PKK’nin özgürlük ve demokrasi mücadelesi 1973 Newroz’unda başlayan bir mücadeledir. Demirci Kawa destanındaki gibi bir var olma mücadelesidir. PKK’nin tarih sahnesine çıkması Kürtler açısından uçurumun kenarında kanatlanmaktır. TC’nin yürüttüğü Kürt kültürel soykırım politikası sadece Bakurê Kürdistan için değil, tüm Kürdistan için soykırım politikasıdır. Kürdistan’ın diğer parçalarında uygulanan Kürt politikaları da kaynağını Türkiye’nin soykırım politikasından almaktadır. Türkiye’de bu politika başarıya ulaşsaydı İran, Irak ve Suriye de bu politikadan sonuç almak için baskılarını çok yönlü artıracaklardı. Her şeyden önce bu gerçekliği bilmek önemlidir.
PKK bir önderlik hareketidir. Kürdistan devrimcileri ya da Apocular olarak bilinen beş buçuk yıllık grup aşamasından sonra partinin kuruluşu gerçekleşti. PKK ilk grup aşamasından feshine kadar bir önderlik hareketiydi. Grubun oluşumu ve partinin kuruluşunda yer alan arkadaşlar esas olarak Önderliğe katılmışlardır. Kuşkusuz bir ideoloji ve teori benimsenmiştir. Ancak bu ideoloji ve politikanın Abdullah Öcalan tarafından öncülük yapılarak pratikleşeceğine inanılmıştır. Zaten ilk günden feshe kadar bu hareketin ideoloji, teori ve politikasını geliştiren bu Abdullah Öcalan olmuştur. Bu açıdan Kürdistan’daki her değişim ve dönüşümde bu Öcalan’ın damgası vardır.
Kürt toplumu, Kürt bireyi, Kürt genci ve Kürt kadını nasıl değişime uğradı denilirse bunun başlangıcı ve sırrı Abdullah Öcalan’ın eleştirel gücüdür. Öcalan tüm insanlık tarihini ve bugünü kapsamlı çözümlemelere tabi tutmuş, bu aynada da Kürt gerçeğini değerlendirmiştir. Emperyalizm, sömürgecilik, düşman gerçeği de ortaya konulmuştur; ancak bunların bir anlam ifade etmesi için Kürt gerçeğinin ne olduğunun ortaya konulması gerekirdi.
Abdullah Öcalan Kürtlerin durumunu her boyutta ciddi eleştirmiştir. Kuşkusuz Kürtlerdeki olumsuzlukları ortaya çıkaran, Kürtleri kendi gerçeğinden kaçıran hale getiren Kürdistan’daki işgal ve sömürgeci güçlerdir. Ancak bu durumdan çıkmak için ilk önce kendini tanıması gerekir. Kendi geriliklerini, kendi kötü yanlarını, oluşmuş olumsuz özelliklerini bilince çıkarmadan Kürt’te iyi şeyler ortaya çıkarmak mümkün olmazdı. Bu açıdan olumsuz yanlar ciddi eleştiriye tabi tutulmalı, atılması, yıkılması gereken yanlardan kurtulmalı ve bu temelde yeni bir yaşama adım atılmalıydı. Bu nedenle Abdullah Öcalan diğer konuları değerlendirirken Kürdistan’ın durumunu ve toplumsal gerçekliğini de mutlaka kapsamlı çözümlemelere tabi tutmuştur. Bu düzeyde ele alış ve köklü eleştiriler Kürdistan tarihi açısından bir ilktir. Nitekim bu eleştirel bakış ilk başlarda bazı kesimler tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu nasıl Kürtlüktür ve Kürt siyasi hareketidir, gibi karalama kampanyası yürütmüşlerdir.
Öcalan siyasal, toplumsal ve ulusal gerçekliği çağın ileri ölçüleriyle kıyasladığında neredeyse kendi gerçeğine ihanet ettirilmemiş tek bir Kürt kalmamıştır, değerlendirmesinde bulunmuştur. Çünkü Kürt ne kendi gerçeğini tanıyor ne de bu durumdan çıkacak bir tutum içindedir. Kürtlük adına söz söyleyenler de ne sömürgeciliği aşacak ne de Kürdü bu durumdan çıkaracak bir anlayışa sahiptir. Kürt egemenlerinin ise bırakalım sömürgeciliği ve soykırımcılığı aşacak bir politika ve mücadele içinde olmaları; aksine onların Kürdistan’daki egemenliğini sürdürecek aparatlar haline gelmiştir. 1960’lı yıllarda dünyanın her köşesinde ulusal kurtuluş hareketleri gelişirken, ilk insanlık kültürünün ortaya çıktığı coğrafyanın halkı olan Kürt halkının bir mücadele ortaya koyamaması Kürt egemen sınıflarının karakteriyle ilgilidir.
PKK Çıkışında Kürt Egemenlerini Eleştirmiştir
1960’lı yıllarda Irak’a karşı Başurê Kürdistan’daki mücadele NATO ile Varşova Paktı arasındaki küresel mücadele ortamında var olmuştur. Bu, Bakurê(Kuzey) Kürdistan ve Rojhılat(Doğu) Kürdistan’da mücadelenin gelişimini engelleme pahasına var olmuştur. Bunun en somut örneği; Bakurê Kürdistan’da mücadele geliştirmek isteyen Dr. Şıvan’ın başına gelenlerdir. Aslında 1973’te tarih sahnesine çıkan Apocuların da başına benzer durumlar gelebilirdi. Ancak Abdullah Öcalan dünya, bölge ve Kürdistan gerçeğini çok iyi analiz ettiğinden bu tür engelleri aşabilmiştir. KDP’nin Başurê (Güney) Kürdistan’da yürüttüğü mücadele NATO ve NATO ülkelerinin 1975 Cezayir Anlaşması sonucu desteklerini çekmesiyle son bulmuştur.
