Düşünce ve Kuram Dergisi

Pandemi: Post-Neoliberalizm ve İklim Krizi

Cemil Aksu-Onur Yılmaz

2008 krizinin yarattığı “neoliberalizmin krizi” tartışmalarının daha da derinleştiği bir süreçte –Afrika hariç- tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi çağımızın çok önemli felsefecilerinin bile dahil olduğu “post-neoliberalizm” tartışmasını fişekledi. Ardı ardına birkaç manifesto yayınlandı. Bu manifestoların ağırlıklı teması iklim krizi oldu. Pandeminin, özellikle insan hareketliliğinde, taşımacılık sektöründe hızlı bir düşüşe neden olmasının, Venedik’in kanallarında balıkların görülmesi, atmosfere bırakılan karbon emisyon miktarında düşüş kaydedilmesi gibi geçici sonuçları ana medyada haber oldu. Fakat pandeminin iklim krizi bakımından esas harekete geçirdiği şey, devletin istendiği zaman acil durum uygulama kapasitesini hatırlatması oldu. Pandemi ile neoliberalizmin yarattığı dünya sisteminin ekolojik krizi ivmelendirmesi arasındaki bağ kadar devletlerin acil durum uygulamaları da iklim acil durumu talebine gerçekçilik payesi kazandırdı.

Bu yazıda, bu iki olguyu ele alarak, iklim acil durum ilan ederek, devletin yeniden göreve çağrılmasının teorik arka planı ve politik sonuçlarına odaklanmak istiyoruz. Devlete dair kavrayışlar, hem iklim krizine hem de kapitalizmin krizine karşı önerilen “yeşil yeni düzen” ve “küçülme” gibi programların aşil topuğunu oluşturuyor. Modern toplumda devletin rolü, sınıfsal kimliği ve işlevini göz ardı eden alternatif programlar, ekolojik krizin aciliyeti karşısında “ehven-i şer” bile olmayabilirler.

 

Neoliberal dünya sistemi

Pandeminin ortaya çıkmasının, milyonlarca insanın (bu yazı yazıldığı gün, tüm dünyada kayıtlı vaka sayısı 10.694.288 idi -02.07.2020) hayatını altüst etmesinin ve en az yarım milyondan fazla insanın canını kaybetmesine neden olmasının neoliberal politikalarla yaratılan emperyalist küreselleşme ile en azından şu üç düzeyde bağı var. Birincisi, neoliberal amentü, üretimin, doğanın ve emeğin ucuzlatılmasına dayanır. Neoliberal politikalarla adı özdeşleşen İngiltere Başbakanı Thatcher’ın “toplum yoktur” sözünde mecazını bulan kamusal hakların ortadan kaldırılması ve kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi ile sermayenin yeniden üretim sürecinin önünün sonsuza kadar açılması sağlandı. Bunun devamı ve bileşeni olarak, sağlık sektörünün özelleştirilmesi ile insan ve toplum sağlığı ilaç ve sağlık şirketlerinin kâr-zarar muhasebesine bağlandı. Sağlık sistemi, bu ilaç ve sağlık şirketlerinin müşterisiz kalmamasını amaçlayan bir sistemdir. Üçüncüsü de gıdanın özelleştirilmesi, şirketlerin bilim ve teknolojiye dayalı tarımın rasyonelleştirilmesi olarak reklam ettikleri “yeşil devrim”.

1980’li yıllarda, Reagan ve Thatcher adlarıyla özdeşleştirilen ve “Washington Konsensüsü” olarak adlandırılan “on emir”, Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası örgütlerce bütün uluslara benimsetildi: Bütçe ve vergi disiplini (bütçe dengesine uyulması, zorunlu kesintilerin ve vergi oranlarının düşürülmesi), gümrük duvarlarının kaldırılması ve rekabetçi değişim oranlarının saptanması ile ticaretin serbestleşmesi, yabancı sermaye hareketlerine açılma, ekonominin özelleştirilmesi, kuralsızlaşma ve rekabetçi piyasaların yerleşmesi, mülkiyet haklarının korunması, özellikle de uluslararası oligopollerin teknolojik mülkiyet haklarının korunması. Bu “on emir” doğrultusunda, hızla hem merkezi devlet hem de yerel belediyeler eliyle sağlanan altyapı hizmetlerinden, suya, park bahçe hizmetlerine, eğitimden sağlığa, enerji sektörüne kadar her şey özelleştirildi. Bürokratik ve hantal, siyasilerin “arpalığı” eleştirileri ile “devlet sektörünün küçültülmesi” söylemi ile kamu işletmeleri özelleştirildi ya da tasfiye edildi. Tarımsal üretim ile ilgili düzenleyici ve destekleyici kurumlar tasfiye edildi, çiftçilere yönelik sübvanse edici uygulamalar kaldırıldı. Nüfusun birkaç “megakent”te toplanmasını sağlayacak bir iskân politikası hayata geçirildi.

Bütün bu süreçte temel olarak iki değer yaratan “kaynak”a ilişkin mücadeleler ve düzenlemeler belirleyici oldu: Emeğin haklarındaki ve doğa koruma politikalarındaki gasplar. Çünkü sermayenin yeniden üretiminde kendini büyütmesi yani işe başlarken ki miktarından daha fazla olmasının iki yolu, bu değer yaratıcı “kaynak”ların ucuzlatılmasıdır. Kapitalist üretimde, rekabet kurallarına göre işleyen piyasada, tekil sermayelerin tek gayesi, kâr marjlarını maksimize etmek için birim maliyetleri minimuma indirmektir. Kapitalizmin işleyişindeki bu yasaya göre, sermaye için en uygun (ona en çok kâr getirecek olan) üretim koşullarına erişmek ana; işçilerin çalışma koşulları, mesai saatlerinin uzunluğu, işsizlik, çevresel zararlar gibi faktörler tali konulardır. Sermaye, en kısa sürede, en hızlı şekilde, en az maliyetle, en çok üretimi yaparak ürettiği metaları da yine en kısa zamanda yeniden paraya çevirmekten başka bir motivasyona sahip değildir. Kârını maksimize ya da minimalize eden her şey sermayenin ilgi alanına girer, onları en uygun biçimde kâr üretiminin hizmetine koşar, geriye kalan her şeye de olabildiğince kayıtsızlaşır. Örneğin, dünya pazarlama devi olan Amazon şirketi yılda yüz milyar dolardan fazla kâr ederken, işçilerini havasız koşullarda çalıştırmaktan, makinelerin hızına yetişemedikleri için sakatlanmaktan, tuvalet molalarını dahi kısıtlamaktan geri durmaz.

Jason Moore, Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi çalışmasında bu “ucuzluk”u şöyle tanımlıyor: “Ucuzluk derken ne anlatmak istediğimize gelelim: Kapitalizmin krizlerini geçici olarak çözerek kapitalizmle yaşam ağı arasındaki ilişkileri yöneten bir dizi stratejidir. Ucuz, düşük maliyetle aynı şey olmasa da maliyetlerin düşmesinde etkilidir. Ucuz, çalışmanın herhangi bir biçimini –insan ve hayvan, botanik ve jeolojik– mümkün olan en asgari bedelle seferber eden bir strateji, bir uygulama, bir şiddettir. Kapitalizmin bu adlandırılmamış̧ yaşam kurma ilişkilerini üretim ve tüketim döngülerine dönüştürdüğü ve bu ilişkilerin olabildiğince düşük fiyatlarla hayata geçtiği süreç hakkında konuşmak için ucuzu kullanıyoruz.” Moore, doğa, para, emek, bakım, gıda, enerji ve yaşamın ucuzlatılmasıyla kapitalizmin insanlarla yaşam ağı arasındaki ilişkileri nasıl kontrol ettiğinin izini sürer.

