Düşünce ve Kuram Dergisi

ABD Öncülüğündeki Savaşlar Ve Modern Emperyalizm Çağında Silah Türleri

Prof. Jose Maria Sison*

Giriş

20. Yüzyılın başında modern emperyalizmin ortaya çıkmasından bu yana, tekelci kapitalist devletler çeşitli boyutlarda saldırı savaşları veya karşı devrim savaşlarının yanı sıra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları gibi emperyalistler arası savaşlara girmiştir. Bu amaçla, konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan kimyasal, biyolojik, nükleer ve radyolojik olmak üzere çeşitli türlerde kitlesel imha silahları araştırma ve geliştirme çabaları için askerî ve özel sektör bilim ve teknolojilerini kullanmışlardır. Bunun sonuçlarından biri olarak ABD’nin önde gelen savunma şirketleri daha da büyüyerek küresel ölçekte dominant hâle gelmiş, hükümetle yaptıkları anlaşmalardan faydalanarak hükümet destekli araştırma ve geliştirme çalışmalarından kendilerine “ücretsiz” teknoloji sağlamışlardır.

Konvansiyonel silahlar birincil olarak patlayıcı, kinetik veya yakıcı potansiyelleri için, özellikle savaş alanında, savaşçılara karşı kullanılan silahlardır. Ancak bu silahların tahribat kapsamı, halı bombardımanları, yangın bombaları ve fosfor, napalm ve parça tesirli bombaların kullanımı gibi durumlarda, aynı zamanda siviller arasında geniş çaplı ölümlere yol açabilir. Hedef alınan asıl noktalar askerî güçler ve tesisler olduğunda dahi konvansiyonel olmayan kitlesel imha silahları bir anda tüm sivil nüfusu, sosyal altyapıyı ve çevreyi tahribata uğratma, bunlara kalıcı şekilde hasar verme potansiyeline sahiptir.

Yerimiz az olduğundan tarihsel arka planları kısaca vererek ABD ile artık var olmayan Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş yıllarından sonra gelen, daha yakın tarihlerde emperyalist devletlerin sorumlu olduğu savaşlara ve kitlesel yıkımlara odaklanmaya çalışacağım. Günümüzde Çin dahil olmak üzere emperyalist güçler, konvansiyonel olan ve olmayan en büyük kitle imha silahı stoklarını ellerinde bulundurmaktadır.

Nürnberg ilkeleri uyarınca, konvansiyonel olan ve olmayan kitle imha silahlarını üreten ve Hitler Almanyası ile benzer, hatta onu dahi aşan şekillerde bunları şantaj, askerî abluka ve saldırı savaşları için kullanan en üst terörist güç olarak ABD karşımızda durmaktadır. Ayrıca 2019 yılı itibariyle ABD, küresel silah ticaretinin bir numaralı tedarikçisi konumunu da korumaktadır.

Günümüzde ABD’nin kurulu olduğu coğrafî bölgenin fethinde, yerli nüfusa karşı uygulanan soykırım harekâtlarındaki şiddet ve vahşet bakımından İngiliz sömürgeciliğinin varisi ABD’dir. Beyaz yerleşimciler, zamanın en ileri konvansiyonel silahlarını kullanmanın yanı sıra çiçek, bubonik veba, kolera, grip, su çiçeği, kızıl, frengi gibi diğer hastalıkları da getirerek yerlileri bunlara maruz bırakmıştır. Daha sonrasında tüfekler, kırbaçlar ve zincirlerle Afroamerikalıları köleleştirmiş, cezasız kalan cinayetlerle her istediklerinde köleleri öldürmüştür. Nazi Almanyası ideologları, Amerikan yerlilerinin ve Afrikalı kölelerin üzerinde kurulmuş olan bu beyaz üstünlükçü hakimiyete hayranlıkla bakmıştır.

ABD emperyalizmi, Nagazaki ve Hiroşima gibi kentlerde sivil nüfus üzerinde atom bombası kullanan ilk ve bugüne dek tek güç olma ayrıcalığını da bulundurmaktadır. Bundan başka Kore, Küba ve Vietnam halklarına karşı kimyasal, bakteriyolojik ve entomolojik silahlar da kullanmış, daha yakın tarihteki saldırı savaşlarında, faşist ve neo-muhafazakâr tam spektrum hakimiyet politikasıyla radyolojik silahlara da başvurmuş, yüksek teknoloji ürünü silahlarda üstünlüğü tamamen ele geçirmiştir. Pek çok Pasifik adasında ve mercan adalarında ABD’nin yaptığı geniş çaplı nükleer testler insan sağlığına ve çevreye hasar vermiş, gizli laboratuvarlarda yürütülen tıbbi testler de benzer şekilde pek çok gönüllü veya gönülsüz insan denek üzerinde hasarlar bırakmıştır.

ABD’nin ve diğer emperyalist güçlerin ideolog ve propagandacılarının, terörist ifadesini yalnızca emperyalist teröristlerin ellerindeki kitle imha silahlarıyla karşılaştırılması dahi mümkün olmayan silahlara başvuran bireylere ve küçük gruplara özel olarak kullanmalarına dikkatimi vermeyeceğim. Bu süper teröristler mevcut uluslararası anlaşmaların etrafından dolaşarak ya da bunları ihlâl ederek bu silahları üretmekte ve rakiplerini tehdit etmek ve onlara saldırmak için kullanmaktadır. Bazı kitle imha silahlarını paylaştıkları İsrailli Siyonistlerle birlikte, El-Nusra, El-Kaide ve Selefi İslam Devleti (DAEŞ) gibi terörist vekillerine kimyasal silahlar da tedarik etmektedirler.