PKK, 1973’te Kürt egemen sınıfların tutumunu da şiddetli eleştirerek yeni bir siyasal mücadele başlatmıştır. PKK’nin mücadelesinin şekillenmesinde egemen sınıfların eleştirisinin de çok önemli etkisi olmuştur. Güçlü ve etkili mücadele verilmesinde bu tutumun da büyük rolü olmuştur. Eğer Kürt egemen sınıflarının her bakımdan eleştirisi yapılmamış olsaydı PKK de diğer siyasi hareketler gibi silinir ve etkisiz hale gelirdi. PKK en zor koşullarda 52 yıl nasıl mücadele etti denirse bu gerçekliğin de görülmesi gerekir. Bu eleştiri ve tutum PKK’yi farklı ve mücadeleyi yükselten bir devrimci örgüt haline getirmiştir.
PKK mücadelesinin gücü ve etkisi o kadar büyük olmuştur ki, işbirlikçi güçler bile bu mücadelenin yarattığı siyasal ve toplumsal ortamda var olabilmişlerdir. PKK’nin mücadelesi ve yarattıkları anlaşılmadan da onların şu anki varlıkları tam izahat bulmaz. Kuşkusuz Kürt halkının her parçada bir mücadelesi ve ödediği ağır bedeller olmuştur. Ancak PKK tarih sahnesine çıkıp büyük, güçlü ve genel bir Kürt siyasal iklimi ve onun yarattığı değerler olmasaydı şu anda varlıklarından zor söz edilirdi.
Bunları PKK değerler yaratırken bunu oluşturan temel etkenlerin ne olduğunu ortaya koymak için belirtiyoruz. PKK Kürdü yok oluş sürecinden bugünkü noktaya getirdiyse bazı temel özellikler bunu sağlatmada çok önemli etkide bulunmuştur.
Kürtler tarih boyu aşiret ve kabile formu içinde yaşamışlardı. Bu aslında Kürtlerin tarih boyu toplumsallığı uzun ve derin yaşadıklarını gösterir. Ancak daha Osmanlı döneminde başlayan aşiretleri, aşiret reisleri üzerinden devlete bağlayan ve devletin Kürt toplumu üzerinde egemenliğini böyle sağlatan bir politika vardır. Hamidiye Alayları ve aşiret mekteplerinin bu amaçla kullanıldığı bilinmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bu politika derinleştirilerek sürdürülmüştür. Aşiretleri devlete bağlama ve Kürt gerçekliğine karşıt ve kültürel soykırıma yatar hale getirme, temel bir politika olarak yürütülmüştür. Türk devletinin inkar politikalarına karşı çıkan aşiretlerin üzerine şiddetle gidilmiş, ezme politikalarının üzerine kültürel soykırım uygulamaları inşa edilmiştir. Nitekim 1925 ve 1938 yıllarındaki direnişlerin ezilmesi sonrası Dersim, Elazığ ve Bingöl’de bu politika yoğunca sürdürülmüştür.
Türk devleti aşiretler ve tüm toplum üzerinde kültürel soykırım amaçlı özel savaş yürütmüştür. Bunun sonucu aşiretlerin büyük bölümü aşiret reisleri üzerinden kendi toplumsal gerçekliğinden koparılmıştır. Böylece tarih içinde toplumsal değerlerin taşıyıcısı olan aşiret formu soykırımcı sömürgeci devlete hizmet eder hale getirilmiştir.
1926 Şark Islahat planı vardır. Bu, tam bir kültürel soykırım planıdır. Özellikle ilk başta Fırat’ın batısını tümden Türkleştirme hedeflenmiştir. Bugün Dersim ve Fırat’ın batısında asimilasyon ve kültürel soykırım etkileri çok fazlaysa bu, Şark Islahat planının sonucudur. Cumhuriyet tarihi kültürel soykırım tarihidir. Fiziki soykırımlar, katliamlar ve her türlü baskı da kültürel soykırımı tamamlama amaçlıdır. Abdullah Öcalan bu gerçeği tüm yakıcılığıyla ilk günden görmüş, bu nedenle Türk devlet politikalarını ‘Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme’ olarak tanımlamıştır. Bu ifade tam da kültürel soykırım amacını ifade etmektedir. Zaten özellikle Bakurê Kürdistan’da uygulanan politika bu olmuştur.
Kürtler üzerinde uygulanan inkar ve asimilasyon dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Türkleştirme için her yol ve yöntem denenmiştir. Aslında anayasa da tek maddeliktir. Kürtleri Türkleştirme anayasasıdır. Tüm kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve her türlü kurum bu gerçekliğe göre kurulmuş ve şekillenmiştir. Bu tek maddelik anayasa dışındaki her şey bu gerçekliği örtmek için kullanılır ve özel savaş aracıdırlar. Türkiye’de hiçbir gerçeklik kendi özüne uygun değildir. Eğitimden sanata, spora, toplumsal yaşam, ekonomi, akademi vb. akla gelen her kurum bu amaca göre yapılandırılmıştır. Kavramlar da buna göre oluşturulmuş; içi soykırıma hizmet eder biçimde anlamlandırılmıştır. Hiçbir kişi ve kurum bunun dışına çıkamaz! Çıkana yaşam hakkı yoktur. Zaten Kürtler için tek yaşam yolu bırakılmıştır, o da Türkleşmektir! Kürtlük ve Kürdistan en büyük suç haline getirilmiştir.
1970’li yıllara kadar emniyet müdürlüklerin duvarında yazılı bir levha asılıdır. Bu yazılı levhada her türlü kötü suç sıralanır ve ‘bunları affederiz ama bölücülüğü asla!’ diye yazardı. Bu, açıkça Kürt ve Kürdistan gerçekliği dile getirilirse acımasız oluruz demektir. Zaten tüm uygulamalar da bu yönlü olmuştur.