Sermaye birikiminin her yeni evresi, genişletilmiş yeniden üretimi, Moore’un saydığı bu “kaynaklar”ın ucuzlatılması yoluyla emek verimliliğinin arttırılmasını esas alır. Neoliberal amentü doğrultusunda yeniden kurulan uluslararası işbölümünde belli sektörlerin Türkiye, Latin Amerika, Güney Kore, Çin gibi ülkelere kaydırılmasının altında yatan temel dürtü de budur. Çin hariç Latin Amerika ülkeleri, Türkiye ve Asya “kaplanları” gibi neoliberal dünya sisteminde “gelişmekte olan ülkeler” kategorisini oluşturan ülkelerin neoliberal sisteme girişlerinin askeri ve siyasi darbelerle gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Şili’de, Türkiye’de, Endonezya’da yaşanan ABD destekli darbe süreçlerinin temel hedefi işçi sınıfı örgütlülüğünün yok edilmesi, sol ve komünist partilerin tasfiyesi oldu. Bu sayede güçten düşürülen işçi sınıfı ve emekçi kesimler neoliberal çalışma rejimine tabi kılındı. İşçi sınıfı, esnek çalışma kurallarında daha fazla çalışmak zorunda bırakılırken maden ve enerji şirketlerinin bu ülkelerdeki yatırımlarının önünün açılması için de her türlü yasal değişiklik yapıldı. Uluslararası patent yasaları, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF ve BM gibi örgütlerle mimarisi oluşturulan emperyalist küreselleşmede uluslararası işbölümünde “gelişmekte ülkeler” maden, enerji, otomotiv ve diğer ara malların üretimi ile görevlendirildi.

Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi örgütler eliyle bu uluslararası iş bölümünün nasıl sağlandığını anlamak açısından 1992’de Dünya Bankası’nın başekonomisti olan Lawrence Summers’in gizli bir yazışmasındaki görüşlerini örnek verebiliriz. Daha sonra Clinton ve Obama dönemlerinde ekonomi yönetiminde kilit roller üstlenen, bir dönem Harvard Üniversitesi rektörü olan Summers, çevreye zararlı üretim etkinliklerinin en az gelişmiş ülkelere kaydırılması konusunda Dünya Bankası’nın neden daha “teşvik edici” olması gerektiğini konu alıyordu. Summers, insan sağlığına zararlı faaliyetlerin maliyetinin ölümlerden kaynaklanan gelir ve üretim kaybıyla ölçüldüğünü; dolayısıyla ölümlerin maliyetinin, ücret ve üretkenliğin en düşük olduğu ülkelerde en az olacağını ileri sürüyor, insan hayatını riske atan faaliyetlerin bu ülkelere kaydırılması gerektiğini belirtiyordu. Çünkü ona göre, yalnızca yüksek gelirliler sağlıkla ilgili ya da estetik kaygılar duyar, temiz bir çevre talep ederdi. Bu nedenle riskli üretim faaliyetlerini çevre ülkelere kaydırmakta bir sakınca yoktu.[1] Covid-19 virüsünün 27 Aralık 2019 tarihinde ilk tespit edildiği Çin’in Wuhan eyaleti tam da Summers’in anlayışıyla üretim merkezi olmuş bir kenttir. İlk hastaların Wuhan’daki bir hayvan pazarı ile ilişkili kişiler olduğu tespit edilmişti. Covid-19 virüsünün neden Wuhan’da çıktığını ve nasıl oradan kısa zamanda dünyaya yayılabildiğini anlamak için hızlıca bu kente bakalım:

Wuhan, Çin’in Şikago’su olarak anılıyor; 11 milyon nüfusu olan, 9. büyük şehri. Ama 2000’e kadar bir tarım bölgesiydi. Bugün Orta Çin’in siyasi, ekonomik, finansal, ticari, kültürel ve eğitim merkezi olarak kabul edilmektedir. Wuhan, üç ulusal kalkınma bölgesi, dört bilimsel ve teknolojik geliştirme parkı, 350’den fazla araştırma enstitüsü, 1.656 yüksek teknoloji işletmesi, çok sayıda işletme inkübatörü ve 230 Fortune Global 500 firmasının yatırımlarının olduğu, başlıca sektörleri arasında optik-elektronik, otomobil imalatı, demir-çelik imalatı, yeni ilaç sektörü, biyoloji mühendisliği, yeni malzeme endüstrisi olan bir “serbest ticaret merkezi”. Dongfeng Honda, Citroen, Shanghai GM, DFM Binek Aracı ve Dongfeng Renault dahil olmak üzere 5 otomobil üreticisi var. Dongfeng-Citroen otomobil şirketinin merkezi şehirdedir. 5.973 yabancı yatırım girişimi ile 80’den fazla ülkeden yabancı yatırım çekmiştir. 2012 yılından bu yana kurulu kapasite açısından dünyanın en büyük elektrik santrali (22.500  MW) olan Three Gorges Dam (Üç Boğaz Barajı), Wuhan’dadır. Wuhan, 2017 yılında tasarım alanında UNESCO tarafından bir “Yaratıcı Şehir” ilan edildi.

Ama Wuhan kentinde, yaban hayata müdahale hat safhada, yabani hayvan ticareti yasal ve yasadışı biçimlerde akıl almaz boyutlarda sürdürülüyor. 2012’de yayınlanan Salgın: Hayvan İnfeksiyonları ve Sonraki Pandemik (Spillover:Animal Infections and the Next Pandemic) kitabının yazarı David Quammen, Ocak ayında New York Times’taki yazısında şunları söyledi: “Çok sayıda hayvan ve bitki türüne barınak olan tropik ormanları ve yabani arazileri işgal ettik ve bu yaratıkların arasında çok sayıda bilinmeyen virüsü de. Ağaçları kestik, hayvanları öldürdük veya kafesleyerek pazarlara gönderdik. Ekosistemi bozguna uğrattık ve virüsleri sarsarak doğal konaklarından serbest bıraktık. Bu gerçekleştiğinde yeni konağa ihtiyaç duyarlar. Çoğu kez de o, biz oluruz.” (https://bit.ly/2ULnawG)

Bu basit gerçeğin gözardı edilmesi, bugün, dünyayı onlarca kez yok edecek silahlarla donanmış devletleri felç eden pandemiyi yarattı. Oysa ekolojinin temel bir mesajı var: Hiçbir şey tek başına varolamaz, her şey karşılıklılık esasında birbirine bağlıdır. Yaşamımız, gözle görülmez bakterilerden, virüslerden, tek hücreli canlılar dünyasının mikro-ekosistemlerinden ormanlar, nehirler, hayvanlar gibi büyük ekosistemlere kadar bu karşılıklılık ilkesine göre ortak yaşama bağlıdır. Bu zincirin bir halkasındaki kriz öyle ya da böyle zincirin tamamında etkisini gösteriyor.

