Komünal toplumun gelişimine karşı rol oynayan iki kurumdan birisi devlet iken, diğeri ailedir. Aile hem devletin hem de komünal toplumun değerlerini içine alan bir beşik gibi temel rol oynamak istese de, sonuçta devletçilikle iç içe geçip anti-toplumcu bir rol oynamaktadır. Aileciliğin bu rolünde, İbrahimi dinler öncülük etmişlerdir.
Aile hem kabile biçiminde örgütlenen komünal toplumda hem de devlet yapılarında varlığını sürdürür. Her iki formun ortaklaştığı noktalardan biri ailedir. Aile klandan türeme olsa da, yeni formu kendi köklerine tamamen yabancılaşmıştır. Çünkü içinde hem kabilenin hem de devletin kimi değerleri vardır. Keza milliyet ve ulus formları içinde de temel bir kurum olarak korunur. Toplumsal form değiştikçe, aile de yeni forma göre yeni bir biçim alarak kendini uyarlar.
Bunda tek tanrılı din geleneğinin önemli bir rolü vardır. Özellikle İbrani din geleneği aile ideolojisinin ve kurumlaşmasının öncü gücüdür. İbrani geleneğin yarattığı bir devrim varsa, o da aile kurumunun teorik ve pratik temellerinin atılmasıdır. Aile kurumu bu temel üzerinden dünyaya yayılır. Ailenin son formu olan çekirdek ailenin böylesi köklü bir tarihsel mirası vardır.
Devlet ile ailenin ve komünün aralarındaki ilişkiyi iyi anlamak gerekir. Aile kurumu hem devletin hem komünün değerlerini taşıyan bir kurum olarak özgün bir formdur. Baskı toplumu geliştikçe aile komünü yadsır ve devletin temel bir birimi haline gelir. Tersine devlet zayıfladıkça da komünün temel bir birimine dönüşür.
İbrani dinlerde, Hindistan’da ailenin ikili karakteri bu gerçeği gösterir. Hindistan’da Budhacılık, kastik gruplara karşı en açık tepkiyi ifade eder. Budhacılığın taşıdığı komünal karakterin özü de bu topraklarda ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde aileciliği devletin hizmetine sokan İbrani dinler geleneğidir. İsrail hem komünal hem de devletsel geleneğin somut formudur. İsrail için bir komün devleti de denilebilir. İbrani komünalitesi olmasaydı İsrail devleti, devlet olmasaydı İsrail toplumu olmazdı.
Kapitalist modernite aileyi de parçalayarak çekirdek aileye indirger. Toplumun en küçük birimi diye lanse edilen çekirdek aile, esasta komünal toplum karşısında, bir anti-toplum unsuru olarak konumlandırılır. Günümüzde iflasın eşiğinde bulunan aile kurumu, toplum karşıtı rolünü derinleştirerek oynamaya devam etmektedir.
Toplumsal sorun, bir taraftan ailecilik diğer taraftan devletçilikle derinleşiyor. Ailecilik ile devletçilik birbirinden ayrı değillerdir. İç içe rol oynayarak toplumsal sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedirler. Devletin ve ailenin bu çifte baskısı altında komünal toplum hem alan hem de anlam kaybına uğramıştır. Toplumsal varoluş karşısında böylesine güçlenmiş iki kurum ile mücadele eden modernite, kadın kırımından ve köleliğinden ekolojik kırıma, her alanda en saldırgan politikaları uygulamaktadır. Günümüz kapitalist modernite hegemonyası doğanın altından üstüne, toplumun tüm gözeneklerine kadar sızılmadık tek bir birim bırakmamıştır. İnanılmaz bir tempoda toplumu yıkıyor; havayı, toprağı, suyu kirletiyor. Tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak bir toplumsal çöküşle, neredeyse dünyayı yaşanmaz hale getiriyor.
Demokratik Toplum Komünal Toplumdur
Demokratik toplumun temel ilkelerinden birisi, inşa çalışmalarında kadınların temel dinamik güç olarak yer almasıdır. Özgür ve demokratik komünal sistemin inşasının irade kazanmış kadın katılımı olmadan gerçekleşme imkanı da olmayacaktır. Böylece demokratik toplum özgürlük ve demokrasiden de yoksun kalacaktır.
Tarihsel olarak kadın, toplumun kök hücresi olan klan formunun yaratıcısıdır. Sadece dişil doğurgan varlık nedeniyle değil, bizzat öncülük ederek klanı yaratmış olmasıdır. Anacıl klan toplumu, tarihsel toplumun kök hücresi olduğundan, sonraki toplumsal ve tarihsel süreçleri derinden etkilemiştir. Kadın, klan toplumunun yaratıcısı olduğu gibi, zamanla elitleşen ve kast haline gelen erkek avcı yapılarının anacıl-toplumuna saldırısıyla ilk köleleştirilen de olmuştur. Böylece kadın hem ilk yaratan hem de ilk köle, ilk sömürge, ilk hizmetçi, ilk alınıp satılır hale gelmiştir.