 

1. Dünya Savaşı ve Değişen Ölçeklerde Saldırı veya Karşı Devrim Savaşları 

Kendi başlarına, konvansiyonel olmayan silahlar kullanılmaksızın yürütülen savaşlarda dahi sivillerin yaşamları, sosyal altyapılar ve çevre çok büyük ölçekte tahrip edilmiş, hastaların tedavisi ve hastalıkların yayılmasının önlenmesi için yeterli sağlık personeli ve tesisinin kalmayacağı koşullar yaratılarak kitlesel açlık ve salgın hastalıkların yayılması için uygun şartlar hazırlanmıştır. 1899 yılında başlayan ABD-Filipin Savaşı’nda, Filipin nüfusunun yüzde 20’sinden fazlasının, yani 1,5 milyonunun üzerinde Filipinlinin işkence ve ateşli silahların yanı sıra gıda blokajları, zorunlu tehcir, kitlesel açlık ve tıbbî bakım eksikliği nedenleriyle bulaşıcı hastalıkların yayılması kaynaklı ölümlerden ABD emperyalizmi sorumluydu.

1. Dünya Savaşı sürecinde hem İtilaf Devletleri hem de İttifak Devletleri, konvansiyonel silahların yanı sıra kimyasal ve biyolojik silahları da geniş kapsamlı şekilde kullanmıştır. Hardal gazı, fosjen gazı ve diğer kimyasal maddeler akciğerlerin yanması, körlük, ölüm ve sakatlığa neden olma amaçlarıyla kullanılmıştır. Emperyal Alman hükümeti ordusu, düşmanlarını şarbon ve ruam hastalığı ile vurmuştur. Bu gibi konvansiyonel olmayan silahların kullanımı, savaş sonrası dönemde 1925 Cenevre Protokolü ile kimyasal silahların yasaklanmasını getirmiştir. Ne var ki I. Dünya Savaşı ile toplumsal hayatın büyük ölçekte hasar görmesi bir diğer korkunç ama hesaplanmamış sonucu doğurmuştur: 1918 küresel grip salgını dünyanın toplam nüfusunun üçte birini etkilemiş, 50 milyonun üzerinde insanın ölümüne yol açmıştır.

1. Dünya Savaşı sırasında Müttefik Devletler ve Mihver Devletleri, büyük kimyasal silah stoklarına sahipti. Ama gerek savaş alanında gerekse Yahudileri ve muhalifleri toplu hâlde yok etmek için gaz odalarında kimyasal silahları kullananlar Mihver Devletleri olmuştur. İstila ve işgal ettikleri ülkelerde savaşın konvansiyonel şiddeti, sivil direnişler karşısında organize misillemeler, gıda ve tıbbî bakımın yokluğu, kitlesel açlıklar ve salgınlar sonucu on milyonlarca insanın zamansız ölümünün sorumluluğu, Almanya, İtalya, Japonya ve diğer ülkelerin faşistlerine aittir.

Savaşı kazanan Müttefik Devletler tarafındaysa ABD ve Avrupalı Müttefikler, orantısız bombalamalarla Almanya’da sivil nüfusun ölümünden sorumlu olmuştur. Ancak savaşı kazananların mantığına göre bu sözde stratejik bombalama harekâtı, savaş malzemelerini üreten Almanya kentlerini ve endüstriyel kuşağı sekteye uğratmak için tamamen şarttı ve faşist rejimlere yaltaklanan, onları destekleyen nüfus için adil bir ceza, yerel nüfusun Müttefik Devletlerin ilerlemesi karşısında şiddete başvurarak direnişe geçememesi için gerekli bir önlemdi.

Müttefik Devletlerin 1943 yılında Pasifik sahnesinde, 1944 yılında ise Avrupa sahnesinde hava üstünlüğünü hızla elde etmesinden faydalanan ABD, Avrupa ve Asya’da faşist denetim altındaki kentlere karşı kullanılan yangın bombaları ve halı bombardımanlarında en önde gelen devletti. Müttefiklerin kullandığı bombalar bile çoğunlukla ABD’de üretilmişti. Ancak I. Dünya Savaşı’ndaki en eşsiz ve en gereksiz şiddet kullanımı, Japonya teslim olma teklifinde bulunmuş olmasına rağmen Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombalarıydı. Bombalar bu iki kenti tamamen yok etti ve hayatta kalanları ölümcül hastalıklara ve doğum kusurlarına yol açan radyasyona maruz bıraktı. ABD’ye göre atom bombaları, işgalci ABD güçlerine karşı nüfusun direnişini tamamen kırmak ve böylece ABD askerlerinin hayatını kurtarmak ve zaferi garanti altına almayı amaçlıyordu.

Bir süre boyunca ABD nükleer silahlar üzerinde tekele sahipti ve bu silahları diğer ülkelere şantaj yapmak için, hatta dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunan ABD askerî üsleri üzerinde zımnî bir şemsiye olarak kullanabiliyordu. Sovyetler Birliği 1949 yılında ABD’nin nükleer tekelini kırdı. Sahip olduğu nükleer bomba cephanesi, 1950-53 yılları arasında Kore halkına karşı, 1960’lardan sonra ise Vietnam ve Çinhindi halklarına karşı savaş açan ABD’yi nükleer bomba kullanmaktan alıkoymaya yetti.

Kore ve Çinhindi’ne karşı yürüttüğü saldırı savaşlarında ABD, konvansiyonel silahların yanı sıra geniş ölçüde ve yoğun bir biçimde bakteriyolojik ve kimyasal silahlar kullandı. Kore’deki mikrop savaşından ve Vietnam’da portakal gazı kullanılan savaşlardan sağ kurtulan kurbanlar, nesiller boyunca sivil nüfusa yönelen alçak emperyalist saldırıların yaşayan şahitleri oldular. Filipinler ve diğer ülkelerde silahlı karşı devrimleri ve kukla hükümetleri destekleyen ABD, gerilla savaşçıların kullandığı su kuyularına ve ırmaklara zehir karıştırmak için kimyasallar tedarik etti, karasu humması adı verilen sıtma türünü taşıyan sivrisinekleri kullandı.