 

Yeşil Devrim: Tarladan tabağa zehirli gıda sistemi

1. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaş sürecinde geliştirilmiş bazı teknolojilerin tarımda kullanılmasıyla hayata geçirilmeye başlanan “Yeşil Devrim”, çok büyük araziler üzerinde tek tip kültürel bitkilerin endüstriyel tarım yöntemleri ile yetiştirilmesi olarak ortaya çıkmıştır.

Sömürgeci dönemde ortaya çıkan plantasyon çiftlikleri monokültür tarımın ilk örnekleri olarak sayılabilir. Bu dönemde belli başlı ürünler için belirli bölgeler kullanılırken, gıdanın sektörleşmesi, üretiminin tekelleşmesi, Dünya ölçeğinde birkaç şirket tarafından kontrol edilmesine doğru gidiş, hibrit tohum ve konvansiyonel tarım araçlarının gelişmesi, yapay gübre ve kimyasal tarım ilaçlarının yoğun üretimi monokültür tarımı yaygınlaştırmıştır. Gıda sektörünü yönlendiren belirli şirketler dünyanın her köşesinde yaratmaya çalıştıkları tek tip beslenme zincirine uygun olarak kendi ihtiyaçları için monokültür tarımı yerelde devletler eliyle uygulatmaktadır. Yanı sıra uluslararası anlaşmalarla uygulanan tohum yasaları küçük çiftçileri ortadan kaldırmakta ve endüstriyel tarım içerisinde ücretli işçi durumuna getirmektedir. İş gücü ile birlikte büyük verimli toprakların kullanımı ve kontrolü de yine tekel şirketlerin eline geçmektedir. Bugün gıda sektörü 10 şirketin elinde. Servetleri 500 milyar dolara varan Nestle, Pepsi, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellog’s, Mars, Associated British Foods ve Mondelez şirketleri nerede, hangi ürünün üretileceğinden damak zevkimize kadar her şeyi belirliyorlar.

Yeşil devrimin, Dünya’daki açlığı giderme vaadiyle meşrulaştırılıp verimliliğinden dem vurulsa da gelinen noktada durum bunun tam aksi. Toplam tarım arazilerinin yüzde 75’ini kullanan fosil yakıta dayalı, kimyasal yoğun monokültür endüstriyel tarım yediğimiz gıdanın sadece yüzde 30’unu üretirken yüzde 25’lik bir arazi kulanımı olan küçük ve biyoçeşitliliği olan çiftlikler gıdanın yüzde 70’ini sağlamaktadır. Endüstriyel tarım, gezegendeki toprak, su ve canlı çeşitliliği yıkımının yüzde 75’inden sorumludur.Dahası, fosil yakıt kullanımından doğrudan karbon, azotlu gübrelerden doğrudan azotoksitler, fabrikalaşmış çiftliklerden ve gıda atığından atmosfere salınır. Sentetik gübreler oldukça enerji yoğun şekilde üretilir. 1 kilogram azotlu gübrenin üretilmesi için 2 litre dizel yakıt yakılır. 2000’de 191 milyar litre olan gübre üretimi için kullanılan dizel yakıtın 2030 yılında yıllık 277 milyar litreye yükselmesi bekleniyor. Azotoksidin karbondioksitten iklim için 300 kat daha zararlı olduğu düşünüldüğünde endüstriyel tarımın iklim krizine doğrudan etkisi muazzamdır. İklim krizi tarımsal üretimi düşüren etkide bulundukça daha fazla kimyasal kullanımına yönelinmesi ise iklim krizi için bir pozitif geri besleme mekanizması olarak işlev görmektedir.

“Yeşil Devrim” sürecinde gıda üretimi 50 yılda üç katına çıkmıştır. Bununla beraber, enerji tüketimi de geleneksel tarıma göre 50-100 kat artmış, konvansiyonel endüstriyel tarım aşırı şekilde fosil yakıtlara bağımlı olmuştur. Küresel dağıtım ve ticaret de petrole dayalı hale gelmiştir. 1940’larda her 1 kalori fosil yakıt enerjisi, 2.3 kalori gıda enerjisi üretirken, günümüzde her 10 kalori fosil yakıt enerjisi, 1 kalori modern süpermarket gıdası üretiyor. Başka bir ifadeyle petrol yiyip sera gazı kusuyoruz.Vandana Shiva, geleneksel polikültürler ile endüstriyel monokültürlerin karşılaştırıldığı bir çalışmayı işaret ederek, bir polikültürün 5 birim girdi kullanarak 100 birim gıda ürettiğini buna karşılık bir monokültürün 100 birim gıda üretimi için 300 birim girdiye ihtiyaç duyduğunu söylemektedir. Bu monokültürün israfının ne ölçüde olduğunu göstermektedir.[2]

Yeşil Devrim, insan ve doğa üzerinde fiziksel yıkıcı etkiler yaratmıştır. Bu tarım yönteminin hem çevresel-ekolojik hem de kültürel-toplumsal-ekonomik olarak da olumsuz sonuçları olmuştur. Bu olumsuz sonuçları şu şekilde sıralayabiliriz: Toprağı mineral besin maddeleri bakımından fakirleştirir. Yetiştirilen bitkinin besin içeriği düşer. Toprakta belirli mikroorganizmaların azalmasına karşın, belirli diğer mikroorganizmaların çoğalması, böylece toprağın biyolojik dengesinin bozulmasına sebep olur. Bitkilerin, canlılara zehir etkisi yapabilecek bazı toksik maddeleri salgılamaları ve biriktirmeleri, ayrıca çürüme sonucunda ortaya çıkan zararlı maddelerin toprağa karışması sonucunda toprak zehirlenir. Bölgedeki nem oranını arttırarak iklimsel değişikliklere neden olur. Kimyasal zirai ilaç kullanımını zorunlu kılar. Yerel ürün çeşitliliği azalır, yok olur. Yerel ve atalık tohum kullanılmasına izin vermez. Bölgedeki fauna ve hayvan çeşitliliğini yok eder. Geleneksel tarım yöntemlerinin kullanımını engeller. Küçük çiftçiyi yok eder. Toprağın ve üretimin tekelleşmesine neden olur. Tek tip beslenmeye neden olur.[3]

Kısacası “yeşil devrim”, tarladan tabağa kadar zehirli gıda sistemi yaratır. Herbisit ve pestisit kullanımlarının çok fazla olması, biyoçeşitliliğinin yok edilmesi, tarım alanı açarak ormanların yok edilmesi ve tohumların genleri ile oynanması yoluyla yapılmak istenen “doğaya uygun gıda üretmek yerine doğayı üretilecek olan gıdaya uygun hale getirmek”tir. Bütün bu süreçte doğa, tarım kimyasalları sonucu biyoçeşitliliğin yok edilmesi yoluyla eksiltilir, yoksullaştırılırken, köylüler de borçluluk sarmalına alınarak mülksüzleştirilir, yoksullaştırılır.