Sonraki tarihsel süreçlerde kadınlar siyasal yaşamdan dışlanarak, özel ev sınırlarına hapsedilmiştir. Denilebilir ki, sonraki çağların özgür ve demokrasiden yoksun, hep savaşlara sahne olması, kadınların dışlanmasıyla bağlantılıdır. İlk ve orta çağda kadın ev sınırlarında yaşama dahil edilirken, kapitalist modernite çağında özel evin dışına çıksa da, bu kez sistem tarafından üretilen metaların tüketimi için pazarlayıcı obje haline getirilmiştir.
Demokratik toplumun kurumsallaşarak inşası, kadınların kendi özgür irade ve katılımıyla olacaktır. Siyasal ve toplumsal yaşamın her alanına kadın katılımı olmazsa ne inşa çalışması başarılır ne de özgürlük ve demokrasiden bahsedilebilinir. Bu nedenle demokratik toplumun inşa çalışmasında kadınların kendilerini örgütlü irade haline getirmeleri olmazsa olmazdır. Böylece kadınlar kendilerini yerel ve ulusal demokrasi zemininde güçlü kurumsallaşma ile katılım sağlar. Bu da hem genel toplumun hem de erkek yapısını demokratik zihniyet ve karakter kazanmasına önemli katkı yapmış olacaktır.
Demokratik toplum komünal toplumdur. Komün ilkesi, bütün toplumsal birimlere uygulanması gereken bir ilkedir. Aileden siyasete, sağlıktan dil ve kültüre kadar tüm toplumsal birimler komünal olarak örgütlendirilmek durumundadır.
Bu ana perspektifle demokratik moderniteyi demokratik ulus, komünal/demokratik toplum ve eko-ekonomi/ eko-endüstri üzerinden tanımladık.
a) Demokratik Ulus
Ulus-devlet bir iktidar örgütlenmesi iken, demokratik ulus bir toplumsal yönetim örgütlenmesidir. Ulus-devlet tek tip homojen toplum yaratımı mühendisliğine dayanırken, demokratik ulus çok kimlikli, çok kültürlü, heterojen toplum doğasına dayanır. Ulus-devlet kimlikleri iktidara araç kılarak çatıştırmaya, birbirine kırdırmaya dayanırken, demokratik ulus farklı kimlik ve kültürlerin demokratik ilişki ve dayanışmasına dayanır. Kimlikleri iktidar aracı olmaktan çıkarır.
Özetle ulus-devlet iktidarcı iken, demokratik ulus toplulukların dayanışmasına ve özyönetimine dayanır.
b) Komünalite
“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nun odağını komünalite oluşturmaktadır. Dolayısıyla komünalitenin insan varoluşunda ve mücadele gerçekliğinde sahip olduğu anlam ve önemin üzerinde durmak gerekir.
Komünaliteyi “Üçüncü Doğa” olarak ele almamız işin doğasına daha uygun olacaktır. Üçüncü doğa, insan toplumsallığının çıkış noktasıdır. Komünal bir ilişki olmadan insan toplumsallaşması mümkün değildir. Komünalite yalnızca insan türüne ait bir evrimleşmenin sonucu olarak, insan türünü oluşturan ve ontolojik gelişimini koruyan ilişkilenmedir.
Komünalitenin Kapsamı
Komünalite demokratik komünler sistemi olarak ikisini de kapsar. Demokratik komünalite denince, demokratik komünler birliği anlaşılmalıdır. Onun sistemleşmiş halidir.
Komünizm ile komün arasındaki fark da önemlidir. Komünizm adına uygulanan temel stratejiler komün temelli değil, ulus-devlet temelli oldukları için başarılı olamadılar. Sosyalizmin doğası komünlere dayanmasıdır.
Komünalitenin gelişip olgunlaşması ve bütünlüklü bir yapıya bürünmesi sonucunda toplum oluşur. Yani, komünal ilişki oluşmadan önce bir toplumdan söz edilemez. Dolayısıyla komün eşittir toplumdur. Komün ilişkiselliğinin olmadığı bir toplumsal gerçeklik yoktur.
Komünal ilişki evrensel varoluşun da temelindedir. Bilimsel olarak ilişkisellik, var oluşun temel koşuludur. Özellikle kuantum fizik felsefi ufkumuza yepyeni boyutlar kazandırırken, evrendeki her şeyin birbirinin var oluşunda rol oynadığını, hiçbir şeyin kendi başına oluşmadığını da göstermektedir. Tekil olan evrenseldir, evrensel olan tekildir; parça olan bütündür, bütün olan da parça. Zıtlar birlikte var olur, karşıtlar birbirini bütünler. Bütün bu diyalektik süreçlerden anlaşılmaktadır ki, evrenin işleyişi de komünaldir. Her varlık bu evrensel var oluşun içinde ve onun yasalarına göre oluşmakta, var kalmakta ve dönüşmektedir.
Komünalite, sosyal varoluşun ve bu varoluştaki bütün kavram ve kategorilerin temelidir. Örneğin etik değerler komünalitenin bir ürünüdür. Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu belirleyen toplumun kendisidir. Toplumdaki ilişki, davranış, alışkanlık ve amaçlar bize o toplum için neyin iyi veya kötü olduğunu gösterir.
