Düşünce ve Kuram Dergisi

Varlık, Hakikat ve Kürt Gerçeği

Ali Fırat

Varlık kavramının kendisi, halen en çok merak konusu olan felsefi kavramların başında gelmektedir. Bunun yanı başındaki ikiz kavram ise zamandır. İkisi birbirinden ayrılamaz. Varlık nasıl zamansız olarak düşünülemezse; zaman da varlık olmadan olmayandır. Zaman, tamamen varlıkla ilgilidir. İkisi arasındaki ilişki, en çok oluş kavramıyla bağlantılıdır. Varlık ve zaman, oluşla gerçekleşir. Zaman, varlıkta oluşa zorlar. Daha doğrusu varlığın sürmesi, Oluşla mümkündür. Oluş halindeki varlıktan bahsettiğimizde zaman doğmuş demektir. Oluş varsa, örneğin bir yerde iki farklı çiçek mevcutsa, orada varlık ve zaman var demektir. Oluşun olmaması, hem varlığın hem de zamanın yokluğu anlamına gelir. Oluş, varlığın farklılaşma, formlaşma halidir. Oluşum halinde olmayan varlık, olmayan varlıktır, olmayan zamandır. Oluşma, farklılaşma hali, potansiyel haldeki bilinçtir. Farklılaşma, belki de bilince giden yücelişin ilk adımıdır. Varlık, zamanla oluşup farklılaştı mı, bilince ilk adımını atıyor demektir. Ne kadar oluşum, form, biçim (hepsi aynı anlamdadır) varsa o kadar bilinç var demektir. Evrensel anlamda bilinç, farklılık; kategorik olarak bilinç ise, farklılaşmadaki tüm bilinçlerin genel evrensel halidir. Fakat formlardaki sonsuzluk, bilinç hallerinin de sonsuzluğu anlamına gelir. Ne kadar farklı form varsa, o kadar farklı bilinç vardır.

 

Kültürel Tarih ile Demokrasi İlişkisi

Varlık ile zaman arasındaki ilişki oluş yani değişim olarak tezahür eder. Mekân ve zaman ancak Varoluşla mümkündür. Değişim, varlık (mekân) ile zamanın mevcudiyetinin doğal bir sonucudur. Varlık ve zamanın olması için değişim şarttır.

Değişim, varlık ve zamanın kanıtıdır. Değişimin olabilmesi için değişmeyen bir şeyin olması gerekir. Değişim, değişmeyene göredir. Değişmeyen ise, hep aynı kalandır. Değişmeyen, asli varlıktır, öz olarak varlıktır, varoluşun kaynaklandığı ve baki kalan özdür. Kültürel toplum, uygar toplumdan daha kalıcı olup, toplumun aslını, varlığını oluşturur. Kültürel olarak güçlü oluşmuş bir toplumun varlığı, kalıcılıkta şanslıdır. Uygarlıklar ve devletler, hızlı ve çoklu bir değişime tabi oldukları halde; Kültürler, çok sınırlı bir değişime şans tanırlar. Toplumların en uzun süre tarihi olan Kültürel tarih, uygarlık ve modernite süreçlerini de kapsamına alır. Fakat kısa süre uygarlık ve modernite kültürü, Kültürün evrensel tarihini kapsamına almaz. Uygarlık ve modernite döneminin temel kategorileri olan devlet ve ulus, Kültürel tarihin ancak bir bölümü olabilir. Kültürel evrenselliği kapsayacak yetenekten yoksundur. Kürtlerin, uygarlık ve ulus tarihlerinde pek yer bulmaması, tarihsiz oldukları anlamına gelmez. Kültürel tarih bağlamında yaklaştığımızda Kürtlerin, binlerce yıllık başat bir tarihe sahip olduklarını görürüz. Bu kültürün temel niteliği, kabile ve aşiret formlarını güçlü yaşaması, tarım ve hayvancılık ekonomisinde devrimsel bir rol oynamasıdır. Verimli Hilal Kültürü, İnsanlık tarihinde ne kadar rol oynamışsa, Kürtlerin, halkların kültürel tarihindeki rolleri de ona denktir.

