“İnsan özgür doğmuştur; ama her yerde zincirlere vurulmuştur” diye yazar J.J. Rousseau, Toplumsal Sözleşme’sinin birinci bölümünün ilk cümlelerinde. Bu cümleyi şöyle çevirebiliriz: İnsanın komünal değerlere bağlılığı özünde vardır ama kastik katil oluşumlar onu var olan değerlerinden uzaklaştırır; neredeyse her yerde her daim. Peki bu kastik oluşumdan, baskılarından kurtulmak için ne yapmamız gerekir? Rousseau’nun ilgilendiği temel sorun buydu. Soruyu sormuş ama yanıtsız bırakmış. Kitabında kapsamlı bir sosyolojik çözümleme bulmak zordur. Kuşkusuz Rousseau, 19. ve 20. Yüzyılların sosyolojik ve tarihsel bulgularından mahrumdu. Biz böyle bir mazerete artık sahip değiliz ve şimdi o eski ve temel soruya tekrar dönebiliriz: İnsan neden her yerde zincirlere vurulmuştur? Dahası, toplum olmaktan çıkmakla özdeş olan komünal değerlerin yitirilmesi nasıl başladı?
Doğayı gözleme dayalı mimetik dönem evresi doğadan kopmayan, koparmayan bir zihniyet algısı yaratmış ve insanları topluluk halinde “kom” olarak yaşamaya sevk etmiştir. Bu ilk dayanışma içgüdüseldir. Doğal toplumun değerleri ve gelişim niteliği de bu açıdan ilksel ve vazgeçilmezdir. İnsan biyolojisinde kök hücre ne ise “kom” sözcüğü de toplumlar için odur diyebiliriz. Bu bağlamda ele alındığında beslenme, üreme ve güvenliğin olduğu her yerde “kom” dolayısıyla komün vardır. Komün çağlar boyu söylenen paylaşım, dayanışma ve eşitlik içinde yaşamanın şarkısıdır. Bazen usul usul, bazen gürül gürül bazen yaşamın sancısı bazen tutku ile söylenen binbir türlü nağmedir.
Dişil ilkeye bağlı adalet; doğal özgürlük ve eşitlik anlamına gelir. Yani bu “kom”un mayasını olmazsa olmazını kadınlar oluşturur. Bu sebeple ilk toplumsallaşma, doğal toplum, kadın etrafında gelişmiştir. Doğal toplum ahlakında sorumluluk, kolektif olmakla beraber, ahlak normları korkulardan arınmıştır. Ahlaki bilincin bu derecesinde ahlaki kişilik, bireyin toplumda mevcut adet törelere uymasını yeterli görmektedir. Bilince hakim olan bu yaygın ve kolektif sorumlulukta, bireyin özgürlüğü, adetlerin istediği görev ve sorumluluklarla sınırlanmıştır. Sosyal hayatın bu düzeyi bireyi bir kişiliğe (özneye) ahlaki tamlığa ulaştırır. Çünkü insan kendisine sorumluluk duygusu duyar.
Ana-kadın Kültürü ve Kastik Katil Saldırılar
Zihniyetin farklılaşması giderek doğal toplumun dokusunu değiştirmeye başlar. “Ma” tanrıça otoritesine bağlılık bu zamana kadar yine de topluluk yararınadır ve bir tür ilk demokrasi niteliğindedir. Genç erkek ve yaşlı-tecrübeli erkek yakınlaşması ilk etapta doğal iş bölümü sonucu olsa da zamanla bunu da sarsıcı düzeyde değiştiğini görüyoruz. Bu değişime en çarpıcı örnek Göbeklitepe’dir. İnsanlar çakmaktaşı yumruları çıkarıp ok ve mızrak uçları ile kesici aletler yapmak amacıyla Toprak Ana’nın “yumurtalık”larını yağmaladığı için ondan özür dilemek zorundaydılar. Yani Göbeklitepe kültürel ve dini reformu, zanaat alanında milyonlarca yıldır süren ilerlemeler ve katillerin günahları için töbekarlık ve kefaret ödeme anlamına geliyordu. Muhtemelen rahip tarafından yaratılan kast sistemiyle, rahip ve çevresi bu kefaretin dışında kalıyordu. Nitekim genç erkeklerin kurban edildiğini biliyoruz. Rahiplerin ise yaşlı-tecrübeli erkeklerden olduğunu. Abdullah Öcalan’ın ilk kastik katil oluşumunu dayandırdığı Göbeklitepe, öyle bir yapı üzerinde inşa edilmiştir ki (kadına benzeyen bir dağda, kadın kasığına denk gelen bir yer seçilmiş olup; doğum, ölüm mabedinde adeta başat rol gibi sunulmuş) kadın merkezli olabileceğini düşündürmüştür. Kurnaz rahip ya da rahiplerin kadını toplumsal gücü arkasına saklayarak bir karşı-devrim örgütlemeye çalıştığı değerlendirmesini destekleyen birçok veri vardır. Fallusun kutsallığı üzerine kurulduğu anlaşılan Karhantepe bunlardan biridir diyebiliriz.