Estetik değerlerimizi belirleyen de komünalitedir. Güzele duyduğumuz hayranlığı, estetik hazlarımızı ve sanatsal dışavurum kodlarımızı aldığımız zemin toplumsal var oluşumuzdur. Akımlar, üsluplar, teknikler, stiller vs. en iyi anlatımın, en iyi dışavurumun yolunu açmak içindir. Dolayısıyla estetik değerlerimiz komünalite üzerinde şekillendiği gibi, tüm estetik yaratımlarımız da belirli bir toplumdaki, belirli bir kültürel paylaşımı yaşayan insan grubu veya gruplarının beğenisine sunulur. Estetik yaratıcının pusulasını belirleyen, içinde yaşadığı toplumsal gerçekliktir.
İnancın temelinde de komünalite vardır. Hatta tüm inançlar başlangıçta komünal olmak zorundadır. İslamiyet bir komünal ilişkidir. Hz. Musa, Yahudi toplumunu komünal ilişki çerçevesinde örgütleyerek “kutsal topraklar”a ulaştırmaya çalıştı. Hz. Muhammed’in ilişki sistemi, toplumsal sorunları çözme biçimi, kendi toplumunu oluşturması ve her kavram ve kategorisini toplumuna göre oluşturması onun gerçek bir komünar olduğunu gösterir. Hz. İsa da bir komünardır. İlk yaptığı şey kendi toplumunu oluşturmak ve her şeyini onlarla paylaşmaktır. Nitekim Hıristiyanlığı oluşturan, geliştiren ve yayan da bu komünal ilişki olmuştur.
Komünal yaşamı tüm inançların kökeninde bulabiliriz. Havari, Mürid, Sahabi, Yogi veya adı ne olursa olsun, inanan topluluklar esas olarak komünal yaşayarak kendi ideolojilerini meşrulaştırabilirler. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler komünal yaşayarak, toplumun doğasında bulunan gerçekliği yaşanır kılmaya çalışırlar.
Komünal yaşam bireyi ailecilik, hanedanlık, aşiretçilik ilişkilerinden kurtarıp genelleştiren ve insanlık ailesinin bir üyesi yapan yegane ilişki biçimidir. Milliyet, ulus-devlet ve onun versiyonları komünalitenin kaba bir takliti olarak insanlığı gruplara bölüp, kastik katilin eliyle başlatılan yarılmayı derinleştirirler. Komünal ilişki ise toplumun yeniden kendi öz değerleriyle buluşmasının yolunu açar.
Kürt toplumsal gerçekliğinde başarılmak istenen de komünalitenin güncellenmesi ve topluma egemen kılınmasıdır. Komünalite, ulus-devletçiliğin karşı kutbundadır; milliyetçiliğin ve anti-milliyetçiliğin aşılmasıdır. Milliyetçilik bir çıkmaz sokağa doğru sürüklerken, anti-milliyetçilik kendisini milliyetçilik üzerinden tanımladığı için eksik ve bağımlı bir varoluştur.
Komünalite ise kendi varoluşunu kendi doğasına uygun olarak tanımlar. Ki, bu da toplumsal varoluştur. Milliyetsizlik doğru olamayacağı gibi, kendi varoluşunu yalnızca milliyet üzerinden tanımlamak da aynı oranda yanlışa sürükleyecektir.
Komünalite karşısında en önemli tehlike orta sınıf tuzağıdır. Orta sınıf mezhepler ve tarikatlar, siyasi partiler veya ideolojik gruplar biçiminde karşımıza çıkabilir. Özünde en alt kesimlerle en üst kesimleri uzlaştırma arayışında olan, kendi varoluşunu buna bağlayan bir ara kesimdir. Bu yanıyla sanaldır, varoluşunun toplumsal bir nedeni yoktur. Soyut olan, bir maddi gerçekliğe dayanmayan orta sınıf, pasif bir varoluşa sahip olduğunun bilincindedir. Bunu aşmak için iki aktif sınıfın varlığını kullanarak kendi varoluşunu temellendirmek ister. Yani iki kesimin de enerjisinden beslenir. Toplumun en alt ve en üst kesimleri arasında bir köprü olacağı vaadiyle ortadaki gövdeyi büyütmeyi hedefler. Toplumsal gerçeklikte bir yer edinmiş olsa da, komünalitenin kendisi için bir yıkım getireceğinin bilincindedir. Komünalitenin gelişmesinin yolu orta sınıfın alanının daraltılmasından geçer. Aksi durumda dinlerde ve reel-sosyalizmde olduğu gibi bir mezhep olarak, bir karşıt akım olarak bizzat komünalitenin içinde gelişir; onu en iyi savunan olarak görünüp içten içe anlam yitimine uğratır ve yozlaştırır.
Kürtlüğün birleşeceği tek nokta komünalitedir. Kürt komünalitesinde büyük bir sentez vardır. Tarihin başlangıcında Zerdüştilik olarak bir ideolojiye kavuşan komünalite, esas olarak Zerdüştten binlerce yıl öncesinden Kürdistan’da toplumsal bir varoluş olarak yaşanmıştır.
