Düşünce ve Kuram Dergisi

16.Yüzyılda Osmanlı-Kürt İlişki ve İttifakı

Turan Uysal

İlişki sosyo-ekonomik, kültürel, politik ve psikolojik boyutları olan geniş muhtevalı bir o kadar da karmaşık bir kavramdır. İnsanlar kadar halklar da sürekli bir ilişki içindedirler. Birbirine yakın coğrafyalarda yaşayan toplumlar daha sıkı bir ilişki içindedirler. Günümüz ulaşım tekniği coğrafi uzaklığı ilişkilenme açısından bir engel olmaktan çıkartmış durumdadır. Nüfus hareketleri aynı zamanda bir kültürel alışveriş anlamına gelmektedir. Bu, ayrı bir inceleme konusudur. Konu bağlamında Anadolu ile Mezopotamya arasında kurulmuş olan kadim ilişkiler üzerinde durabiliriz. Her iki komşu coğrafyanın tarihsel süreç içerisinde birçok kültüre ev sahipliği yaptığı: kültürleri eriten bir pota işlevi görmenin ötesinde mozaik tarzı zengin bir mirasa ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Eski uygarlıklardan Hititler ve Mittaniler arasındaki ilişkiler buna örnektir. İktidar alanı dışında halkların emeği ile gelişip derinlere kök salan, doğal bir zeminden beslenen bu ilişki kültürü günümüzde de varlığını korumaktadır.

Bu ilişkilenme biçimi modern diplomasinin –ulus-devlet menşeli- dar kalıplarına sığmayacak kapsamda ve zenginliktedir. Ne var ki iktidar olgusunun gitgide yaygınlaşması, nüfuz alanının yatay ve dikey her alana sirayet etmesiyle ilişkilerin doğal özü bozuma uğramış, buna bağlı olarak birçok kavram iç içe geçmiştir. Birçok konuda bir kavram kargaşasının yaşandığı söylenebilir. Bu nedenle Kürt-Türk ilişkisi irdelendiğinde bazen ‘ilişki’ bazen de ‘ittifak’ sözcüğü kullanılmaktadır. İlişki, çoğunlukla herhangi somut bir kurala bağlı olmayan geniş çerçeveli ve komplike bir bağa işaret ederken diplomasinin alanına giren ittifak ilkelere dayanan -çerçevesi belli- kurallı, yarı veya tam resmi bir ilişkilenme biçimini ifade etmektedir. Türk-Kürt ilişkisini değerlendirirken her iki sözcüğü de kullanmak kafaları karıştırmamak açısından daha doğru olabilir ancak her ikisi arasındaki ayrım göz ardı edilmeyecektir.

Her ilişkinin bir başlangıcı vardır. Tarihte Kürt-Türk ilişkisi, Türk boylarının 10.ve 11. yüzyıllarda Orta Asya’dan Kafkaslara oradan güneye ve Anadolu’ya akın etmeleri ile başlar ve günümüze kadar devam eder. Bin yılı aşkın bu ilişkilenme sürecinde Kürtler ve Türkler arasında stratejik önemde üç temel ittifakın gerçekleştiğinden bahsedilmektedir. Birincisi, Türklerin Anadolu’ya girişini sağlayan 1071 Malazgirt zaferidir. İkincisi, 16. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun yayılma sürecini hızlandıran Çaldıran Savaşı (1514) ve sonrasında ortaya çıkan gelişmelerdir. Üçüncüsü, demokratik ulus çabalarının yoğunlukta olduğu 1919-1922 arasındaki yılları kapsayan, kurtuluş Savaşı olarak Türk tarih kitaplarına geçen süreçtir.

Tarihi dönüm noktaları olan bu ittifak ve ilişkiler her iki halk açısından kader tayin edici bir rol oynamıştır. Bunların her birinin ağırlık ve etki dereceleri farklı olabilir fakat her üçü de tarihin akışını belirlemede aynı önemde etkide bulunmuştur. Biri bir sonrakine zemin ve dayanak oluşturmuş, böylece coğrafi yakınlık sonucu gelişen ilişkiler çeşitli anlaşma veya sözleşmeler şeklinde bağlayıcı bir konuma ulaşmıştır. İlişki veya ittifak sonucunda hangi tarafın daha kazançlı çıktığı sorusundan ziyade; tarihsel olguyu doğuran siyasal ve sosyal koşulların analiz edilerek geçmişin doğru okunması ve gerekli sonuçların çıkarılması daha isabetli bir yöntem olabilir.