Gıda krizini çözmek vaadiyle devreye sokulan, gıdanın metalaştırılması, bilim ve teknoloji ile akılcılaştırılması ilkesine dayanan “yeşil devrim”, kapitalizmin ruhuna uygun olarak gıda krizinin derinleşmesine neden olmaktadır. Gıda krizinin en az üç boyutu vardır. Birincisi, gıda üretiminin maliyetinin artması nedeniyle hem gıdaya erişim zorlaşır, hem de tarım yapamaz hale getirilen köylüler yoksullaşarak mega-kentlerin yeni yoksullarını (ucuz işgücü olarak bir kısmı yedek sanayi ordusuna, bir kısmı ise artık-nüfusa katılması) oluşturur. Bugün gelinen noktada dünya nüfusunun %10-15’i açlık, %30’u ise yetersiz beslenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Açlığa bağlı olarak yılda 15 milyon (Günde 41.000, 2 saniyede 1) çocuk ölmektedir. İkincisi, yoğun kimyasal kullanımının toprağı yoksullaştırarak kısa bir zaman sonra artık-toprak haline getirmesi, yani verimli toprakların tarım yapılamaz hale gelmesi. Üçüncü olarak, “yeşil devrim” teknikleriyle üretilen gıdanın besin değerinin düşmesi, içindeki birçok kimyasal barındırması nedeniyle zehirli olması, insan sağlığını bozmasıdır. Bugün üretilen meyve, sebze ve tahıllar 100 yıl öncesine göre, hatta 30 yıl öncesine göre çok daha düşük besin değerine sahiptir. Örneğin buğday ve arpada protein yoğunluğu 1938-1990 arasında yüzde 30-50 oranında azalmıştır. Yine, 1920’den 2001’e 45 mısır türünde protein, yağ ve aminoasit değerlerinin hepsi düşmüştür. 1950’de kuru ağırlıkta gram başın 12.9 miligram kalsiyum içeren brokoli için bu değer 2003’te 4.4 miligrama düşmüştür.[4]

 

Sağlığın özelleştirilmesi

Pandeminin bu kadar etkili olmasında, diğer sebepleri bir tarafa bırakılırsa bile, sağlık sektöründeki neoliberal politikaların etkisi tartışılmazdır. Sağlık sisteminin bütün yurttaşlara eşit, ücretsiz ve yaygın sağlık hizmetleri sunmak değil de, ilaç ve sigorta şirketleri ile özel hastanelerin kâr oranlarını arttırmayı esas alması felaketin büyüklüğünün temel nedenidir. Hatta şöyle bile denebilir: Bu pandemi bizzat bu sağlık sistemi tarafından tutkuyla istenen bir “lütuf”tur.

Neoliberal politikalar sağlık alanında da yeniden yapılandırma getirdi. Bu yeniden yapılandırmanın ilkeleri şunlardı: Sağlık alanındaki kamu harcamalarının kısıtlanması, özel sağlık kuruluşlarının teşvik edilmesi, kamu hastanelerinde hizmet kalitesi, teçhizat vb. açısından bilinçli kötüleştirme yapılırken, yurttaşlardan da hizmet karşılığı “muayene ücreti” vb. gibi adlar altında para alınması yoluyla kamu hastanelerinin finansmanının da yurttaşa yüklenmesi, hastane piyasasında hizmet alıcılar ve sağlayıcılar arasında yoğun rekabet ve sağlık hizmetlerinde girişimci kültürün teşvik edilmesi, sağlık çalışanlarının performansa dayalı çalışma sistemine tabi kılınmaları.

Sağlık alanına kamu yatırımlarının azaltılması hedefi doğrultusunda sağlık güvence paketleri daraltılmış, hastalardan ödentiler alınmaya başlanmış, kamu hastanelerinde personel sayısı, yatak sayısı, servis hizmetleri sürekli kötüleştirilmiştir. Hem “sağlık  hizmetlerinin finansmanı” hem de “sağlık hizmetlerinin  üretimi”nde özelleştirme uygulamaları hayata geçirildi. Özel sigorta şirketlerinin sağlık alanında yükselişi bu sayede gerçekleşti. Üretim alanında özelleştirme ise, hastaneler ve birinci basamak sağlık  hizmetleri üzerinden gerçekleştirildi. Temizlik, yemek, teknoloji kullanımı gerektiren bazı departmanların bir kısmı özel sektöre devredilirken (taşeronlaşma), kamu mülkiyetinin korunduğu kısımlarda ise yönetim yapısında gerçekleştirilen  piyasa mantığına uygun dönüşümlerle “şirketleştirilmesi” sağlandı.Bu neoliberal uygulamalar doğrultusunda sağlık hizmetleri kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak ticarileştirildi ve sağlık hizmetleri yeni, kârlı alanlar biçiminde sunularak sermayeye kaynak yaratıldı. Sağlık hizmetlerini piyasalaştırma yönündeki bu dönüşümler sonucunda hastalar “müşteri” oldu, ulusal sağlık hizmetleri, özel sağlık sigortalarıyla yer değiştirdi ve hizmetlerde “planlanma” yerine serbest piyasa ve rekabet ilkeleri hâkim oldu.

Pandeminin bu kadar etkili olmasının arkasında yatan toplumsal maddi gerçek özetle budur. Ancak pandemi karşısında neoliberalizmin iflas olgusu bir kez daha açığa çıktı. Bazı ülkelerde kamulaştırmalar gündeme geldi. Çin’e methiyeler dizildi. The Economist de, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana devlet iktidarının en çarpıcı genişlemesine şahit olmanın şaşkınlığı içinde. Liberalizme, serbest piyasaya “inananlar” açısından korona nedeniyle, hükümetlerin ekonomideki rolünün kapsamı ve büyüklüğünün artması tehlikeli bir durum. “Tarih, devletlerin kazandığı mevzilerin tümünü krizlerin ardından öylece bırakmayacağını gösteriyor. Bugün bunun emareleri sadece ekonomide değil, bireylerin gözetlenmesinde de kendini gösteriyor.” diye uyaran The Economist, dilinin altındaki baklayı bireysel özgürlüklerin kısıtlanması kılıfıyla gizliyor. Güney Kore ve Singapur örnek verilerek medikal ve elektronik mahremiyetin neredeyse tamamen bir kenara bırakıldığı söyleniyor. Dolayısıyla, “devlet yetkisinin kötüye kullanımı” ve “özgürlüğün tehdit altında olması”, “izinsiz gözetlemenin yaygınlaşması” gibi bir duruma neden olacağı söyleniyor. The Economist’in esas telaşının, zaten toplumun bazı kesimlerince talep edilen “güçlü devlet”in pandemi nedeniyle eline geçireceği yetkiyi, bazı sektörlerde kamulaştırma, sağlık sektöründe genişletilmiş sağlık sigortası gibi yatırımlara neden olabileceği, bunun da “ağır aksak ve daha az dinamik bir kapitalizme yol açması”ndan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

 

Post-Neoliberalizm: Devlet’in Göreve Çağrılması

Neoliberalizm bahsinde “devletin küçültülmesi”, “ulus-devletin sonu” söylemleri hep revaçta oldu. Bu söylemler neoliberaller tarafından yayıldığı kadar neoliberalizme karşı olduğu iddiasındaki kesimlerce de paylaşıldı. Bu durumun temelinde, neoliberalizmin esas olarak “Washington konsensüsü” olarak bilenen “on emir”den ibaret sayılması yatar.Neoliberalizm eleştirilerini Foucault’nun Biyopolitikanın Doğuşu dersleri üzerinden kuran Dardot ve Laval’a göre ise, neoliberalizmi özgün kılan şeyin, “on emir”le birlikte, yönetimselliğin sınırlarına dair getirilen yeni anlayıştır. Noeliberalizm “yönetime hukuksal, parasal, davranışsal kuralların uyanık bekçisi rolü verir; büyük oligopollerle yarı resmi bir gizli anlaşma çerçevesinde, rekabet kurallarının gözetimi resmi görevini ve özellikle de, piyasa durumları yaratma ve piyasa mantıklarına uyum sağlamış bireyler yaratma hedefini yönetime atfeder” (2012: 247). Bu anlamıyla klasik “bırakınız yapsınlar”cı liberalizmden de farklıdır.

