaya çıkacak toplumsallık, daha sonra insanlığın burayı verimli veya Altın Hilal diye adlandırmasına vesile olacaktır. İkinci ana kaynak ise, neolitik kültürdür. Verimli Hilalde gelişen Neolitik Devrim, binlerce yıl boyunca bu topraklarda tarım ve köy toplumuna ait kültürel bir birikim ve kodlar oluşturur. Toplum ve insanlık hala ayakta ise, bu kültürel birikim ve kodların kaynaklık etmesindendir.

Neolitiğin bu kültürel ve birikim kodları ana kadına dayanır. Neolitiğin ayrılık bilmeyen, sınıf-kölelik tanımayan, herkesi kapsayan bir muhteva taşıması ana kadındandır. Bir ana, çocukları arasına ayrım koymadığı gibi, hiçbirinin öznelliğini de yok saymadan bütüncül yaklaşır. Kapsayıcılığa açıktır. Bu özellikler neolitik kültüre damga vuracaktır. Tüm bölge binlerce yıl boyunca neolitik kültürün bu birikim ve kodlarıyla yoğrulur. Karşıtı temelinde gelişen sınıflı-devletçi kültürlü uygarlık bile, neolitik kültürden beslenmiş, dolaylı olarak ondan etkilenmiş, inşasında amaçları hilafına jeokültürün temel özellikleri olarak dile gelen noktaları kullanmıştır. Kendini inşa ederken, bölgesel-bütünlüklü, merkez-çevre ve çıkarlar temelinde birbirine bağlanma karakterli kılmak zorunda kalmıştır.

Kürtler bölgenin otantik halklarındandır. Tarım ve köy toplumunun inşacılarındandır. Aynı şekilde devletli uygarlığın çıkışında katkısı olmuş bir topluluktur. Yani her iki düzlemin çıkışımda ve oluşmasında etkisi olur. Günümüze kadar (15 bin yıllık neolitik ve 5 bin yıllık devletli kültür) bu iki kültürden olumlu ve olumsuz paylarını alırlar. Bu açıdan Kürtleri Ortadoğu jeokültürünü derinlikli olarak ontik yapılarında içselleştirmiş bir topluluk olarak tanımlayabiliriz.

 

Kürt-Türk İlişki: Malazgirt

Türkler, Kürtler gibi bölgenin otantik halklarından biri değildir. Ama dolaylı olarak iki bin yıl, direkt olarakta bin yıldan fazla bir zamandır Ortadoğu’nun jeokültür aurasından etkilenmiş, beslenmiş ve yaşamış bir topluluktur.

M.S. 3.Yüzyılda ortaya çıkıp, Ortadoğu kültüründe kadim bir yere sahip Manicilik dinini resmi olarak kabul eden topluluklardan ilki Türklerdir. (Yoğunluklu olarak Uygur Türkleri). Uzun bir dönem Safevi ve Abbasi imparatorlukları içinde paralı asker olarak yer alırlar. İslamiyet’i kabul edişleri ile Ortadoğu’nun; Talas, Dandanakan ve 1071 Malazgirt Savaşları ile Mezopotamya ve Anadolu kapıları ardına kadar açılıp, güçlü ve yoğunluklu bir şekilde yerleşmeleri başlar. Türk toplulukları, boyları Ortadoğu kapılarına geldiklerinde, göçebe topluluklar olsalar da, alt ve üst tabakalar şeklinde, Ortadoğu jeokültürü ile buluştukça, yerleşik yaşama geçer. Ve bu kültürle daha çok beslenen bir topluluk olur.

Türklerin İslamlaşması, bölgenin hegemon kültürüyle kader ortaklığının; 1071 Malazgirt ittifakı ise kültürle kader birliğinin başlangıcını ifade edecektir. Türkler, İslamlaştıkça Ortadoğu onlara yerleşmenin önünü açarken, İslam ise taze, savaşçı bir güce sahip olup tüm coğrafyaya kendini taşıyacaktır.