En başta söylenmelidir ki her üç ittifak ta dönemseldir. Kuşkusuz etkileri kalıcı olmuştur. Hayatın her alanında bunun derin izleriyle karşılaşmak mümkündür. Tarihte kurulmuş olan doğru ilişkilerin daima kazandırdığı belirtilebilir. Sözü edilen Kürt-Türk ilişkilerine projeksiyon tutmak, güncelin dar politik çıkarları doğrultusunda geliştirilen Türk-Kürt karşıtlığını bertaraf etmenin de bir yolu olabilir. Belki de bu yüzden tarih bilgisine sahip olmaya en çok bugün ihtiyacımız vardır. Zira egemen zihniyet gıdasını çarpıtmalardan, mistifikasyonlardan ve manipülasyonlardan almaktadır.

 

16.Yüzyılın Siyasi Panoraması

İkinci ittifakın gerçekleştiği bu yüzyılda Kürt coğrafyası iki iktidar olduğunun üzerinde hakimiyet mücadelesi yürüttüğü bir alan konumundadır. Bir yandan Osmanlı imparatorluğu bir yandan Safeviler.

1512’de babası 2.Bayezid’i yeniçeri ocağının desteği ile tahttan indirip ordan sürgün yollarında zehirleterek öldürten; bununla da yetinmeyerek iktidarın bekası için sekiz kardeşini derdest edip sonrada birer birer boğdurtan Yavuz Sultan Selim yerini sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz gözünü bölgenin verimli topraklarına diker. İpek ve Baharat yolları başta olmak üzere hedefleri arasında Mekke, Medine, Kudüs gibi kutsal mekanlar ile Akdeniz sahilleri vardır. Amacı geniş alanları kontrol edebilecek bir ekonomik ve siyasi tekel kurmaktır. 1402 yaşanan Ankara savaşında yenik düşüp dağılmanın eşiğine gelen Osmanlıyı İstanbul’un Fethinden(1453) sonra yeniden şaha kaldırmak için oldukça ihtiraslı olan yeni Sultan, sırtını ilk önce dönemin hakim gücü konumundaki Sünni İslama dayamaktadır. Sıffın Savaşından(657) itibaren iktidarlaşarak sürekli büyüyen Sünnilik, imparatorluğun resmi mezhebi haline getirilir. Bugünün neo-osmancıları da son derece mezhepçi bir politika izlemektedir. Çokça ismini andıkları Yavuz Sultan Selim, Haçlı seferine öncülük eden Papa 2.Urban gibi –ki daha sonra kendisini halife ilan eder – İslam önderliğine soyunmaktadır. Bu konumunun Çaldıran Savaşından önce Şah İsmail’e yazmış olduğu mektuplarda sıkça dile getirmektedir. Mezhepsel kutuplaşmayı derinleştiren bu dil bugün de Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir. Toplumun bir kesimini ötekileştirip şeytanlaştırma dönemin hakim iktidar anlayışı olmaktadır. Bir mektuptaki pasaj bu gerçeği tüm çıplaklığıyla açığa vurmaktadır.

“(…) şark vilayetlerinde musallat oldunuz. Zındıklığı mülhidlikle birleştirerek bunca fitneler çıkardınız. Şeyheyni mükerremine (Halife Ebubekir:/ ile Ömer) şelm etmenizin (hakaret) ve diğer fesatlıklarınızın katli icap ettirdiğine fetva verilmiştir.”[1]

Yavuz Sultan Selim’in gözünde Safevi Şahı her şeyden önce bir din düşmanıdır. Bunun aynı şekilde kendi tebaasına da propaganda etmektedir. Mezhepçiliğin en tehlikeli ve en kanlı şekli gündeme sokulmaktadır. Bölgenin bağrında açılan fay hatları bugün birer birer kırılmaktadır. Batı dünyasında da benzer türden bir ayrışma yaşandı, mezhepleşmeler ulus-devletlerin doğuşunu hızlandıran bir manivela işlevi gördü. Doğuda bunun kısmen Farslarda görüyoruz. Fakat genel olarak din ve mezhep Ortaçağ imparatorluklarının ideolojik özü olarak rol oynamaktadır.

Şah İsmail de Şii mezhebi üzerinden Yavuz Selimle aynı yolu izlemektedir. Bu mezhebe dayanan tarikatın temelini Kürt bir aileden gelen Erdebilli Şeyh Safiyüddin atmıştır. Tarikat Türkmen boylar arasında hızla yayılır, taraftar bulunur. Şah İsmail (1486-1552) aynı geleneği devralarak öldürülen abisinin yerine tahtı devraldı ve çok kısa bir sürede Akkoyunluları (1403-1508) yıkıp yerine kendi devletini kurar. Akkoyunlular sünniydi, İran, Anadolu ve Kürt coğrafyasında hüküm sürüyordu. Şah İsmail bu devletin tüm olanaklarına, birikim ve zenginliklerine el koyarak Şahlığını ilan eder, Şii dünyasının lideri olur.