Zerdüştlük, Kürdistan toplumunda güçlü olan bu gerçekliğin ideolojisini oluşturur. Günümüzde ulus-devlet ideolojilerinin inkar-asimilasyon politikalarının bu kadar etkili olmalarını sebebi, Kürtlerin bu gerçekliklerinden uzaklaşmalarıdır. Siyasal, kültürel olarak var olmamak, ailecilik, aşiretçilik sınırlarında yaşamak var olmak değildir. Komünal ilişkide uzaklaşma, Kürt yabancılaşmasının temelidir. Komünal yabancılaşma, tüm yabancılaşmaların temelinde yer alır. Toplumsal sorunların çözümü de en iyi komünalite üzerinden tanımlanabilir.
Komünalitenin yara almasıyla başlayan toplumsal sorun, yine komünalitenin iyileştirilmesiyle ortadan kaldırılabilir. Devlete dayalı bir “kurtuluş”u hedeflemek, komünaliteyi özgürlük adına yeniden yaralamaktır. Komünalite devletle nasıl yaşanacağını somutlaştırabilir, bunun yollarını aralayabilir ama devletli çözümü reddeder. Devlet ilişkisi komünal ilişkinin karşı kutbunda yer alır.
Kürtler devlet sürecini derinliğine yaşamadıkları için komünaliteye daha yatkın durumdadırlar. Bu olumlu yanlarıyla birlikte, ailecilik ve aşiretçilik bağları, doğru birey-toplum diyalektiğini kurmada ve komünalitenin yeniden tesis edilmesinde en önemli engeldir. Birey komünal olmadan toplumun komünaliteye ulaşmasından söz edilemez. Bu nedenle Kürt komünalitesini diriltmenin yolu Kürt bireyinin komünalleşmesinden geçer. Kürt tipi kendisi ve ailesi için yaşadığından, hem Kürt olamıyor hem de komünalleşemiyor. Kürt için komünleşme ile Kürtleşme aynı durumu ifade eder. Siyasal, sosyal, kültürel olarak oluşamayan birey ailecilik sınırlarını aşamaz ve komünalleşemez.
Komünal olmadığı için ailecilik sınırlarına hapsolan Kürt, kendisi gibi yeni köleler yetiştirmede aileyi bir basamak olarak kullanır. Her Kürdün çocukları onun kopyası olmak durumundadır. Siyasal, toplumsal hayalete dönüşen Kürt kişiliği asimilasyona ve oto asimilasyona açık hale gelir. Komünalite toplumsal ve bireysel inşayı gerektirir. Kürt kişiliği parçalayıcı ve dağıtıcı bir kişilik tipidir. Kürt fedakarlığı bile bencilliğe dayanan bir fedakarlık haline gelmiştir. Kendinden kaçış toplumsal bir hastalık haline gelmiştir.
Komünalitenin Politikası
Toplum demokratik, ahlaki ve politiktir. Ahlaki ve politik toplum, ahlakı devreye sokarak politik alanı oluşturmaktır. Politik alan bireysel, özel dediğimiz o ilişkileri giderek zayıflatıp, herkesi örgütleyip eğiterek toplumsal işlerin içine çekerek genişleyecektir. Komünalitenin politik hedefi herkesi temel meselelere bağlama ve ilkeleştirmedir. Yani toplumun işlerini sadece küçük bir gruba değil, dalga dalga toplumun geneline meletmedir.
Komünalitenin politik alanı toplumsal inşa alanıdır. Geçerken, politika ile ahlak arasındaki ilişkiye değinmek yararlı olacaktır. Günlük politikada yararlı hale gelen bir şey, giderek o toplum için ahlaki bir ilkeye dönüşür. Politika irade olarak yarına yansırken, ahlaka dönüşmektedir. Ahlak, politikanın kalıcı iz bırakan yanıdır. Ahlaki politik toplum, bu ikisinin birlikteliğinin toplumun kök hücresinden itibaren var olduğunu ifade eder. Politika derken, komünaliteyi inşa edecek demokratik politika kastedilmektedir. Despotik, tekci değil; demokratik komünaliteye uygun politika.
Politik alanda iktidarcılığı aşıp demokratik yönetime geçmek, sosyalizm için hayati bir ilkedir. Bu ilke, ulus-devlet anlayışından demokratik ulus anlayışına ve onun politik araçlarına geçişin ifadesi olacaktır. Sosyalizm için ölüm çukuru demek olan iktidarcılık, devletçilik hastalığına karşı tedbir komünalitedir. Reel-sosyalizmin tarihi boyunca gerçekte komünarlar ile devletçi sosyalistler arasında bir kavga yaşanmıştır. Bu kavgada devletçi sosyalist güçler, sosyalizmi kurmak için her türlü fedakarlıktan geri durmayan milyonları imha etmiş, ardından sosyalizmin içini boşaltarak onu kapitalizmin bir mezhebine dönüştürmüşlerdir. Komünaliteyi hayata geçirmek demek; sosyalizme bulaştırılmış iktidarcılık ve devletçilik hastalıklarını temizlemek, sosyalizmi gerçek demokratik özüyle buluşturmak demektir.
