Düşünce ve Kuram Dergisi

İnsanlık, Kaybettiği Yerde Kazanmalıdır

Selahattin Çetin

Ortadoğu’da son yüz yılda yaşananların dış etkenlerle bağı çok güçlüdür. Kuşkusuz iç nedenler, çelişkiler de mevcut çatışmalara ve olayların gelişimine yol açıyor ama dış etkenler, küresel düzeydeki çelişki ve çatışmalar da Ortadoğu’da yaşanan olaylar üzerinde büyük etki yapıyor. Yaşanan olayları dış çerçeve büyük ölçüde etkiliyor gibi görünüyor, ama onun da Ortadoğu için ne kadar dış olup olmadığı tartışılabilir. Nihayetinde etkileyici olan kapitalist modernite zihniyeti ve siyasetidir. Bunun da iktidarcı ve devletçi sistemin son modernitesi olduğu değerlendirilirse her ne kadar kapitalist modernite Avrupa merkezli gelişmiş, Ortadoğu’ya da dıştan gelen bir etken gibi görünse de iktidarcı-devletçi sistemle bağlı olması onu bir yerde Ortadoğu için iç bir etken haline getirebiliyor. Dolayısıyla kapitalist modernite gelişimini, Ortadoğu için çok yabancı dış bir etken olarak yalnız başına görmek mümkün olmuyor. Bir yanı dış etken gibi görünüyor ama işin özünde iç etken olma gerçeği de var. Bunu da gözden ırak tutmamak, tali boyutta ele almamak lazım.

Bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’da yaşanan olayları, güncel çelişki ve çatışmaları iktidarcı-devletçi sistemin beş bin yıllık tarihsel gelişimiyle bağlantılı olarak ele almak gerekmektedir. Kapitalist modernite sisteminin küresel hegemonik bir güç haline gelme özelliğiyle bağlantılandırıp birlikte değerlendirmek en doğru ve gerçekçi yaklaşım gibi gözüküyor. Bu da bir yanıyla iktidar ve devlet gerçeğini doğru ve yeterli anlama gereğini ortaya çıkartıyor diğer yanıyla kapitalist modernite sistemini, onun temel karakterini, hegemonik hale gelme özelliklerini doğru ve yeterli anlamayı gerektiriyor. İktidar ve devlet gerçeğinin tekelci karakteri, merkeziliği, çevre merkez ilişkisi aslında yayılmacı ve hegemonik özelliği hep anlaşılmaya, değerlendirilmeye çalışılıyor. Daha somut olarak, Hollanda-İngiltere eksenli olarak ortaya çıkan kapitalist gelişmenin de Avrupa’ya, oradan bütün dünyaya, Ortadoğu’ya nasıl sürekli bir yayılma eğilimi gösterdiği, o zamana kadar var olan iktidar ve devlet sisteminin hegemonik yapısının çok daha ötesine geçerek kendisini küresel bir sistem haline getirdiği bilinmektedir. Bunun da yoğun bir çelişki ve çatışma içerisinde geçtiği, baskı ve sömürüye dayandığı bir gerçektir. Söz konusu çelişki ve çatışmanın yayılma eğiliminin dünyayı ele geçirme tutumunun uzun süre çeşitli bölgelerdeki talanlar, soygunlar, çatışmalar biçiminde devam etmesi ardından 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde bir dünya savaşı düzeyine ulaştığı da bir gerçektir. 20. Yüzyıl, dünya savaşları yüzyılı oluyor. Bu savaşların askeri bakımdan yoğunlukları hesaba katılarak ‘Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, 3. Dünya Savaşı’ diye sürelere ayrılarak isimlendiriliyorlar. Her savaş için belli bir zaman dilimi belirlemesi yapılıyor. Onun dışında en azından küresel düzeyde ve aynı şiddette olmayan bir çelişki ve çatışma durumunun yaşandığı, nispeten ateşkesli, hatta barışlı denen süreçlerin yaşandığı belirtiliyor.