16.Yüzyıl Ortadoğu coğrafyasına bu her iki iktidar merkezi arasındaki çelişki ve çatışmalar damgasını vurmaktadır. Mevcut çelişkilerin içe yansımaması düşünülemezdi. Bunun sonucu olarak yaklaşık kırk bin olduğu tahmin edilen alevi Türkmen öldürülerek kuyulara doldurulur. Halka ciddi baskılar uygulanır, Şii bölgesinde kalan Sünniler Şiiliğe zorlanır. Şah İsmail ele geçirdiği kentlere Şii valiler atar. Rekabet geliştikçe ayrışmalar derinleşir. Hegemonik kapışmanın olduğu alanlarda birçok halk ve farklı inanç yaşamaktadır. Hepsi de durumdan olumsuz etkilenir. Eski dengeler yıkılmış yeni dengeler için farklı seçenekler üzerinden arayışlar gündeme gelmektedir. Ki tarihte buna benzer ara evrelere kaos aralığı denmektedir. Oluşan konjonktüre göre pozisyon belirleme, çıkar hesabı yapma varlığını sürdürmenin, ayakta kalmanın yegane yolu olmaktadır. Böylelikle yeni ilişki ve ittifakların zemini ve şartları doğmaktadır. Mezopotamya’nın en kadim halklarından Kürtlerin yaşanan gelişmelerden etkilenmemsi düşünülemezdi. Yeni denge ortamında tehlikeler kadar fırsatlar da vardır. Konuya daha yakından bakılabilir.

 

İki Merkez Arasında Sıkışan Kürtler

 “(…) Kürt beylikleri belki kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyi ile daha çok bağımsız olabilirler, gelecekte daha merkezi bir saltanat geliştirebilirlerdi. Ama unutmamak gerekir ki dönemin koşulları çok sayıda saltanat rejiminden ziyade birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini geçerli kılıyordu.”[2]

İslam dini ve düşüncesinin egemen olduğu Ortaçağ dünyasında Kürtler, ilk defa Abbasilerin iktidarı döneminde yarı ya da tam bağımsız devletler kurma olanağına sahip oldu. Selçuklular zamanında da aynı statünün bir şekilde devam ettiğinden söz edilebilir. Daha sonra Ortadoğu ve Anadolu’nun üç büyük komşu halkı olan Arap, Fars ve Türkler gibi merkezi bir devlet veya imparatorluk çatısı altında birleşmeyi başaramamışlardır. Konjonktürü bir yana bırakırsak Kürt toplum gerçekliğinde aşiretsel yapı olanca ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte mezhepsel bölünmeden büyük ölçüde payını almıştı. Mezhep olguları da farklıydı, Farslar örneğinde olduğu gibi ulusal kimliğe dönüştürme becerisini gösteremediler. Bu boşluk daha sonraki zamanlarda da derinliğine hissedildi. Mem û Zin adlı başyapıtın yazarı Ehmedê Xani bu özlemi mısralarında dile getirmektedir.

Konuya dair bir çok şey yazılıp çizilebilir elbette ancak “keşkeler” üzerinden doğru bir tarih okumasının yapılamayacağı açıktır. O güne dek kendi birliğini sağlayamamış Kürtler 16.Yüzyılın siyasal konjonktüründe Osmanlıların yanında saf tutmayı kendi çıkarlarına daha uygun bulmuşlardır. Ortaya çıkan ilişki ve ittifak salt kendi iradeleriyle gerçekleşmemiştir. İki rakip gücün hinterlandında bulunmaktan kaynaklı bir tercihe zorlanma durumu söz konusudur. İktidar çelişkilerinin yoğunlaştığı kesişim noktasında diplomatik yetenek devreye girmektedir. Şüphesiz her iki merkezin beylikler üzerinde Kürtlere yönelik uyguladıkları politikalar, diplomasinin yönünü belirlemede önemli bir rol oynamaktadır.

Her iki imparatorluğun da bir Kürt politikası vardır. Gelişmelerin seyrini belirleyen kimi olaylar yaşanır. Örneğin Şah İsmail Kürt aşiretleri ve Türkmenlerin desteğiyle Azerbaycan’dan Elâzığ, Diyarbakır ve Bitlis’in de içinde olduğu bir çok yeri ele geçirir, hakimiyeti altına alır. Sonraki adımı bir alıntıyla aktaralım:

“(…) Kendisine bağlılık sunmak için Hoy şehrine giden ve on Kürt beyinin sekizini hapse attı. (Şah İsmail) Diyarbakır valiliğine atadığı Muhammed Bey işgale karşı direnişe geçen Cizre’yi yakıp yıktı.”[3]