Neoliberallere göre, krizden bizzat sorumlu olan liberalizm, toplumsal sistemin işleyişini doğalcılık olarak ele alıyor, her şeyin Tanrı’nın (“Gizli-el”in) buyruğu doğrultusunda olduğuna, bu nedenle kesinlikle bu “doğa”ya hiçbir müdahalede bulunulmamasını savunuyordu. İktisat politikaya önceldi ve hukukla yönetilmezdi. Oysa neoliberalizm, kapitalizmin üretim yöntemlerinin ve yapılarının sürekli devrimine insanların yaşam tarzlarının ve zihniyetlerinin de sürekli uyumunu sağlamak için devleti ve yasayı müdahaleye çağırır. Bu müdahaleler, ahlaki ıstırapları ve bireyler arası-hatta birey içi-çatışmaları önlemek için, insanın kendi yaşamını ve yazgısını temsil etme tarzına kadar her şeyi dönüştürmelidir. İnsanların mesleki konum ve işyeri değiştirmek zorunda olmaları, yeni tekniklere uyum sağlama zorunlulukları, genelleşmiş rekabetle karşı karşıya olmaları onların uyum yeteneklerini, yani hem uzmanlaşmalarını hem de uzmanlıklarını değiştirmeye muktedir olmalarını şart koşan bir kapitalizm söz konusudur.[5]

Neoliberalizmin (bir dizi politik uygulama) tarihsel bir sapma olduğu ve aslında kapitalizmin (sömürücü sistem) bugün üretici güçlerin geldiği düzeyde ekolojik etkileri bakımından reforme edilebileceği safsatası, post-neoliberalizme nasıl geçileceği tartışmaları içinde devletin rolüne verdiği yer açısından bir yer tutsa da burjuva iktisatçılar dışında çok fazla alıcısı bulunmamakta; ancak tartışmalarda ilginç noktalar da öne çıkabilmektedir. Örneğin, Çin’deki atipik neoliberalizm nihayetinde küresel piyasalara göre üretim yaptığı için emperyalist-kapitalist ilişkilere tabi durumda; yani neoliberal olsun ya da olmasın kapitalist üretimin bugünkü işleyişi ve düzeyi, devletin ülke kaynaklarını yönetme ve kontrol etme kapasitesini zaten nesnel olarak sınırlamıştır. Emperyalist küreselleşme, ulus-devletlerin sermayenin doğrudan temsilcisi olma özelliğini bu açıdan belirgin hale getirmiş ve “görece özerk” olduğu iddiasını çürütürken devletler arasındaki emperyalist zincir içinde süren rekabette tüm milliyetçi retoriğe rağmen, onları birbirine daha bağımlı hale getirmiştir.

Neoliberalizmle birlikte devletin “kamusal” görevlerindeki değişikliklerin ardından “sosyal devlet”in öldüğü gibi kavramlaştırmalar ve ekonomik kriz, artan gelir/servet adaletsizliği gibi konuların giderek keskinleşmesiyle birleşen iklim krizi devletin yeniden “sosyal” görevlerini üstlenmesine dair başka önerileri de gündeme getirmişti. Devletin ne olduğuna, ne işe yaradığına ve kimin işine yaradığına dair tartışmayı es geçen “sosyal demokrat” tezler post-pandemi tartışmaları ile yeniden ivmelendi. Hem “yeşil yeni düzen”, hem “küçülmeciler”, hem de 21. Yüzyılda Kapital kitabının yazarı T. Piketty gibi akademisyenlerin iklim krizi ve/ya ekolojik kriz ile bağlantılandırarak post-pandemi ve/ya post-neoliberalizm tezleri şu ya da bu oranda devleti yeniden göreve çağırıyor ya da devlete yeni görevler yüklüyor.

Yeşil Yeni Düzenciler, eskisinden hatırlanacağı üzere, şirketlerin üstünden gelemediği bazı sektörlerde, devlet hazinesinden kaynaklarla ya da devlet garantili fonlarla, devletin, makro planlama yeteneğini kullanarak şirketlerin yarattığı yıkımın temizlenmesini vazediyorlar. ABD gibi, milyonlarca insanın hiçbir sağlık güvencesinin olmadığı ülkelerde Sanders’in herkesi kapsayacak sağlık güvencesi vaadi gerçekten devrimci bir hava estirebiliyor. YYD, temelde, iklim krizine çare olarak savunulan fosil yakıt kullanımından “temiz enerji”ye geçişin finansı için “karbon vergisi” ve “ödeyen-kirletebilir” gibi Kyoto’dan beri hiçbir işe yaramadığı açığa çıkmış piyasa mekanizmaları ve devlet fonlarının “temiz enerji” şirketlerine aktarılarak “iklim dostu” yeni iş alanları yaratmakla sınırlı. 30 yıldan fazladır iklim için toplanan bu kapitalist devletlerin bulup da uygulamadığı çözümleri tekrar onlara önermekten daha iyisini yapabiliriz.

İklim krizine karşı mücadeleye piyasa hassasiyetleri ve parasal maliyet üzerinden yapılan hesaplarla başlayınca YYD’nin sadece devlet tarafından finanse edilebileceği sonucuna ulaşılıyor doğal olarak. Kârlılığından vazgeçmeyen sermayeyi yıkacak niyetimiz ve/ya gücümüz olmadığına ve iklim krizi de bir yandan insanlığı sıkıştırdığına göre adeta tarafsız bir hakem rolündeki devlet, fosil ekonomisindeki dönüşümü gerçekleştirecek kurumsal altyapıyı ve finansmanı sağlayarak sermayeyle işbirliği içinde bu süreci yürütebilir. Devletler, 2. Dünya Savaşı sırasında acil durum modunda hızla merkezi planlamaya geçerek militarist ihtiyaçları karşılamak için adımlar atmıştı. Devletin sınıfsal karakteri onun planlamaya kategorik olarak karşı durmasını gerektirmez ama bunu ülkedeki kapitalist sınıfın çıkarına olup olmadığı belirler. Bir dünya savaşı olmasa da sermaye kıyımı için belli tehlikeler barındıran iklim krizi benzer bir acil durumu yaratıyor. Ancak neoliberalizmin amentülerinden olan kamu borçluluğunun belli bir düzeyin üzerine çıkmaması gerektiği ilkesi bu kez ayak bağı olur. Bazı YYD’ciler Modern Para Teorisiyle bunun da etrafından dolanmaya çalışsa da sermayenin mülküne, servetine dokunulmaksızın gerçekleştirilecek böyle bir süreç, dönüşümün ekolojik maliyetinin dışsallaştırılarak doğrudan tahribatın dünyanın diğer uçlarına transferiyle sonuçlanacaktır.Önemli üyeleri arasında bazı devlet başkanları ve bakanların da olduğu İlerici Enternasyonal’in yakın zaman önce çağrısını yaptığı küresel bir YYD, elbette bu bariz soruna yanıt olmak adına önerilse de bu program etrafında gelişecek bir hareketin taleplerinin sınırlarını mücadelenin kendisi belirleyecektir.