İşte Abdullah Öcalan bu gerçekliğin içinde Kürt halkının özgürlük mücadelesine adım atmıştır. Kürt ve Kürdistan gerçekliğini mevcut dünya ve Ortadoğu iklimi içinde derin bilince çıkarma Öcalan’ın güçlü bir halk önderi olarak tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. İlk arkadaşlarına bu bilinci zerk ederek onlarda bu soykırımcı sömürgeciliğe karşı büyük bir öfke yaratmıştır. Apocuların en büyük özelliği Türk devletinin Kürt ve Kürdistan üzerindeki uygulamalarına böyle bir öfke duymalarıdır. Öte yandan ilk arkadaşlarına Kürt ve Kürdistan gerçeğini kavratmak için Kürdistan’da tam insan aramayın, siz de tam değilsiniz, ancak mücadele içinde tam bir Kürt ve insan haline gelebilirsiniz, diyerek hem mücadelesini yürütecekleri toplum gerçeğini hem de kendi gerçeklerini doğru kavrayarak daha etkili mücadele etmelerini sağlamak istemiştir. Hem Kürdü eleştirmiştir hem de kendimizi bu eleştirilen Kürdün eksik ve yetersiz kişilikleri olduğumuz bilincine ulaştırmıştır.
Apoculuk Yaşamını Halkına Adamadır
Eğer Apocu kişilikler dönüşüme uğramış ve gelişme göstermişlerse, yine halk gelişme göstermişse bunu en başta da sağlatan bu eleştiridir. Bu eleştiri düzeyi olmasaydı diğer çabalar ne olursa olsun ne Apocular ne de Kürt halkı gelişme gösterebilirdi. Bizim dışımızdaki Kürt gruplarının bize yönelik eleştirisi esas olarak bizim güçlü yanlarımızdı. Onların zayıf yanları ise kendi gerçekliklerini ve Kürt toplumunun zayıflıklarını görememeleriydi. Nitekim onlar ne kendilerinde ne de toplumda bir gelişme yaratabilmişlerdir.
Apocular Kürt halkında dağıtılan toplumsallığı yeniden var etmek, aileye dayalı ufku aşmak için ilk önce kendinde toplumsallığı başlatmış ve bu toplumsallık da sadece Kürdistan özgürlüğüne kilitlenen bir toplumsallık olmuştur. Kürdistan’da bireyler bir aile kurma ve o aileyi ayakta tutma hedefiyle sınırlı bir yaşam felsefesine sahipti. Asimilasyon o kadar ilerletilmiş ve derinleştirilmişti ki, okuyup devlete bir memur olmak önemli bir hedef haline gelmişti. Ailelerin çocukları okutmak ya da baş göz etme dışında bir hedefi kalmamıştı. Hatta bir memur olmak için Kürtlükten kaçması gerektiği bilinci şırınga edilmişti. Aşiretler çeşitli yollarla devlete bağlanıp sömürgeciliğin Kürdistan’daki ayakları haline getirilirken, aileler de kendini aile içine hapsedip ulusal ve toplumsal değerlerle ilgilenmeyen bir durumu yaşamaktaydı.
İlk Apocular, Apocu olduktan sonra okullarını terk etmişler, klasik aile bağlarını, yani kendini aile ile sınırlayan aileciliği aşmışlar, her türlü bireysel özlemlerini bırakmışlar, sadece Kürt ve Kürdistan’ın özgürlüğü için yaşayan ve mücadele eden özgürlük savaşçıları olmuşlardır. Tüm saatlerini ve günlerini bu mücadeleye hasretmişlerdir. Apocular tüm yaşamını halkına ve ülkelerine verirken, kendine Kürt siyasetçisi diyenlerin bir kısmı bırakmıyorlar ki gençler okusun, iş güç sahibi olsun, ailesine katkı sunsun, ev-bark sahibi olsun, diyerek bu büyük ve çok değerli yurtsever devrimci tutumu olumsuzlamışlardır.
Apocular daha ilk grup aşamasında tamamen komün evleri denen evlerde yaşamışlar, örgütsel çalışmalarını bu komün yaşamına dayanarak yürütmüşlerdir. Böylece toplumsallık, doğal olarak ulusallık bir kültür haline getirilmiştir. Apocular yaşamları ve ilişkileriyle yurtseverleri de böyle komünal ve toplumsal yaşam içine sokmuşlardır. Apocuların her sempatizanı ve halktan her ilişkisi böyle bir yaşam kültürü ile karşılaşmış ve böyle bir toplumsal yaşam eğitimi, ahlakı ve kültürü almışlardır. Böylece Apocular ve PKK teorik olarak değil, yaşamlarıyla da sosyalizm kişiliklerini temsil etmişlerdir. Abdullah Öcalan PKK’liler için ne söylediklerinden çok nasıl yaşadıkları etkili oluyordu, diyerek bu gerçeği ifade etmiştir. Şunu rahatlıkla belirtebiliriz, 1970’li yıllarda Apocular ve PKK’lilerle tanışan her yurtsever, farklı halklardan insanlar Apocularla yaşadıkları günleri unutmamışlar, bu günleri yaşamlarının en onurlu günleri olarak her zaman hatırlamışlardır.
Abdullah Öcalan daha ilk günden Kürdistan’da oluşmuş siyasal yapı ve toplumsal yapıyı aşmadan, değiştirmeden özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin geliştirilemeyeceğini vurgulamıştır. Kuşkusuz reel sosyalizm ve ulusal kurtuluşçu ulus-devlet anlayışı bizi de etkilemişti, ancak Rêber Apo’nun ve PKK’nin bağımsızlığa yüklediği anlam farklı olmuştur. Esas olarak ideolojik, siyasi ve iradi bağımsızlık olarak ele alınmıştır. Ulus-devletten çok bu anlamla yüklü bağımsızlık anlayışımız daha fazla öne çıkıyordu. Zaten şimdiye kadar da bu bağımsızlıkçı duruşumuzu titizlikle korumuşuz. Bu yönüyle ideolojik, siyasi ve iradi olarak bağımsızlıkçı duruşundan taviz vermeyen bir hareket olmuşuz. Hiçbir ilişkimiz, siyasal uzlaşma ve esnekliğimiz bu tutumumuzu ve duruşumuzu etkilememiştir ve etkileyemez. 52 yıllık mücadelemiz bunun en somut kanıtıdır.