Safeviler çok katı bir şii politikası izlemekteydi. Diyarbakır’a atadığı valiliğin kan dökmekten çekinmeyerek birçok Sünni Müslüman ile Hıristiyan’ı kılıçtan geçirdiği söylenir. Şah İsmail’in dar mezhepçi tutum ve davranışları çok geçmeden halkı bir tercih yapmaya zorlar. Kürt beylerinin tutuklanarak hapsedilmesi diplomatik açıdan izah edilmesi zor ve bu uygulamalara tuz biber eker. Kürt beyleri yaklaşık yüz yıl bölgede hüküm süren Akkoyunluların iktidarından yeterince zulüm görmüştü zaten. Bu bezginliğin bir sonucu olarak Şah’ın kapısını çalmaya giderler. Hiç ummadıkları bir muameleyle karşılaşmaları derin bir hayal kırıklığı yanında onları farklı bir arayışa iter.

Tarihin akışı bu olaydan itibaren değişir. Bilimsel tarih elbette bütün objektif ve subjektif koşulları birlikte değerlendirir; referansları yan yana getirir ardından sonuca gider. Dolayısıyla Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in uygulamış oldukları politikalarla birlikte Kürt beylerinin, bu güçler karşısında almış oldukları pozisyon sürecin şekillenmesinde önemli pay sahibi olmuştur. Her bir beyin konumunun ayrı ayrı değerlendirme imkânımız yoktur. Otuz civarında oldukları bilinen beylerin arasında sivrilip öne çıkan herhangi bir kişilik bulunmamaktadır. Statü bakımından birbirlerine eşit bir mesafede oldukları söylenebilir. Böylesi bir durumda diplomatik girişimleriyle kısa sürede ün kazanan İdris-i Bitlis-i adlı şahıs karşımıza çıkar.

 

İdris-i Bitlisi’nin İttifaktaki Rolü

Saray okullarında iyi eğitim görmüş, kendi döneminin aydın sayılabilecek bir kişiliktir. Bitlis-i babası Şeyh Hüsamettin Akkoyunluların başkenti Amed’de saray katipliği yapmıştır. Başkent Tebriz’e taşınınca babasının yerine aynı göreve getirilir. Sarayda yetiştiği için iktidarın bütün özelliklerini yakından tanımaktadır. Osmanlıların bölgede güç kazanmasıyla birlikte 2. Bayezid’in yanında kendine yer bulur. Yetenekleri sayesinde kısa zamanda gözde bir isim haline gelir; Heşt Bihuşt adlı eserini kaleme alır. Eser sekiz Osmanlı padişahının hayatını anlatmaktadır. Kimilerine göre Niccolo Machivetli (1469-1527) ile benzer özelliklere sahiptir. N.Machivetli’nin Floransa’daki Medici ailesinin gözüne girmek için “Hükümdar” adlı eseri yazdığı söylenir.

İdris Bitlisi’nin çabaları ne anlama gelmektedir? Tek amacı daha fazla mevki daha fazla servet mi? Kürt beylerini bir araya getirme isteğinin nedeni nedir? Sorular çoğaltılabilir fakat biz hiçbir soruya kesin bir cevap veremeyiz. Onu, dar milliyetçi bir yaklaşımla halkını egemen devletlere peşkeş çekmekle suçlayıp yerden yere vurmak doğru değildir. Günün şartlarını göz ardı etmek anokranizmaya yol açar. Bu, onun bir tutum sahibi olmadığı, tarihin şekillenmesinde hiç katkısının olmadığı anlamına gelmemektedir. Kendisi iyi bir eğitim görmüş, Mekke’de din alimleriyle tanışmış, ulema içinde kendine yer edinmiş bir Sünnidir. Osmanlıların da Sünni olması nedeni ile ona yakın durmaktadır. Kürt Sünni beylerini de imparatorluğun bünyesinde birleşmeleri için teşvik eder. Selçuklular zamanında Nizamülmülk benzer bir görev üstlenerek Mervani Kürt devleti ile ilişki kurarak Bizanslılara karşı onların desteğini almıştı. Birlikte hareket etmenin her iki tarafa da kazanç sağlayacağı açıktı. İlk başlarda “ortak düşman”a karşı birlikte mücadele etme fikriyle ortaya çıkan yakınlaşma git gide bir ittifak zeminine doğru ilerleme gösterir.

İ. Bitlisi arabulucu bir figür olarak öne çıkmaktadır. Bir yandan Sultan’ı bir yandan da Kürt beylerini ikna etmeye çalışır. Bu çabasında çoğu zaman hangi tarafın çıkarını savunduğu tam kestirilememektedir. Yavuz Sultan Selim’e yazmış olduğu şu mektup birçok açıdan düşündürücüdür.