ABD, biyolojik savaşı yasaklayan 1972 Biyolojik Silahlar Sözleşmesi’ne ancak Sovyetlerin biyolojik savaş araştırmalarını öğrendikten sonra uymaya başladı. 1925 Cenevre Protokolü ile her ne koşul altında olursa olsun kimyasal silahların kullanımının yasaklanmasına rağmen emperyalist güçler, kimyasal silahların geliştirilmesi, üretimi, saklanması ve kullanımını yasaklayan Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ni (KSS) ancak 1993 yılında imzaladı.

1970’lerin sonlarına doğru Sovyetler Birliği, Brejnev rejimi esnasında nükleer ve diğer konvansiyonel silahlarda ABD ile stratejik denkliğe ulaşmıştı. Bu iki süper güç arasında nükleer bir pat durumu ve terör dengesi oluşmuş, bu ise nükleer bir savaş durumunda karşılıklı imhanın açıkça kabulü sonucunu getirmişti. 1952’de İngiltere, 1960’da Fransa, 1964’te Çin, 1974’te Hindistan ve kısa süre sonra da Pakistan olmak üzere kimi diğer ülkeler de kendi nükleer silahlarını üretti. Daha sonrasında İsrail’in ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin de kendilerine ait nükleer silahlar ürettikleri bilinir hâle geldi. Bazı diğer ülkelerin de nükleer silah üretecek teknik kapasiteye sahip olduğu bilinmektedir.

Atmosferde, Uzayda ve Su Altında Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması (ya da diğer adıyla Kısmî Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması) 1963 yılında ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere tarafından imzalandı. 1968 yılında iki süper güç BM Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması üzerinde fikir birliğine vardılar. Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması 1996 yılında imzalandıysa da yürürlüğe girmemiştir. ABD ve müttefiki olan emperyalist güçler, nükleer stoklarını ve savaş durumunda bunları kullanma ayrıcalığını ellerinde bulundurmakta en ısrarcı olan devletlerdir. Bütünlüklü bir nükleer silahsızlanmaya en çok direnç gösterenler de bu devletlerdir.

2020 yılı Mayıs ayında ABD Başkanı Trump, ülkesinin nükleer silah testlerine yeniden başlamak istediğini tek taraflı olarak ilan etti. ABD, nükleer silahlarını ve sistemlerini en yeni teknolojilerle (örneğin siber uzay entegrasyonu, yapay zeka, kuantum bilgisayarları ve insan-makine arayüzleri gibi) geliştirmeye de devam etmekte, bunun yanı sıra yeni uzay silahları ve bunlara ilişkin olarak uzaya, dünya yörüngesine ve en dış atmosfere yerleştirmek üzere askerî donanımlar da geliştirmektedir. Nükleer silahlardan en büyük kârı elde eden savunma şirketleri arasında şu şirketler bulunmaktadır: Huntington Ingalls Industries (sözleşmelerle 28,87 milyar ABD doları), Lockheed Martin (25,1779 milyar ABD doları), Honeywell International (16,5488 milyar ABD doları), General Dynamics (5,8303 milyar ABD doları) ve Jacobs Engineering (5,3293 milyar ABD doları).

Uluslararası sözleşmelerce tüm ulus-devletlerin kara kuvvetleri, hava kuvvetleri ve donanmalarının elinde bulunmasına izin verilen konvansiyonel silahların, kalibrasyon ve hassas hedefleme teknikleri sayesinde sivil nüfus için daha az yıkıcı olduğu düşünülmektedir. Ancak yüksek teknoloji kullanımıyla bu konvansiyonel silahlar, siviller arasında can kayıpları ve sosyal altyapının tahribatı bakımından bugüne dek en yüksek hasara neden olacak hâle getirilmiştir.

1. Dünya Savaşının sona ermesinden bugüne dek küresel emperyalistler arası savaşların yokluğunda dahi ABD emperyalizmi, müttefikleriyle birlikte 25 ila 30 milyon sivilin ölümünden sorumludur. Bu can kayıplarının büyük çoğunluğu emperyalist saldırı savaşlarının yanı sıra Çin, Kore, Çinhindi, Endonezya ile Güneydoğu Asya, Güney Asya ve Orta Doğu’dan Afrika ve Latin Amerika’daki diğer ülkelere kadar yaşanmış olan emperyalist destekli karşı devrimlerde olmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bugüne dek ABD ve NATO müttefikleri Irak, Yugoslavya ve Suriye’de geniş bir yelpazedeki silahları, sivil nüfus ve sosyal altyapı üzerinde en kısa sürede en büyük yıkımı gerçekleştirecek şekilde kullanmıştır.

Yüksek tahribat gücüne sahip konvansiyonel silahlara beyaz fosfor bombası ve seyreltilmiş uranyum mühimmatları da ekleyerek sivillere savaş sonrası süreçlerde dahi zarar vermeye devam etmektedir. Ayrıca uzun, orta ve kısa menzilli seyir füzeleri, ses hızını aşabilen uçaklar, hayalet bombardıman uçakları, AWACS gözetim ve denetim uçakları, taktik insansız hava araçları ve yerleştirilen patlayıcıları tetiklemek için kullanılan elektronik aletler gibi çok daha “etkili” silah sistemleri kullanmaktadır. Kimilerince bu teknolojilerin askerî hedefleri vurmakta daha başarılı olduğu düşünülebilir. Ancak bu sistemler yerleşim alanlarındaki habersiz sivilleri, işletmeleri ve açık alanları da hedef almaktadır.

1.Protokol’ün[1] açık ve mükerrer maddelerinde devletlerin bu gibi sivil hasarlarından kaçınması gerektiği açıkça ifade edilmiş olmasına rağmen, sivil hayatlarının ve altyapıların tahribatı, ABD tarafından alay edercesine sadece “tali hasar” olarak adlandırılmaktadır. ABD emperyalist politika planlamacıları arasında hakim olan adı konmamış düşünce yapısı, bu gibi “tali hasarların” sivil nüfuslara ABD karşıtı güçleri desteklememeleri için uyarı mesajları göndermek amacıyla kullanılması yönündedir.