Tarihte Mezolitik ve Neolitik dönemlerin (M.Ö. 15000-3000) merkezî kültürüdür. Çin’den ve Hint’ten Avrupa’ya kadar tüm Neolitik toplum kültürlerini beslemiştir. Kültürel yayılmanın izlerini, hem genetik hem de etimolojik yöntemlerle bu alanlarda tespit edebilmekteyiz. Yaklaşık olarak ve tespit edilebildiği kadarıyla Verimli Hilal merkezli on iki bin yıllık bir kültürel önderlik söz konusudur. insanlık tarihinde hiçbir kültürün, bu denli uzun ve kapsamlı, güneş gibi aydınlatıcı, ısıtıcı ve besleyici bir rol oynadığına tanık değiliz. Varsa da rolleri sınırlı ve yüzeyseldir. M.Ö. 3000’lerde başladığı tespit edilebilen Sümer Uygarlığı ile Mısır, Hint ve Çin Uygarlıklarını, Verimli Hilal’deki köklerinden kopuk düşünmek, mümkün değildir. Sadece temel uygarlıkların oluşumunda değil, binlerce yıl sürdürülmelerinde de Verimli Hilal Kültürünün, ana kaynak rolünü oynadığı tartışmasızdır. Uygarlık kültürleri ancak neolitik kültürün verimli ortamında gelişebilirler. Kendi başlarına sıfırdan başlayan inşa yetenekleri yoktur. Verimli Hilal’deki Mezopotamya neolitiği, neredeyse tek başına İlkçağ Uygarlığına (M.Ö. 3000-M.S. 500) beşiklik etmiştir. Mezopotamya merkezli uygarlık da dünya uygarlıklarının belli başlı olanlarına, M.Ö. 3.000’den M.Ö. 300 yıllarına dek, merkezlik yapmıştır. ABD’nin daha yüzyılı bile bulmamış hegemonyasıyla karşılaştırırsak, aralarındaki muazzam farkı daha iyi kavramış oluruz. Kürt neolitiğinin bu tarihsel rolü önemlidir. Merkezî uygarlık sisteminin (beş bin yıllık bir sistem), Mezopotamya kökenliliği ve üç bin yıllık merkezî önderliğinde yaşanması, neolitik kültürün öneminin daha iyi kavranmasını mümkün kılar. Kültürleri ve uygarlıkları, halkların adıyla belirlemek abartma olabilir dolayısıyla doğru bir yöntem olmayabilir. Fakat en azından prototip aşamasındaki rollerinden bahsetmek doğrudur. Tarihi sadece tanınmış bazı imparatorluklar ve hanedanlıklarla tanımış olmamız, gerçeğin ifadesi için yeterli değildir. Yine tanınmış bazı kavimlerle tanımlamak da çok yetersizdir. Hele tanınmış modernite uluslarını, tarihin taşıyıcı gücü olarak tanımlamak, tarihte en büyük tahrifatın yapılması anlamına gelir. Tikel-evrensel bağını kurmayan, daha çok ideolojik hegemonyalardan miras kalan bu tarihsel zeminler aşıldığında, daha doğru bir insancıl toplumsal tarihle karşılaşırız. Tarihsiz bırakılan halklar ve emekçilerin tarihini, ancak bu yöntemle inşa edebiliriz.

Kültürel tarih ile demokrasi ilişkisi, sosyolojide pek işlenmeyen bir konudur. Asıl demokratik kriter, uygar olmakla değil uygarlık karşıtlığıyla bağlantılıdır. Bir toplumun uygarlık güçlerine karşı gösterdiği direnç, en önemli demokratik kriterdir. Liberalizm ise, bunun tersini iddia eder. Demokrasi için uygarlaşmayı şart koşar. Uygarlaşmamış kültürlerin özünde güçlü bir demokratik gelenek vardır. Devlet formunun antitezi olarak var olan yönetimler, demokratiktir ve bu özellikleriyle güçlü bir demokratik gelenek oluştururlar. Kent surlarının gerisinde sınıflaşmaya karşı direnen ve günümüze kadar devam eden kabile ve aşiret toplulukları, dinsel ve mezhepsel cemaatler, devletsiz halklar ve uluslar, demokrasinin temel güçleridir. Sistematik olarak anti-uygarlık, demokratikliktir. Marksizm’in ve liberal ideolojilerin demokrasiyi kent, sınıf ve devlet bağlamında kavramlaştırmaları ve kurumlaştırmaları, büyük bir çarpıtmadır. Kent, sınıf ve devlet kapsamına alınan demokratik sistem, iğdiş edilmiş, demokratik kültürünün içeriği boşaltılmış, hâkim kent ve sınıfın devlet egemenliği altına alınarak boşa çıkarılmıştır. Uygarlık, esas olarak demokratik kültürün zıddı olarak gelişen bir sistemdir.

Söz konusu Kürtler olunca varlık, oluş ve bilinç kavramları, hayli aydınlatıcı olacaktır. Kürtleri varlık, oluş ve bilinç halinde tanıtlamaya çalışmak, konunun köklü kavranmasının temelidir. Yakın döneme kadar belki de çoğu toplum ve devlet kesimi açısından Kürtlerin varlığı, tartışmalı bir konuydu. Kürtler, varlıklarını kanıtlamak için belki de kapitalist modernite bağlamında son iki yüz yılda hiçbir toplumsal varlığın yaşamadığı şiddette, içerik ve biçimde baskılar, inkârlar ve imhalar yaşadılar. Kendilerine kültürel ve fiziki soykırımlar uygulandı. Ana mekânlarında gerek fiziki parçalama gerekse kültürel (zihnen) parçalama ve yok sayma için her tür zor ve ideolojik araç devreye sokuldu. Denilebilir ki, kapitalist modernitenin soykırıma varana dek uygulanmayan hiçbir baskı ve talan mekanizması kalmadı. Kürtlük, bu açıdan benzeri olmayan bir olgudur. Yahudiler, yaşadıkları soykırım için ‘benzeri olmayan’, ‘biricik’ kavramını özenle kullanırlar. Kürtler için sadece uğradıkları soykırım açısından değil, varlık olmaktan çıkaran diğer tüm uygulamalar nedeniyle ‘biricik halk’ veya ‘toplumsal varlık’ tabirini kullanmak yerinde olacaktır.