“(…) Bilad-ı Ekradın Osmanlı devletine iltihakı İstanbul’un Fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin iltihakı ile bir taraftan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları, diğer taraftan Azerbaycan yolları ve diğer bir taraftan da Halep ve Şam yolları açılmış olacaktır.”[4]

İ. Bitlisi bu mektupta çok açık bir biçimde Sultan’a yol göstermekte hatta akıl vermekte; Osmanlı’nın bölgede üstün olmasını savunmaktadır. Bu denli öngörülü olmasını bölgeyi iyi tanımasına ve politik dengeleri iyi okumasına borçludur. Derin bir tarih birikimine sahip olduğu görülmektedir ve Kürtleri karşısına alan bir gücün bu coğrafyada başarılı olamayacağını, nüfusunu arttıramayacağını bilmektedir. Bu tez kısa bir süre sonra doğrulanacaktır. Kürt ve Türkler arasında kurulan ittifak hem iktidara hem de halklara kazandırmıştır.

Bunun sonucu olarak iktidar macerasında çok çabuk yükselme başarısını gösteren Sultan Selim’in kültürel coğrafyanın gerçekliğine göre davranarak İ. Bitlisi’ye kulak verdiği, onun tavsiyelerine büyük oranda uyduğu açıktır. Onu Kürt beylerini ikna etmesi için görevlendirir. Çok geçmeden çabası sonuç verir ve Kürt beyleri Osmanlı’nın yanında Şah İsmail’e karşı savaşa katılmaya karar verir.

 

Çaldıran Savaşı

Van gölünün kuzeydoğusundaki Çaldıran ovasında Osmanlılar ile Safeviler arasında yaşanan savaş, Osmanlıların galibiyeti ile sonuçlandı. On altı Kürt beyi on binlerce askeri ile Osmanlı’nın yanında muhabereye katıldı. Tıpkı Malazgirt Savaşında olduğu gibi savaşın kaderini belirleyen Kürtler olmuştur. Resmi tarih kitapları buna çok az yer vermektedir. Ulus-devlet paradigmasının etkisindeki sol-kemalist entelektüel camia Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren başlayan inkâr siyasetinin etkisi nedeni ile bunu görmezden geldi. Son yıllarda iktidarlaşıp devlet içinde palazlanarak büyüyen Yeni Osmanlıcı ekol ise kendi çıkarları el verdiğince tarihsel olaylara değinmektedir. Kürt-Türk kardeşliğinden dem vurulurken Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklı hakları yine yok sayılmakta, en ufak bir statü talebi bölücülükle yaftalanmaktadır. Tarih ile doğru ve cesurca bir yüzleşme gerçekleşmediğinden Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası her defasında yeni bir çatışma sarmalının içine sürüklenmekten kurtulamamaktır. Bunun vebali sağ, sol ve kendi mütedeyyin addeden herkesin omuzlarındadır.

Barış ve kardeşlik için doğru bir tarih anlayışına ihtiyaç vardır. Tarihteki Kürt-Türk birliğini sadece savaşlar üzerinden incelemek yanıltıcı olabilir. Savaş politikanın en yoğunlaşmış halidir, doruktur. Savaşta yan yana saf tutmuş halkların hayatın diğer alanlarında da birlikte hareket etmemeleri düşünülemez. Birçok örnekte bunu görebiliriz, ancak “kardeşlik hukuku”nun çıkarlar sağlandıktan sonra ortadan kaldırıldığına tanık oluyoruz. Savaş sürecinde gelişen “ittifak” anlayışını gündeme getirmemizin bir maksadı da budur. Bugün yanlış giden birşeyler varsa eğer, bunda tarihi çarpıtmaların payı büyüktür.

Belirtildiği üzere Çaldıran Savaşı her açıdan bir dönüm noktasıdır. Burada Kürt beylerinin tutumuna kısaca değinmekte yarar vardır. Neden savaşa katıldılar? Öncelikle söylenmelidir ki, feodal Kürt beyleri eşitlik temeline dayanan özgür bir dünya görüşüne sahip değildi. Tek amaçları varlıklarını korumak, statülerini sürdürmekti. Çıkarları bunu dayatıyordu. Bu nedenle Kürtlerin Osmanlı’nın askeri olarak savaşa katıldığını iddia etmek doğru değildir. İmparatorluk tarafından kendilerine bir vaat de verilmiş değildir. Muhtemelen geçmişten süregelen kardeşlik ilişkilerinin büyük etkisi olmuştur. Eleştirilecek tek yan mezhepçilik batağına saplanıp kalınmasıdır. Mezhepleşmelerden kaynaklı olarak Kürt toplumunda ciddi yorulmalar ve kırılmalar meydana gelmiştir. Bu kamplaşmanın bir ürünü olarak Sünni Kürtler Osmanlı’nın yanında yer almıştır.