YYD kampı bir somut bir politik mücadele zemini sunduğu ölçüde içinde farklı teorik ve ideolojik arka plandan gelen kesimleri de barındırıyor elbette. İklim adaleti ve adil dönüşümü ön plana çıkararak küresel emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı ülkeler ve bölgeler arası eşitsizliklere ve sömürgeciliğe karşı çıkan daha radikal ve/ya ekososyalist kesimlerin, politik programlarda yerli ve siyah halkların, yoksulların ve göçmenlerin, kadınların ve çocukların öncelenmesini, askeri-sınai kompleksin sınırlandırılması ve tasfiyesini, başta temel ihtiyaç sektörleri olmak üzere kritik sektörlerin kamulaştırılmasını, özellikle enerji ve gıda üretiminde kooperatifler gibi topluluk mülkiyetine dayalı yapıların oluşturulmasını, politik karar alma süreçlerinde daha fazla yerel halk meclislerine dayanılmasını, iş ve temel gelir garantisinin sağlanmasını içeren geniş çaplı taleplerini ekoloji ve iklim mücadelesinin gündemine sokmak için YYD’yi politik bir zemin olarak görmeleri kendileri açısından belirli bir stratejiye tekabül ediyor. YYD’nin bu daha sol kanadının devletle kurduğu ilişki ya da ona bakış açısı açık ki daha farklı.

Bu noktada YYD’nin devlet iktidarını ele geçirme planı ne sorusu gündeme geliyor. Yaygın cevap, toplumsal sokak hareketi ve seçimler. Aktivizmin sınırlarında gezen bu anlayış, aciliyet vurgusunda kendisiyle çelişiyor öncelikle. Dahası toplumsal hareketin sermayenin hattını değiştirecek güce ulaşacağı varsayılırken bir yandan da polis-asker sayısını ve bütçesini artıran devletlerin karşısında şiddetsizlik çağrısı yapılıyor. Kitle şiddetinin meşru görüldüğü durumlarda ise diyecek bir şey yok, o noktaya geldikten sonra koltukta oturanı değiştirmektense koltuğu yakmak neden yeğ olmasın.Benzer bir durum küçülme fikrini savunanlar için de farklı bir açıdan mevcut. Fıtratı gereği büyümek ve büyümek zorunda kalan sermayeye karşı “radikal” bir öneride bulunduklarını ileri sürerken bu küçülme politikalarının dünyaya egemen olan fosil şirketlere nasıl benimsetileceği, ülke içi ve ülkeler arası eşitsizliklerin emperyalist kapitalist sisteme rağmen nasıl sağlanacağı konusunda çok bir şey söylemezler.

Oysa Fortune dergisinin yayınladığı dünyanın en büyük 500 şirketi listesinin en tepesindeki 20 şirket (Chevron, Exxon, BP ve Shell, Saudi Aramco ve Gazprom, vd) enerji şirketleri.  Bu şirketler dünyadaki enerjiye bağlı karbondioksit ve metan salımının %35’inden, yani küresel karbon emisyonlarının üçte birinden sorumlu. Ve borsa listesindeki en büyük beş petrol ve gaz şirketinin iklim değişikliği ile mücadele politikalarını geciktirmek, kontrol etmek veya engellemek için her yıl yaklaşık 200 milyon dolar harcadığı tespit edildi. Fosil yakıt şirketlerinden sonra en fazla kirletici olan endüstriyel tarımda da durum aynı. Sektör küresel çapta 10 şirketin elinde. Servetleri 500 milyar dolara civarında servete sahip Nestle, Pepsi, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellog’s, Mars, Associated British Foods ve Mondelez şirketleri nerede hangi ürünün üretileceğinden damak zevkimize kadar her şeyi belirliyorlar.

Fosil yakıt ve endüstriyel gıda sektörünün bu üstünlüğü onların aynı zamanda finans sektörü başta olmak üzere askeri-sınai sektörü ile bağları, burjuva siyasetindeki lobi güçleri ve rüşvet çarkıyla satın almalara, medya tekelleriyle olan ilişkilerine kadar çok fazla ampirik veriyle beslenebilecek egemenlik ağlarını tarif edilebilir. Ama meselenin sadece bu açıdan tartışılması yine de eksiktir. Çünkü küresel bir sistem olarak emperyalist-kapitalizmin dünyada neden olduğu ekolojik yıkımı, adaletsizlikleri, ekonomik ve insani gelişmişlik açısından yarattığı eşitsizliği vb. kapsamıyor. İklim adaleti hareketlerinin savunduğu “iklim adaleti”, “iklim borcu” gibi küresel olarak çözüme kavuşturulması gereken sorunları içermiyor. Almanya gibi birkaç ülke örneğinde olduğu gibi, fosil sektörü Türkiye gibi ülkelere kaydırarak enerji ihtiyacını “temiz enerji” kaynaklarından sağlamış olmayı başarı hikayesi olarak sunmasına izin veriyor.

Fransız iktisat profesörü Serge Latouche gibi üretim teknolojilerinin gelişmesiyle üretim miktarı ile ekolojik etkinin ayrışabileceğini (decoupling) ve “sürdürülebilir bir kalkınmanın” olabileceğini savunan ya da bir olduğu büyüklükte kalan (steady-state) bir piyasa ekonomisinin mümkün olabileceğini söyleyen Herman Daly gibileri hariç küçülmecilerin çoğu antikapitalist ve sömürgecilik karşıtı bir söyleme sahip olsa da sermayeyle yüzleşme konusunda çekingen davranırlar. Max Ajl’in aktardığı üzere Andre Gorz’un ekososyalizmi, Ivan Illich’in şenlikli toplum çağrısı veNicholas Georgescu-Roegen’in entropi çalışmasını bir araya getirerek kapitalist toplumun yarattığı insana alternatif bir ufuk sunarak esasen ideolojik bir mücadele hattında var olurlar. Konu politik mücadeleye gelince başlayan yalpalama kendini devlete dair yaklaşımda ele verir. Sınıf mücadelesi göz ardı edilmese de basitleştirilerek söylersek devletin sermaye ilişkilerini bozması beklenir. Oysa küçülme hareketinde yaptırmamak, çıkarttırmamak, durdurmak, kapattırmak üzerinden gelişecek bir hat savunduğu ideolojik barikatı örgütsel bir forma da pekâlâ kavuşturabilir.