Elli yıllık mücadelenin otuz yılı, Kürtler açısından sadece varlık sorunu için verildi. Bu mücadele, bir anlamda, Kürtler var mı yok mu sorusunu netleştirme mücadelesiydi. Taraflardan biri, intiharvari biçimde ‘Kürtler vardır’ derken, karşı taraf, ‘yoktur’ diyordu. Daha da ötesi ve utanılası olan, son otuz yıldan önceki altmış yılda da Kürt entelektüelliği açısından temel meselenin, Kürtlerin varlığını kanıtlama uğraşı olmasıydı. Şüphesiz bir birey ve toplum için kendi varlığını tartışmak, çok tehlikeli ve alçakça bir konumu ifade eder ki, bu da yaşam ve ölüm arasındaki ince bir çizgiye işaret eder. Tarihte hiçbir Toplumsal varlık, bu duruma düşürülmemiş veya çok az sayıda Toplumsal varlık, bu tür bir vahşete maruz kalmıştır. Kürtler kadar hiçbir toplumsal Varlık, kendiliklerinden utanır ve inkârı kabul eder hale getirilmemiş veya çok az sayıda toplumsal Varlık, böylesi bir aşağılanmayı yaşamıştır. Kürt olmak demek öz vatanı olmayan, hiç para etmeyen, parasız kalmakla özdeş olan, yoğunca işsiz kalan, her ücrete çalışan, sürekli yaşam kavgası veren, kültürel ihtiyacını unutan, maddi ihtiyaçlarının temini için korkunç çabalayan, Nan’ın (ekmeğin) anayurdunda (Neolitik Tarım Devriminin Anayurdu) Nan’sız kalan topluluk kalıntısı benzeri bir şey olmak demektir.

 

Varlık, Varoluş Olarak Kürtler

Son araştırmalar, bugünkü insanların atası sayılan Homo Sapienslerin, yaklaşık son üç yüz bin yıllık tarihlerinde yükselişe geçip hâkim tür haline gelişlerinin, Verimli Hilal’de (Kürtlerin çoğunlukta yaşadıkları bugünkü Kürdistan’ın merkezinde yer aldığı coğrafyada) gerçekleştiğini göstermektedir. İnsan türünün tespit edilen üç milyon yılı aşkın tarihlerindeki Homo Sapiens Aşaması, simgesel dilin doğuşuna denk gelmektedir. Simgesel Dilin gelişimiyle öne geçen Homo Sapiens Devrimi, Verimli Hilal’deki tarihe daha köklü yaklaşmayı gerektirmektedir. Homo Sapiens Devriminin bu alanda yoğunlaştığı, gen araştırmalarıyla da kanıtlanmaktadır. Son Buzul Dönemi’nin yirmi bin yıl öncesinde sona ermesiyle buzulların geriye çekilmesi, Neolitik Tarım Devrimi’ni mümkün kılmıştır. Coğrafyanın bitki ve hayvan zenginliğiyle Homo Sapiens’in düşünce gücü birleşince, insanlık tarihinin en köklü devrimi olan Tarım-Köy Toplumuna geçiş, Verimli Hilal’de büyük gelişmelere yol açmıştır.

Tarım ve Köy Devrimi ile dil ve düşüncede yaşanan sıçrama, o döneme dek eşi görülmemiş bir toplumsal biçimlenişe yol açmıştır. Hâkim dil-kültür grubu olan Hint-Avrupa (bu unvan yanlış olarak verilmiştir; Aryen Dil-Kültür Grubu demek daha doğrudur) toplulukları oluşmuştur. Bugünkü Kürtlerin kökenini, Hint-Avrupa topluluklarının Kök Hücresi olarak tanımlamak mümkündür. Kürt Dili ve Kültürü üzerindeki araştırmalar, bu gerçekliği ortaya çıkarmaktadır. Hem yaşam coğrafyası hem de tarihi, bu gerçekliği daha da doğrulamaktadır. Son kazılarla kalıntılarına ulaşılan ve geçmişi on iki bin yıl öncesine kadar giden en eski kabile ve din merkezi olduğu keşfedilen Göbeklitepe, mevcut kültürün gücünü kanıtlayan önemli bir örnektir. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine eski bir örneğe rastlanmamıştır. Göbeklitepe’deki dinsel merkez, kendi döneminde binlerce yıl göçmenlik ve yerleşikliği iç içe yaşayan kabilelerin Kâbe’si durumundadır. Özelde Urfa’da, genelde Kürtlerde din duygusunun halen güçlü olmasında, bu gerçekliğin payı küçümsenemez. Sümer Şehir Uygarlığından binlerce yıl önce oluşmuş ve binlerce yıl sürmüş güçlü bir kültürün varlığıyla tanışmaktayız. Dikilitaşlarda ilk harf ve hiyeroglif öncesi yazı örnekleriyle karşılaşmaktayız. On iki bin yıl öncesinde o taşları yontmak ve simgesel dili, hiyeroglif benzeri yazıya dönüştürmek, tarihsel değeri büyük bir aşamadır. Önemli olan, toplumsal tarihte etkileri halen süren çok büyük bir kültür aşamasının varlığıdır. Bu kültürel merkezin izleri, Kürtlerde halen yoğun biçimde yaşanıyor ve bu halk, halen bu coğrafyanın en eski yerleşik halkı olarak varlığını sürdürüyorsa, bu durumda Kürt gerçekliğinin oluşumunu, bu kültüre dayandırmak kaçınılmazdır…