Bugünkü durumu doğru anlamak açısından öncelikle bu durumun daha iyi değerlendirilmesi, doğru anlaşılması gereklidir. ‘Bu savaşlar neye dayanarak, nereden kaynaklanarak ortaya çıkıyor ve yaşanıyorlar, böyle bir savaş durumu nasıl aşılacak?’ Belirtilen çerçevede insan bilinci şimdiye kadar belli bir formülasyon geliştirdi. 19. Yüzyılın sonunda 20. Yüzyılın başında kapitalizm gerçeği üzerinde önemli bir yoğunlaşma ve tartışma yaşandı. Artan yayılmacılık, militaristleşme bu temelde yoğunlaşan çelişki ve çatışma durumu insanlığı böyle bir anlam derinliği kazanmaya götürdü. Bu temelde kapitalizm gerçeği daha doğru, derin anlaşılmaya çalışıldı, kapitalizme ilişkin aşamalar kondu. Sermaye sistemi olarak değerlendirildiği için ‘sermaye birikim dönemi’ denildi. ‘Sermayenin sistem kazanma, egemen hale gelme dönemi’ denildi. Hegemonik hale gelme, küresel bir durum kazanma dönemine de ‘emperyalizm aşaması’ denildi ve kapitalizmin son aşaması olarak da tanımlandı. Kapitalizmin mutlaka aşılacağı, sosyalizmin gelişeceği, insanlığın varlığı ve özgürlüğünün buna bağlı olduğu değerlendirildi.

Bu temelde Birinci Dünya Savaşı anlaşılmaya, kapitalizmin yarattığı sorunları ve çelişkileri aşma temelinde arayışlara girildi. Bu çabanın da Ekim 1917’de Rusya’da devrime yol açtığı biliniyor. Ekim Devrimiyle birlikte kapitalizmin yayılmacılığı, hegemonik yapısı, iç çelişkilerinin çatışmaya dönüşme durumu yeni bir özellik kazandı. Sermaye sistemi, kendisi için ciddi bir tehdit ve tehlike olarak Ekim Rus Devriminin hedeflediklerini gördü. Böylece kendi iç çelişki ve çatışmalarını biraz hafifleterek ya da ikincil plana iterek söz konusu tehlikeli gelişmeye karşı mücadeleyi birincil plana aldı. Aslında savaş olmayan dönem olarak bu süreçler değerlendirildi.  Belki kapitalist sistemin iç çelişki ve çatışmalarının bir dünya savaşına yol açma durumu söz konusu değildi, ama kapitalizmin onu aşmak isteyen sosyalizme karşı mücadelesi savaş düzeyindedir. Bu savaş belki tümüyle askeri boyutta olmadı; ideolojik-siyasi, istihbarat boyutu öne çıktı, fakat tüm bunlar da bir savaşı ifade ediyordu. Ekim Devrimini daha doğuş aşamasında boğmak için bir saldırı yürütüldü. Bu başarılamayınca Almanya’daki Hitler faşizmi öncülüğünde Sovyet sistemini yıkmak için büyük bir savaş verildi ve buna da İkinci Dünya Savaşı denildi.

 

Kapitalizmin Barış Yapabilme Özelliği Var mı?

3.Dünya Savaşı denilen süreç ise 1990 başında Sovyet sisteminin çöküşü ardından başlayan ve gelişen süreç olarak değerlendiriliyor. Ortadoğu’da gelişen olaylar tamamen kapitalizmin iç çelişki ve çatışmalarından kaynaklanan olaylar oluyor. Kesinlikle Ortadoğu’daki çelişki ve çatışmalar bunu belirlemiyor, onlar da birer etken ama onları yönlendiren kesinlikle küresel kapitalist sistemin çelişki ve çatışmaları olarak gerçekleşiyor.

Buradan yola çıkarak ‘kapitalizm emperyalist aşamada dönem dönem krizlere giriyor, dönem dönem krizden çıkıyor, onu krizden çıkaracak etkenler oluyor’ gibi değerlendirmeler yapıldı. Böylece bunalım dönemleri tanımlandı: Birinci, ikinci, üçüncü bunalım dönemi, bunalım dönemlerinin karakteri, onların süreleri. Sonuçta İkinci Dünya Savaşından ardından yeni sömürgecilik adı altında özellikle 1960’tan itibaren yaşanan kriz ve kaostan çıkış için herhangi bir şey görülmeyince, bu sefer değerlendirme olarak üçüncü bunalım döneminin genelliği ve sürekliliği biçiminde bir tanım getirildi. Bunların hepsi yaşanan olayları anlamak için insan zihninin ortaya çıkardığı kalıplardı.