1970’li yılların başında var olan Kürdistan’daki siyasal yapı esas olarak devlet etkisinde şekillenen bir yapıdır. İşbirlikçilik de Kürdistan’daki siyasal ve sosyal yapıyı etkilemektedir. Bu aşılmadan, bu yapıları aşarak etkili bir siyasi hareket geliştirilmeden Kürdistan’daki baş aşağı gidişi durdurmak mümkün değildi. Kürdistan’da normalleştirilen çok geri bir yurtseverlik anlayışı vardı. Neredeyse Kürdüm, demek yurtseverlik için yeterli ölçü olmuştu. Kuşkusuz bu soykırım ve Türkleştirme politikası altında Kürdüm, denilmesi önemsiz değildi. Ancak mevcut soykırımcı sömürgeci sistemi kırmak için ölçüleri yüksek bir yurtseverlik yaratmak gerekirdi. Yurtseverlik ölçülerini yükseltme özgürlük mücadelesinin olmazsa olmazı durumundadır. Bunun için de ilk önce halka giden kadroların özgürlük savaşçılarının ölçülerinin yüksek olması gerekir. Bu açıdan PKK’nin kadro ve militan ölçüleri dünyadaki hiçbir örnekte görülmediği kadar yüksek olmuştur. Bu yüksek ölçüler de ilk karşılaşmada halkı etkilemiş, halkın yurtseverlik ölçülerini yükseltmiştir.
Yurtseverlik ölçüleri mücadeleye imkanları ölçüsünde destek ve katkı sunmak biçiminde yeniden şekillenmiştir. Bu aynı zamanda halkın komşusuyla, köylüsüyle ilişkilerine de yeni bir düzey kazandırmıştır. Artık birbirine karşı sorumluluk duymayan, hatta basit şeyler için kavga eden bir durumdan birbirine karşı sorumluluk duyan, herkesi kendisinin içinde olduğu mücadelenin parçası gören bir toplumsallık anlayışı gelişmiştir. Her geçen gün yurtseverlik ölçüleri hem yükselmiş hem de yaygın bir toplumsal kültür haline gelmiştir. Öyle ki, yurtseverlik yükselen toplumsal değer olmuş, herkesi bu toplumsal değer içine çekmiştir. Kürt insanı bu yeni toplumsal değer dışında kalmak istememiştir. Çünkü yurtseverlik onur kazandırmaktadır. Bu toplumsallık dışında kalanlara da iyi gözle bakılmamaktadır. İşte bu çok yeni bir durumdu. Aslında soykırımcı sömürgeciliğin ilk yenilgiye uğratıldığı alan burasıdır.
Yurtseverlik ölçüleri PKK’nin mücadelesi ile 12 Eylül’den önce de önemli düzeyde yükselmiş; toplumda büyük etkide bulunmuştur. 12 Eylül darbesinin gerçekleşmesi esas olarak da Kürdistan’da yaşanan gelişmeler sonucu olmuştur. Zaten Kenan Evren, helikopterle Mardin’den Ankara’ya giderken Urfa üzerinden geçtiklerinde darbe yapmaya karar verdiklerini M.Ali Birand’a söylemiştir.
Zindan direnişi, 15 Ağustos gerilla hamlesi, 1980’lerin sonu ve 1990’lı yılların başındaki serhıldanlar bu yurtseverlik ölçülerini ulusal demokratik devrimi gerçekleştirme gücüne ulaştırmıştır. Abdullah Öcalan 1990’lı yılların başında diriliş tamamlandı sıra kurtuluşta, diyerek bu gerçekliği ifade etmiştir. Kürtler artık aile bağları, aşiret bağları, şeyhler gibi dini otorite bağları, ağalık-beylik bağları, hatta erkek egemenlikli bağları kırarak tamamen bir demokratik ulus haline gelmede önemli bir hamle yapmışlardır. 1990’lı yıllarda demokratik sosyal devrim gerçekleşmiştir. Tamamlanmamış olsa da bu ayağa kalkışı böyle bir devrim olarak tanımlamak gerekir. Bu doğru bir tanımlamadır.
Bu yıllar aynı zamanda inkara karşı bir başkaldırı yıllarıdır. Kürt halkına ait değerler ve semboller Kürtlerin içinde yaygınlaşmıştır. Kesk u sor u zer’in her yerde yaygınlaşması; kadınların ve gençlerin kıyafetlerini bu renklerle süslemeleri inkara karşı Kürt kimliğinin sahiplenilmesidir. Kürt kimliğini sahiplenme semboller ve değerler üzerinden o kadar yaygınlaşmış ve toplumsal refleks haline gelmiştir ki, bu bile başı başına inkara ve kültürel soykırıma karşı demokratik ulus olmada ısrar etmenin duruşu olmuştur.