Yaklaşık sekiz bin yıl önce kabile toplumu, Toros- Zagros coğrafyasında belirginleşmeye başlamıştır. Bu, öylesine otantik bir kültürdür ki, sanki kendini bir yandan ilk büyük Kâbe’siyle diğer yandan ilk evrensel müzik kültürü, davulu, zurnası ve kavalıyla ilan eder gibidir. Zurna ve kaval, bu kültürün sanatsal ifadesidir. Din merkezi, onun düşünsel ifadesidir. Kürt gerçekliği, hem bu büyük tarihsel aşamanın bir ürünüdür hem de bu kültürde çakılı kalmanın güçlü belirtilerini taşımaktadır. Bir kültürel kabileler halkı olarak kalmaktaki ısrarı, salt uygarlık güçlerine karşı savunma durumunda kalmasıyla izah edilemez. Kültürün kendisi çok derin köklere sahip olmazsa ya kendisi bizzat uygarlaşır ya da oluşumuna yataklık ettiği uygarlıklar içinde erir. Bu biçimde eriyen binlerce kabile toplumuna tanıklık etmekteyiz. Kürtler, bu yönüyle, örneği olmayan bir halk topluluğudur. Bir toplum, tarihsel bir devrimi köklü olarak yaşamışsa, sosyolojik bir hakikat olarak o toplumun, kendi içinde ikinci bir büyük ve farklı devrime önderlik etmesi zordur. Yaşadığı öz devrimin, kendi zihniyet ve kurumsal dünyasını tamamıyla işgal etmesi, bunda rol oynar. Başka bir devrim, başka bir zihniyet ve kurumsallık gerektirir. Bu devrim de ancak güçlü kültür merkezine nazaran çevre teşkil eden ikincil kültürler içinde mümkündür.

Sapiens devriminin değil, yaklaşık on dört bin yıllık tarım devriminin de yerleşik Kürt kültüründe kalıcı etkiler oluşturduğunu göstermektedir. Genetik haritalar, hem Homo Sapiens türün hem de tarım devriminin, bu kültür merkezinden çevresine ve dünyaya yayıldığını kanıtlamaktadır…

Kürtlerin, kendi varlıklarını halen kültürel karakterleriyle korumaları, dayandıkları tarihsel kültürün gücünden ileri gelir. Kültürel yaşamı, uygarlık yaşamına tercih etmeleri, basit bir gericilik veya ilkellikle izah edilemez. Yaşadıkları kültür, bir kent, sınıf ve devlet kültürü değildir; kendi içinde otoriterleşmeye, sınıflaşmaya yer vermeyen ve Kabile demokrasisinde ısrar eden bir kültürdür. Kürtlerin kolay zapturapt altına alınamamaları, bu kültürel demokrasileriyle ilgilidir. Herhangi tikel bir toplumu düşünürken devletli, sınıflı ve ulusal olmasını, gerçekliğinin asli özelliklerinden saymaktayız. Bu özellikleri kapsamayan toplumları, toplumdan saymamak gibi idealist tutumlara sıkça düşmekteyiz. Kentli, sınıflı ve devletli bir toplum yaşamının, erdem değil, düşüş olduğu kanıtlanmıştır. Kürtler, klan toplumunun aşılmasından itibaren başlayan ve uygar toplumun gelişmesine kadar süren evrensel tarihin ve  toplumun tüm evrelerinde başat rol oynayan Kabile Toplumunun temsilcisidir. Kabile kültürünün inşa edilmesinde ve sürdürülmesindeki başat unsurdur. Kabileyi, çağdışı ve dönemi kapanmış bir toplumsal olgu saymak yanlıştır. İnsanlığın temel formu kabiledir ve hiçbir zaman aşılmaz. Biçim ve içerik değiştirebilir ama toplumsal olgudan tamamen dışlanması mümkün değildir.

Yazılı Tarihten itibaren Sümer uygar toplumuyla ilişkilerinde Kürtlerin prototipine sıkça rastlamaktayız. Sümerler, dayandıkları ana kaynaklar olmaları itibariyle Kuzey ve Doğu’daki dağlık bölge halkına halen de anlam ifade eden Kurti, Batı’daki kabile halklarına ise Amoritler genellemesiyle karşılık verirlerdi. Kurti kelimesinin sözcük anlamı, ‘Dağlı Halk’tır. Kürt deyince günümüzde de ‘dağlılık’, temel bir özellik olarak çağrışım yapmaktadır. Aslında Sümer döneminin Kurti’leriyle günümüz Kürti’leri arasında belki de ‘u’ harfi üzerindeki iki nokta farkı kadar bir fark vardır. Binlerce yıllık kabile kültürlü Kürtler, Kürt halkı içinde halen ağır basan, kabile Kürtleridir. Şehirlisi, ovalısı, sınıf ayrışması yaşayanı, devlet işbirlikçisi, devlet karşıtı olanı bolca vardır. Ama ana gövde Kürtlük, soyunu güçlü yaşayan Kürtlük, geleneksel Kabile özellikleri ağır basan Kürtlüktür, ana kabilesel Kürtlüktür. Şehirli, egemen sınıflı ve devletli Kürt, çoğunlukla ve geleneksel olarak Kürtlükten kopmuş, asimilasyona yatmış Geçiş Kürtlüğünü ifade eder. Gılgameş Destanı’ndaki ilk şehirli işbirlikçi Kurti olan Enkidu, belki de tüm şehirli, sınıflı ve iktidar işbirlikçisi Kurti’lerin ilk atasıdır. Destandaki Humbaba, Dağ Kurti’sidir. Enkidu, ihanet ettiği Humbaba’yı öldürmesi için Gılgameş’e âdeta yalvarır. Günümüzdeki işbirlikçi Kürti’yi ne de yaman çağrıştırıyor! Demek ki ikisi arasındaki fark, ‘u’ harfi üzerindeki noktalar kadar olabilir derken pek de haksız sayılmayız…