Peki gerçeğin bütünlüğü nasıldı, gerçekten kapitalizm kendi iç yapısıyla krizlerini, bunalımını hafifletti mi yoksa başka etkenlerle mi oldu? 20. Yüzyıl tarihine bakıldığında krizin, kaosun, bunalımın hafiflediği denilen dönemin aslında sosyalist devrimci gelişmelerin güçlü olduğu, ilerde olduğu, kapitalist sermaye düzenini yok etmekle tehdit ettiği dönemlerde ortaya çıktığı görülüyor. O halde şu tartışılır oluyor: Kapitalist bunalımın hafiflediği dönem diye tanımlanan dönem kapitalizmin iç karakterinden mi kaynaklanıyor yoksa kapitalizme karşı mücadele mi buna yol açıyor? Aslında ikincisinin daha doğru olduğu değerlendirilebilir. Evet krizin, kaosun, bunalımın hafiflediği dönemler yaşanmış ama buna kapitalizmin iç yapısından ziyade kapitalizmi aşmaya çalışan ideolojik-politik gelişmeler, sosyalist ideoloji temelinde yürütülen mücadeleler yol açmıştır. Kapitalizmin iç yapısından kaynaklanan sorunlar bir etkendir fakat belirleyici olan onu aşmaya dönük ideolojik-politik mücadeledir.

Ekim Devrimi gelişmeseydi, Birinci Dünya Savaşı’nın öncülüğünü yapan Alman-İngiliz savaşının kendilerini de dünyayı da nereye götüreceği aslında tam belli değildi. Dolayısıyla bunalımı hafifleten kapitalizm karşıtı gelişmeler oluyor. Rus devrimcileri, savaşı sona erdiren güç olarak Ekim Devrimini dünya barışının güvencesi olarak ifade ettiler. Aslında küresel bir savaşı, silahlı çatışma düzeyinde belirtilen duruma getirdiler, ama bölgesel ve yerel savaşları önleyemediler. Silahlı çatışmanın yerini aynı şiddette ideolojik-siyasi mücadele aldı ve onu ortadan kaldıramadılar. Nitekim Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte küresel kapitalist sistem kendi iç çelişki ve çatışmaları temelinde yeni bir dünya savaşı içerisine girdi. Genelde son otuz yıl ‘3. Dünya Savaşı Dönemi’ olarak değerlendiriliyor.

Bu noktada şunu netleştirmek gerekiyor: Kapitalizmin savaş ve barış konusunda temel karakteri nedir? Barış yapabilme özelliği var mı? İç çelişkilerinden doğan krizi, kaosu, bunalımı aşma gücü var mı? Yarattığı sorunları iktidar ve devlet sisteminden alarak geliştirdiği, ağırlaştırdığı sorunları çözme kabiliyeti, gücü, karakteri var mı, yok mu? Böyle bir karakterinin olmadığı rahatlıkla belirtilebilir. O halde 3. Dünya Savaşı’nın özelliklerine bakıldığında, kapitalizmin kendi iç gücüyle kriz ve kaostan çıkma özelliği yoktur. Zaten kapitalizm sürekli bir çelişki çatışma durumu oluyor, krizi ve kaosu ifade ediyor, o da savaşa yol açıyor. Eğer bu savaşı şimdiye kadar hafifleten etkenler olduysa bunlar kapitalizmin iç yapısından kaynaklanmadı, antikapitalist mücadeleler bu duruma yol açtı. Demek ki, antikapitalist mücadeleler çok daha güçlü ve örgütlü olsaymış, hamleler yapabilseymiş kapitalizm tümden aşılabilirmiş.

Bütün bunlardan şu sonuçlar çıkartılabilir: Bir; 20. Yüzyıl boyunca kapitalizmin sürüp gitmesine onu aşacak devrimlerin gelişmemesi yol açtı. İki; çeşitli dönemlerde kapitalist krizin, kaosun biraz hafiflemesine kapitalizm karşıtı gelişen reel sosyalist devrimler yol açtı, kapitalizm kendi iç yapısıyla gerçekleştiremedi. Üç; 1917 Ekim’inde Rusya’da başlayan devrim bir dünya devrimi haline gelebilirdi. Dört; kapitalizm aslında sürekli kriz, kaos, çelişki ve çatışma demektir. Eğer karşı bir mücadeleyle aşılmazsa insanlığı sürekli çatışma ve savaş içerisinde tutar, kendi varlığını ve egemenliğini çatışma ve savaşla sürdürür. Bu çatışma ve savaştan çıkma, onu aşma kabiliyeti, özelliği yoktur. İç karakteri böyledir. Onun kapitalizm boyutu, endüstriyalizm boyutu, ulus-devlet boyutu, ulus-devlet milliyetçilikleri, azami kâr yasası, teknik gelişmenin yerküreyi aşırı kullanma durumu bunlara yol açıyor.