Her ne olursa olsun daha sonra ortaya çıkacak olan gelişmelerin kaderini belirleyen bir savaştı bu. Osmanlıların bölgede büyük ölçüde hakimiyet kurması, eski dengelerin çözülmesi sonucunda Kürtlerin statü meselesi gündeme gelir. Öncede vurgulandığı gibi Abbasi hanedanlığından bu yana zaman zaman genişleyen zaman zaman daralan bir statü durumu mevcuttur.

Çaldıran Savaşı’nın ardından Ortadoğu’da iki etkili imparatorluk vardır. İkisi arasındaki güç dengesi oluşacak yeni statülerin hem rengini hem de şeklini belirlemektedir. Osmanlı’nın bünyesinde kalmayı tercih eden Sünni Kürtlerin zaferdeki katkıları nedeni ile merkezden kimi isteklerde bulunması gayet doğaldır.

 

Amasya Sözleşmesi

Zaferden sonra İdris-i Bitlisi’nin çabalarıyla Amasya’da yirmisekiz Kürt beyinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Ve toplantı sonunda bir protokol imzalanır. Birkaç maddede toplantı bağlayıcı niteliktedir. Mirlik statüsü bir nevi anayasası niteliğindeki bu sözleşmenin etkileri 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar sürer.

Sözleşmenin maddeleri kısaca şöyle sıralanabilir:

1-Osmanlı İmparatorluğu Mirliklerin iç işlerine karışmayacak; Mirliklerin özerk yapıları varlığını devam ettirecek yani korunacak.

2-Mirlik babadan oğula geçecek, padişahın fermanıyla resmiyet kazanacak.

Bilindiği gibi Mirlik veya beylik orta çağa özgü bir siyasi ve idari birim ya da yapıdır. Adına eyalet de denilmektedir. Eyalet sistemi eski çağlara dayanır, çok çeşitlidir. Farklı isimler altında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Perslerdeki adı satraplık. Kürtlerdeki Mirlik Osmanlı icadı bir yapı değildir, kaynağında aşiret sosyolojisinin geleneksel rolü vardır. Dikkat edilirse Ortaçağ dünyasında kavmiyet ya da milliyet gibi daha üst bir sosyal form gelişim göstermesine rağmen, Kürt toplumundaki aşiretsel gerçeklik olduğu gibi varlığını korumaktadır. Sözleşmenin ilk iki maddesi mevcut statü güvence altına alınmaktadır. Kürt üst tabakası açısından önemli bir kazanımdır bu. Fakat kendi içinde bir tutuculuğu da barındıran; statükoculuk aşiret taassupçuluğunu da arkasına alarak, uzun vadede değişimin önünde bir engel olmaya başlamaktadır. Statünün resmileşmesi, kimlik kazanma ve kendi kendini yönetme anlamında büyük bir başarıdır. Bunu not etmek lazım.

3- Mirlikler belirlenen oranlarda vergi verecek ancak, sosyal düzenlerini kendi geleneksel hukuklarına uygun şekilde sağlayacaklardır.

4- Savaş zamanlarında mirlikler merkeze belirli sayıda asker yollayacak; mirliklere bir saldırı olduğunda ise imparatorluk gerekli desteği verecek.

Bu her iki madde daha çok savunmayla ilgilidir. Herhangi bir mirliğin büyük bir güç karşısında tek başına ayakta kalması imkansızdı. Birleşmeyi başaramamış olan mirlikler İmparatorluk ile birlikte yapmayı tercih etmişlerdir. Bir zorunluluk durumunun yanı sıra bir ittifak ruhuna göre davranma eğilimi ön plandadır. İmparatorluk açısından da geniş bir coğrafyayı kontrol altında tutmak hayli zordu, diğer yandan oldukça maliyetliydi. Savunma hattı oluşturmak için asker tedarik etme ihtiyacı vardı. Bu nedenle beylikler aracılığıyla sınır güvenliğini sağlamak, hem daha karlı hem de kolaydı. Bu politikanın daha sonraki süreçlerde tahkim edilerek sürdürüldüğü bilinmektedir. Yavuz Sultan Selim’den sonra tahta gelen Kanuni Sultan Süleyman’ın ‘Kürtler İmparatorluğumuzun etten duvarı, etten kalesidir’ sözü bu realiteyi yeterince ifade etmektedir. Bu yaklaşım dar bir pragmatizm şeklinde değerlendirilebilir fakat unutulmamalıdır ki, Kürtler öz varlıklarını yüzyıllarca sürdürebilmişlerdir. Dil ve kültür üzerinde herhangi bir baskı vaya sistemli bir asimilasyon söz konusu değildi.