Kürt kültürünün, uygarlıklar karşısındaki konumunu değerlendirirken, yukarıda tanımlamaya çalıştığımız diyalektik bağı hep göz önünde tutmak gerekir. Sümer uygarlık kültürüne karşı Kurtilerin hep direniş halinde olduklarını gözlemlemekteyiz. Bunu özellikle Dağ Tanrıçası Ninhursag’ın söz konusu edilen mitolojik anlatılarından izlemek mümkündür.

Gılgameş Destanı özünde Sümer uygarlaşmasına karşı direnen Kurtilerin, özgürlük ve varlıklarını koruma mücadelesini ifade eder. Kurtilerin içine sızan uygarlık, direnişle karşılaşsa da kendi zihniyet ve kurumsal temellerini de atar. Uygarlık kültürü genelde olduğu gibi pazar etrafında kentlerin kuruluşuyla Neolitik toplumu etkisi altına alır. Somut olarak M.Ö. 4300’lerden itibaren Aşağı Mezopotamya kökenli El Ubeyd Kültürünün Yukarı Mezopotamya Kültürünü etkilediğini tespit edebilmekteyiz. El Ubeyd Kültürü, güçlü hanedanlar etrafında oluşan hiyerarşik toplumla daha önceki kabile kültüründen ayrışır. Daha eşitlikçi kabile kültürü ile sınıflaşmaya başlayan hiyerarşik kültür arasındaki ilişki ve çelişkiler, Hurrilerin oluşumunda önemli rol oynar. Hurriler de tıpkı Kurtiler gibi aynı kökenden (Sümercede ‘Kur’ ve ‘Ur’ kelimeleri ‘Dağ’ ve ‘Tepe’ anlamındadır) gelmektedir. Toros-Zagros sistemindeki dağ ve tepeliklerde yoğunlaşan toplum adları, her iki kelimeden türetilen aynı toplulukları ifade etmektedir. Kabileyle iç içe gelişen hanedan kültürü, Kürtlerin geleneksel kültürünün önemli bir parçası haline gelir. Asurluların M.Ö. 1200’lerde yükselen gücü karşısında Hurrilerin, uygarlık gücü olarak dağıldıkları, döndükleri eski kabile kültürünü uzun süre yaşadıkları anlaşılmaktadır. Nairi Konfederasyonu (M.Ö. 1200-850; Nairi Asurcada Nehir, Su Halkı anlamına gelmektedir) adıyla gevşek kabile birlikleri halinde yaşadıkları tespit edilebilmektedir. Ünlü Urartu Krallığı (M.Ö. 850-600), geleneksel Aşağı ve Yukarı Mezopotamya kültürleri arasındaki ilişki ve çelişkilerden doğan diğer önemli bir örnektir. Muhtemelen Hurri kökenliliği de bulunan ve bugünkü Ermenilerin o dönemdeki temsilcileri olan kültürel öğelerin sentezinden oluşan Urartu Kültürü, dönemin hegemonik gücü olan Asur İmparatorluğu’na karşı koyabilen, ayakta kalan ve zaman zaman Asurluları gerileten tek güçtür. Kürt ve Ermeni kültürü başta olmak üzere, bölgenin tüm kültürel zihniyet ve yapılanmalarında güçlü bir etkiye sahiptir. Zagroslardan Asur’a karşı yaklaşık üç yüz yıllık bir direnmeden sonra M.Ö. 612’de Asur’un başkenti Ninova’yı yakıp yıkan Med (Asurluların Hurrilere taktığı bir ad olsa gerek) Konfederasyonu, bir imparatorluğa dönüşür. Kısa süren imparatorluk döneminin ardından, hanedan entrikaları sonucunda M.Ö. 550’lerde Fars Akhamenit soyundan kralların eline geçtikten sonra da bu imparatorluğun en etkili kültürünü yine Med Kültürü oluşturmaktadır…

 