1990’lı yıllarda serhıldanın gerçekleşmediği şehir ve kasaba kalmamıştır. Kürt halkı bu serhıldanlarla biz Kürdüz ve özgürlüğümüzü istiyoruz demişlerdir. Bu serhıldanlar bazı yıllar kesintiye uğrasa da onlarca yıl sürmüştür. Her serhıldan toplumda yeni değişimler dönüşümler yaratmıştır. 3-4 kuşak bu serhıldanlar içinde büyümüştür. Şu anda Kürt toplumunun çoğunluğu kadınlı-erkekli bu serhıldanlar içinde olmuştur. Böyle bir toplumun da büyük değişim dönüşüm yaşayacağı açıktır. Bu, açıkça Kürt halkının çoğunluğunun inkara karşı isyan içinde olduğunun kanıtıdır. Siyaset sosyolojisi bu 52 yılı bu çerçevede değerlendirirse Kürdistan’da büyük değişikliğin her serhıldanda daha da derinleşerek bugünlere geldiğini çok iyi ortaya koyabilir. 52 yıllık inkara, soykırıma ve imhaya karşı gösterilen bu direniş PKK öncülüğündeki mücadelenin önceki tüm direnişlerden büyük farkını da ifade etmektedir. Dağılmış toplumsallıktan, aileye kapanmış yaşamdan, tarihsel rolüne ters düşürülmüş aşiretçilikten bugün dünyaya örnek olan demokratik ulus haline gelinmesi böyle uzun vadeli ve ağır bedelleri olan zorlu mücadele sonucu gerçekleşmiştir.
Serhıldanların gelişmesinde Abdullah Öcalan’ın 1980’lerin sonunda geliştirdiği kadın ve aile çözümlemeleri çok etkili olmuştur. Bu çözümlemeler sadece kadın çözümlemeleri değil, en az onun kadar Kürt erkeğini çözümleyen niteliktedir. Bu çözümlemelerde Kürt erkeğini sarsan değerlendirmeler yapılmıştır. Sömürgeciliğin Kürt toplumuna ağır bir baskı yaptığını, Kürt erkeğinin de bu baskının izdüşümü olacak biçimde kadın üzerinde baskı ve egemenlik yürüttüğünü vurgulamıştır. Sömürgecilik önünde irade olmayan, her türlü sömürgeci baskı ve hakarete maruz kalan Kürt erkeği dönüp bunun acısını Kürt kadınından çıkarır olduğunu belirtmiştir. Yiğitliğin de bu olmadığını, bunun çok kötü bir kişilik şekillenmesi olduğunu irdeleyerek Kürt erkeğindeki hem sömürgeciliğin yarattığı ezikliği ortadan kaldırmaya çalışmış hem de kadın üzerindeki egemenlik ve baskı anlayışını mahkum ederek, eleştirerek Kürt erkeğinin kadın üzerindeki egemenliği bırakmasını sağlamaya çalışmıştır. O güne kadar kendi gerçeğini tanımayan, kadın üzerinde egemenlik kuran Kürt erkeği kendini tanımaya başlamıştır. Toplumsal değişimde bu çözümlemeler etkide bulunmuştur. Önderliğin bu kadın ve aile çözümlemeleri aynı zamanda Kürt erkeğinde özgürlük bilincinin gelişmesine yol açmıştır. Önderliğin Kürt ailesi ve bu ailede erkeğin rolünü kapsamlıca değerlendirmesi Kürt kadınının da kendini tanıması ve özgürlük arayışını geliştirmiştir. Kürt kadını bu çözümlemelerle gözünü dünyaya açmıştır. Bu çözümlemelerle Kürt kadınının özünde bulunan yurtseverlik tutkusu ve özgürlük arayışı açığa çıkarılmıştır. Kadının toplumsal yaşamı yaratmada oynadığı rol sonucu genlerinde oluşan toplumsal özellikler ve emeğe bağlılık Önderliğin bu çözümlemeleriyle yeni özgürlük anlayışıyla bezenmiş, derinleşmiş ve kadının serhıldanlarda öncü haline gelmesini sağlamıştır. Özcesi Abdullah Öcalan’ın aile çözümlemeleriyle Kürt toplumunda bir aydınlanma ve kendini tanıma gelişmiş, kadın ve erkek eski aile anlayışının sömürgeciliğe zemin ve hizmet sunduğunu görerek eski yaşamı aşma yönünde belli bir çaba içine girmiştir. 1980’lerin sonu ile 1990’lı yılların başında gerçekleşen serhıldanların ortaya çıkmasında Abdullah Öcala’ın bu kadın ve aile çözümlemelerinin çok büyük rolü olmuştur.
PKK daha grup aşamasındayken kadının mücadeleye katılımını önemsemiştir. Bir toplumun demokratikleşmesi, uluslaşması, çok yönlü değişime uğraması kadının toplumdaki konumuyla doğrudan bağlantılıdır. Bu perspektiften bakıldığında Kürt kadını dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyecek biçimde demokratik devrime, demokratik uluslaşmaya gençlerle birlikte öncülük yapmıştır. Kürt kadınının mücadeleye aktif katılımı Kürt toplumunu da çok yönlü değiştirmiştir. Sosyal devrim, demokratik devrim, kültür devriminde kadınlar aktif rol almışlardır. Kürt kadınının bu düzeyde evden çıkması ve serhıldanlara katılması toplumsal değişimin radikal düzeyde olmasını sağlamıştır. Kadının aktif katılımı sadece serhıldanlarda görülmemiştir. Kadınlar gerilla güçlerine de etkin katılmışlardır. PKK feshine kadar yönetimlerin yarısı, hatta daha fazlası kadınlardan oluşmuştur. Önemli örgüt toplantılarında kadın sayısı yarıdan fazla olmuştur. Tüm bunlar toplumsal değişime de demokratik uluslaşmaya da yansımıştır. Toplumda demokratik ve özgürlükçü bilinç çok gelişmiştir. Özgürlükçü demokratik bilincin en başta da inkara karşı olacağı açıktır. Demokratik devrim, sosyal devrim, kültürel devrim Kürdün kendi kimliğine ve ülkesine sahip çıkması demektir. Özgür toplum, özgür ülke amacına kilitlenmesi demektir.