‘3. Dünya Savaşı neden bitmiyor? Acaba bu savaştan dünyayı kim çıkartacak?’ biçiminde beklenti ve tartışmalar var. Bu da kapitalizm gerçeğini doğru ve yeterli anlamamaya götürüyor. Ondan dolayı antikapitalist mücadeleyi doğru ve yeterli bir biçimde yürütememe durumu ortaya çıkabiliyor. Özellikle kapitalizm karşıtı cephede bu tür beklentilerin olması antikapitalist mücadeleyi düşünce, teori, taktikte zayıf ve parçalı kılabiliyor. Bu zayıflıkların aşılabilmesi için her şeyden önce kapitalizmin insanlık açısından nasıl büyük bir tehdit ve tehlike olduğunun anlaşılmasına ihtiyaç var.

Kapitalist hegemonya savaşı denen savaşların ana karakteri nedir? Kuşkusuz birçok etken bunda rol oynuyor ama ana karakter olarak temel hedef daha çok azami kâr elde etmeyi amaçlayan sömürü oluyor. Böyle bir sömürüyü gerçekleştirebilmek için de somut çatışma durumu, enerji kaynakları ve yolları üzerinde gerçekleşiyor. Belki her şeyi sadece buraya bağlamak ve bununla izah etmek yeterli olmayabilir, fakat bütün diğer etkenler içerisinde enerji kaynaklarının ve yollarının denetiminin belirleyici olduğu somut olarak görülebiliyor. Daha çok sömürü, daha çok egemen olabilmek için bu gerekiyor. Aslında biraz iyi incelendiğinde görülüyor ki Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaşların temel çıkış noktası burası oluyor.

Bunun yol açtığı büyük kavgalar ve savaşlar var. Birinci Dünya Savaşı’yla bunun doruk noktaya çıktığını, dünyanın belli başlı kapitalist tekellerinin, merkezlerinin kendi içlerinde kutuplaşarak dünyaya hakim olma savaşına giriştikleri görülebiliyor. Birinci Dünya Savaşı bu temelde İngiltere-Fransa-Rusya ittifakıyla; Almanya-Osmanlı-Macaristan ittifakı arasında süren bir savaş oldu. Çeşitli güçler ittifak yaptılarsa da yerküreye hakim olmak isteyen iki temel merkez vardı, onlar da İngiltere ve Almanya oluyordu. İngiliz sermayesiyle Alman sermayesi bu temelde büyük bir egemenlik kavgası içerisine girdiler ve böylelikle dünyaya hükmetme kavgasını Birinci Dünya Savaşında sürdürdüler. Kim birinci planda olacaktı ve küresel hegemonik kapitalist sistemi kim şekillendirecekti, daha büyük sömürü kaynaklarına ve ticaret yollarına kim sahip olacaktı. Bunun kavgasını verdiler.

Savaşın temel alanı Ortadoğu oldu. O zamana kadar küresel düzeyde yürütülen mücadele ile dünyayı ele geçirmişlerdi. Sahip olamadıkları, hükmedemedikleri, paylaşamadıkları alan toplumsallığın ve tekelci uygarlığın gelişme merkezi olan yine en büyük enerji kaynaklarına sahip olan Ortadoğu’ydu. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı esas olarak Ortadoğu’yu ele geçirme savaşı biçiminde sürdü. Bununla iki şey amaçlanıyordu. Bir, Ortadoğu’da bulunan büyük enerji kaynaklarına kimin sahip olacağı savaşıydı. İki, ticaret yollarını, enerji nakil hatlarını kimin denetleyeceği, kimin elinde tutacağı savaşıydı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşının temel karakterinin bunlar olduğu net olarak görülebiliyor. 3.Dünya Savaşı’nın da temel karakterinin esas olarak böyle olduğu görülmektedir. Bir ideolojik mücadele ve düşük yoğunluklu silahlı çatışma sürüyor, ama onun gerisinde nasıl bir enerji kavgasının olduğu gün gibi ortadadır. Mevcut enerji kaynaklarını ele geçirme, yeni enerji kaynaklarını bulma, enerji yollarını, nakil hatlarını denetim altına alma amaçlı bir savaş ve çatışma oluyor.

 

Toplumsallık İnsanlığın Temel Karakteridir

İki tür mücadeleyi birbirinden ayırmak daha doğru bir yaklaşım olabilir. İktidarcı-devletçi sistemin çelişki ve çatışmalarından kaynaklanan savaşlarla; iktidar ve devlet sistemine, kapitalist modernite düzenine karşıt olan, ondan zarar gören, onu aşmak isteyen, ezilenlerin, sömürülenlerin, kadınların, gençlerin, işçilerin, emekçilerin, halkların özgürlük ve demokrasi mücadelelerini birbirinden ayrı tutmak gerekiyor. Kuşkusuz belirtilen iki kesim iç içe oldukları için birbirini besleyip geliştirebiliyorlar, bundan kaynaklı keskin bir biçimde ayrı ayrı yerlere belki konulamazlar ama bunların amaçları, karakterleri ayrıdır, iç içe olmalarına rağmen aynı değillerdir. Dolayısıyla dünya savaşı bir sömürü, yağma ve talan savaşıdır; tüm halklara ve ezilenlere karşı bir savaştır. Sermaye tekellerinin daha fazla kâr elde etme, daha çok kaynağa sahip olma, kendini daha çok büyütme savaşıdır. Böyle bir sisteme karşı özgürlük, demokrasi, eşitlik mücadelesi farklıdır.