Komünalist Kişilik
Demokratik ulusun temel kurumu komündür. Komün toplumsal ilişkiler içindeki herkesi kapsar. Aile özünde bir toplumdur. Aileye karşı verilen mücadele de özünde komünalist bir mücadele olmaktadır. Aile eski bir toplum, hatta toplum kalıntısı olduğundan, aileye dönük eleştiri de büyük bir komünalist olmanın gereklerindendir. Komünalist ruh olmazsa, demokratik ulus bilincine ulaşmak beklenemez. Demokratik ulus bilinci, komünalist kişilik bilinci olarak gelişebilir. Komünalist kişilik gerçekleşmemişse bunun nedeni, kişilikteki derin liberal yanlardır.
Kürt kişiliğinin neden komünalist olamadığı sorgulanmalıdır. Bu, komünalist kişilik için hayati bir sorudur ve her zaman ve mekanda önemini korur.
Komünalist kişilik yaşadığı hayattan zevk alan bir kişiliktir. Gittiği her mekanda bir komün oluşturma veya var olan komüne katılmayı görev edinir. Komünalist ruhu, havayı kendinde yaşatan kişilik, insanları ruhsal, zihinsel olarak bir komün etrafında örgütlemeyi de başarabilir.
Devletin alanı daraltmasını gerekçe olarak ileri süren kişilik gerçek anlamda komünar olamamıştır. Devlet komün alanını daraltamaya çalıştıkça, komünar o alanı genişleterek devletin alanını daraltmayı hedefler.
Tarihimiz aynı zamanda bir komünalizm tarihidir. Toplum sınıflaşmaya değil, komünalizme göre oluşmuştur. Toplumun yüzde doksanı boyunca yaşanan bu gerçekliktir.
Komünalizmi Zagros-Toros sisteminin bir yaşam tarzı olarak tanımlarken, bu gerçekliğe dayanmaktayız. Bunu özümseyen bir komünar, komünalizmi yeniden toplumun gündemine sokup yaşamsallaştırmayı kendine görev edinir.
Sağlık, eğitim, akademi, ekonomi vb. alanların tümü birer komün olarak örgütlendirilebilir. İlkokuldan yüksek okula kadar eğitim bir komünal alandır. Demokratik ulus diplomasisi bir komündür. Spor kulüpleri, sendikalar, dayanışma örgütleri, çevre örgütleri, gençlik örgütleri, yetenek kursları, halk eğitim merkezleri gibi toplumun belli kesimlerinin bir araya geldiği her kurum ve kuruluş aynı zamanda birer komün olarak değerlendirilmelidir.
Bu kurum, kuruluş, örgüt ve derneklerde karar belirleyici bir başkan yerine, komünal ilkelerle kurulmuş bir yönetim kurulunun olması, demokratik ilkenin bir gereğidir. Komünlerin bir ağ gibi örgütlenmesi, aynı zamanda demokratik ulusun kurumlaşmasının da ifadesi olmaktadır.
Komünalitenin Örgütlenişi
Komün bilinci, toplumsal gerçekliğin bir yansıması olarak ifadeye kavuşmuştur. Toplumsal gerçeklik, ilk örgütlenişten bugüne toplumu ayakta tutanın bu komünalite oldugudur. Yaşanan ağır toplumsal sorunlara çözüm üretildikçe, komünalitenin gerçek önemi daha fazla öne çıkacaktır.
Komün örgütlenmesi matruşka gibi, komün içinde komün şeklinde olacaktır. Matruşkaların her biri bir komün iken, hepsi iç içe bir komünü oluşturacaktır. Komünalite sistemi derken böylesi bir ağın göz önüne getirilmesi gerekmektedir. Bir kentin genel komünü kent meclisi biçiminde örgütlenecek, alta doğru genişledikçe, en küçük komün birimi olarak 10 kişiye kadar örgütlenecektir. Kentin milyonluk nüfusu komünlere bölünecek; ilçeye, köye, mezraya, her yerde dikey ve yatay şeklinde komünler örgütlenecektir.
Demokratik komünalitede erkek eski erkeklikten, kadın eski kadınlıktan çıkacak ve giderek özgür eşyaşam ilkesine göre hareket edecektir. Kadın aile kadını, koca kadını değil, komün kadını olacak; erkek aile reisi, kadının kocası değil, komün erkeği, görev insanı olacaktır.
Komün demokratik ulusun hücresidir. Demokratik ulus bedenleşmeyse, komün de onun hücresidir. Hücre sağlam olmazsa beden de sağlam olmaz. Bu açıdan komün hayatidir.
Komünde kaçamak yapan, komünle uyuşmayan kişilikler kanser hücresidir; mensubu olduğu toplumu kemirir.
Komünalitede Birey
Sözünü ettiğimiz kaçış Kürtlüğü, çöplük, çöplük içindeki pislik budur. Toplumun içinde kanserli hücrelerin, pisliğe bulanmış bireylerin olduğunu bilerek komünü inşaya yönelmeliyiz.