Sivil ölümleri dışında tehcir de emperyalist teşvikli savaşlar nedeniyle sivillerin büyük acılar çekmesine yol açan doğrudan tedbirlerden biridir. Resmî rakamlara göre yıkılan evlerinden, topluluklarından uzaklaştırılan, köklerinden sökülen insanların sayısı 1950 yılından bu yana istikrarlı bir artış göstermektedir. Öyle ki, 2014 yılı sonunda 19,5 milyon sınır ötesi sığınmacı ve 38 milyon ülke içi sığınmacı bulunmaktadır. Bunların büyük kısmı, ABD teşvikiyle başlayan savaşlar sonucunda Orta Doğu’da yıkıma uğrayan ülkelerdendir.

 

1.Konvansiyonel Olmayan Kitle İmha Silahları

Konvansiyonel silahların araştırma ve geliştirme süreçlerine benzer şekilde emperyalist devletler bilim ve teknolojiden faydalanarak kimyasal, biyolojik, nükleer ve radyolojik gibi farklı türlerde konvansiyonel olmayan kitle imha silahlarını da araştırmakta ve geliştirmektedir. Sıradan bir bıçağın mutfakta yemek hazırlamaya yaradığı gibi cinayet işlemekte de kullanılabilir olması gibi, bilim ve teknolojinin ikili özelliğinden faydalanan emperyalist devletler, birbiriyle çelişen iyi ve kötü amaçlarla araştırma ve geliştirme çalışmaları yürütmektedir.

Konvansiyonel silahlara nazaran sivil nüfus için daha ölümcül olduğu düşünülen kitle imha silahlarına yönelik araştırma, prototip geliştirme veya üretim yaptıklarını kabul ettiklerinde ise bu çalışmaları nefsi müdafaa, caydırıcı etki veya antidot geliştirme gibi saldırgan olmayan amaçlarla kullanmak üzere yaptıklarını iddia etmektedirler. Bunlar ön şartlandırma, ön belirleme, bu gibi silahları yasaklayan veya denetleyen yasa ve sözleşmelerin etrafından dolaşma anlamına gelen, sık kullanılan ifadelerdir.

Emperyalist güçler arasında ABD, kimyasal, biyolojik, nükleer ve radyolojik kitle imha silahları araştırma, geliştirme ve kullanma bakımından en önde gelmektedir. Kendi yargısına göre ABD, askerî ittifak anlaşmaları, ortak bilimsel araştırma programları, akademik değişim programları, yabancı bilim insanlarının ve teknoloji elemanlarının ABD vatandaşlığına geçirilmesi gibi yollarla konvansiyonel olmayan silahların araştırma, geliştirme ve kullanma adımlarında emperyalist müttefiklerinin bir veya birden çoğuyla işbirliği içerisindedir.

ABD’nin Manhattan Projesi kapsamında Amerikalı ve yabancı bilim insanları ve mühendislerden faydalanarak atom bombası araştırmalarını yürütmüş ve üretimini yapmış olduğu tarihe geçmiş bir husustur. ABD ayrıca II. Dünya Savaşı sonunda zafer kazanan Müttefik güçleri arasındaki öncülük rolünden faydalanarak bazıları Nazi bağlarına sahip olmasına rağmen Alman bilim insanlarını ülkesine alarak kendi roket teknolojilerine hız kazandırmıştır. ABD aynı zamanda 731. Birim[2] altında mikrop savaşları alanında çalışan Çin merkezli Japon bilim insanlarını toplamak amacıyla savaş suçlarından yargılanma muafiyeti getirerek benzer bir plana başvurmuştur.

Soğuk Savaş süreci boyunca, özellikle Sovyetler Birliği’nin ABD nükleer tekelini kırmasının ardından ABD, nükleer silah üretimi alanında üstünlüğünü koruma amacı gütmüştür. Nükleer pat konumunun sonucu olarak Kissinger’ın başını çektiği ABD’li strateji planlamacıları, savaş alanında kullanılmak üzere tasarlanmış kısa menzilli füzeler ve top mermileri gibi düşük verimli nükleer mühimmatlar olan taktik nükleer silahlar üretme fikrini geliştirmiştir. Bu taktik nükleer silahlarla ABD, ulusal ve toplumsal özgürlük için devrimci mücadeleler veren halklar ile nükleer gücü bulunmayan, ama ulusal bağımsızlık ve sosyalist amaçlarla ABD’ye tehdit oluşturan devletler karşısında nükleer gücünü pekiştirmeyi amaçlamıştır.

Sonradan ortaya çıktığı üzere bu taktik nükleer silahların büyük kısmı, sıcak savaş durumunda üstünlüğü sağlamak amacıyla NATO bölgelerinde, eski Sovyetler Birliği ve diğer Varşova Bloku ülkelerine yönelmiş hâlde konuşlandırılmıştı. Bu yolla ABD, uçaklar ve ağır silahlarla gönderilen seyreltilmiş uranyum başlıklı bombaları savaş alanında kullanıma uygun hâle getirmiş ve Soğuk Savaş sonrasında ilan ettiği neo-muhafazakâr politikalar kapsamında bu silahları Balkan savaşlarında ve Orta Doğu’da geniş ölçüde kullanmıştı. ABD, elinde bolca stoku bulunan sezyum maddesini kullandığını inkâr etse de seyreltilmiş uranyum ve lazer silahlarına sahip olduğunu ve bunları kullandığını açıkça ifade etmiş, hatta bununla övünmüştür.