Toplumsallık başından beri insanlığın temel karakteridir. Yaşamı daha güçlü ve anlamlı kılmak için paylaşımcı, dayanışmacı, özgürlük, eşitlik, demokrasi mücadelesi yürütülüyor. İktidar ve devlet sistemlerine karşı demokratik toplumu, demokratik yaşamı koruma, sürdürme, geliştirme mücadelesi olarak ortaya çıkıyor. Beş bin yıldır bu temelde yaşanan bir mücadele var. Başat olan mücadele budur. Dikkat edilirse bu mücadelenin de küresel karakteri var, tüm insanlığı ilgilendiriyor, iktidar ve devlet sisteminin ortaya çıktığı her yerde bu mücadele yaşanıyor.

İktidar ve devlet sisteminin, kapitalist modernite düzenin daha fazla kâr elde edebilmek için geliştirmek istediği savaşlara elbette ideolojik boyut da kazandırmaya çalışıyorlar. Bu anlamda milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, iktidarcılık eğilimlerini; kapitalizm karşıtı özgürlük ve demokrasi hareketlerini zayıflatabilmek, ezilenleri, kadınları, gençleri, işçi ve emekçileri aldatabilmek, bilinçlerini saptırabilmek için çok daha fazla geliştirme çabası içerisinde oldukları görülüyor. Dolayısıyla bilinçlenip örgütlenerek iktidar ve devlet sistemine, kapitalist modernite düzenine karşı daha örgütlü, planlı mücadele vermelerinin önü alınmak isteniyor. Böyle bir ideolojik içeriği de var. Yaşanan olayların ideolojik boyutlarını, ekonomik boyutlarını, siyasi ve askeri boyutlarını birbirine çok fazla karıştırmamak önemlidir. Olayları doğru anlayabilmek, olabilecekleri daha gerçekçi doğruya yakın kestirebilmek için buna kesinlikle ihtiyaç var. Çünkü Toplum, farklılıkların birliğinden ortaya çıkmış bir kavramdır. Toplum, bu farklılıkların yaratmış olduğu zenginliklerin bir bileşkesidir. Toplumsal gelişme bu farklılıkların yaratmış olduğu zenginliklerin sonucu olarak ortaya çıkar ve sürekli o sonuç üzerinde kendisini oluşturarak kendi varlığını güvenceye alır ve akıcılık sağlayabilir.

Zihniyet temelinde tekleştirilmiş bir topluluk; daha iyi yönetilebilir, daha iyi kontrol edilebilir, çıkarlar temelinde daha iyi sevk edilebilir, daha iyi savaştırılabilir. Böylesi köle gibi daha iyi çalıştırılabilecek, sömürülebilecek bir topluluktur. Onun için homojen toplum yaratmanın temel esasları, toplumu sömürmek için yapılır. Toplumu homojen hale getirmek, toplumsal erdemleri ortadan kaldırmak anlamına da gelir. Yaratmış olduğu homojenliği yeni kavramlarla ifade ederek toplumu kendisine bağlamanın çabası içerisinde olunur.

Peki homojen toplum nasıl bir toplumdur? Tarih boyunca kendi çokluk karakteriyle yaratmış olduğu bütün zenginliklerin ve farklılıkların zihniyet olarak, uygulama olarak ortadan kaldırılması demektir. İnsanlığın tarih boyunca yaratmış olduğu toplumsallaşmayla ilgili bütün oluşumları ve erdemleri ortadan kaldırmak anlamına gelir. Topluluklarda en doğal haliyle ortaya çıkmış toplumsal varoluşun çoğulcu karakterleri ortadan kalkınca içi boşalmış bir toplum ortaya çıkar. Kendi tarihsel oluşumlarından arınmış, içi oldukça boşaltılmış, tarihsel ve toplumsal vicdanından büyük ölçüde koparılmış, daha çok yapay kavramlarla bir arada tutulan suni bir toplum meydana gelir. Giderek kapitalizmi, ulus-devleti, endüstriyalizmi benimseyen ve ona sevdalanan toplum ancak homojenleşmiş bir toplum yapısının gerçekleşmesiyle mümkün olabilir. Bu da milliyetçiliğe, devletçiliğe sevdalanarak homojenleşmiş halinin varlık esaslarını savunur.