Judenratlık edenler, asi-avare gezenler neredeyse sağlam bir şey bırakmamışlar. Önemli olan bunların komünaliteye nasıl çekileceğini bulabilmektir. Komünal ruh bunu gerektirir. Bu ruhun özü olan kolektivizm bireyin kişiliğinde sağlanmadan komünalite gerçekleşemez. Birey kolektifleşerek, komünün ruhu ve zekası olacak ve gittiği her yerde komünü yaşatacaktır. Bir komünarın halkta karşılığının olması, halkın ona saygıyla yaklaşması ancak özlü bir duruşla mümkün olabilir. Bu şekilde bir çalışma tarzı tutturulamadığı durumlarda kurulan şey dağılır. Çünkü her yerde komünaliteyi boşa çıkarmaya çalışan bozguncularla karşılaşılabilir. Komün adına oluşturulan her kurum, kuruluş ve birliğin gerçekte komün olup olmadığını iyi anlamak gerek.
Bunun için gerçekte işleyip işlemediğine, hangi ilkelere bağlı olarak işlediğine bakmak gerek. Güç yoluyla ya da başka saiklerle oluşturulmuş bir kurumun komün gibi işlemesi beklenemez.
Komünler zorla değil, tamamen gönüllülük esaslarına dayalı olarak kurulmalı ve çalıştırılmalıdır.
Komünalitenin karşısındaki engellerden biri de ulus-devlet bireyciliğidir. Ulus-devlet bireyciliği komünalite karşısında bir direnç gösterir. Ulus-devlete göre oluşmuş kişiliğin aidiyet duygusu hayali bir gücün, devlet eliyle yüceltilmiş bir gerçekliğin sınırlarındadır. Topluma göre değil, devletin istediği toplumsallığa göre düşünür. Hayalleri, özlemleri ulus-devletin yarattığı imajlara göre oluşmuştur. Kolektivite karşısındaki tavrı ya korkmadır ya da düşmanca tavırla davranmadır. Çünkü komünalite onun algı dünyasını parçalar, ona ait olduğu söylenen sahte sınırlara saldırıp anlamsızlaştır ve bireye yeni sınırlar gösterir. Bireyin aslında kendisi için değil, ulus-devlet için oluştuğu ve düşündüğü gerçeğini açığa çıkarır. Bu da ulus-devlet bireyciliğini saldırganlaştırır. Kendi gerçekliğiyle böylesine acımasızca karşılaşmaktan ürker.
Komünaliteye karşı güçlü direnç göstermesinin en büyük nedeni, aslında olduğunu düşündüğü kişiliğin olmadığını, komünalitenin ona göstermesidir.
Komünal birey demokratik ulusun bir üyesidir. Dolayısıyla algı sınırları, hayalleri, düşünce tarzı buna göre oluşmak durumundadır. Bu, hem birey olarak kendi benliğini oluşturmanın hem de bir ulusal gerçekliğin üyesi olarak görev ve sorumluluklarını belirlemenin temelini oluşturur.
Komünalitede Öz Savunma
Her alanda bir komün oluşturulacaktır. Toplumun kendi öz dinamikleri üzerinde yükselebilmesinde örgütlenme temel bir koşuldur. Bu örgütlerin sağlık, ekonomi, diplomasi, politika gibi tüm demokratik ulus unsurlarına kadar genişlemesi gerekir. İşte öz savunma da bu temel örgütlenmelerden biridir. Komünalitenin üst örgütlenmesi “Demokratik Komünler Birliği” olacaktır. Demokratik ulus çatısı altında aynı tarihsel-toplumsal kaderi paylaşmış farklı milliyetler, inançlar, tabakalar ve cinsler ekonomiden siyasete kadar yayılan bu komünlerde örgütleneceklerdir. Her alanın bir komünü olacak ve bu komün demokratik ulus ilkesine göre örgütlenecektir. Üstten alta doğru giderek genişleyen binlerce komünün bir öz savunmasının olmaması düşünülemez.
Öz savunma toplumun saldırıya açık alanlarını koruma, toplum içinde asayişi sağlama ve komünlerin güvenliğini sağlama gibi temel rolleri üstlenecektir. Kürtler açısından bu durum hayati bir konudur. Kürtlerde öz savunmanın olmaması; halkın her türlü saldırıya açık halde bırakılması demektir. Kürdistan’ın her parçası içinde benzer teşkilatların kurulması ve hepsinin birbiriyle uyumlu olması Kürt varlığının güvenceye alınması için elzemdir. Dört ulus-devletin de Kürtlerin, Kürdistan’ın demokratik komünler birliğini ve onun kendini koruma hakkının olmasını kabul etmeleri temel koşul olacaktır. Kürdistani bütün güçlerin Demokratik Komünler Birliğine katılması ve ona güç vermesi için de aralıksız çalışmaların devam etmesi gerekir.