ABD, kimyasal ve biyolojik savaş kullanımını yasaklayan antlaşmaların etrafından dolaşmak için nefsi müdafaa bahanesiyle kendi sınırları içerisinde ve dışarısında kimyasal ve biyolojik silahlar geliştirmek ve üretmek amaçlarıyla araştırma laboratuvarlarında çalışmalarını her zaman sürdürmüştür. Bu çalışmalar, Kore Savaşı’nda yaygın kullandıkları mikrop savaşları ve Vietnam Savaşı esnasında kullandıkları portakal gazı ve diğer kimyasal maddeler sayesinde ünlenmiştir.

Napalm bombaları, beyaz fosfor bombaları, sprey biçiminde iletilen zehirli maddeler ve patojenler gibi kimyasal silahların kullanımının emperyalistlere çekici gelmesinin nedenleri, düşük üretim maliyetinin yanı sıra ölen kurbanlar ve yaralı kurtulanlar üzerindeki ani etkileri ve tüm nüfus üzerindeki şok etkisidir. ABD bu silahları en yakın geçmişte Afganistan, Irak, Suriye ve benzeri bölgelerde gizli olarak kendi personeli ve İslam Devleti (DAEŞ) gibi terörist vekilleri aracılığıyla kullanmış ve ardından hikâyeyi tersine çevirip düşman devletleri suçlamış, fail olarak onları göstermiştir.

Biyolojik silahların kullanımının emperyalistlere çekici gelmesinin nedenleri ise geliştirmenin ve üretiminin çok kolay olması, suçu diğer devletlere veya gizli bir şekilde ABD adına çalışan küçük gruplara atmanın çok kolay olması ve kullanımlarının doğal yollarla veya kaza eseri gelişen “virüs salgınları” adı altında gizlenmesinin mümkün olmasıdır. Biyolojik silahlar, mikroplar ve başta bakteri ve virüsler olmak üzere patojenler şeklinde karşımıza çıkar. Bu türden silahların kullanan taraf için tek sakıncası, kendi güçlerinin salgına karşı bağışıklık geliştirmesini sağlama sorunudur.

COVID-19, enfekte olmuş olan ama günlerce hiçbir semptom göstermeyen kişilerce nezle gibi kolaylıkla bulaştırılabildiğinden, tüm dünyayı büyük bir hızla etkilemiş ve alarma geçirmiş olan en yeni virüs salgını tipidir. COVID-19 özellikle yaşlı ve bağışıklığı düşük kişilerde ciddi hastalıklara ve hatta ölüme neden olabilmektedir. En son bilimsel bulgulara göre çoğu ülkede 60 yaş altı kişilerdeki ölüm oranları, gribe yakın ya da gripten daha azdır ve 20 yaş altı kişiler için sıfıra yakındır.

Ancak yoksul ülkelerde veya insanların dar bir alanda sıkışık hâlde yaşadığı ve beslenme, sağlık ve hijyen sistemlerine erişimlerinin iyi olmadığı yoksul semtlerde çok daha ölümcül olma potansiyeline sahiptir. Gerek toplum içerisinde gerek ülkeden ülkeye taşınması kolaydır ve muhtemelen kendinden önce gelen tüm salgınlardan daha ölümcüldür. Küresel salgın hâlini almıştır ve hâlen milyonlarca insana bulaşmaya, dünya genelinde yüzlerce, binlerce insanın ölümüne neden olmaya devam etmektedir.

Aşı yoluyla hızlıca kontrol altına alınıp alınamayacağı ve 1916-18 yılları arasında çeşitli raporlara göre en az 50 milyon ila 65 milyon insanın ölümüne neden olmuş olan İspanyol gribi ile ne ölçüde karşılaştırılabileceği hâlen bilinmemektedir. Gerici devletler arasında şişirme ve kamu sağlığına yönelik gerçek tehditlerden saptırma, kendi dar çıkarları için kullanmak üzere paralel bir korku salgını yaratma şeklinde belirgin bir eğilim göze çarpmaktadır.

Günümüzde önde gelen rakip emperyalist devletler, COVID-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünün çıkışından ve yayılmasından birbirlerini suçlamaktalar. Çin, virüsün ABD, Maryland’de bulunan Fort Detrick askerî üssünden geldiğini ve 2019 yılının Ekim ayında düzenlenen Dünya Askerî Oyunları esnasında ABD askerî spor delegasyonu ile Wuhan’a getirildiğini iddia ederek bu gibi bir iddiada bulunan ilk taraf olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise bu iddiayı virüsün Wuhan Viroloji Enstitüsü’nden sızdığını ve Wuhan’a yayıldığını, Çin’in bilgileri gizlediğini ve böylelikle Çinlilerin ve bölgede seyahat eden yabancıların virüsü Wuhan’dan kaparak diğer pek çok ülkeye yaydıklarını iddia ederek yanıtlamıştır.

Her iki taraf da 40 senedir ABD ile Çin arasında sürmekte olan neoliberal küreselleşme işbirliği kapsamında, daha önceki biyoloji bilim insanları ve uzman değişim programlarından, biyolojik araştırma ve geliştirmenin genel durumunu ve ilgili ayrıntıları bildiklerini iddia etmektedir. İki taraftan birini suçlayan üçüncü taraflar da olmakla birlikte COVID-19’un kesinlikle hayvanlardan insanlara geçmiş bir virüs olduğunu, daha önceki koronavirüslerden mutasyon yoluyla geliştiğini ve muhtemelen çevrenin emperyalist güçlerce yağmalanması ve orman habitatının büyük ölçüde azalması ve bozulması ile ekolojik dengenin bozulması nedeniyle ortaya çıktığını savunanlar da bulunmaktadır.

Çeşitli bilimsel çalışmalar, bilinen bulaşıcı hastalıkların yüzde 60 ila 70’inin hayvanlardan bulaştığını veya ormanlarda yaşayan hayvanlardan geldiğini ortaya koymaktadır. COVID-19’un da izi sürülmüş ve güçlü bağışıklık sistemleri sayesinde virüs türlerinin mutasyon geçirerek insanlar için yüksek derecede bulaşıcı ve ölümcül patojenlere dönüşmesi için mükemmel konaklar olan yarasalarda virüsün “nihai kuluçkasının” gerçekleştiği ortaya konmuştur. Bir iddiaya göre virüs, Wuhan hayvan pazarında yarasa çorbası içen ya da yarasa eti yiyen insanlara, yarasalardan sıçramıştır.