Toplumsal varlığın dayandığı komünal değerlerden uzaklaştıran bu kastik zihniyet devletin oluşumlarıyla kurumsallaştı diyebiliriz. Bu kurumsallaşmanın temellerini ise özel mülkiyet oluşturur. Proudhon, “Özel mülkiyet hırsızlıktır” der fakat günümüze kadar hemen hemen hiçbir düşünür bu hırsızlığın en başta kadın emeğinin çalınması ile gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaz. Özel mülkiyetin ilk biçimi, bir grup erkeğin komünal mülklere el koyması ve grup mülkiyeti haline getirmesiyle, başka bir ifadeyle kadın emeğinin belirleyici olduğu komünal mülkiyetin çalınması ile gelişmiştir. Bu dönem topluluğa ait artı ürüne erkeğin el koyması ile dolayısıyla ekonomiye el koyması ile sonuçlanır. Biliyoruz ki, analık hukukunun hakim olduğu uzun bir dönem boyunca kadın; toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, üretim ve tüketimin de düzenleyicisidir. Bunu 1960’lardan beri, yürütülen etnografik ve arkeolojik çalışmalar sayesinde biliyoruz. Kadınların klan ve kabile ekonomisine yaptıkları katkıları daha önceleri tahmin edilenden çok daha fazla olduğu görülmüştür. Zira kadınlar bitkisel besinleri hasat ederlerdi. Bulundukları çevrelere göre kimi zaman tahıllar kimi zaman baklagiller, meşe palamudu ve meyveler, kadınların sundukları katkılar bazen grubun o sırda ortalama olarak tükettiği besinin %50 ile %70’ini oluşturuyordu.
Aslında şehir devletlerin doğal toplum dokusuna dayanan biçimi monarşik yapı geliştiğinde dahi ortadan kalmıyor, ancak ikinci plana itiliyor. İkinci plana itilmek ise zamanla silikleşmeyi getirir. Bu silikleşme uzun yılları alan bir döneme tekabül eder. Çünkü komünal yaşamın yaratıcısı olan kadın komün yaşamının tasfiyesini engellemeye çalışır. Bunu en iyi örneğine Ziggurat devletleşmesi olan Sümerlerde rastlarız. Geç Birinci Hanedanlık döneminden bildiğimiz en öneli kurum ê-Bav’dır. Sümerce ê-Bav adının “Tanrıça Bav’un Tapınağı” ya da “evi” anlamına geldiği biliniyor. Girsu (bugünkü adıyla Tellah) şehrinde keşfedilen bir arşiv bu kurumun ekonomik faaliyetlerini kayıt altına almıştır. ê-Bav esasen kraliçenin meskeniydi ve daima kadınlar tarafından yönetiliyordu. Ekonomik bir kurum olarak bağımsız ve kendine yeter bir mekandı. Mezopotamya’daki ilk kapsamlı arşiv olduğunu söylemek mümkün. Erken hanedanlık dönemindeki tabletlerde de ê-Bav adı kullanılmamıştır. Bunu yerine Sümerce kadınların meskeni anlamındaki ê-Mi ifadesi idari bir birimi işaret eder. Gaspçı Uru’inimgina’nın yol açtığı siyasi değişimler yüzünden (yaklaşık M.Ö. 2350) meskenin adı değiştirilip ê-Bav olur. 3. Ur Hanedanlık metinlerinde ê-Mİ yeniden ortaya çıkar. Muhtemelen ê-Bav tabakalaşmaya başlayan bir kadın topluluğu örgütlenmesi iken, ê-Mi ise tüm kadınları kapsar. Aynı dönemde besi hayvanlarının toplandığı bir teşkilatın kraliçe tarafından, birçok kadını bir araya getirerek kurulduğu tabletlere de yansımıştır. Belki de tüm bu örnekleri devletli zihniyete karşı komünal toplumun yeniden “ev yasası” olan ekonomiyle ayağa kaldırmaya çalışma çabası diyebiliriz.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi; şüphesiz ki ahlaki değerlerin dışında bir yaşamı topluma kabul ettirmek bir hayli sancılı olmuştur. Eduba’daki[1] eğitimlerde siyaset ve yöntem sanatında bunun. Zorlu bir eğitimi vardı. Öğrencilere ait ilk sümer döneminde bir “Enki Duası”nda şöyle denir: “Bana zihin açıklığı ver/Başarısızlıklardan beni koru/Bana ikiyüzlülük ver.”