Kürt-Türk ilişkileri işte bu evrede başlar. Türk boyları müslümanlaşmış topluluklar olarak, yerleşik bir yer arayışında. Yerleşik olan Kürtler ise bu evrede ezici çoğunluğu müslümanlaşmış bir topluluktur. Bu ortak nokta, kültür içi topluluğu bir araya getiri. Kürtlerin, Bizanslılardan kaynaklı savunma sorunları ile Türklerin yurt bulma sorunu buluşunca, 1071 Malazgirt ittifakı dediğimiz ama özünde kader ortaklığının temellerinin buluştuğu tarihi ve stratejik adım atılır. Bu adım stratejiktir. Kader ortaklığıdır! Çünkü Bizans’a karşı kazanma veya kaybetme halinde her ikisi de etkilenecektir. Kazanmaları halinde Kürtler varlıklarının korunma ihtiyacını, Türkler ise varlıklarını sürdürecek bir yurt ihtiyacını karşılayacak. Kaybetmeleri halinde ise belki de Kürtlerin varlıkları daha da tehdit altına girecek, Türklerin ise yurt bulma şansını yitirerek, öteki Müslüman topluluklar içinde erime, varlıklarını yitirme ile karşı karşıya kalabileceklerdi.

Bu ittifak ayrıca daha sonra gelişecek olan bin yıllık ilişkinin temeli olur. Malazgirt ittifakı bu anlamda sadece iki tarafın kazanması ve güçlenmesini ifade etmez. Ayrıca üzerine bin yıllık tarihsel ilişkinin şekilleneceği bir geleceğe başlangıç zemini olma anlamına gelir. Günümüzün, şoven-milliyetçi ve ırkçı bakış açısının bu ittifakı görmezden gelip, bir etnisitenin tek başına kazandığı başarı olarak ifadelendirmesi sadece hakikat manipülasyonu değil, bin yıllık temeli tahrip etmedir de. Çünkü Malazgirt ittifakı iki özneye (Kürt-Türk) dayalı bir ilişkinin sonucudur. Hem de öznelerin kendi farklılıklarını koruyup, kendi hayati ihtiyaçlarını giderme amacıyla, kaderini birbirine bağladığı bir olaydır. İlişkidir. Durumdur. Temeli böyle atılan bu ilişki diyalektiği, ilginçtir ama günümüze doğru ortalama 500 yılda bir yeninerek tekrarlanacaktır.

 

Kürt-Türk İlişki Bozulması: Ulus-Devlet

1514-1517 Çaldıran ve Mercidabık ittifakları ile 1919-1921 Milli Kurtuluş ittifakı, Malazgirt ittifakı ile temeli atılan ilişki diyalektiğinin farklı zamanlarda kendisini yenilemesinin ifadesidir. Başlangıç noktası üzerinden ileriye atılmış tarihsel, toplumsal adımlardır. Her üç ittifak bu açıdan stratejik bir özelliğe sahiptir. Bir kader ortaklığı niteliğini bağırlarında taşırlar. Bu aşamalarda yaşanacak bir yengi, iki öznenin kaybetmesine ve varlıklarının tehlikeye girmesine, başarmaları halinde ikisinin de kazanımı anlamına gelecekti. Ki bu ittifakın her üç aşamasında her iki taraf kazanmış, güçlenmiş ve varlıklarını güvenceye alarak ileriye taşımışlardır. Şoven-milliyetçi algının 1919-1921 milli kurtuluş ittifak başarısını “Beyaz Türklüğe” bağlayarak izahı, hakikat payının çok zayıf olduğu ulus-devlet miti ile el ele almasının sonucudur. Çünkü milli kurtuluş ittifakında Kürtler Araplar gibi kendi ulus-devleti peşinde koşsaydı, bırakalım başarı kazanmayı mevcut TC’den bahsetmek bile hayal olabilirdi. Mustafa Kemal bu tarihsel ittifakın bilincindedir. Sivas ve Erzurum kongrelerinde Kürtlerle ittifakı kurması ve bu temel üzerinden kurtuluş savaşını geliştirmesi bunun sonucudur. Hatta daha sonra Türk milliyetçiliğin babası olarak anılacak Ziya Gökalp’in o dönemlerde “Türk Kürtsüz, Kürt de Türksüz olamaz” tespiti de bunun ifadesidir. Kürt-Türk ilişki biçimine kader ortaklığı ilişkisi dememizin sebebi de budur.

İttihat Terakki Perver Cemiyeti üzerinden geliştirilen ve derinleştirilen ulus-devlet zihniyetinin 1923’lerden sonra kendini “Tek Millet, Tek Dil, Tek Bayrak ve Tek Din” üzerinden kurumsallaştırması ile ittifak ilişkisi çok sert bir kırılmaya uğradı. Bin yıllık bir tarihsel-toplumsal ilişki diyalektiği tersine işlemeye başladı. Kürtler ve Türkler arasındaki yeni ilişki biçimi bir ittifaktan çok egemen-ezilen, sömürgeci-sömürge, mutlak özne-mutlak nesne, varlığı herşey olan-varlığı hiç olan vb. bir şekle dönüşür. Yüzyıldır niceliği ve şiddeti zamana ve koşullara göre farklılıklar arz etse de, niteliği bir tarafın, ötekini inkar ve kendi içinde eriterek “yok” etmeyi amaçlayan bir politika izlemesi bunun sonucudur.