Günümüzde bir toplum kendisini sömüren bir sisteme sevdalanıyor ve onu benimsiyorsa; bu, o toplumun homojenleşmiş halinin bir sonucudur. Artık kendisini var eden temel değerlerden kopmuştur, bunun yerine modernitenin değerleriyle donatılmış bir toplum söz konusudur. Devlete, milliyetçiliğe sevdalanmakta buradan ileri gelir. Dikkat edilirse kapitalizmin tarihinde, faşizmin belirgin olarak ortaya çıktığı yerlerde, toplumların homojen toplum olma özelliği çok gelişkindir. Homojen olma özelliği taşımayan hiçbir topluluğun faşizmi kabul etmesi mümkün değildir. Faşizm, ancak homojen toplumun kazanmış olduğu tekil özelliklerin bir ifadesi olarak ortaya çıkar.

Toplumların oluşum karakteri çokludur, tekil toplum yoktur. Neden bu kadar zenginleşmiş bir toplum söz konusuyken homojen bir topluma ihtiyaç duyulur, bunun ne gibi bir yararı olabilir? Tekleşme mi, yoksa toplumun çoğulcu karakteri mi çok daha güçlü bir toplumsal yapı ortaya çıkartabilir? Çoğulcu olunmadan toplum  olunmuyor, toplum zaten çoğulculuk demektir, toplum sözcüğünün etimolojik olarak derinliğine bakıldığı zaman çoğulculuğu ifade eder, tekli bir karaktere sahip değildir.

Ulus-devlet oluşumunda homojen hale getirilmiş bir toplum, ulus-devletin ilkelerine hizmet temelinde her şeyi yapma karakterine bürünür. Bu zihniyet yapılanması da faşizme götürebilir. Tarihte en büyük faşist patlama olarak Almanya’daki Hitler faşizmine bakıldığı zaman, faşizme mesafeli yaklaşanların tümünü ortadan kaldırarak tarih boyunca hiçbir dönemde olmadığı kadar barbarlığın yapılması, önemli bir veridir. Bu da homojen toplumun yaratmış olduğu bir sonuç olmaktadır.

Bunları uygarlığın kendi iflasının bir gelişmesi olarak da ele almak mümkündür. Kapitalist modernitenin, ulus-devlet yapılanmasının yaratmış olduğu bir zihniyet söz konusudur. Bundan nasıl kurtulunacak? Hem yurttaş olarak devlete kölelik bağlarıyla tabi olmak var hem de sınırları çizilmiş, sürekli bir yerde hegemonya altında tutularak sömürünün yaratmış olduğu toplumsal sorunları en acımasız bir biçimde yaşamaya mahkum olma durumu var. Dahası iradesi teslim alınmış, homojen toplum yaratımları temelinde zihniyeti çarpıtılmış bir birey söz konusudur. Artık ulus-devletin zorla dayatmaları temelinde değil, bireyde içselleştirilmiş devletin tüm istemlerini gönüllüce yerine getiren, o istemleri en radikal bir biçimde savunarak kontrolü kaybetme hali içerisine girme durumu var. Bu da kendisine egemen olan ulus- devlet zihniyetinden kaynağını alıyor. Günlük olarak onu kendi çıkarları temelde kullanmasının zihniyet yapılanması, toplumda ve bireyde kendisini bu şekilde ifade ediyor.

Kapitalizmin ulus-devlet memurculuğu değil bireyin özgürleşmesine, aslında bireyin tükendiği yere işaret eder. Devletleştiği, iktidarlaştığı dolayısıyla devlet ve iktidarın kölesi haline geldiği nokta olmaktadır. Kendisi devlet ve iktidarın kölesidir, bu da birey olmanın bitişidir. Orada bir gölge olma, kölenin ötesine geçme, daha ağır bir duruma düşme var. Bu aynı zamanda ahlaki ve özgürlükler açısından birey ve toplumun çöküşü anlamına da geliyor. Kapitalist modernite, toplumsal varoluşun temel çoğulcu bütün özelliklerini ortadan kaldırarak günlük olarak güdüleriyle hareket eden toplumlar yaratarak kendi ömrünü uzatmaya çalışıyor. Elbette homojen toplum kendiliğinden oluşmuyor. Bireylerin devlete bağlı yurttaşlar olarak terbiye edilmesiyle oluşuyor. Ulus- devletin tüm kurumları yurttaş yetiştirmenin çok önemli merkezleridirler. Belirlenen çerçevede iyi bir yurttaş olmanın davranışları içerisine girilmemişse, ıslah edilmenin tüm kurumları oluşturularak her şeyin ona hizmet etmesi hedefleniyor. Bu temelde homojen toplumun yaratılması kapitalist modernitenin, ulus- devlet sisteminin kendisine temel aldığı bir çalışma sahasıdır.