Öz savunma konusunda temel şart şudur: Varlık tanınacak. Varlık tanındıktan sonra özgürlük, demokratik siyaset ve hukukla sağlanacak. Özgürlükler siyasetin ve hukukun konusudur. Varlık ancak özgürlük siyaseti ve hukuk ile garantiye alınabilir. Kürt varlığı anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Ulus-devletin halkımızın taleplerine karşı tepkisiz kalması veya onları yeniden kriminalize etmeye çalışması karşısında, varlığımız tanınıncaya kadar kutsal direnme hakkımız vardır. Ulus-devletle yürütülen politikanın temelini bu oluşturacaktır. Öz savunma ilkesi budur. Hukukta bunun adı “kutsal savunma hakkı”dır. Varlığımız ve özgürlüğümüz inkar edildiğinde, saldırıya uğradığında kutsal savunma hakkımız her zaman ve yerde geçerlidir.
Komünaliteye dayalı öz savunma silahla sağlanacak bir savunmaya göre kendini koşullamaz. Savunmanın esası örgütlenmedir. Örgütlenmenin sağlam oluşturulduğu her zaman ve zeminde toplumun varlığı güvenceye alınmış olacaktır. Ancak tüm bağlayıcı yasalarına ve hukuki temelin oluşturulmasına rağmen ulus-devletin yeniden şiddete dayalı saldırılarının olamayacağının bir garantisi yoktur. Ulus-devlet, doğası gereği sıkıştığı veya kendi varlığının tehlikeye düştüğünü hissettiği anda toplumu gözden çıkarmaya hazırdır. Bunun karşısında komünalitenin kendisini yeniden korumaya almasının garantisi de yine komünal örgütlenme olacaktır. Komünalite güçlü bir örgütlenme ağına kavuşturulursa, ulus-devletin her türlü saldırılarına karşı kısa sürede bir savunma ağı oluşturması da mümkün olabilecektir. Toplumsal varlığın inkar edilmesi veya imha tehlikesiyle karşı karşıya kalması durumunda, toplumun kendisini korumaya alması doğal bir haktır. Öz savunma silahlı bir koruma sistemine karşı çıkmamaktadır, aksine varlığa yönelik bir tehdit olduğunda var olan örgütsel gücü kullanarak en kısa sürede silahlanmayı ve karşı koymayı ahlaki bir ilke olarak kabul etmektedir. Doğru bir komünal örgütlenmenin olduğu zaman ve zeminde bu tamamen pratik bir meseledir.
Komünalitede bırakılan, reel-sosyalizmin ulus-devlet yaratma aracı olarak başvurduğu ulusal kurtuluş savaşı stratejisidir. Bu hassas konunun yanlış anlaşılmaması gerekir. Terkedilen “ulusal kurtuluş savaş stratejisi” esas olarak ulus-devlet içindir. Reel-sosyalizm ve onun bir aracı durumunda olan ulus-devlet terk edildiğine göre, ulusal kurtuluş savaş stratejisi de terk edilmelidir. Demokratik ulus esas alındığında demokratik siyaset stratejisi ve onun hukuku da esas alınacak demektir. Demokratik siyaset stratejisinde silaha gerek yoktur. Müzakere ile, tartışma zeminlerini yaratma ve çoğaltmayla toplumsal sorunlara çözüm aranır. Boş yere savaşta ısrar etmek reel-sosyalizmi tekrar etmek olacaktır. Komünalizmin öz savunması toplumun varoluşuna bağlıdır.
Komünalitede Kadın ve Erkek
Demokratik komün konusunda temel sorun şudur: Kastik katil topluma karşı bir savaş başlatıp toplumsal yarılmaya yol açtığında toplumun ne kadarı devlete ne kadarı aileye taşındı?
Toplumsal sorunun başlangıcında kastik katil eliyle yükselen devletin ve ailenin tuzaklarına çekilmiş bir komünaliteden bahsediyoruz. Anacıl toplum yarılırken, ondan geriye ikiye bölünmüş bir toplumsal gerçeklik kalır. Bir yanda komüne dayalı yeni bir sosyal form olarak kabile ortaya çıkar. Bu organizasyon, toplumun kendini var kılma refleksidir. Diğer yanda ise özel ailecilik ve ataerkil hiyerarşi biçiminde örgütlenen devletli uygarlık ortaya çıkar.
Tarih, komünal toplumun tasfiye edilmesini isteyen güçlerle, toplum adına direnen komünal güçlerin savaşımının tarihidir. Komünal topluma karşı yürütülen bu savaşımda ailecilik ve devletçilik temel araçlardır.
Ailecilik ve devletçilik tuzağı her şeyi yaratan komünaliteyi zayıflattıkça, kastik katil toplumsal yarılmada başarı elde edebilmektedir. Bunu da güçten düşürdüğü kadını ailecilik çemberine alarak yapmaktadır. Aileciliğin günümüzdeki işlevi, toplumsal örgütlenmelerin hepsini kendi sınırlarında yozlaştırmak ve etkisizleştirmektir. Devlet komünaliteyi, esas olarak ailecilik sınırlarında boğmak istemektedir.