Bu açıdan ulus-devlet zihniyeti bölgenin binlerce yıllık jeokültürü ve jeopolitikası üzerinde asidik bir etkiye sahiptir. Asidik niteliği hem toplumsal düzlem, hem de sınıflı-devletli düzlem ilişkileri üzerinde rol oynar. İlişkileri temelden sarsıp, bozar. Kader birliğine dayalı yönünü “birbirini kırım” düzeyine taşır. Toplumsal düzlemde halklar, topluluklar, dinler, mezhepler vb. arasında derin bir ayrışma, çelişki ve çatışma durumunun gelişmesine neden olur. Kendisiyle sınırlı, kapalı, çatışmacı ve kendini tüketen bir kimlik oluşumunu açığa çıkarır. Yine bölgenin sınıflı-devletli düzleminde ise, merkez-çevre diyalektiği temelindeki egemenlik ilişkisini tek elde, ulus-devlette toplayacak, “çevre”yi ötekini iktidarsızlaştıracak ya da ötekinin de kendi iktidarını (ulus-devletini) kurmasını kışkırtıp teşvik eder. Bu anlamda sürekli bir çelişki, çatışma halidir. 1916’dan sonra Arapların Osmanlı’dan ayrılıp ulus-devletçiliğine dönüşüm süreci buna örnektir.

Kendini ulus-devlet tekelini inşa etme, birbirine bağlı-bağımlı ilişki düzeninin bozulmasını ve “rabbena hep bana” mantığının gelişmesini doğuracaktır. Gücü elinde bulunduran taraf, ötekilerin sosyal, kültürel, siyasal, özyönetim, öz savunma vb. her alanda asimilasyon, tenkil ve tebdile tabi tutar. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden günümüze Kürt-Türk ilişkileri üzerinde hükmünü icra eden olgu, bu topraklara yabancı ulus-devlet ve onun ideolojik varyantlarının (milliyetçilik, bilimcilik, dincilik ve cinsiyetçilik) etkisidir. Şark Islahat fermanından Mecburi İskan yasasına, sol hareketlerinden komando operasyonlarına, kültür kırım politikalarından dil yasaklarına, askeri darbelerden sıkıyönetim, OHAL ve çökertme planlarına kadar yapılan politika ve operasyonlar, çıkarılan kanun, yasa ve genelgeler hep bunun pratik uygulama biçimleri olur.

Ulus-devlet ilişki biçiminin niteliği Kürt-Türk ilişkisinin tarihsel temellerine karşıt, onları tüketen ve çürüten bir muhtevaya sahiptir. Devletin resmi verilerine göre 28’i bastırılmış, 29’uncusu kırk yıldır devam eden serhildan bunun göstergesidir. Yüzyıldır bu ilişki, deyim yerindeyse başkaldırı ile bastırma ikiliği biçimindedir. Bu süreç on binlerin hayatına, binlerce köyün yakılıp yıkılmasına, onlarca şehrin tahrip olmasına, milyonların yerinden olmasına, onbinlerin “faili belli” cinayetlere uğramasına, yüz milyarlarca doların heba olmasına sebep oldu. Bin yıl boyunca olumlu temelde işleyen kader ortaklığı ilişkisi, son yüzyılda olumsuz şekilde işleyen bir kader ortaklığına dönüştü. Paradoks gibi görünebilir. Ama yüzyıllık pratiğin bize ispat ettiği şey (büyük acılar ve bedellere rağmen) kader ortaklığı ilişkisinin hükmünü icra ettiğidir. Olumsuz ve yıkıcı temelde icra etmiştir. Fakat kader ortaklığı ilişkisi dediğimiz olgunun işleyiş mantığı da tam budur. Bu ilişki sistematiğine nasıl yaklaşılırsa geri dönüşü de aynı şekilde olur. Bir tarafın kazanıp, öteki tarafın kaybettiği bir ilişkiye kader ortaklığı diyemeyiz. Kader ortaklığı ilişkisi her iki tarafın eş zamanlı olarak başarı ve başarısızlığı, kazanma ve kaybetmeyi, gelişme veya gerilemeyi, küçülme veya büyümeyi, düşme veya kalkmayı, çürüme veya çiçeklenmeyi yaşaması durumudur. Kürtleri ulusal varlık olmaktan çıkararak, Türk varlığının (ya da Arap veya Fars) güçleneceğini düşünmek ve buna inanmak sadece büyük bir yanılgı içinde olmayı değil, tarihsel bilinçten bihaber ve cehalet yüklü bir bakışın içinde olmayı gösterir. Yüz yıldır ulus-devlet zihniyeti Kürt toplumunu zayıflatıp Türk toplumunu (ya da Arap veya Fars) büyütmemiştir. Tersine ulus-devlet zihniyeti Kürt toplumuna ne kadar kaybettirip düşürmüşse Türk toplumu ve kendisi de o kadar düşmüş ve kaybetmiştir. Güncelde ulus-devlet faşizminin üç rengin (beyaz-siyah-yeşil) koalisyonu, Kürt toplumu üzerindeki baskısı ve içinde tutulduğu tecrit ile eş zamanlı Türk toplumunun yaşadığı derin bunalım ve TC devletinin bölgede ve dünyada yaşadığı tecrit ve “değerli” yalnızlıkta bunun somut ifadesidir. Kısacası ulus-devlette ısrar ilişkilere her daim asimilasyon, inkâr, bastırma ve kırım dayatma demektir. Bu durumda ya bir karşı iktidarın veya süreklilik arz edecek şekilde bir isyan ve öz savunma temelinde bir direnişin gelişimini davet demektir. Kürt-Türk ilişkilerindeki son yüzyılda yaşanan da ikincisi oldu.