İklim krizine ve diğer ekonomik krizlere karşı devleti göreve çağıran bu arayışların en temel yanılgısı elbette devletin mevcut toplumsal sistemde bağımsız bir güç odağı olarak ele almalarıdır. Devleti sermaye ile emek arasında tarafsız bir hakem gibi görenleri, sermaye tarafından emek rejiminin daha da esnetilmesi için yasal kılıf ve ideolojik meşruiyet isteyenler oluştururken, emek tarafından ise bazı ekoloji örgütlerini, sendikaları, siyasi partileri de içeren, devletin halkı koruyucu yasalar çıkarmasını bekleyen, iklim adaleti ve adil dönüşümün “daha adil bir kapitalizm”de sağlanacağını ya da en fazlasından kapitalizmden devletin toplumsal hareketle sıkıştırılmasıyla peyderpey kapitalizmden çıkışı sağlayabileceğini düşünen kesimler oluşturuyor. Bu tam da Davos’ta belirlenen “paydaşlar kapitalizmi” ruhuna uygun bir durumdur, yeşil dönüşüm halkı iklim krizinden görünüşte koruyacağı gibi, sermayenin de istediği bir şey olabilir sonuçta. Ancak doğa ve emeği, talan eden ve sömüren işleyişin mantığı, devletin ne kadar müdahil olduğundan bağımsız arka planda sürmeye devam eder.

Latin Amerika’da devletin başına geçen halkçı iktidarların burjuvazi ile yüzleşmekten kaçınan petrol temelli kalkınmacı politikaları günümüzde “sosyal devlet”in sınırlarına, bugün tekrar gündeme gelen yeni Keynesçi önerilere dair yine bize ipuçları sunar. Onları, emperyalist kuşatma altında, tarihsel geri bırakılmışları karşısında, petrole dayanmaları veya kalkınmacı bir paradigma izledikleri için her şeyden bağımsız eleştirmek elbette küresel ekonomik işleyişi bütünlüklü olarak ele alınmadığı için yanlış olacaktır; ancak mevcut devletlerin sınıfsal karakterinin mevcut üretim ilişkilerine göre belirlendiğinin açık göstergesi olarak verilebilirler. Gelinen noktada tüm halkçı uygulamalara, emperyalist kuşatmaya, işgal girişimlerine karşı direnişe ve ideolojik mücadeleye karşın burjuvazinin içten çürüttüğü bir devlet yapısı mevcuttur.

Farklı farklı renkleriyle yeni Keynesçilik planlarına dair son dönemdeki umutlu bekleyişlerin, Keynesçi olarak görülen adımların küreselleşmiş kapitalist ekonomiye nasıl entegre edileceği sorusuna cevap vermeleri gerekir. Zira, 60’lı, 70’li yıllarda uygulanan “orijinal” Keynesçiliğin ithal ikameci biçimin geri gelmesi kapitalist üretimin bugünkü dünyasal örgütlenişi itibariyle pek mümkün değildir.

Genelde ithal ikameciliğe dair hafızalarda sanki bir sol, sosyal demokrat politika tarzıymış gibi kalan yanlış anıları da düzeltmek gerekir. Örneğin Türkiye’de bu yıllar sağcı hükümetlerle geçmiş, ithal ikamecilik, o yıllarda büyük kaynak aktarımıyla Türkiye burjuvazisinin belli düzeyde sanayi atılımı yapması için zemin hazırlamıştır. Başta emek olmak üzere toplumsal örgütlülüğün yüksek olduğu yıllarda geliştirilen bu tarz bir kalkınma paradigması, örgütlü işçi sınıfının bugünkü gibi dağılmasını değil, kalkınmadan pay aldığı ama başta kadın emeği olmak üzere sömürünün farklı emek biçimlerine genişlemesini getirmiştir.

Bugün sermayenin ulus-devlet sınırlarına takılmaksızın büyük çaplı hareketi, dünya tekellerinin ve dünya fabrikasının oluşmuş olması, üretimin tam da neoliberalizmin biçtiği işbölümü göreviyle ihracata yönelik yapılması ve en önemlisi de mâli sermayenin reel üretim üzerindeki hakim konumu artık böyle bir ihtimali ortadan kaldırmıştır.

Bugün Keynesçilik diye görülen devletin ekonomiye müdahaleleri, krizden çıkamayan sermayeyi kurtarma hamlelerinden başka bir şey değildir. Düşen kâr oranlarını yükseltmenin yolunu doğaya ve emeğe daha yoğun ve şiddetli saldırmaktan başka bir yerde bulamayacak sermaye için devlet bu talan ve sömürünün koşullarını faşistleşme eğilimleriyle birlikte hazırlar. Bugünün Keynesçiliği, Çin’in devlet kontrolünde gerçekleşen neredeyse insanlık dışı ağır emek rejiminin tüm dünyaya yayılması sonucunu doğurmaktan başka bir yönde ilerleyemez. Zira, krizden çıkışın diğer yolu, krize rağmen yeni bir düzeyde merkezileşemeyen ve kıyılamayan sermayenin yeni bir dünya savaşıyla kıyımıdır ve bu ihtimal seçenekler arasından çıkmış değildir.

Çin ile olan ticaret savaşında gümrük duvarlarını yükseltmeye girişen Trump’ın, küreselleşmeden en büyük kazancı sağlayan ABD’li dünya tekellerinin çıkarlarına aykırı hareket ettiğini düşündürecek bir durum yoktur ortada. Kapitalizmin 2008’den bu yana içinden çıkamadığı bunalım koşullarında sermayeler arası rekabette belli bir sermaye grubunun çıkarları, aşırı finansallaşmanın yarattığı balonları, bu gümrük duvarları yoluyla “geri getirilecek” üretimle desteklenmesinde olabilir. Ancak bu, Çin’deki emek yoğun süreçleri, aşırı sömürü düzeyiyle birlikte getirmek anlamını da taşır ki, salgınla birlikte tavan yapan işsizlik karşısında Trump meşruiyetini tam da azalttığı işsizlik oranına borçlu idi. ABD halkı kölece çalışma koşullarıyla hayatta kalmak arasındaki zorunlu tercihini yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı gibi burjuva ideolojik söylemlerin gürültüsü altında kabullenmek zorunda bırakılmıştı. Ta ki George Floyd isyanına kadar. Tıpkı Gezi gibi, bir siyah isyanı olarak başlayan ABD’deki güncel isyan, aslında neoliberalizmin ezdiği tüm kesimlerin kendi cephesinden ayaklanmasıyla bu kadar yaygınlaşmış ve büyümüştür.