Bu esnada, Avustralya ve çok sayıda diğer ülke, COVID-19’un kökeni ve gelişiminin bağımsız bir araştırmayla ortaya çıkarılmasını talep etmiş, Dünya Sağlık Örgütü de yakın geçmişteki toplantılarında bağımsız bir araştırmanın yürütülmesi kararını almıştır. Çin ve ABD, böyle bir araştırmayı kabul etmiştir. Ancak yakın zamanda ortaya çıkan, ABD öncülüğünde, Kanada, İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda ortaklığındaki “Beş Göz” Güvenlik Birliği tarafından paylaşılan 15 sayfalık bir araştırma dosyasında, virüsün Çin biyosavunma laboratuvarından sızdığı ve Çin’in, 2019 yılı aralık ayından bu yana virüsün yayılmasına dair bilgileri gizlediği iddia edilmiştir.[3]

Bahsi geçen WHO araştırmasının sonucu ne olursa olsun ABD ve diğer emperyalist devletler, nefsi müdafaa, caydırıcılık ve antidot üretimi gibi bahanelerle biyolojik savaş araştırma ve geliştirme çalışmalarını sürdürecektir. Dünya kapitalist sisteminin krizi ve emperyalist güçler arasındaki çelişkiler, emperyalist güçler ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki çelişkiler ve emperyalist ülkelerde proletarya ile tekelci burjuvazi arasındaki çelişkiler derinleştikçe biyolojik savaşlar ve salgınlar güçlü silahlar olma konumlarını sürdürecektir.

Üstelik, biyolojik savaş ve salgınlar kontrolden çıkarak özellikle emperyalist ülkelerde tüm sistemi tehlikeye de atabilir. Aynı ölçüde tekelci kapitalist bloklar ve finansal oligarşiler de çıkarlarını sağlama almaya ve genişletmeye girişecek, kendi askerî-endüstriyel kara deliklerinin büyüyen çekirdeği olarak bilgi teknolojileri, biyolojik teknolojiler, nanoteknoloji, uzay teknolojileri ve diğer yüksek teknoloji endüstrilerini merkeze alacaktır. Bu ise emperyalist güçler arasındaki ve tüm dünya kapitalist sistemi içerisindeki tüm çelişkileri daha da keskinleştirecektir.

 

III. Uzun Vadeli Sonuçlar ve Olasılıklar

COVID-19 salgını ile dünyanın geniş alanlarında devletlerce uygulanan çeşitli sokağa çıkma yasaklarının dünya kapitalist sistemi üzerinde, emperyalist ülkeler ve bağımlı devletler üzerinde ve yönetici sınıflar, hükümetler ve geniş halk kitleleri arasındaki ilişkiler üzerinde güçlü etkileri bulunmaktadır. Salgın ve bunun sonucunda gelişen sokağa çıkma yasakları, küresel kapitalizmin pek çok temel çelişkisinin ve arızasının iç içe geçmesini sağlayarak bunları küresel ölçekte, devasa bir fırtına hâline getirdi. İktidar sistemlerinin ve nüfusun olağan varoluş tarzını bozdu, üretim ve işsizlik seviyesini önemli ölçüde düşürdü, geniş çaplı açlık ve hastalıklara neden oldu ve daha çok sosyal belirsizlik ve huzursuzluk yarattı.

Tüm bu gelişmeler, 2008’deki finansal çöküşten bu yana giderek daha da derinleşerek dünya kapitalist sisteminin kronik krizi hâline gelen ekonomik durgunluk ve finansal dalgalanma durumunu daha da ağırlaştırmıştır. Küresel ölçekte anti emperyalist ve demokratik mücadeleler oluşturmakta, 1929 yılında başlayan Büyük Buhran’dan bile daha kötü bir yöne doğru ilerlemekte ve bunun yanı sıra tekelci burjuvaziyi ve gericileri, kendi sorunlarının üstesinden gelmek için çaresizlik içerisinde faşizm ve savaş yollarını benimsemeye teşvik etmektedir.

Emperyalist devletler ve bunlara bağımlı devletler, COVID-19 salgınını, olağanüstü hâl iktidarını almak ve kullanmak için bir fırsat olarak değerlendirmiş, sokağa çıkma yasakları uygulamış, halk üzerindeki denetimini sıkılaştırmış ve baskıcı önlemleri kurumsallaştırmıştır. Pek çok ülkede uygulanan sokağa çıkma yasakları, özgürce toplanma ve ifade hakkını bastırmak için kullanılmakta, halk savaşları veren ezilen halkların ve ulusların bulunduğu yerlerde ise çok daha sert askerî bastırma harekâtlarının önünü açmaktadır.

Emperyalist ülkelerin çoğunda ve bağımlı devletlerin tamamında, sokağa çıkma yasaklarının medikal nedeninin tersine halk, toplumu esas alan bir medikal gözetimden, hızlı ve ücretsiz COVID-19 testlerinden, virüsün ve diğer hastalıkların yeterli tedavisi olanaklarından mahrum durumdadır. Sokağa çıkma yasakları süresince insanlar toplu taşımadan ve geçimlerini sağlama olanaklarından da mahrum bırakılmıştır. Hükümetlerin sözünü verdiği gıda ve ekonomik yardımlar da alınamamaktadır. Yoksul ülkelerde ve kısıtlı olanaklara sahip göçmen topluluklarında insanlar açlıkla, temel ihtiyaçlarını karşılayamamakla, medikal testlere ve tedaviye erişim yokluğuyla karşı karşıyadır.