Keza İmparatorluk vergiye dayalı bir ekonomik yapıya sahipti. Vergi alındıktan sonra bir beyliğin iç işlerine karışmak pek de başvurulacak bir yol değildi. Tam veya yarı otonom yapılar, bu manada bir tehdit olmanın ötesinde merkezin ayakta kalması için birer can simidi konumundaydı. Haliyle Kürtleri karşısına almak çok akıllıca olmayacaktı.  Tarihin akışına uygun bir yaklaşım sergilendi. Modern çağdaki iktidarlardan daha ilkeli bir ilişkinin kurulduğu kolaylıkla savunulabilir.

Diğer yandan Türk boylarının Anadolu ve Mezopotamya’ya gelişiyle birlikte her iki halk arasında bir komşuluk ilişkisi gelişir ve bu zamanla pekişir. Birbirini tanımlamaktan ileri gelen bir karşılıklı güven durumu mevcuttur. Kuşkusuz iktidar elitlerinin dar çıkarcı hesapları sonucu lokal düşmanlıklar gelişmiş olabilir. Fakat aynı şey halkın geneli için söylenemez. Politik tercihlerin bu objektif durumu görmezden gelmesi düşünülemezdi. İktidar odaklarının halklar arasında kurulmuş olan tarihsel bağları kendi lehlerine olacak şekilde yeniden dizayn etmeye çalışmaları yadsınamaz bir gerçekliktir. Bu da ancak kısa süreli radikal dönüşümlerle değil zamana yaydırılmış, inceltilmiş politikalarla sağlanabilir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu güç olma mücadelesinde Kürtlerin sosyo-kültürel durumunu gözetmeseydi; başarı kazanma şansı çok az olurdu, belki de imkansızdı. Kürtlerin önemli bir kısmının Osmanlının yanında saf tutmasını başka neyle ifade edebiliriz? Yavuz Sultan Selim’in İdrisi Bitlisi’nin yardımıyla bu gerçeği görüp değerlendirdiği aşikardır.

Görüldüğü gibi karşılıklı menfaat ilişkisi yanında komşu olmaktan kaynaklı bir yakınlaşma söz konusudur. Et ile tırnak olmanın ötesinde bir iç içe geçmişlikten bahsedilebilir. Tekçiliğe dayalı geliştirilmiş olan mikro ulus-devletçilik bu geleneği yok sayarak inkar ve tektipleştirme politikası üzerinden varlığını sürdürmektedir. Bu aynı zamanda bir köksüzleşme, köksüzleştirme anlamına gelmektedir. Ortaçağ imparatorluklarının yayılmacı, emperyalist karakteri yanında baskıcı, yüzünü görmemek safdillik olur. Ancak onun alternatifi kapitalist Modernite menşeli ulus-devlet inkar ediyor ve köksuzleştiriyor. Zira ulus-devlet sürecinde Kürtlere en ufak bir statü bile tanınmamaktadır. Demokratik ulus anlayışıyla tarih ile güncelin bağlantısı daha iyi kurulabilir. Tarihsel gerçeklerin gün yüzüne çıkarılması bu anlayışın gelişip boy vermesi içindir.

 

Osmanlı-Kürt İttifakının Sonuçları

Kürtler ile Türkler arasındaki ittifak kısa sürede ürünlerini verir. Osmanlı’nın önünde duran büyük bir engel kalkmış olur. Yayılmaya dayalı sömürü çarkı hızla dönmektedir. Güç birliğini sağladığı, nimetlerden daha fazla yararlanmak isteyen Osmanlı üst yönetimi bu defa Eyyubi hanedanından sonra, 1250’lerden itibaren Mısır ve Suriye de hüküm süren, temelini köle kökenli Türkmen askerlerin attığı, o nedenle kölemen devleti olarak da bilinen Memlükleri (1250-1517) hedefine koyar. 1516’da Halep’in kuzeyindeki Mercidabık ovasında gerçekleşen meydan muharebesinde ciddi bir darbe alan Memlükler, 1517’de Kahire yakınlarında ki Ridaniye ovasındaki muharebeyle kesin olarak yenildi ve tarih sahnesinden silindi.

Bu seferle topraklarını yaklaşık 2,5 kat artıran Yavuz Selim, bölgenin emperyal gücü olarak amacına ulaştığı belirtilebilir. Ridaniye zaferi sonucunda İmparatorluğun sadece toprakları genişlemedi, İslam Halifeliği ele geçirilerek Ortadoğu’nun manevi dünyasına da hakim oldu. Osmanlı İmparatorları Ridaniye seferinden sonra ‘Halife’ olarak anılmaya başlandı. Şii dünyasında ise Şah zaten aynı zamanda manevi liderdi. Her iki güç böylece dengelenmiş olmaktadır. Kürt beyleri de Halifeye bağlılık yemini ederler. Ve dini ulema içinde önemli mevkiler elde etmeye başlarlar. Statüleri daha bir sağlamlaşır.