21. Yüzyılın ilk çeyreğinin bitimine az bir zaman kala her iki öznenin içinde olduğu durumu (göz önünde olduğu için) geniş geniş izah etmemiz gerekmiyor. İlişkilere ulus-devlet sistematiğinin dayatılması her iki özneye ve bizzat devletin kendisine de büyük kaybettirdiği, son beş yıldaki olaylara bakmak yeterlidir. Beyaz-siyah ve yeşil faşist bloğun “Kürt anasını görmesin” mantığına yaslanarak dayattığı ilişki sadece annesini görmesi engellenen Kürt’ü etkilemiyor! Türk toplumunu ve TC devletini de derin buhran ve açmazlara sokuyor. Hem toplum içinde envai türden yaygın çeteleşmenin oluşması hem de devlet içinde Gladio, Jitem, Ergenekon, Ötüken, Susurluk, Fetö, Qasr vb. oluşumların ortaya çıkması tesadüf değildir.. Beyaz, siyah veya yeşil rengi ne olursa olsun ulus-devlet zihniyetinde ısrar, her katmanda çeteleşmede de ısrardır. Çeteleşme özünde toplum için ahlaki-politik dokularını yitirme; siyasal organizasyon olan devlet için ise hukukunu yitirme demektir. Bu açıdan yaşanan ahlaksızlık, kanunsuzluk, fuhuş ve uyuşturucunun yaygınlaşması, kadın ve doğa katliamı gibi olguların hepsinin temeli, bozulan esas ilişki biçimidir. Mevcut Kürt-Türk ilişki biçimi, ötekini bitirmek için kendisini de bitirme ve tüketmedir. Hem de sosyal, kültürel, siyasi, ahlaki, ekonomik, ekolojik gibi her boyutta tükeniştir.

Temel sorun bu açmazdan nasıl çıkılacağıdır? Bunun için nasıl bir yol ve yöntem izlenmeli ve neler yapılmalı? Sorularının cevabıdır.