Gerçek Kürtlük ile Sahte Kürtlük Biçimindeki Ayrışma

Uygar Toplumun ilk iki bin yılında proto-Kürtlerin, uygarlıkla ilişkileri çok yoğun olmuştur. İki yönlü bir ilişki, tüm gelişmelere damgasını vurmuştur. İlk yönüyle uygarlık kültürünün baskıcı ve sömürücü kent, sınıf ve devlet unsurlarıyla hep çatışmalı olmuşlardır. Bazen sömürü ve baskının merkezlerini istila etmeye kadar varan hamleler (Babil’in fethi, Ninova’nın yıkılışı) yaparken, güçleri yetmeyince de çoğu zaman dağların fethedilmez doruklarına çekilerek (Zagrosların güney eteklerinden Dersim’e kadar benzer lehçeleri konuşan Hewrami ve Zaza-Kurmanc kültürü, bu gelişmelerle yakından bağlantılıdır) Varlıklarını korumaya, bağımsız ve özgür yaşamdan vazgeçmemeye özen göstermişlerdir. Bu kültürün izleri, bugün bile oldukça etkilidir. Dağ Kürtleri denilen kesim, esas olarak bu hat üzerinde yaklaşık beş bin yıl boyunca yaşayan Hurri kökenli kabilelerdir. Hurrice bazı kelimelerin kökeniyle Kirmanckî ve Hewramcanın birçok kelimesinin çakışması, bu gerçekliği yeterince izah etmektedir. Uygarlık kültürüyle ilişkilerinde ikinci yön, geliştirilen ilişkileri olumlu değerlendirip benimseme ve özümseme temelinde olmuştur. Kürt kültüründe uygarlığın bu yansımaları, kentli, sınıflı ve devletli zihniyet ve kurumların oluşması biçiminde olmuştur. Birçok örnekte karşılaştığımız “yenemiyorsan benzeş ve öyle yen” kuralı burada bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Guti, Mitanni, Hitit, Urartu, Med, Pers ve Sasani örnekleri, kendilerine saldıran uygarlık güçlerine karşı, kendilerini bizzat uygarlık olarak inşa edip benzeşerek yenmeyi ve ayakta kalmayı ifade etmektedir.

Proto-Kürtler açısından İslâmiyet’e kadar gelen iki bin yıllık İkinci uygarlık aşaması, kendi kentlerini inşa ettikleri, egemen sınıflarının oluştuğu ve devletlerini kurdukları dönemdir. Daha çok dağ eteklerinde ve ovalık alanlarda oluşan bu kültürün, karma bir özelliği hâkimdir: Benzeşmeye çalıştıkları uygarlıkların dil ve kültürlerini yaşayan yönetici aristokrasi ile alt sınıfları oluşturan ve kendi öz dil ve kültürlerini yaşayan kesimler. Kürt coğrafyasının ağır etkisi altında oluşan bu kültürün ikili karakteri, çok az değişerek günümüze kadar varlığını sürdürecektir. Gerek dağ ve ova kültürü biçimindeki ‘ikili ayrışma’ gerekse ova-kent kültüründeki sınıfsal ikili ayrışma, bu kültürün temel karakteristik özelliğidir. Üst tabaka, yabancı işgalci ve fetihçi sömürgenlere karşı hep muazzam bir uyum gücü gösterip kendi öz kabile- halk kültürünü işe yaramaz saymış, ikinci plana atıp iç ilişkilerinde çok sınırlı ölçüde kullanmakla yetinmiştir. İçinde rol oynadığı veya bizzat kurduğu uygarlıklara kendi dil ve kültürünü egemen kılmak için çaba göstermemiş veya çok az göstermiştir. Gutilerden Eyyubilere kadar bu hep böyledir. Kentli ve devletli bu egemen zümre, belki de hiçbir toplumda olmadığı kadar geleneksel Kürt kültürel varlığına karşı olumsuz rol oynamıştır. Yabancı dil ve kültürler içinde erimeye götüren yüksek sınıfsal ve ailesel çıkarlar, şüphesiz bu olumsuzlukta belirleyici olmuştur. Kendi içine kapanan Dağ Kürti’sinin ve alt tabakanın çoğunlukla değişmeyen kabile ve aile kültürü, binlerce yıl varlığını ancak içine kapanarak erimeden günümüze kadar taşıyabilmiştir. Bu iki kültürel kesim arasında dağlar kadar bir uçurumun oluşması, Gerçek Kürtlük ile sahte Kürtlük biçiminde köklü bir ayrışmaya yol açmıştır. Kapitalist modernite döneminde neden güçlü bir milliyetçi Kürt burjuvazisinin oluşmadığının kökeninde, bu tarihsel gerçeklik yatar.

Neolitik dönemde ve İlkçağlarda çok güçlü yaşanmış bir proto-Kürt kültürel olgusundan bahsetmek gerekir. Birer tarihsel olgu olan toplumsal gerçeklikler, bu çağlarda kendilerini tam farklılaştırıp kimlik kazanmış halk veya kavim gerçeklikleri biçiminde sunamazlardı. Henüz bu aşamaya gelinmemişti. Halk veya kavimsellik açısından Neolitik Dönem ve ilkçağların görünümü, kabile, aşiret ve hanedan birlikleri biçimindedir. Dinsel ve mezhepsel birlikler de henüz tam anlamıyla oluşmamışlardır.

