Siyasetin karakterini ve niteliğini belirleyen esas faktör, onun kimler eliyle, nasıl yürütüldüğüdür. Erkek egemenliğinin en kurumsallaşmış araçlarından biri olan siyaset, bütün toplumu, tüm ülkeyi hatta dünyayı tanımlayan, yöneten, belirleyen niteliğini, toplumu saf dışı bırakarak merkezileştirmiştir. Gasp edilen tüm ahlaki politik değerlerin inkârı üzerinden de kendini sürdürmeye devam etmiştir.
Bugün içinde olduğumuz kapitalist sistemin eşitsizliği, sömürüyü ve iktidarı derinleştiren kök aklın başlangıcında tarihsel olarak gasp ile yaratılan kadın erkek eşitsizliği vardır. Ve bu eşitsizlik sosyal, siyasal, ekonomik tüm yaşam alanlarımızı işgal ederek tarihsel, toplumsal hakikatleri bükmeye devam ediyor. Din, felsefe, bilim ve birçok alan bu hakikatin yerine sahte bir yeniyi inşa etmek için bin yıllardır erkeklik sözleşmesine hizmet ediyorlar. Tıpkı Adem ile Havva anlatısında kadının tarihini bir elmaya indirgenmesi gibi, milliyetçilik ve cinsiyetçiliğin ideolojik kardeşliği gibi, felsefede kadının erkeğe arkadaşlık edemeyecek kadar eksik insan olduğu anlatısı gibi, kadının bilgi ve iradesinin ev ve aile ile hapsedilmesi gibi…
Nasıl bir dünya? Nasıl bir yaşam? soruları toplumun tarihsel seyrinde hiç eksik olmayan bir arayışı ve mücadeleyi canlı tutmuştur. Bu arayış ve mücadelenin en fazla omuzlayanlar ise kadınlar olmuştur. Kadınların varlığını, hakikatini ve tarihini yok sayan iktidarcı aklın aslında bu vesileyle toplumsal hakikati yok saydığı bilgisi kritik bir eşiği ifade etmektedir. Nicel olarak toplumun yarısı olmak ama nitel ve tarihsel olarak toplumun tamamlayan, bütünleyen bir irade ve mücadele sahibi olmak bu eşiğin en gerçek tanımıdır.
Kadının varlık ve özgürlük mücadelesinin başa baş yürüdüğü geniş bir tarihsel arka planın, bilinen ve bilinmeyen yanları ile topluma nasıl yön verdiği ve geleceği nasıl etkileyeceği aynı zamanda demokrasinin, özgürlüğün ve eşitliğin turnusolü mahiyetindedir. Kök eşitsizliği, kök sömürüyü, kök köleliği ortadan kaldırmak, nasıl kadınların kurtuluşu için büyük bir adım ise kadınların kurtuluşu da toplumsal kurtuluş için kök bir adımdır. Kadının varlığını kendi iktidarı için yok sayan ve sömüren erkek egemenliğinin, kadının varlığı ve özgürlüğü ile dönüşmesi en zor olan olmakla birlikte en gerçekçi olduğu da su götürmez bir gerçekliktir. Bu aşamada kadının özgürleşmesi ve erkeğin dönüşümü iç içe geçmiş bir mücadele bütünüdür.
Bu bağlamda Abdullah Öcalan’ın 8 Mart 1998 tarihinde ilan ettiği Kadın Kurtuluş İdeolojisi önemli bir eşiktir. Kadını köleleştiren tarihsel süreci tersine çevirerek, onu kendi hakikati ile buluşturan bu ideoloji, yaşamın yeniden komünal inşasında güçlü bir referans olmuştur. Birçok toplumsal ve siyasal mücadelenin kendini inşa ederken kadının tarihsel köleliğini tali görmesi ya da kapitalist sistem sömürüsünün bu tarihsel kölelikle olan bağını kuramamasının toplam bir eleştirisidir Kadın Kurtuluş İdeolojisi. Kürt Kadın Hareketi ile yaşam bulan bu ideoloji, kadınların sisteme eklenmesini değil, sistemin dışına çıkarak özgür alternatif bir yaşamı örmeyi hedefler. Öcalan’ın bu ideolojinin en kapsayıcı anlatımı olarak ifade ettiği, “Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez” tespiti kadının köleliğinin kadın öncülüğü ile sökümünü ideolojik ve pratik olarak mücadele gerekçesi yapmıştır.
2004 yılında ise, yaptığı görüşmelerde, siyasetin toplumsallaşması, kadınların siyasette aktif yer alması ve eril siyasetin değişimi için eşbaşkanlık uygulamasının önemli ve gerekli bir sistem olduğu önerisini geliştirmiştir.