Özellikle Batı ülkelerinde, pek çok yaşlı insan yalnız veya kurumsal bakım evlerinde yaşadıklarından, aniden gelen fiziksel sınırlandırmalarla baş etmekte zorlanmaktadır. Evlerine dönmeleri mümkün olmayan, hayatta kalmak için kendi imkânlarına terk edilmiş göçmen işçiler ve diğer mahsur kalmış insanlar için pek çok acil mülteci sığınağı oluşturulmuştur. Sokağa çıkma yasakları üretim ve dağıtım zincirlerini de sert bir şekilde kesintiye uğratmış, pek çok temel ürün ve hizmette yetersizliklere yol açmıştır.

Neoliberal ekonomik politikaların 40 yıldan uzun süredir 7,5 milyarlık dünya nüfusunun %99,9’una verdiği büyük zarar açıkça görünür hâle gelmiştir. Halkın ezici çoğunluğunun krizin üstesinden gelmesini sağlamak için gerekli tasarrufların mevcut olmadığı, iş güvenliğinin yokluğu, geçim olanaklarının belirsizliği ve sosyal hizmetlerin yetersizliği ortaya çıkmıştır. COVID-19 vakaları hızla artıp sistemi aşırı yüklemeye maruz bırakırken, kamu sağlık sisteminin çok yetersiz ya da yoka yakın olduğu, kaynakların kâr amaçlı tıp alanlarına kaydırılmış olduğu ortaya çıkmıştır. Kişisel korunma malzemeleri doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık çalışanları için dahi yetersizken, yeterli yatak alanı, yüz maskesi, solunum cihazı, ilaç ve hatta dezenfektan bulunmamaktadır.

Ceremeyi geniş halk kitleleri çekerken emperyalist ve gerici devletler, finansal teşvik ve kurtarma paketleriyle büyük burjuvazinin üretimin ve ürün satışlarının durması ya da hayli azalmasından kaynaklanan geçici kayıplarını karşılama sözleri vermektedir. Gelecek olan küresel ekonomik buhran, en büyük talancı şirketler için, zor durumdaki işletmeleri büyük indirimlerle satın alarak zaten korkunç olan ekonomik güçlerini daha da konsolide etme yönünde altın bir fırsat sunmaktadır. Şüphesiz sınıf sömürücüleri, bunların siyasî temsilcileri ve yasaları uygulayanlar, sokağa çıkma yasaklarıyla vahşi kapitalizmin genişleyen fırsatlarından faydalanmakta, pahalı evlerinin ve tatil yerlerinin geniş alanlarında upuzun tatillerin tadını çıkarmaktadır.

Salgın ve bunun sonucunda getirilen sokağa çıkma yasakları, pek çok ülkede faşist eğilimleri daha da güçlendirmiş, yeni salgınlara karşı sıkı kamu sağlığı gözetimi, özellikle göçmen işçilere ve mültecilere, yani “yeni hastalığın taşıyıcılarına” yönelen nüfus denetimi önlemleri kisvesi altında polis devleti uygulamalarının daha da sertleşmesinin önünü açmış, toplumu “yeni normal” ayarlarına getirme kisvesi altında rağbet görmeyen yasa ve bütçe önceliklerinin getirilmesini kolaylaştırmıştır.

Salgın ve sokağa çıkma yasaklarının derin kültürel ve ideolojik etkileri de olmuştur. Bir yandan emperyalistler ve diğer iktidar sınıfları, Soğuk Savaş dönemindeki komünizm karşıtı histeriye, 9/11 sonrasında “terörizm” karşısında oluşan histeriye benzer şekilde, halkın “yeni, bilinmeyen ve görünmeyen bir düşman” karşısındaki korkularını silah olarak kullanmanın yollarını bulmuştur. Diğer yandansa geçtiğimiz üç ay içerisinde kullanıcı tabanında muazzam bir genişleme yaşanan ve önemli bir toplumsal denetim işlevine sahip olduğu ortaya konmuş olan dijital ve çevrimiçi iletişim kanalları ile kitlesel medya ve eğlence üzerindeki devlet güdümlü/kamusal ya da şirket güdümlü/özel hakimiyetini sıkılaştırmaktadır.

COVID-19 salgınının getirdiği sağlık krizi, dünya kapitalist sisteminin yaşadığı krizi ciddi şekilde ağırlaştırmıştır. Özellikle ABD ile Çin arasındaki kapitalistler arası rekabeti kızıştırmıştır. ABD, bilhassa askerî güç bakımından bir numaralı emperyalist güç olma konumunu korusa da askerî yeterliliklerini geliştirmeye devam eden Rusya ve Çin de zorlu rakiplerdir.

Günümüzde emperyalistler arası rekabet daha önce hiç olmadığı kadar bölgesel savaş, hatta doğrudan emperyalistler arası savaş tehlikelerini beraberinde getirmektedir. Lenin’in de işaret ettiği gibi, emperyalizm savaş demektir. Emperyalist güçler proletaryayı ve halkı istismar ederken, kendi aralarında dünyayı yeniden paylaşma mücadeleleri verirken, ekonomik bölge ve bağımlı devlet paylarını genişletmeye çabalarken dünya barışı söz konusu olamaz.

Sokağa çıkma yasakları yürürlükteyken dahi geniş halk kitleleri ve örgütlü anti emperyalist ve demokratik güçler, durumun anlamını ve sonuçlarını farklı düzlemlerde tartışmanın yollarını bulmakta, en önemli meseleler üzerinde sonuçlar çıkarmakta, kolektif kararlar almakta, protestolar ve talepler için uyumlu eylemler düzenlemektedir. Elektronik iletişim araçlarının yanı sıra, yerel topluluklar, ülkeler ve dünya genelinde elektronik olmayan iletişim araçlarına da sahiptirler. Protestolar ve talepler için evlerinden ve bahçelerinden seslerini yükseltmekteler.