Kabile, aşiret ve hanedan bilinç biçimleri, bu dönemin en gelişmiş toplumsal bilinç biçimleridir. Neolitik Çağ, Kabilenin Görkemli Çağıdır. Her kabile, bir totemle temsil edilir. Totem, kabilenin kimliğidir. Urfa’da Göbeklitepe’deki tapınak, muhtemelen en güçlü kabilenin din-tanrı merkezidir; yörenin en güçlü kabilelerinin ortak dinî merkezidir. Dikilitaşlardaki hiyeroglif benzeri işaretler, her bir kabilenin soy kütüğü olarak da okunabilir. Piramit, Ziggurat ve Kâbe’nin yani İlkçağın temel iki uygarlığı olan Mısır ve Sümer uygarlıklarıyla, Ortaçağın İslâm uygarlığının din merkezlerinin, tanrı evlerinin ilk örneği, prototipidir. Bu nedenle, tarihsel önemi büyüktür. Hz. İbrahim’in Urfa’dan çıkış yapması ve üç Tek Tanrılı dine atalık etmesi, tesadüfi veya rastgele bir olgu değildir. Tespit edilebildiği kadarıyla en az on iki bin yıllık geçmişi olan Urfa yöresindeki Dinsel merkez kültürünün bir sonucudur. Sadece Göbeklitepe’deki tapınak sistemi, belki de o çağın tespit edilebildiği kadarıyla üç bin yıllık dinsel Kâbe’si rolünü oynamıştır. Harran’ın da benzer rolünden bahsedilebilir. Muhtemelen henüz keşfedilmemiş birçok merkez vardır. Siverek’te Newala Çori’deki tapınak kültürü de on bir bin yıl öncesine kadar gidebilmektedir. Neolitik dönem kabilelerinin her birisinin, genellikle bir hayvanı kendilerine totem seçtiklerini biliyoruz. Totem, kabilenin bir nevi soyadı, kimliğidir derken, kabile bilincinin bir nevi ilk biçimlerini de tanımlamış oluyoruz. Nasıl bugünkü ulus-devletler, bayraklarıyla kendilerini temsil edip kimliklendiriyorlarsa; kabile birliklerinin totemleri de aynı anlamı ifade etmektedir. Nasıl BM’deki bayrak sayısı kadar ulus-devlet temsil ediliyorsa, tapınak merkezlerindeki totemlerle de dönemin güçlü ve nam salmış kabileleri temsil edilmektedir. Aralarındaki fark, özde değil hacimleriyle ilgilidir.

Totemin belli bir tabu, tapınma özelliği taşıdığını biliyoruz. Toteme tapınma, kabilenin kendini kutsallaştırma, yüceltme, böylelikle uzun vadeli güvenceli bir yaşama kavuşturma arzusunu ifade etmektedir. Ölüm sonrası yaşam inancı, atalara duyulan büyük bağlılığın sonucudur. Varlıkları, onlarla özdeştir. Atalarına saygıları ve bağlılıkları, kendilerini ölüm sonrasındaki bir sonsuz yaşam inancına götürmektedir. Daha sonraki Tek tanrılı dinler, bu kabile inancının, din ve tanrı anlayışının gelişmiş biçimidir. Urfa ve yöresindeki neolitik dönem ve uygarlık Çağlarının kabile kültürünü çözümlemek, yaklaşık on beş bin yıllık bir tarihi bulunan bu kültürün, neden bu denli direngen ve kalıcı olduğunu ortaya koyabilecektir. Halen çok güçlü olan dinsel duygular ile aile ve namus anlayışlarının kökeninde de bu en eski kabile kültürünün kolay silinmez izleri bulunmaktadır. Namus ve kan davasının halen çok güçlü olan varlığı da yine bu kültürel toplum gerçeğinin bir sonucudur. Toplumsal kimliğe kazınmış yasalar, kolay kolay silinmez ve etkisini yitirmez. Kabilenin kültürel varlığının doğurduğu duygu ve düşünce dünyası, asla küçümsenemez. Halen insanlığı ayakta tutan bilinç, bu kültürel varlığın derin izlerini taşımaktadır. Sanat, bilgi, felsefe, din ve mitolojiyle dile getirilen, duyumsanan belli başlı tüm bilinç biçimlerinin kaynağında, kabile kültürü vardır. Kabile kültürünü dile, duyguya getirmeyen hiçbir mitoloji, din, felsefe ve sanat ekolü yoktur. Mitolojik, dinsel, felsefi ve sanatsal farklılıkları derinliğine araştırdığımızda, her bir farklılığın temelinde kabilesel varlığı görürüz. Daha sonraki kavim ve ulus bilinçleri, çoklu kabile birliklerine dayalı olarak geliştirilen Kabile Bilinçlerinin türevleridir. Örneğin tarihte en çok karşımıza çıkan İbrahimî dinlerin, bu dinlerin mezhepleri ve tarikatlarının, en son dinsel milliyetçilik olarak uluslaşmalarının temelinde İbrani kabilesi yatmaktadır. Bu dinler, mezhepler ve uluslar ortaya çıkmadan önce, gerçekliklerinin potansiyel gücü, İbrani kabilesinin Verimli Hilal ve Mısır uygarlıkları arasındaki dolaşımından kaynaklanır. İbrahimî devrimin temelinde, Urfa yöresindeki tapınak merkezinde biriktirilen kabile totemleri olan putları kırıp, yerine daha iyi kavramsallaştırılmış bir kabile inancını yerleştirmesi yatmaktadır. İsevilik, İbrahimî dini, yoksullaşmış kabileler ve köle döküntüleri adına dönüştürmüştür. Hz. Muhammed’in önderlik ettiği din olan İslâmiyet ise, aynı şeyi Bizanslılar ve Sasaniler arasında sıkışan ve başta Arap kabile dünyası olmak üzere benzer yaşamları olan diğer kabileler dünyası için gerçekleştirmiştir. Yoksullaşmış kabileler ve sığınacak vicdan arayan köleler yığını olmadan Hıristiyanlığı, yoksul Arap kabileleri olmadan da İslâm’ın çıkışını düşünemeyiz. Hıristiyan cemaati ve İslâmi Ümmet, kabileler ve kabilelerden kopmuş avare insanlarla işsiz köleler ve kaçak askerlerin ortak inanç temelinde oluşturdukları yeni bilinç toplumlarıdır. Burada kabileyi aşan, sınıf temeli gelişmiş bulunan yeni bir toplum ve onun yeni inançları söz konusudur. Fakat bu yeni toplum koşullarında da kabile, çok az değişikliğe tabi kıldığı varlığını, güçlü bir biçimde sürdürmektedir. Söz konusu olan, krize girmiş kabile toplumunun yeni bir ideolojik ve toplumsal yapılanma temelinde dönüşümüdür; kabilenin kendi öz birimi içinde bulamadığı çözümü, dışarıda kabile demokrasisinin inkârı temelinde vücut bulan şehir, sınıf ve devlet kültürünün gelişimi içinde bulmaya çalışmasıdır.