Ancak bu kastik oluşuma karşı komünal toplumların ilk tepkisi mücadele etmek, direnmek olmuştur. Zira M.Ö. 2400 yılında komünal değerlere ters düşen yönetim biçimi olan Sümerlerin Lagaş kentinde Urruşe sülalesine karşı Urukagna öncülüğünde ayaklanmalar yaşanır ve yeniden komünal değerlere uygun bir yapı oluşturulmaya çalışılır. Akad emperyal yayılmasına karşı Mezopotamya’daki topluluklar komünal değerlerine denk bölgesel çapta aşiret konfederasyonunu kurarak direnmişlerdir. Yine çok yakın bir tarihte (2024) arkeolojik buluntular bu karşı koyuşu ispatlar niteliktedir. Irak’ın Sirwan Vadisi’daki Shakhi Kora yerleşiminin neden terk edildiği (M.Ö. 3631-3377) sorgulandı. Araştırma sonuçları yerel halkın Aşağı Mezopotamya merkezli Uruk kültürünün etkisiyle gelişen merkezileşme eğilimlerine karşı koyduğunu gösterir. Yerleşimlerin sık sık terk edilmesi ve mekânsal hiyerarşilerin yokluğu, sonraki bin yıllarda yerleşim düzenini karakterize etmekle, merkezileşme eğilimlerine karşı düzenli olarak başvurulan bir kültürel repertuarın parçasıdır. Halkların, devletin ilkel formlarının kendini gösterdiği yerlerden hızla uzaklaşıyordu. Tüm bunlar aynı zamanda kabile kültürünün bir savunma gücü olduğunu gösterir.
Ortadoğu’da Komünal Hareketler
Yine Sümer tanrılarına “Kimsin sen?” diye başkaldıran Ahura Mazda inancında büyük ahlaki reformlar yapan Zerdüşt, komünal değerlerin bir başka savunucusudur. Ancak “Magmoni”[2] sonrasında Zerdüşti gelenek, Kartir denen pers rahipleri tarafından bir kast sistemine dönüştürülür. Ancak bu da bir son değildir.
Mezopotamya’da klan, kabile köy-şehir toplumsal yaşamında belirleyici olan aşiret etrafında şekillenen birlik, Atina’da daha radikal bir oluşuma gider. Ortak savunma, ortak dinsel inanca sahip olarak, ortak ekonomik çıkar ve yarı kabilesel bağların varlığı Atina Konfederasyonunun temelini oluşturmaktadır. Atina demokrasisini oluşturan da bu yeni konfederal biçimdir. “Boule” denen meclis; idare amaçlı olup, memur ve generallerden oluşan bir kuruldur. “Ekselia” halk meclisidir. Halk meclisleri bölgeler düzeyinde örgütlenmiştir. Atina polisi 10 bölgeden oluşur ve her bölgenin bir meclisi bulunur. Bu meclisler 50’şer temsilci seçip. Beşyüzler
Meclisi’ne göndermekteydiler. Bununla temsili yönetimin önünü alıyor ve nispeten doğrudan katılımı gerçekleştiriyorlardı. Doğrudan demokrasinin bu niteliği önemlidir. Her ne kadar bu katılımın dışında kadınlar, köleler ve halkın alt kesimleri olsa da… Mezopotamya’dan alına komünal miras yaşanıp-yaşatılırken çeşitli özgünlükler de konfederasyonlar arasında gözlenmiştir. Olumlu-olumsuz bu özgünlükler konfederasyonun niteliği kadar, nasıl sonuçlandığını da belirlemiştir.