 

İklim krizi ve devrimin güncelliği

2019 yılında en az 40 ülkede yaşanan büyük çaplı ve önceki kriz dönemlerindekilere göre kitle şiddetinin ön plana çıktığı halk ayaklanmaları, tüm bu tartışmaların 2008’den sonra bir kez daha bu kadar yoğun bir şekilde yapılmasının esas sebebi aslında. Kapitalizmin yıkımdan başka bir şey üretemeyeceği hem sermaye tarafından hem de dünya işçi sınıfı ve ezilenleri açısından artık çok net. Sermaye, giderek süreğenleşen çoklu krizleri karşısında olağanüstü yönetim metotlarını normalleştirme, faşistleşme, yeni Keynesçilik gibi yeni sınıf uzlaşı biçimlerini arama ya da bunların bir karışımını oluşturup uygulama yollarını arar ve esasında kriz yönetmeyi kendi açısından “yeni normal” haline getirirken işçi sınıfı ve ezilenlerin önünde 90’larda ilan edilen “tarihin sonu”yla birlikte bu yollardan birini tercih etme ve olan biteni izleme dışında bir seçenek yokmuş gibi düşünülüyordu. Küreselleşme ile birlikte herhangi bir halkasından kırılabilme imkanı belirginleşen emperyalist-kapitalist sistemin geleceksizliği karşısında çoğunlukla devrimci bir önderlikten yoksun olsa da enternasyonal işçi sınıfı ve ezilenlerin isyanları, ayaklanmaları, devrimleri, iklim kriziyle birlikte gelinen tarihsel eşiğin toplumsal gerçekliğidir.

Sermayenin kriz yönetimi arayışlarından kastedilen, bugün düşen kâr oranlarını geçici olarak yükseltecek, ekonomik krizi aşmaya asla yetmeyecek olsa da yeni yatırım alanları yaratacak bir yeşil dönüşümün emperyalist merkezlerde ve mâli-ekonomik sömürgelerde uygulanmasının doğurduğu sonuçların idaresinin ötesindedir. Keynesçilik şeklinde gelişen politik programların tamamında diğer seçenek, ya ekolojik yıkım, ya savaş, ya da barbarlık gösterilirken devrimci bir dönüşüm süreci imkansız ve yıkıcı bulunarak, böyle bir stratejik hattın kurulmasına zaman olmadığı, öznenin olmadığı (ya da öznenin kim olduğu tartışmaları) öne sürülerek üzerine düşünülemez hale getirilir. 20. Yüzyıldaki sosyalist inşa deneyimlerinin yarattığı ideolojik tahribat ve nihayetinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla politik iktidarı hedeflemekten uzaklaşan dünya işçi sınıfı hareketinin bugün bu silkinişi sermaye için esas krizi oluşturur ve yönetilmeye çalışılan da budur.

Küresel ekolojik kriz ve onun en öne çıkan görünümü olan iklim krizinin yarattığı tarihsel eşik, yalnızca kapitalizmin zaten mevcut eşitsizliklerini, ırksal, toplumsal cinsiyete dayalı, bölgesel, nesilsel, vs. toplumsal adaletsizliklerini derinleştirip şiddetlendirmesinden ibaret de değildir. Neoliberalizmin bir küresel müşterek olan atmosferi temel yükünün toplumsal sonuçları, diğerlerinden çok daha yaşamsal bir anlam taşır. Hava, su ve besinsiz bir yaşamın düşünülemeyecek olmasının yanında dünyadaki tüm enerjinin kaynağı olan güneşle gezegen arasındaki arayüz olan atmosferin ekosistemlerin üzerindeki belirleyici niteliği, onun diğer temellük altına alınan müşterekler gibi kontrol edilebilmesinin önüne geçer. Bir tür olarak insanın dünya üzerinde yaşayacağı alanların daralması, bildiğimiz anlamda toplumsal yaşamın bir bütün olarak çöküşü söz konusudur. Bugün 80 milyonu bulan yersiz yurtsuz hale getirilmişlerin nüfusunun 2030’a varıldığında 200 milyonun üzerinde olması beklenmektedir. Yüzyılın sonunda kadar pek çok dünya metropolünü de içeren kentlerin sular altında kalması söz konusudur. Öyle ya da böyle, biz hazır olalım ya da olmayalım, neoliberalizmle, post-neoliberalizmde ya da sosyalizmde, doğanın içindeki canlı türlerinden bir tür olarak insanın doğayla kurduğu ilişkideki dönüşümü hesaba katmaksızın yapılan teorik tartışmaların bir kıymeti olmayacaktır. Devrim bir güncellik olarak sınıf mücadelesinin var olduğu tarihin her anında söz konusu idiyse de bir kaçınılmazlık, tam anlamıyla zorunlu bir altüst oluş süreci insanlık için ilk kez bu kadar net bir şekilde ifade edilebiliyor. İşte, Covid-19 salgınının tarihsel açıdan kaçınılmaz bir durum olmasının arkasında kapitalizmin bu ekolojik rejiminin yarattığı zemin bulunmaktadır.

David Harvey, sermaye akışını kesintiye uğratmamız durumunda açlıkla yüzleşeceğimizi söylerken, bugün yaşanan açlığın, yoksulluğun halen yönetilebilir olduğunu da ima etmiş oluyor. Oysa, Max Ajl’ın endüstriyel tarım ve gıda sisteminin sürdürülemezliği konusunda ona verdiği cevapta da belirttiği üzere sermaye düzenini yıkmamız karnımızın doyması için önümüzdeki tek seçenek. Bugün endüstriyel tarım yerine küçük köylü tarımı gerçekleştiren kooperatif girişimleri, farklı temel ihtiyaçları şimdilik grup mülkiyeti altında gerçekleştiren dayanışma örgütlülükleri, komünler, kantonlar, özyönetim bölgeleri, özgür alanlar, iklim krizinin etkileri karşısında işçi sınıfının yaşam hakkını koruyabileceği adil bir dönüşümü sağlamak için, yani devrimci bir dönüşüm sürecinin kurucu unsurlarını barındırması açısından, 21. Yüzyılın gezegenin ekolojik limitlerini gözeten ve ekosistemlerin restorasyonunu önceleyen sosyalist pratiklerine bugünden bir hazırlık ve ideolojik mücadele zeminidir. Daha geniş bir ekoloji hareketinin üzerinde yükseleceği ve farklı toplumsal mücadelelerle bağlar kurarak bütünlüklü bir emek hareketini var edeceği alanlardır.

Bu açıdan bakıldığında iklim krizi, işçi sınıfını tarihin öznesi olarak sahneye çağırmakla kalmıyor, yeni bir dünyasal ekosistem koşullarında spotların onun üzerinde olacağı yeni bir sahne hazırlıyor. Milyonların canı, acısı, kanı ve teri üzerinde yükselerek kendini ayrıştırılmış bir ekosistemde kendini var eden bir avuç kapitalist vampirin duvarlarını dövmesi için ona örgütlenmekten başka çare bırakmayan bir alana sıkıştırıyor. Kitlelerin büyük ve şiddetli bir eylemi olan devrimin güncelliği sınıfın buna vereceği yanıta bağlıdır.

 

[1] http://www.abstraktdergi.net/cybersyn-ve-sovyetlerde-bilgisayar-aglari-deneyimi/
[2] Vandana Shiva’nın Çalınmış Hasat s. 24-26
[3] Vahdettin Kurt, Monokültür Ve Polikültür Tarım Uygulamalarının Oryza Sativa L. (Çeltik) Bitkisinin Gelişimine Olan Etkilerinin İncelenmesi -– Yüksek Lisans Tezi, 2013
[4] https://www.motherearthnews.com/nature-and-environment/nutritional-content-zmaz09jjzraw
[5] Christian Laval, Pierre Dardot, Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme, s. 158-160
Bunları da beğenebilirsin