 

Kültür; İlerleme ve Gelişmeyi Temsil Eden Asıl Güçtür

Kabile Çağında, sayıları artan ve hacimleri büyüyen kabilelerin krize girmeleri söz konusudur. Kriz döneminde farklı anlayışlara sahip iki kesim belirir: Birincisi, yoksul kabile tabanı bölünerek ve özgürlüğünde ısrar ederek yaşamak isterken; ikinci kesim olan kabile hiyerarşisi ise, hâkim hanedan olarak kabilenin yoksullaştırılmış tabanından kopup, genellikle uygarlık dini dediğimiz ideolojik çıkışlarla, kendini yeni devlet toplumu olarak örgütler. Eski kabile kültürü, uygarlık kültürüne yenik düşmüştür. Bu dönüşümle iç içe olan gelişme, kentleşme, sınıflaşma ve devletleşmedir. Uygarlığın, kabile kültür krizine bulduğu temel çözüm budur. Tarihte çokça tartışılan ve Marksistlerin de paylaştığı düşünce, bu dönüşümün ileriye doğru atılan dev bir adım olduğudur! Uygarlaşma hep ilerleme ve üstün yaşam biçimi sayılmıştır! Marks ve Engels, bu dönüşüme tarihsel materyalizm perspektifiyle yasal bir zorunluluk atfetmişler, tarihin ileriye yönelik dev bir adımı olarak değerlendirmişlerdir! Ben, bu anlayışı eleştiriyorum. Kabile toplumunda yaşanan krizin zorunlu bir aşaması olarak değerlendirilemez. Yaşanan şey, hiyerarşik unsurların sınıfsal tercihidir. Kabile demokrasisi, özgürlüğü ve eşitliğinin geriletilmesi pahasına sağlanan bir değişim (gelişme diyemiyorum) olduğu için, göreli olarak muazzam bir gerileme, insanlık için bir düşüş adımıdır. Tarih, hep egemen zümrelerin ideolojik bakışlarıyla kodlandığından, bu değişime zorunlu, ilerletici hatta devrimci gelişme diyoruz! Doğrusu, bunun zorunlu olmayan ya da zorunluluğu bulunmayan gerici, düşürücü ve devrim karşıtı bir adım olduğudur. Tarihin anlatılmayan diğer yüzü olan, kendi hiyerarşik hanedan elitlerinin ihanetine karşı hep mücadele eden, Kabilenin demokratik, özgür ve eşitlikçi yapısında ve bilincinde ısrar eden Kültür, ilerleme ve gelişmeyi temsil eden asıl güçtür. Tarihin, bu kültür tarafından bilimsel olarak sistematik biçimde ifade edilmemesi, bir eksiklik olabilir. Ama bu gerçeklik, böylesi bir tarihin mevcut olmadığını göstermez; tersine yazılmadığını, yazılsa bile bastırıldığını ve propagandasının güçlü yapılmadığını gösterir. Egemen zümrenin, İdeolojik tekeller ve sömürü tekellerinin geliştirdikleri uygarlık; krize çözüm olmamış; kendini hep toplumun sırtında kanser uru gibi büyüten kentleşme, sınıflaşma ve iktidarlaşmayla günümüze doğru gelindiğinde en büyük kriz kaynağına dönüşmüştür. İnsanlık eğer yaşayacaksa, tarihsel kriz toplumuna karşı kabile çağındaki demokratik, özgür ve eşitlikçi kültürü, uygarlık tarihi boyunca zihinsel ve kurumsal alanda yaşanan olumlu gelişmeler temelinde yeniden yaşamsal kılarak bunu başaracaktır. Proto-Kürtlerin, neolitik kültür ve Antikçağ kültüründen kalan en değerli mirası olan Kültürel Varlığı, demokratik modernite bilinciyle bütünleştiğinde, günümüz Ortadoğu krizinden çıkışta tarihine ve kimliğine uygun bir gelişmenin sahibi olabilecektir.

Bunları da beğenebilirsin