Liberalizm, bireyi toplumsal varoluştan oldukça uzaklaştırıyor. Birey, çok soyut sanal değerlere bağımlı hale getirilerek gerçek anlamda değerlerin ne olduğunun bilincine varmadan körü körüne kapitalist modernitenin yaratmış olduğu zihniyeti savunarak onun bir mekaniği haline getiriliyor. Bu da bireyin ölümü anlamına geliyor. Liberalizm, bireyin insan olma özelliklerini oldukça budayarak adeta ayaklanmış bütün güdüleriyle teslim alınıp devlete bağlama hali oluyor.

Toplum kırımın en tehlikeli hali zihniyet kırımı oluyor. Zihniyet karımı ise toplumu ve bireyi alıklaştırma, daraltma, sürüleştirme, güdülebilir hale getirme oluyor. Bunun sonucunda toplumları kendi gerçeklerini göremez, çıkarlarını anlayamaz, kendileri için öngöremez, ona göre kendini örgütleyip eyleme geçemez hale getiriyor. Kapitalist modernite sistemi, onun ulus-devlet düzeni psikolojik savaş kapsamında toplum kırım olarak tüm insanlığa bunu dayatıyor. Esas olarak medya üzerinden 24 saat bir propaganda bombardımanı var, ki bu da zihniyet kırımına hizmet ediyor. İktidar ve devlet sistemi, kapitalist modernite düzeni insanlığı, kadınları, gençleri, halkları bu düzeye getirerek onlar üzerinde daha derin sömürü yapabilir, onları daha kolay yönetebilir, bu temelde de kendi baskı ve sömürü düzenini, egemenliğini daha uzun vadeli kılabilir hale gelmek istiyor.

Burada şu gözüküyor: Aslında esas korkulacak şeyler şimdi açığa çıkmıştır. Bu kadar baskı ve sömürüden de öteye insanın analitik zekasının ortaya çıkardığı araçlar öyle bir düzeye gelmiştir ki, yeryüzündeki insanları da yok etmeye, yer küreyi de yaşanmaz hale getirmeye fazlasıyla yetecek düzeydedir. Bunun için kıyamet kapıda denilebilir, aslında insanlığın kıyamet günlerini yaşadığı rahatlıkla söylenebilir, çünkü yerküreyi onlarca kez yok edebilecek araçlar birkaç kişinin elinde bulunuyor, öyle ki bir düğmeye basılsa kıyamet kopabilir, hem insanlığın, hem yerkürenin kaderi birkaç kişinin eline geçmiş durumdadır. Bunu ciddiye alarak mücadele içerisine girip özgür ve demokratik yaşam ortamına, bilincine, zihniyetine, siyasetine ulaşmak gerekiyor.

Sonuç olarak şunlar belirtilebilir: ABD öncülüğündeki küresel sermaye sistemi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ adı altındaki planlı saldırısını eğer başarıya götürürse, bunun sonucu Ortadoğu’nun siyasi coğrafyasının daha çok parçalanması, Ortadoğu halklarının daha çok güçten düşürülmesi, dolayısıyla daha parçalı, küçük hale getirilmiş ve zayıf düşürülmüş iktidar ve devlet güçlerinin küresel sermaye sistemine daha çok muhtaç kılınması, Ortadoğu zenginlikleri üzerinde küresel kapitalizmin daha çok egemenlik kurup daha derinden ve yoğun sömürü yapması olacaktır. Bu da sistem içi çelişki ve çatışmalarla birlikte, küresel sermaye sisteminin zenginlikleri üzerinde daha çok egemenlik kurma ve Ortadoğu’nun tarihsel toplum gücünü parçalayıp zayıflatma saldırısına karşı, Ortadoğu halklarının kendi varlıklarını ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmek üzere yürütecekleri özgürlük ve demokrasi mücadelelerini daha çok öne çıkartacaktır. Zaten hem Ortadoğu’da hem de küresel düzeyde bu yönlü önemli bir gelişmenin yaşanmakta olduğu görülmektedir. Özellikle ABD ve Avrupa’nın ‘Demokrasi getireceği’ biçimindeki yanılgılı beklenti aşıldıkça Ortadoğu halklarının özgürlük ve demokrasi mücadeleleri daha fazla gelişecektir.