Kültür-Sanat Bir toplumun Ruhudur
52 yıllık mücadelenin en büyük sonuçlarından biri kültür-sanat devriminin gerçekleşmesidir. Kültür-sanat bir toplumun ruhudur. Kürt inkarı, asimilasyon ve soykırım esas olarak da toplumun öz ruhunun öldürülmesidir. 1970’li yıllara gelindiğinde Kürt toplumu ruhu öldürülmüş yaşayan bir ceset haline getirilmişti. Bir toplumun kültür ve sanatının öldürülmesi o halkın öldürülmesidir. Kürtler üzerinde uygulanan kültürel soykırım Kürdün yok edilmesidir. Türkiye somutunda Türkleştirmedir. Dünyanın en büyük suçu bu olmasına rağmen Türk devleti uluslararası ve bölgesel politik dengelere dayanarak bugüne kadar bu suçu işlemeye devam etmiştir. Ancak hem Kürt halkının yürüttüğü büyük direniş hem de uluslararası ve bölgesel düzeyde yaşanan siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel değişimler bu politikayı yürütülemez duruma getirmiştir.
Dünyanın her yerinde siyasal, toplumsal ve ulusal gelişmeler esas olarak ilk başta kültür-sanat alanında ve düşüncede gerçekleşen değişimler sonucu olmuştur. Bu, genel bir kural gibidir. Ancak Kürt halkı üzerinde o düzeyde acımasız bir kültürel soykırım politikası yürütülmüştür ki, Kürt kültürü ve sanatı mecalsiz bırakılmıştır. Bırakalım kültür ve sanatı, dilin yasak ve dil üzerinde yoğun baskının olduğu yerde kültür-sanatın canlanması, kendini yeniden üretmesi zordur. Dil sadece bir konuşma aracı değildir; aynı zamanda kültür yüklü bir gerçekliktir. Böyle bir baskı ve kültürün ölüme yatırıldığı bir ortamda kültür-sanatın bir hamle yapması ve buna dayalı ulusal demokratik bir canlanmanın gerçekleşmesi tabi ki zordu. Bu açıdan Kürt halkının özgürlük mücadelesi ilk önce devrimci yöntemler ve serhıldanlarla gelişmiş; kültür-sanat daha sonrasında hamle yapabilmiştir. Bu açıdan PKK’nin öncülük ettiği mücadele aynı zamanda bir kültür-sanat hamlesi olmuş; böylece yeni Kürt ruhu yaratılmıştır. Aynı zamanda bir demokratik devrim olan, sosyal devrim olan serhıldanlarla birlikte kültür-sanat çalışmaları yerden fışkırır gibi canlanmıştır. Serhıldanlarla birlikte MKM(Mezopotamya Kültür Merkezi) kurulmuş, MKM yeni Kürt ruhunun gelişmesinde önemli rol oynamıştır. İnkarcılığa karşı direniş somut hale gelmiştir. Kürt kültür ve sanatı inkara karşı direnişin bir kültür ve ulusal duruş haline gelmesini sağlamıştır. Her türlü direniş kültürünü ve değerini kalıcı hale getiren kültür-sanat faaliyetidir. Büyük bedellerle gelişen mücadele ve serhıldanlar sanatla anlamlandırılmış, toplumsal hafıza haline getirilmiştir. Demokratik ulusun ruhu ve kültürü, sanat ve kültür faaliyeti ile derinleştirilmiştir. Böyle bir kültür-sanat hamlesi binlerce şehit, yüzbinlerce insanın işkence görmesi, binlercesinin zindanlara atılması, zindanda, dağda ve ovada gösterilen direnişe dayanarak gerçekleşmiştir. Kürdistan’da kültür ve sanattan söz ederken bu gerçekliğin de bilinmesi gerekir.
Kuşkusuz bin yıllara, yüzyıllara dayalı bir kültür vardı. Ancak bu kültür baskılanmış ve nefes alamaz hale getirilmişti. Kürt halkının çok boyutlu özgürlük mücadelesiyle Kürt kültürel değerleri çağdaş değerlerle bezenerek bir hamle yapmıştır. Bu Kürt halkına yapılan büyük bir hizmet olduğu gibi, Kürt Özgürlük Hareketinin de halkına ve tarihine ne kadar bağlı olduğunun ifadesidir.
İnançlar Toplumsaldır
PKK öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketinin bir özelliği de toplumun inancına ve değerlerine saygı duymasıdır. PKK, Toplumun inancında var olan olumlu değerleri mücadelesinin değeri haline getirmiş, böylece özgürlük ve demokrasi mücadelesini daha etkili kılmıştır. Kuşkusuz inancı ne olursa olsun her topluluk toplumsal yaşamdaki olumlu değerleri inancına yükleyerek bugünlere getirmiştir. Bu açıdan PKK dine yaklaşırken kaba materyalist bir yaklaşım içinde olmamıştır. Çünkü bir toplumcu hareket olan PKK, tüm inançların toplumsal olduğu bilinciyle kendi toplumsal projesi ile halkın inancında ve yaşamında olan olumlu toplumsal değerleri bütünleştirmiştir. Halktaki bu olumlu değer yargılarına olumlu rol oynatmıştır. Öyle ki, halkımız özgürlük militanlarını ilk müslümanlar ve sahabelerle özdeşleştirmişlerdir. Gerçek müslümanlığı yaşıyorsunuz demişlerdir. Alevi halkımız da özgürlük savaşçılarını Alevi kültürünü en güzel biçimde yaşayanlar olarak görmüşlerdir. Her inançtan ve etnik topluluktan halkımız evini, ailesini özgürlük savaşçılarına açmış ve teslim etmişlerdir. Hiçbir siyasi hareketin yapamadığı kadar toplumun takdirini ve güvenini kazanmışlardır. PKK’nin, Kürt toplumunu ayağa kaldırmasında ve değiştirmesinde toplumun inancına ve değer yargılarına saygı göstermesi de önemli etkide bulunmuştur.