Bağımsız ilerici haber siteleri ve blog’lar gibi internet platformlarını, sosyal medyayı ve video konferans araçlarını kullanarak salgına, adaletsiz sokağa çıkma yasaklarına, haklarına ve bu haklarının beceriksiz, yozlaşmış ve baskıcı oldukları günbegün ortaya çıkan yöneticilerce nasıl ihlal edildiğine dair görüşlerini ayrıntılı biçimde açıklamaktadırlar.

Okulların ve iş yerlerinin kapatılması, zorunlu izolasyon hâlinde pek çok saatin ziyan olduğu koşullar yaratmış olsa da aynı zamanda özellikle gençler, entelektüeller ve yeteneklerini, COVID-19 karşısında en ön cephede savaş veren sağlık çalışanları gibi zamanlarını muhtaç durumdaki insanların ve kamu tesislerinin hizmetine ayıran profesyoneller için yoğun çalışma, çevrimiçi grup etkileşimleri, kültürel yaratıcılık ve teknik inovasyon olanakları da getirdi.

En katı sokağa çıkma yasağı kurallarından gevşeyen karantina kurallarına geçiş sürecinde, farklı ülkelerde insanlar, farklı düzeylerde kitlesel protesto eylemlerine giriştiler. Hong Kong’da geniş kitleler sokağa dönerek demokratik özerklik ve diğer talepler için mücadele verdiler. Bu kitlesel eylemlerin şu an en dikkat çekici olanı ABD’de George Floyd’un polis tarafından küstahça katledilmesinin ardından ülke genelinde ırkçılığa, polis şiddetine ve adaletsiz ekonomik sisteme karşı Afroamerikalıların ve tüm ırklardan insanların yaptığı eylemlerdir. Kitlesel dayanışma eylemleri dünya geneline yayılmış hâldedir.

Şüphesiz, sokağa çıkma yasakları kaldırıldıktan ve kitlesel toplantılara izin verilmeye başlandıktan sonra geniş halk kitleleri zalimlere ve istismarcılara daha da kapsamlı ve yoğun bir biçimde başkaldıracaktır. Geçen seneden bu yana neoliberalizm ve faşizm gibi modern emperyalizmin en vahşi ve gaddar tezahürlerini kınamak ve bunlara karşı durmak için dünya ölçeğinde başkaldırılar görülmektedir. COVID-19 salgını, ölçüsüz sokağa çıkma yasakları ve olağanüstü hâller nedeniyle daha çok baskı ve sömürü altına giren halk, daha iradeli ve azimli protestolar ortaya koyacak, temel toplumsal, ekonomik ve politik sorunların çözümünü talep edecektir.

Emin olabiliriz ki emperyalist ülkelerde proletarya ve halk, emperyalizme, her türlü gericiliğe, karşı demokrasi savaşımını kazanmak için mümkün olan her biçimde mücadele yürütecek, kapitalizmin giderek derinleşen krizini yenecek, dizginsiz neoliberal açgözlülük ve faşizmin egemenliğine, emperyalistler arası savaş tehditlerine son verecek, sosyalizmin zaferini hedefleyecektir. Ezilen halkların ulusal ve toplumsal özgürlük yolundaki devrimci mücadeleleri de güçlenerek sosyalizm hedefine doğru ilerleyecektir. Herhangi bir ülkede ve de tüm dünyada emperyalizmin ve her türlü gericiliğin sonunu getirmenin tek yolu budur.

Emperyalist ve bağımlı devletler, halkın ulusal özgürlük, demokrasi ve sosyalizm taleplerini reddedip bastırmaktadır. Ancak böyle yaparak, bilmeden halkın devrimci direnişini canlandırmaktadır ki emperyalizme de, savaşa da en etkili karşılık budur. Zalimane iktidarlarını, devlet terörizmini ve silahlı karşı devrimleri kullanarak kendi konumlarını güçlendirmeye çalışırken emperyalistler arası çatışmaların ağına düşmekte, saldırı savaşları çıkarmaktadırlar.

Dünya kapitalist sisteminin krizi derinleştikçe emperyalist ve bağımlı devletler halkın üzerinde baskı ve sömürüyü de artıracak, çevreyi daha da yağmalayacak ve bozacaktır. Bu nedenle ulusal özgürlük ve demokrasi yolunda kapsamlı bir halk mücadelesi dahilinde toplumsal, ırksal ve çevresel adalet için, her yönden gelişim ve sosyalizm için mücadele etmek gereklidir. ###

 

*Halkların Uluslararası Mücadele Birliği Onursal Başkanı

 

 

 

[1] Ç.N. Cenevre Sözleşmeleri’ne 1977 yılında eklenen, uluslararası çatışmalarda kurbanların korunmasıyla ilgili protokol. Bu protokol kapsamında sömürgeci hakimiyet, yabancı işgalleri veya ırkçı rejimler karşısında halkların verdiği silahlı mücadeleler, uluslararası çatışma olarak değerlendirilmektedir.

[2] Ç.N. Tam adı Kwantung Ordusu Salgın Önleme ve Su Arıtma Şubesi olan, Japon İmparatorluk Ordusu’na ait gizli biyolojik ve kimyasal silah araştırma ve geliştirme birimi. II. Dünya Savaşı’nın bir parçası olan Çin-Japon Savaşı sırasında insanlar üzerinde yaptıkları ölümcül deneylerle tanınmaktadır.

[3] Ç.N. Raporun önde gelen bir Avustralya gazetesinde yayınlanmasını takip eden günlerde bu metnin araştırma sonucu rapor olmayıp önceden yayınlanmış olan gazete haberlerinin taranmasıyla oluşturulmuş bir bilgi notu olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, daha yakın tarihlerde, dünyanın pek çok yerinde virüs izole edilerek genom haritası çıkarılmış, tüm “akraba” virüsler haritalandırılarak virüsün doğal seçilim (evrim) yoluyla, doğada geliştiği ortaya konmuştur.

Bunları da beğenebilirsin