Halk dilinde “her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir” diye bir deyim var. Sayın Öcalan “kaybettiğini, kaybettiğin yerde aramak gerekir.” diye bir yöntemden bahseder. Yine aynı şekilde Karmaşıklık Bilimlerinin “Başlangıç noktasına hassas bağlılık” diye bir yasası söz konusu. Kürt-Türk ilişkilerinde; mevcut açmazdan kurtulmak için bu deyimin, yöntemin ve yasanın ruhuna göre davranmakla doğru bir başlangıç yapabiliriz. Kürt-Türk ilişkisinde kaybedilen kader ortaklığının yeniden yeşermesi için, kader ortaklığı temellerinin atıldığı ve başlangıç noktası olarak tanımlanan ilke/köklere yeniden dönme ve hassasiyetle bağlanmakla olur. Mevcut aşmaz sadece ulus-devlet ilişki biçiminden kopmakla aşılmaz. Genel olarak Ortadoğu jeokültürüne, özelde ise kader ortaklığı olarak andığımız Kürt-Türk tarihsel ilişki biçimiyle uygunluk arz edecek bir ilişki biçimi geliştirmekle mümkün olur. Ulus-devlete dayalı ilişkide ısrar sadece Kürt-Türk ilişkisinde değil, Ortadoğu’daki tüm ilişki biçimlerinde yaşanan sorunun asıl kaynağında ve çözümsüzlükte ısrardır. İlk adım, tarihsel kültürle uyumlu bir yeni ilişki biçimini geliştirmek için, öncelikle ulus-devlet zeminini zihinsel ve kurumsal olarak terk etmektir. Çünkü ulus-devlet zihni ve kurumsal olarak Ortadoğu toplumunu parçalara ayırıp, her parçayı kendi sınırları içinde tutup, öteki parçalarla çatışma ve çelişki içinde tutar. Bu süreklilik arz edecek şekilde tarihsel jeokültürün, ona dayalı sosyal ve siyasal ilişkinin aşınması ve yok olması demektir. Dolaylı olarak iki yüz yıl, doğrudan yüz yıldır Kürt-Türk ilişkisine dayatılan ulus-devlet sistematiğinin yarattığı tahribat ve büyük acıların bize gösterdiği hakikat bile Kürt-Türk ilişkisinin bir kader ortaklığı olduğudur. Bu temel üzerinden ilişki bina edildiği için, başka toprakların ürünü olan ulus-devletin bütün uygulamaları sadece Kürtde değil aynı şekilde Türke de (tabi Araba, Farsa, Ermeni’ye, Asuri-Süryani, Yahudi’ye vb.) büyük kaybettirmiştir. Tarihsel ilişkinin oluşum diyalektiği böyledir. Bir tarafın hep kazanıp, bir tarafın hep kaybettiği bir durum asla söz konusu olmamış ve bundan sonra olmayacağı da son beş yıllık gelişmeler apaçık sergilemiştir. Tersine, başlangıç noktasına olan bağlılıktan uzaklaşıldığı için, bilinçli bir müdahale söz konusu olmaz ise, daha fazla kaos, çelişki ve çatışmanın bizi beklediğini söyleyebiliriz. Başlangıç noktasına bağlılık yasası bunu bize söyler.

Bu açıdan genelde tüm Ortadoğu toplulukları, özelde ise Kürt-Türk ilişkisinde her öznenin özgünlüğünü koruyarak, bütünde kendini görebileceği, bütünün anlamlı aktif bir parçası olacağı bir ilişki biçimi geliştirilmeli. Demokratik ulus zihniyet böyle bir ilişkinin zihinsel çerçevesi olabilir. Demokratik konfederalizm de bu zihinsel çerçevenin kurumsal yapısı olabilir. Özelde Kürt-Türk, genelde Ortadoğu’daki bütün halklar ve kültürler kendilerini “ demokratik ulus birimleri olarak inşa edebilir. Böylesi bir inşa, ulus-devletin içerdiği kapalı, katı tek dil, tek etnisiteli katı milliyetçiliğinden kaynaklı çatışma riskini asgariye indirecektir. Tarihte de binlerce yıl iç içe yaşam gerçekliğini yenileyebilecektir. Bölgenin kadim kültürlü halkları olan Arap, Kürt, Ermeni, Yahudi, Asuri-Süryani-Keldani, Türk-Türkmen, Kafkas, Fars … demokratik ulus kimlikli olarak inşa edildiklerinde hem tarihsel kültür benzerliğine karşılık verilmiş olacaklar, hem de kapitalist modernitenin ulus-devlet aracılığıyla körüklediği böl-yönet çıkmazından, çatışma ve savaşlarından kurtulmuş olacaklar.”[2]

Demokratik ulus ve demokratik konfederalizme dayalı bir Kürt-Türk ilişkisi 21. Yüzyılda Ortadoğu’nun jeokültürüne uygun bir jeopolitikanın kendi kökleri üzerinden yeniden yeşermesinin veya ‘başlangıç noktasına hassas bağlılığa’ tekrar dönüşün ifadesi olur.

Demokratik ulus ve demokratik konfederalizme dayalı bir ilişki temeli bin yıl önce atılmış. Kader ortaklığının 21. Yüzyılda yeniden ama daha güçlü ve gelişkin bir halde yenilenebilir.

İşte bütün mesele şudur; ya yenilenme ya da çürüme!

 

 

Kaynakça

[1] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık, Cilt-4 Sayfa181

[2] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık -4 Sayfa-179

 

 

Bunları da beğenebilirsin