Peşi sıra komünal özün Mazdek, Hürrem ve Babek direnişlerinde açığa çıktığını görürüz. Yine iktidar karşıtlığı en belirgin özelliği olan İhvanüs Sefa (Arınmış Kardeşler) doğal toplumun özgürlükçü niteliği göstermektedir. Ya da Karmatiler; yaklaşık 200 yıl Ortadoğu’nun bütününe yayılmış olan en büyük toplumsal hareketlerdendir. Tarihte İslam Komüncüleri olarak bilinirler. İlk kurulan Dar’ül Hicre (Hicret Evleri), Abbasi iktidarından arındırılmış kendi iradelerince örgütlenilen yerlerdir. Aslında bu mekanlara “Devrim Ocakları” da diyebiliriz. Bu ‘ocak’larda halk eğitilip, bilinçli kılınıyordu. Karmatilik çıkışı itibari ile köylü ve köle sınıfı içerisinde gelişse de, örgütlemedeki kapsayıcılık ve ideoloji açısından, Ortadoğu’da devletli uygarlıkla bütünleşmeyen, özellikle İslami inanç karşısında kendi inançlarını koruyan toplumsal kesimler etnisiteler ve inanç grupları içerisinde büyük bir yankı bulur ve bu haliyle de sınıf hareketi olmanın ötesine geçer. Komünal anlayışla bezenen Karmatiler devletçi anlayışla sürekli çatışma yaşasa da içte iktidarı iyi çözümleyememe sebebiyle geriler.
“Bir toprak reformu ve koşut olarak dinsel bir reform” yapılmasını savunan Şeyh Bedreddin, Ege kıyılarında Ortaklar Hareketi’ni başlatır. Yine Çin’de, Hindistan’da kastik katil zihniyetine karşı doğal toplum geleneği ahlaki öğreti ile direnmiştir. Tao veyahut Budha’yı bu komünal değerler çerçevesinde ele alabiliriz. Komünal toplumun direniş mirası, birikimi Zerdüşti ahlak ile harmanlanarak büyük bir yayılım göstermiş, yeniden komün etrafında örgütlenme denenmiştir. Çünkü komünlerde ortak iş imkanı yaratılır. Kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar her kesimden insan yaşamının doğal akışı içinde görev ve sorumluluk bilincini koruyarak yaklaşır. Komünün her üyesinin bir önerisi, kararı vb. siyasi işlev niteliğindedir.
Batı’daki Komünal Deneyimler
Komünal yaşam arayışı her dönem devam etmiş olup, dönemin ruhuna göre biçimler kazanmıştır. Daha yakın tarihlere geldiğimiz zaman bu daha görünür olur. Buna Paris Komünü başlıca örnek olarak sunulabilir. Elbette Rönesans, Aydınlanma, Reform hareketleri, Paris Komünü’nün konfederal tarzda örgütlenmesinin doruklarındandır. 1789 Fransız Devrimi merkezi güç ile doğal toplum güçleri arasındaki çelişkiyi keskinleştirmiştir. Kastik katil zihniyetine karşı durmak daha çok özgürlüklerine sahip çıkmakla eşdeğer olduğundan ayaklanmalar, köklü ret ve alternatif niteliği taşır. Bastırılan bir ayaklanma, okun yaydan çıkması misali, bir diğerine sıçramaktadır. Bu durum, bir nevi doğal toplum sisteminin sürekliliğini ifade eder.