Görüldüğü gibi Kürtlerle ittifak Osmanlı İmparatorluğu’nu adeta şaha kaldırır. Şayet bu ittifakı olmasaydı tarihin akışı çok farklı bir mecrada ilerleyebilirdi. Nitekim ittifakın önemini çok geçmeden Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasp da kavrayacaktır. Tahta geldikten sonra babasının Kürtleri yok sayan politikasını değiştirme çabasına girer. Tek tük de olsa Kürtlere valilik vermeye başlar. Hatta bunun sonucu olarak da, 1533’lerde Bitlis Beyi Şemsettin Han Safevilerin safına geçerek kenti Osmanlılara karşı korur. Daha sonra yerine gelecek olan oğlu Şeref Han -Şeref name adlı eserin yazarı- Safevi Sarayında Şah’ın çocuklarıyla birlikte eğitim görür. Ne var ki, temel politikalarda köklü bir değişime gidemediğinden Kürtler üzerindeki baskılar sürmeye devam eder. Bunun neticesinde Osmanlı üç yüzyılı aşkın bir süre Amasya protokolünün nimetlerinden faydalanmaya devam eder. Ve tarih bir kez daha gösteriyor ki, Kürtlerle ittifak kazandırır; Kürtlere düşmanlık kaybettirir. Konjonktür değişir, iktidarlar el değiştirir lakin bu tarihsel denklem kolay değişmez.

Sadece Osmanlı değil, Kürtler de önemli bir kazanım elde ederek; uzun bir süre statülerini korumayı başarır. O dönem için büyük bir diplomatik başarıdır bu; fakat statünün uzun vadede statükoculuğa dönüşmesi toplumsal açıdan negatif sonuçlarda doğurabilir. Kendi konumlarının sürdürme eğiliminde olan beyler ile aşiret aristokrasisinin ortaya çıkan demokratik gelişmelerin önünde engel olarak dikilmeleri kaçınılmazdı. Bu gerçeği dönemin siyasi aktörleri yeterince görememişlerdir. Son derece dar dogmatik ve günübirlik davranmışlardır. Öngörüdeki bu zayıflık ileriki zamanlarda pahalıya mal olmuş ve çok ağır bedeller ödetmiştir.

Peki ittifak yerine üçüncü bir merkez şeklinde örgütlenme imkanı yok muydu? Yukarıda da vurgulandığı üzere, ittifak seçeneğinin öne çıkmasında birkaç faktör birden etkide bulunmuştur. Zira günümüzde fırsatların yeterince değerlendirilmediği yönünde bir kanı mevcuttur. Bu da çoğu zaman bir hayıflanma, bir serzeniş şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tarihi sorgulamamak, yaşananlardan ders çıkarmamak büyük önemdedir. Çünkü aynı zamanda tarih günümüzde yaşanmaktadır. Elzem olan halkların birliğine ve kardeşliğine hizmet edecek, demokratik halklar konfederasyonu tezine güç katacak örnekler üzerinden yorum ve analiz geliştirmektir. Statü konusu da bu bağlam içinde ele alınıp değerlendirilebilir. Aksi yaklaşım basit bir serzenişin ötesine geçemeyecektir.

Sonuç olarak,

Bugün dört ulus-devlet tarafından yönetilen Kürtlerin hala bir statüsü yoktur. Bölgedeki çelişki ve çatışmalar derinleştikçe çözüm daha çok kendini dayatmaktadır. Tarih bize göstermiştir ki, Kürtlerin dışlandığı bir çözüm denkleminin başarı şansı yoktur. 16.Yüzyılda gerçekleşen ittifaktan da anlaşıldığı gibi, 40-50 milyon nüfuslu bir halkın bir hukuka kavuşması; başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelerdeki sorunları da büyük ölçüde azaltacaktır. Bunun için mevcut politikalardan vazgeçilmesi gerekmektedir. Kürtler sınırları tehdit eden bir unsur değildir, vakti zamanında Kanuni Sultan Süleyman’ın dediği gibi ‘İmparatorluğun etten duvarıdır.’ Bunun yolu da yeni bir kardeşlik hukukunun tesis edilmesinden geçmektedir.

 

Kaynakça

[1] Büyük Osmanlı tarihi ansiklopedisi… Haz: Dr. Mümin Çevik-sa:557 Milliyet Yayınları

[2] Demokratik uygarlık- cilt: V, Amara yayınları, sa:258

[3] Kürtlerde diplomasi tarihi- Faik Bulut, Evrensel yay. Sa:116

[4] 6000 Yıllık Kürt Direniş Tarihi-Mehmet Yardımcı-Karahun yayınları-sa:385

 

Bunları da beğenebilirsin