Kapitalist sistemin emperyalist saldırılarıyla; Ortadoğu’nun bağımsız-özgür olma, tarihsel güç kaynağına ve iradesine sahip çıkma bilinci ve kültürü arasındaki çelişki ve çatışma daha çok öne çıkacaktır. Küresel kapitalist sistem saldırılarına karşı, Ortadoğu halklarının varlık ve özgürlük dirençleri, demokratik toplum olma gerçekleri daha çok belirginlik kazanacaktır. Açık ki bu durum tarihi öneme sahiptir. Kesinlikle küresel sermaye sisteminin Ortadoğu’yu daha çok bölüp-parçalayarak kendine bağımlı kılıp daha derinden sömürüsüne fırsat vermeyecek bir zihniyet ve siyaseti Ortadoğu’da daha çok öne çıkartıp geliştirme gereği vardır.

3.Dünya Savaşı çerçevesinde sistem içi çelişki ve çatışmaların geldiği düzey, iktidar ve devlet sistemine ve kapitalist saldırıya karşı bölge halklarının özgürlük ve demokrasi bilinçlerini, örgütlülüklerini ve mücadelelerini daha çok öne çıkartmalarını, gündemleştirmelerini ve geliştirmelerini gerektirmektedir. İşgal ve sömürüye karşı, bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerinin, kaynakların paylaşımına karşı demokratik toplum ve birlik siyasetinin öne çıkartılması önemli olacaktır. Bu da içinde bulunduğumuz süreçte Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi zihniyetinin ve siyasetinin öne çıkarılmasını, bu temelde her türlü bölünme, parçalanma ve yeniden paylaşıma karşı mücadele edilmesini gerektirmektedir. Ancak Demokratik Özerkliğe dayalı Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi çizgisi bölge haklarının çıkarını koruyabilir ve küresel sermayenin Ortadoğu’yu daha çok egemenlik altına alıp derinden sömürme siyaseti ile bölgesel güçlerin bu sömürüden pay alma yaklaşımlarını boşa çıkartabilir.

Kısaca mevcut gelişmeler, sistem içi çatışmalar kadar, sisteme karşı halkların özgürlük ve demokrasi mücadelelerini de öne çıkartmaktadır.

Bu da Ortadoğu’nun tüm özgürlükçü ve demokratik güçlerine, aydınlarına ve siyasetçilerine önemli görev ve sorumluluklar yüklemektedir.

Benzer şekilde, etkisi iyice zayıflamış olan BM’ye karşı da küresel düzeyde ‘Dünya Demokrasi Kongresi’ hedefini öne çıkartmanın, sistem karşıtı tüm güçleri içine alacak şekilde geliştirmeye çalışmanın büyük önem arz ettiği görülmektedir. Küresel düzeyde ırkçılığa ve köleciliğe karşı kitle eylemlerinin başta Amerika olmak üzere her alanda güçlü bir biçimde gelişmesi, kadın özgürlük mücadelesinin küresel düzeyde son derece etkili bir hareket haline gelmesi, yine ekolojik bilincin ve bu temelde her türlü gerici-faşist zihniyet ve siyasete karşı demokrasi mücadelelerinin her alanda gelişmesi bunun mümkün olduğunu göstermektedir. Mevcut 3. Dünya Savaşından insanlığı çıkartabilmek ve mücadeleyi doğuran kapitalizme karşı demokratik dünyayı var edebilmek için, her alanda demokratik konfederalizm hareketlerini geliştirmek ve bütün sistem karşıtı güçlerin kendi renkleriyle içinde yer alabilecekleri demokrasi ortak paydası temelinde Dünya Demokrasi Kongresi hedefi doğrultusunda çalışmak önemli olacaktır.

İnsanlık kaybettiği yerde kazanmalıdır. Mezopotamya coğrafyası barışla buluşmadıkça diğer kıtaların huzura ermesinin zor olduğunu tarih somut olarak göstermiştir. Tarihin tüm büyük savaşları bu coğrafyada ya da bu coğrafyadan kaynaklı yaşanmıştır. Çünkü insanlığın doğal dengesi ve barışı bu coğrafyada bozulmuştur. Toplumsal dinamiklere dayalı, sahte ve manipülatif iktidar oyunlarından arındırılmış gerçek ve özlü demokrasi bu topraklarla buluşturulmadığı sürece sorunun köklü çözümü mümkün gözükmüyor. Ancak toplumun kendisini örgütleyip demokratik irade ve kurumlaşmasını yaşamsallaştırdıkça, ulus- devletlerin bin bir maskeyle örtbas ettikleri gerçekler açığa çıkacaktır.

Bunları da beğenebilirsin