Bu öneri sadece farklı bir sistem önerisi değil tam tersine Kürt ve kadın sorunu temelinde güçlü bir çözüm önerisidir. Öcalan, erkek devlet siyasetinde çözümsüzlüğe mahkûm edilen Kürt sorununun ve beraberinde yaratılan toplumsal, siyasal, ekonomik sorunların aşılmasında, demokratik siyasetin yani toplumsallaşan siyasetin önemli bir çözüm gücü olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Yine erkek egemenliğinin her türlü sömürüsüne ve katliamına mahkûm edilmeye çalışılan kadınların kurtuluş mücadelesinin bu sistemin köklü değişim ve dönüşümündeki öncü rolünü ısrarla vurgulamıştır. Bu tespitler bağlamında; eşbaşkanlık, siyasetin çözüm marifeti ile kadınların dönüştürücü öncülüğünün tarihsel buluşmasıdır.
Oy kullanma hakkı için mücadele eden Süfrajetlerden, seçilme hakkına, oradan eşbaşkanlığa uzanan bu zorlu ve uzun yolculuk, kadınların siyasetteki varlığını fiziki katılımdan çıkarıp dönüştürücü ve kurucu bir aşamaya taşıyan güçlü bir mücadeleyi anlatıyor.
Kadın katılımının kota ile belirlendiği, örgütlenme çalışmalarının kol faaliyetleri ile yürütüldüğü, karar alma mekanizmalarında çok sınırlı kadın katılımının olduğu bir mevcudiyetten çıkılarak belirleyenin merkezine taşınmak her koşulda ağır ve tarihi bir sorumluluktur. Ama bir yerden başlamalıydı… Kürdistan’da, Türkiye’de ve Dünya’da kadın mücadelesinin hem güçlendiği hem ortaklaştığı hem de kazanarak ilerlediği bu dönemde sorumluluğun paylaşılabileceği geniş bir sahiplenme zeminini de yaratmıştı. Çünkü kadın mücadelesinin kümülatif birikimi sınırları, kimlikleri aşan evrensel niteliği ile her dönem dayanışmacı ve çağrıcı olmayı başarmıştır.
Erkek varlığının ve erkek egemenliğinin bu kadar işgal ettiği bir zeminde eşbaşkanlık sistemini uygulamaya geçirmek taşıdığı zorluklarla birlikte, önemli bir başlangıca rehberlik etmiştir. Tarihteki ayak izlerine beton dökülmüş, tarih, anlatı ve kitaplarından özenle çıkarılmış, sözü, emeği erkek egemenliğinin gaspına uğramış, yaşamı kastik katillerce elinden alınmış kadınlar için erkek devlet siyasetini ve tarihini değiştirmenin önemli bir fırsatını yaratmıştır.
Siyasette 2005 yılında Demokratik Toplum Partisi ile hayata geçirilen eşbaşkanlık sistemi öncelikli olarak sadece merkezi düzeyde uygulanmaya başlandı. Yerellerde Kürt Kadın Hareketinin özgün örgütlenmeleri olsa da eşbaşkanlık sisteminin yerellerde hayata geçirilmiş hiçbir uygulaması yoktu. Avrupa’da uygulamalar olsa da Türkiye siyasi tarihinde bir ilkti ve en çok baskı ve kapatılmaya maruz bırakılan Kürt Demokratik Siyaseti tarafından hayata geçiriliyordu. Bu hem büyük bir risk hem de büyük bir cesaretti. Kadınların, cesareti omuzlayan mücadeleci emeği ve Kürt Özgürlük Hareketinin ideolojik yaklaşımı, öngörülen riskleri bertaraf etmiş ve 4 yıl sonra yerellerde eşbaşkanlık sistemi uygulanmaya başlanmıştır.
Aynı yıl kadınlar tarafından toplanan binlerce imza ile meclise başvuru yapılmış ancak eşbaşkanlık uygulaması erkek devlet siyasetinin siyasi partiler kanunu gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Bu yasak, kanunun ötesinde tarihsel bir göndermeyi yani kamusal alanın kadına kapatıldığının, erkek iktidarı dışında siyasette alan açılmayacağının da beyanıydı.