Modern dönemdeki komünal ruhun ilk kıvılcımlarından olan Paris Komünü’nde, kadının olmadığı bir direnişin, pozitif anlamda bir devrimin olmayacağını görürüz. Anayanlı kodlara dayanan bu mücadelede birçok kadın şahsiyetle karşılaşırız. Elbette adını duyduklarımız kadar bir de tarihin derinliklerinde bırakılmış kadın kahramanların olduğunu biliyoruz. Örneğin; Lovise Michel, Paris Komünü’nün en ön saflarında savaşan anarşist bir kadındır. Yaşamı boyunca kadınların özgürlüğü ve eşitliğini savunmuştur. Düşüncelerini savunduğu Proudhon’la kadınların eşitliği noktasında ayrılır ve bu konudaki düşüncelerini şu şekilde dile getirir: “erkek hangi kesimden olursa olsun efendidir. Biz kadınlar onunla hayvanlar arasında yer alan bir tür sayılırız. Prudhon kadınları ev kadını ve fahişe olarak ikiye ayırmıştır. Acı içinde itiraf ediyorum ki; biz çağlar boyunca bu hale getirilen, başka bir kasta dahiliz. Cesaretiniz varsa bu patolojiktir, bazı bilgileri kolayca öğrenirsek de bu patolojik bir durumdur.”
Yine Yelizaveta Dmitriyeva 1871’de “Paris’in savunulması ve yaralılara yardım” için Kadınlar Birliği’ni kurmuş, birliğin örgütlendiği komün saflarında savaşmıştır.
Engels; “Marks’ın öngördüğü gibi 1870-71 savaşı ve komünün yenilgisi işçi hareketinin ağırlık merkezini geçici olarak Fransa’dan Almanya’ya taşıdı” der. Marks’ın Louis Bonaparte’in 18. Brumaire’inde yazdıklarından hareketle bütünüyle farklı bir yöne giden bir öngörüde bulunmuştur. Bonapart’ın yenilgiye uğrattığı parlamenter komplo ile geri kalan tek şey tecrit edilmiş, “Sezar” figürüne indirgenmiş iktidar kolluğunu yenmekti. Bu noktada zafer tam olacak ve “yaşlı köstebek” işini tamamlamış olacaktı. Bunu yerine Sedan’da yenilgiye uğrayan “Sezar” olmuş ve muhtelif sosyalist eğilimlerden işçiler Paris’te iktidarı ele geçirmişlerdi. Fakat “proleter” hükümet kendisini destekleyenlerin katledilmesiyle yenilgiye uğramıştı. Bu sebeple Engels’e bir “kehanet” gibi görünen değerlendirme, yani ağırlık merkezinin Fransa’dan Almanya’ya kayacağı fikri oldukça yüzeyseldir. Bütün bir plan, bir proje, büyük bir enerji paramparça oluyordu ve bu çok acı bir biçimde gerçekleşiyordu. Komün’ün sonu “ağırlık merkezi”nin kaymasından çok daha fazlasını ifade ediyordu.
Paris Komünü’nün, dönemin ruhunu iyi çözümleyemediği, “devlet yerine (…)” kavramının karşısına ne getireceği tartışmalarının muğlak bırakılması, yıkılma nedenleri arasındadır. Ezen-ezilen ikileminde ezilenin toplumsal, siyasal, politik sorunlarına çözüm getirememe kendi içinde de ayrılıklara yol açmıştır. Aynı zamanda komün içinde bulunan farklılıkların politik bir zeminde buluşamamaları da zayıflamasına neden olmuştur.
“Ağırlık merkezi”nin kaydığı Almanya’da ise merkezi iktidar ile kent birlikleri arasında sürekli çelişki ve çatışmalar, komünalitenin devamlılığını gösteren başlıca merkezlerden biri olmasını getirmiştir. Otonom ve yerel yönetimlere bağlı kent birlikleri komünal duruşunu geçmiş klan-kabile karakterine dayandırır. Roma İmparatorluğu’nu yıkan Cermen kabileleri komünal niteliği, Almanya’da oluşturulan konfederasyonların da özünü oluşturur. Tüm kent sakinleri üye olduğu meclis ile temsil edilmektedir. Almanya konfederasyonu 400 yıl gibi bir zaman, sürekliliğini korumuştur. Demokratik toplum/ulus inşasında incelenmesi bu sebeple önemlidir.