Kürdistan’ın en önemli mellelerinden Melle Abdurrahman Timoki kendisinde var olan hak, adalet, eşitlik, vicdan, ahlak gibi toplumsal değerleri PKK’de gördüğü için 1980’li yılların sonunda Beka kampına kadar gitmiş, Abdullah Öcalan’ın yanında kalmış, PKK’ye olan inancı ve bağlılığı daha da artmış, daha sonra bir kadro gibi Halep’te halk çalışması yürütmüştür. Başka melleler de Öcalan’ın yanına gitmiş; daha sonra Rojava’da bir PKK sempatizanı olarak halk içinde çalışma yürütmüşlerdir. Alevi pirleri de Öcalan’ın yanına ve örgüt alanlarına gitmiş ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Pir Haydar Celasun’un, uzun yıllar PKK’nin çizgisi doğrultusunda toplum ve inanç çalışması yürüttüğü, televizyonlarda programlar yaptığı bilinmektedir. Kürtlerle iç içe yaşayan Hıristiyan din insanları da Öcalan’ın yanına gitmişler, Özgürlük Hareketine dost olmuşlardır. Kürdistan’da gerçekleşen demokratik uluslaşmada bu yaklaşımların da önemli rolü olmuştur.
Kapitalizm Toplum Düşmanlığıdır
Kürt Özgürlük Hareketinin inkarı kırıp demokratik uluslaşma yaratmada gerillanın toplumla ilişkileri de önemli rol oynamıştır. Kadın-erkek gerillalar birlikte halk içine gittiğinden ve Özgürlük Hareketi militanlarına büyük inanç ve güven olduğundan, Kürt kadınları ister kadın gerilla bulunsun ya da bulunmasın gerillaları karşılamışlar, gerillalarla aynı ortamda kalmışlar, gerillaları dinlemişlerdir. Gerillanın köylere sık sık uğramaları tüm toplumda ve kadınlarda önemli değişimler yaratmıştır. Bir mücadeleye kadın katılımı ve ilgisi o mücadelenin toplumun derinliklerine nüfuz etmesi anlamına gelmektedir. Kürt toplumu örnek bir toplumsallık ve ulusallık yaratmışsa bunda kırsal yaşamdaki toplumsal değişimin de büyük etkisi olmuştur.
Kürdistan’da 12 Eylül’den önce birçok Kürt örgütü vardı. Biz bunları işbirlikçi reformist milliyetçiler olarak değerlendiriyorduk. Bunlar Özgürlük Hareketinin Kürdistan’da gelişmesini engellemek için büyük çaba gösterdiler. Hatta anti Apocu, anti PKK ittifakı olan UDG’yi (Ulusal Demokrat Güç Birliğini) kurdular. Devletin hareketimize en fazla saldırdığı dönemde onlar da bize saldırdılar. Bu da devletin saldırılarının sonuç almasını ve önemli darbeler yememizi beraberinde getirdi. Ancak bu gruplar 12 Eylül sonrası ne dışarıda ne cezaevinde bir direniş içinde olmadıklarından yıllar içinde eridiler ve tasfiye oldular. Bunlar çoğunlukla küçük burjuva örgütlenmesiydiler; hatta bazı egemen sınıflara da dayanıyorlardı. Ancak egemen sınıfların iradesi tarih içinde kırılmış olduğundan, küçük burjuva kesimin de devlet karşısında bir güç olması mümkün olmadığından Türk devletinin baskısı şiddetlenince dayanamadılar, çözüldüler ve dağıldılar.
Bu gerçeklik onların özellikle sempatizan ve taraftarlarında sorgulama yarattı. Kürdistan’daki tüm sınıf ve tabakalar Kürt halkının özgürlüğünü PKK öncülüğündeki Özgürlük Hareketinde gördüler. Serhıldanlarla birlikte Kürdistan’da demokratik siyasal birlik ve ulusal birlik Kürt Özgürlük Hareketi çatısı altında gerçekleşti. Vedat Aydın, Hatip Dicle gibi diğer Kürt grupların önder kadroları Özgürlük Hareketi saflarına katıldılar. Kürt Özgürlük Hareketi tüm Kürdistan coğrafyasında geliştiği gibi Kürt halkının büyük çoğunluğunu da etrafında topladı ve özgürlük mücadelesine sevk etti. Bu, Kürt Özgürlük Hareketinin gücünü artırdığı gibi halkta da önemli bir özgüven ve mücadeleye inanç yarattı. Kürdistan’da ancak emekçi halk ve köylülerin gücüne dayanarak özgürlük kazanılabilir. Küçük burjuvalar, memurlar ve orta sınıf denen kesimler de ancak böyle var olabilir ve varlığını sürdürebilir. Toplum üzerinde egemen olmak istemedikleri müddetçe onlar da demokratik ulusun parçaları olarak varlıklarını sürdürebilirler.
1970’lerde Kürdistan’da önemli bir tartışma vardı. Kapitalizmin uluslaştırıcı olduğu ve olacağı görüşü savunuluyordu. Bu, klasik sosyalizmin kapitalizmin tarihsel olarak ilerici olduğu görüşüne dayanıyor. Bizim dışımızdaki grupların çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve savunuyordu. Sadece Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi kapitalizmin geliştirici olmadığını, aksine Kürt toplumsal yapısını dağıtarak sömürgeci sisteme Kürdü yok etmek için zemin sunduğunu vurgulamıştır. Kapitalizm toplum düşmanlığıdır. Kapitalizmin girdiği yerde toplumsallık dağılır. Kürdün en temel tarihsel gücü ise toplumsallığı olmuştur. Tarih içindeki tüm saldırıları bu toplumsallığı ile püskürtmüştür. Kapitalizm toplumsallığı dağıtarak Kürdü zayıflatıp kültür soykırımına uygun hale getiren Kürt düşmanı bir yapıya sahiptir. Kürt için kapitalizmin anlamı budur. Abdullah öcalan ilk sözcükle birlikte Kürdü toplum düşmanı kapitalizme karşı savunmalı kılmıştır.