Kadının gerçek tarihi tüm toplumun komünal tarihidir. Kadının toplumu oluşturması, komünalitenin oluşmasıdır; kadının düşürülmesi toplumun düşürülmesidir. Bütün saldırılara rağmen toplumun otuz bin yıllık direniş tarihinin devam etmesi, esas olarak anacıl toplumda yaratılan bu toplumsal damara dayanmasındandır. Komünalite kadının emeğiyle, çabasıyla kurulacak ve onun eşitliğini garantiye alacaktır.
Komünal bilinç yükseldikçe de, kadının güçlenmesi sağlanabilir. Kadın irade haline geldikçe, erkeği de komünal yaşamın esaslarına çekmesi mümkündür. Kadın güçlenmedikçe erkeğin toplumsal inşaya katılımı komünal değerlere göre olamaz. Toplumsal inşaya katılım özgür, bilinçli ve iradeli olmayı gerektirir. Kadın komünaliteyi geliştirerek hem doğru bir kadın-erkek ilişkisinin temellerini atabilir hem de kendi doğasına yeniden kavuşabilir.
Komünalitenin Hakikati
Toplumsal sorunsallığın komünaliteyle devletli uygarlığın savaşı olarak başladığı bilinmektedir. Toplumsallığın bu şekilde sorunsallaşması, cinsiyet temelinde olmuştur. Anacıl toplum kastik katilin saldırısıyla ikiye yarılmıştır. Büyük sorunsallık budur.
O günden bugüne bu çatallaşma devam etmektedir. Çatallaşmanın bir tarafında egemenlik kuran, köleleştiren, sömüren bir gerçeklik yer alırken; diğer tarafında ezilen, baskıya uğrayan, sömürülen ve soykırıma uğratılan öteki gerçeklik yer alır.
Komün, bu toplumsal sorunsallıkta toplumun var olma refleksi ve bilinci olarak varlığını korumaktadır. Toplum yeniden komünalite bilincini geliştirmedikçe, varlığı üzerindeki tehlike devam edecektir.
c) Eko-Endüstri
Kapitalist endüstriyalizmi birinci ve ikinci doğaların yıkımı ve krizi olarak tanımladık. Çözüm alternatifine ise üçüncü doğa diyebiliriz. Bu, ikinci doğa olarak toplumun birinci doğa ile uyumunu ifade eder.
Üçüncü Doğa, doğaya yabancılaşan, doğayı yıkıma, krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerinin aşılarak doğa ile yeniden bir sözleşme temelinde ve uyum içinde yaşamanın, buna göre üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmayı ifade eder. Çevreye duyarlı komünal üretimle endüstri kullanımı bu amacın gerçekleşmesinde olmazsa olmaz gerekliliklerdir.
Sonuç Olarak;
Devletin ve toplumun aldığı formlar çelişkili-çatışmalı sürecin ürünüdür. Toplum kendi diyalektik gelişimini, karşıtı olan devletle girdiği mücadeleye göre yeni formlara kavuşturmak durumunda kalır. Klan toplumunun parçalanmasıyla, komünal toplum kabileler biçiminde örgütlenerek var olmaya çalışır; dinin devletleştirilmesiyle mezhep ve tarikatlar biçiminde karşı koyar; devlet gücünün ovada merkezileşmesiyle dağlara sığınırlar.
Devletin edindiği formlar da toplumun daha fazla sömürülmesi, toplumsal değerlerin daha fazla gasp edilmesine göredir. Şehir devletleri özgür kabilelerin varlıklarına el koymak için güçlerini birleştirir; konfederal aşiret-kabile örgütlenmelerine karşı devlet bir imparatorluk olarak ortaya çıkar. Roma, ortaçağ imparatorlukları, İngiliz imparatorluğu ve günümüzde küreselleşme adı altında dayatılan yeni güç odakları özünde devletin topluma karşı merkezileşmesini ifade eder.
Yeniçağla birlikte temeli atılan ulus-devlet, devlet eliyle yaratılan bu çözümsüzlüğe çare bulmak amacıyla başvurulan bir modeldir. “Kapitalizm mi ulus-devleti doğurdu, ulus-devlet mi kapitalizmi?” şeklinde devam eden bir tartışma vardır. Bütün göstergeler ulus-devletin kapitalizmi doğurduğunu göstermektedir. Bu ikilemdeki ulus-devletin rolünü doğru kavramak büyük önem taşır.
Günümüze doğru gelindiğinde ulus-devlet faşizmle sonuçlanır. Faşist devlet, ulus-devletin çürüme dönemindeki formudur. Ulus-devlet ister reel-sosyalist, ister liberal kapitalist olsun çöküş aşamasında faşistleşmektedir. Bu gerçeklik, kapitalist sistemindeki yapısal kriz ve çöküş tehlikesiyle ilgilidir. Çöküş korkusu, ulus-devlet faşizmiyle sonuçlanır.
Komünal toplum yapılarının buna karşı direnişlerinin de üzerinde durmak gerekir. Devletin giderek çürümesi ve faşizme kayması karşısında toplum farklı örgütlenme formlarıyla direnmeye çalışır. Buna genel olarak komünleşme demek daha doğrudur. Klan toplumunun yarılmasıyla birlikte toplum devlete karşı kendini öz savunma toplumu biçiminde örgütler.
Yoruma kapalı.