Komün, yerel toplulukların politik duruşlarının dışavurumudur. Merkezileşmiş devlet kontrolünden ayrılan öz iradenin sosyo-politik yapısını ima eder. Uygulamada komün kendini yöneten ve büyük çapta özerk özneler topluluğudur diyebiliriz. Paris Komünü ve Almanya Konfederasyonu sonrasında Marinelede, Longo Mar, Kibbutz bu politik dışavurumlardan sadece birkaçıdır.
Diktatör Franco’nun ölümünden sonra İspanya, herkesin katıldığı ve temsil edildiği bir demokratik seçim yapar ve monarşi tekrar restore edilerek, Juan Carlos diktatörlüğü boyunca yasak olan Bask, Katalan vb. halkların haklarını savunan partilerin hepsi legalleşir ve yapılan seçimlere katılırlar. Endülüs bölgesinde yer alan Marineleda’da seçimleri Kolektif İşçiler Birliği kazanır ve tek bir amaca kilitlenir; yoksulluğa, yoksulluğun sorumlularına. Yani var olan ekonomik ve politik sisteme, özellikle toprak sahiplerine karşı mücadele etmek. Marineleda, binlerce hektarlık toprağı elinde bulunduran düklerin yanında gündelikçi olarak çalışan, yoksul tarım emekçileri ve işsizlerin bir araya gelerek, kar-kış demeden yıllarca süren mücadeleler sonucu kurdukları komün. Marineledalılar, ütopya arayışına çıkmadan, devrimin olmasını beklemeden kendi ütopyalarını ve devrimlerini neoliberal kapitalizmin en güçlü olduğu yerde hayata geçirmişlerdir. Bu sosyalist komünün en büyük özgünlüğü; ütopyalarını hayata geçirirken araç olarak kullandıkları sendikalar aracılığıyla, genel mücadeleden kopmadan, bölgenin kendi özgünlüğünü göz önüne almaları ve politik geleneklerle harmanlayarak uygulamalarında yatıyor. İspanya’nın diğer bölgelerine göre daha rahat bir yaşamları olmasına ve daha iyi koşullarda çalışarak, çok daha fazla kazanmalarına rağmen, ne kendi içlerine kapanıp dünyadan ilişkilerini kesmişler ne de kapitalizme karşı mücadeleden kopmuşlar. Marineleda’da işsizlik yok, para yok, “din adamı” yok, hırsızlık yok: Herkese iş var, aş var, okul var, konut var; en önemlisi de demokrasi var.
“Ömrün uzun olsun” anlamına gelen Longo Mai ise, tarım ve hayvancılıkla yaşamlarını sürdüren; demokratik, ekolojik esaslara dayanan bir komündür. Günde 3 saat çalışma ile kendi kendine yetebilen, hatta başka komünlere destek veren; üretim şartları karşısında yaşam standartları hayli yüksek bir komün olduğu biliniyor. Komünün tüm ihtiyaçları doğadan karşılanır. Herkesin kendi yeteneğine göre çalışması bir tür doğal iş bölümü biçimindedir. Çalışmalar ücretsizdir ve verilen emeğin hesabı yapılmaz, toplumsal sorumluluk bilinci kendini gündelik çalışmalarda gösterir. O gün yapılacaklar o günde yapılır ne yarına ne de başkasına bırakılır. Toplumsal ilişkilerde hiyerarşi yoktur.
Erk ve erillik çatısı olan Yahudi düşünce dünyası, tarihi-komünal değerleri, yeri geldiğinde en iyi uygulayıcısı olması bakımından örnek olmuştur. Medler’in, Zerdüşt inancı için kurduğu Menakkede tarikatından esinlendiğini düşündüğümüz Esenniler tarikatı yine komünalitenin günümüzdeki ekonomik tezahürü olan Kibutz’lar. 1910 yılında gönüllü genç bir grup komün kurup Umm Juni köyüne yakın bir yere yerleşir. Bunlar kendilerine Kvutza adını ve tahıl üretimine girdikleri için İbranice tahıl kelimesi olan “dagan”dan türettikleri Degania (Tanrının tahılı) adını koyarlar. Kvutza, zamanla jenerik bir sözcük haline gelecek olan Kibbutz’un proto-tipi sayılmaktadır. Kibbutz eşitlik prensibi; her birey yeteneğine göre üretecek ve her birey ihtiyacına göre verilecektir. 1948’de İsrail devletinin kuruluşundan 4 yıl sonra Kibutz’ların ideolojik temelleri sarsılmaya başlar. Devletin Kibutzlara müdahalesi olumsuz olup, niteliğinin de değişmesinde sonun başlangıcı olur. Devlet komünalitenin kan uyuşmazlığı bir kez daha çarpıcı biçimde gözler önüne serilir.