Eğer Kürt Özgürlük Hareketi mücadeleyi geliştirmiş, inkar, asimilasyon ve imhaya karşı etkili mücadele vermişse bir nedeni de kapitalizmin uluslaştırıcı olduğu tezine karşı çıkmasıdır. Çünkü kapitalizm Kürdistan’da inkar ve asimilasyonun geliştirilmesini sağlayan bir aparat haline gelmiştir. PKK ise kapitalizme karşı toplumu savunarak toplumsal direnci ayakta tutma, bunu direnişe zemin sunan temel bir değer haline getirme mücadelesi vermiştir. Kapitalizme karşı bu tutum inkarcılığa karşı da önemli bir duruş olmuş; inkar ve asimilasyona zemin sunan kapitalizme karşı bir mücadele içinde olunmuştur. Kapitalizmin bu gerçekliği Kürdün kapitalizme karşı bir duruş içinde olması gerektiğini ortaya koyar. Bu da toplumsallığı her yerde geliştirmeyi gerekli kılar. Bu açıdan her alanda komünleri örgütlemek, meclisleri örgütlemek, böylelikle toplumsallığı geliştirip hem direniş gücünü artırmak hem de demokratik toplum gerçeğini yaratmak Kürt halkının en temel görevlerinden olmaktadır.
Eleştiri Olmadan Gelişme Yaratılamaz
İnkara, asimilasyona, kültürel soykırıma karşı verilen büyük mücadeleyi ve yarattığı sonuçları görmek önemlidir. Ancak yetersizlikleri, olumsuzlukları ifade etmek de gerekir. Apocu tarz bunu gerektirir. Eleştiri olmadan, eksikleri görmeden daha fazla gelişme yaratılamaz, başarılar süreklileştirilemez. Kürt toplumu inkara karşı büyük mücadele vermiş, demokratik uluslaşma da çok önemli mesafe kat etmiştir. Ancak hala Kürdün varlığını anayasal ve yasal olarak kabul eden bir durum gerçekleşmemiştir. Hala özgürlük sorunu vardır. Abdullah Öcalan’ın inisiyatifiyle Barış ve Demokratik Toplum süreci yürütülmektedir. Abdullah öcalan da PKK de bu süreci Kürt sorununun çözümüne dayalı demokratik cumhuriyetle taçlandırmak istemektedir. Tarihi Kürt-Türk ilişkileri de böyle bir çözüme zemin sunmakta, imkan vermektedir. İnkar tümden kalkıp Kürdün varlığı kabul edildiğinde sadece Kürt sorunu değil, Türkiye’nin tüm sorunları çözülecektir.
Ancak Türk devlet gerçeğinde, siyasal yapılanmasında bu sürece engel olabilecek etkenler vardır. Kürtler içinde işbirlikçilikle kendini var eden kesimler de bu sürecin başarıyla sonuçlanmasını istememektedir. Öte yandan Kürt işbirlikçiliği ve Kürtler içindeki zayıflıklar da inkarcı, asimilasyoncu ve soykırımcı güçlere cesaret vermektedir. Bu yönüyle Kürtler içindeki zayıflıklar ağacın kurdu gibi demokratik uluslaşma ve özgürleşme mücadelesine zarar vermektedir. Kürtler açısından bu zayıflıkların giderilmesi de önem kazanmaktadır. Abdullah Öcalan bu zayıflıkların tarihsel ve toplumsal temellerini çözümlemiştir. Bu çözümlemelere dayalı politika, tutum ve mücadele yürütülürse bunları aşmak da zor olmayacaktır. Çünkü Kürt halkı bu tür engelleri aşacak tarihsel birikime sahip bir halktır.
Özcesi olumlu yanları görmek önemlidir. Bunları değerlendirdik. Bunlar halkımızın ve Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle ilgili herkesin takdirinde olan konulardır. Biz Kürt halkının yaşadığı büyük değişimler ve elde ettiği kazanımları temel başlıklar temelinde ifade etmeye çalıştık. Her başlık, üzerinde kapsamlıca durulacak değerlendirmeleri hak etmektedir. Kürt tarihiyle, siyaset sosyolojisiyle ilgilenenler bu konuları bilmekte, çeşitli biçimlerde ifade etmektedirler.
Bu mücadelenin Kürtlere kazandırdıkları muazzamdır. İlk çağların tanrı panteonundaki zalim tanrıların bile inkar edemeyeceği büyük gelişmeler bu 52 yılda yaratılmıştır. Kürt halkının bu yaratılanlar üzerinde daha büyük gelişmeler yaratacağı tarihsel bir gerçekliktir.
Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesi sadece Kürt halkına değil, Ortadoğu halklarına da çok büyük değerler katmıştır. Eğer PKK mücadelesi olmasaydı bugün Ortadoğu siyasal, toplumsal ve kültürel olarak daha geri bir durumda olurdu. Kendi gerçekliğinden daha uzak bir konumda bulunurdu. Kürt halkının özgürlük mücadelesi Ortadoğu halklarına yeni ufuklar kazandırmıştır. Demokratik ulus ve kadın özgürlüğü bunların başında gelmektedir. Etnik ve dinsel boğuşmalara son verecek demokratik ulus anlayışı, bugün Ortadoğu’da sorunlara bir çözüm gücü olarak tartışılmakta ve yayılmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın Özgür İnsan Savunması’da (Atina Savunmasında) ‘Kürt teşisinin geri döneceğini ve Ortadoğu’yu demokratik uygarlığa taşıyacaktır.’ veciz sözünün gerçekleşeceğini bugünden görmekteyiz. Kürt sorununun çözümü temelinde Ortadoğu değiştiğinde bu, dünya halklarına da tarihinin başlangıcında olduğu gibi büyük değişim olarak yansıyacak; insanlık için toplumcu demokrasiye dayalı demokratik sosyalizm çağına girilecektir.
Yoruma kapalı.