Sonuç;
İlk olarak Ortadoğu’da başlamış komünal hareketlerin giderek Batı’ya taşınmasını yaşanan örneklerden izleyebiliyoruz. Komünaliteyi yaşamış olan klan-kabile- aşiret yapılanmalarından tutalım, Sümer kent meclisleri, Atina halk meclisleri, ortaçağ komünleri vd. komünlerin özünü kelimenin tam anlamıyla anayanlı toplumun derinliklerinde aramak gerekir. Kadın-yaşam bilimi olan Jineoloji bu açıdan ön açıcıdır. Aynı şekilde demokratik toplum/ulus sistemi de.
Komünal değerlerin gelişim tarihini ve özü değişmeden açığa çıkan kimi oluşumları, karşı koyuşları kısaca ele aldık. Tüm bunlar çok daha detaylandırılabilir ancak bu kadarıyla dahi komünün toplumun kök hücresi olduğu söylenebilir. Abdullah Öcalan’ın bu konuda verdiği çarpıcı örneklerden birisi tesbih ve imame örneğidir. Tesbihin önce boncukları dizilir, en son imamesi takılır. Tesbihi oluşturan boncuklarıdır. En üstte imame tek başına bir anlam ifade etmez. Onun için boncukların yani tesbihin ilk boncuğundan başlamakla tesbih, kendi halini almış olur. Her bir boncuk bir komünü ve hepsi beraber Komünler Birliğini oluşturur diyebiliriz. Üstelik bu birlikte bir imame de yoktur.
Kendini örgütleyen sistem, canlı organizmalar gibidir. Organizmalar ise farklılıklar içinde bir bütünlük anlamına gelir. Toplumsal özün kendisi olan ve primat kodlarımızda hala da canlı olan komüne yeniden dönerken biz genç kadınlar, gençler öncülük rolü üstlenmeliyiz. Çünkü Öcalan “gençlik doğası gereği ütopik ve heyecanlıdır” der. Canlı ve dinamik ruhu ile toplumu geliştirmenin de somuttaki ifadesidir. Geleneksel kalıplara sokulmuş ilişki ve dayatmaları kabul etmediğinden, her kesimle ilişkilenebilen bir açıklığa sahiptir. Ayrıca herhangi bir sınıfa dayanmayan bir ilişki tarzı olduğu da düşünüldüğünde demokratik toplum/ulus sistemine daha iyi uyum sağlayabileceği anlaşılmaktadır.
Rousseau’nun sözlerini bir kez daha anımsayalım: “insan özgür doğar, ama her yerde zincirlere vurulmuştur.” Bütün zincirlerimizden birdenbire kurtulmamız mümkün değil. Ama en azından bütün toplumsal düzenlerin ardındaki iktidar perdelerini aralayıp bu zincirleri görmeye niyetli olur ve de bunu başarabilirsek zincirlerimizin bir kısmından mümkün olabilir. Öyleyse Demokratik toplum/ulus inşası için hep birlikte komünler kuralım çünkü; “Görülüyor ki, özlemlerin ve umutların sınırları olmadığı gibi, gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka ciddi bir engel yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!”
Kaynakça:
-Luciano Canfora; Avrupa’da Demokrasi
-Zainap Bahrani; Babil’in Kadınları
-Murray Bookchin; Devrimler Tarihi,
-Lynn E. Roller; Ana Tanrıça İzinde
-Karl W. Luckert; Göbekli Tepe
-ve Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmaya inanan ve katılan kadınların özgür-özgün platformlarda yürüttüğü tartışmalarla varılan kolektif sonuçlar, bilgi, birikimdir.
Dipnotlar:
Yoruma kapalı.