İşte o tarihten itibaren fiili olarak uygulanmaya başlayan eşbaşkanlık sistemi devletli siyasetten alamadığı yasallığın karşısında toplumsal siyasetten (özellikle kadınlardan) aldığı meşruluk ile yıllarca fiili olarak devam ettirildi. Bir anlamda fiili uygulama ile meşru kimlik yasanın zorunlu kıldığı resmi kimliği anlamsız kıldı. Eş başkanlık esasta kadının siyasete katılımının adı olarak kodlandı, erkek ise henüz eş başkan değil, başkandı. Bir süre devam eden bu ikili tanım ilerleyen süreçte değişse de kadınların eş başkanlıkta karşılaşacağı zorlukların habercisiydi. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, toplumsal kabullerin eril karakteri, erkeklerin siyasette (eleştirdiğimiz eril siyasette) elde ettiği tecrübe, erkek egemenliğinin erkelere sunduğu konfor alanı, kadınların ekonomik bağımlılığı, siyasetin görünür yüzündeki tecrübesizliği, eşbaşkanlık sisteminin belirleyeni yapılmaya çalışıldı. Yani devleti, iktidarı küçültmek, erkek egemenliğini dönüştürmek, için uygulanmaya konulan eşbaşkanlık yine bu sistem tarafından kuşatılıp etkisiz kılınmak isteniyordu. Sistem uygulanırken bir yandan da en doğrusunu ve gerçeğini aramaya devam ediyordu. Mesela ilk uygulama döneminde ağırlıklı olarak erkeklerin resmi başkan, kadınların fiili eşbaşkan olarak belirlenmesi, birçok parametrenin belirleyici olduğu bu tercihte erkek niceliğinin ve egemenliğinin rolü elbette yadsınamaz. Yine belli bir süre resmi olanın başkan, resmi olmayanın eşbaşkan olarak tanımlandığı bir ara dönem yaşandı. Halbuki eşbaşkanlık, görev alan her iki kişi için de kullanılması gereken ortak tanımdı. Çünkü başkanlık erkek ve iktidar kültünün merkezileşmiş bir kurumuydu; esas değişmesi ve çözülmesi gereken bu külttü.
Eşbaşkanlık sistemi uygulanmaya başladığında devlet ile karşı karşıya gelindiği kadar, örgütsel yapı içerisinde de benzer pratikler yaşandı. Mesela kadını kamusal alanın dışında bırakan ve sömüren bu sistemi sorgulamak yerine kadının “yapabilirliği” sorgulandı. Ya da yerel ve merkezi yönetici kadro ağırlıklı olarak erkek eş başkan ile iletişimde olup onunla çalışma yürüttü. Eşbaşkanlık sisteminin yürütülmesi ve oturtulmasında tek sorumlu olarak kadınlar görüldü. Erkeklerin bu sistemin hayata geçirilmesindeki sorumlulukları, kadınları iktidarlarının gölgesinde bırakacak kadar mesafeli ve hatta uzaktı (Bu sistemin ideolojik mücadelenin temel bir ayağı olduğunun farkında olan sınırlı erkek yöneticiyi saymazsak tabi). Örneğin; kadının eşbaşkan olarak siyasete katılımını, “Ne fark yaratacak, kadına bu kadar misyon biçmeyin. Sonuçta Tansu Çiller de bir kadın siyasetçiydi” diyen bir erkek aklı da vardı. Bu örnekte esas tartışılması gereken şey; siyasetin eril karakterinin varlığı ve değiştirilmesinin zarureti ile kadın bilincini koruyarak siyaseti yapabilme marifeti. Yine herkesin yüzünü erkek eşbaşkana döndüğü bir zamanda, kadın eşbaşkanın yanında durarak, partideki çalışma mekanını işlevli kılarak, “sen daha iyi olduğun için değil, eşbaşkanlık ideolojik bir mücadele ve güçlenmesi gerektiği için buradayım” diyen erkek çalışma arkadaşları da vardı.
Kadınlar için yeni yaşamın kurucu iradesini tarif eden eşbaşkanlık, erkekler açısından yeniyi kurmak için, erkek tekelindeki eskinin yıkımı sürecini tarif ediyordu. Yıkılan erkek egemenliğinin iktidarı idi. Yıkılan iktidarın tekçiliği ve hiyerarşisiydi. İşte bu durum Kürt demokratik siyaseti açısından önemli bir sınavdı. Eşbaşkanlık, demokratik modernitenin ideolojik mücadelesini güçlendirecek, zihniyet dönüşümünü sağlayacak önemli bir zemindir.
Görünmeyen Emekten Dönüştüren Mücadeleye
Kadınların fiili olarak yaşamsal kıldığı eşbaşkanlık tüm kadınlar açısından önemli mücadele kazanımları ile dolu. Devletin yasal olarak kabul etmemesi hatta kriminal yaklaşması eşbaşkanlık sistemi bağlamında, erkek devletin, kadına yaklaşımının tarihsel sürekliliğini göstermektedir. Kabul edilmeyen kadınların söz sahibi olması, siyasette görünür olması ve erkek egemenliği ile daha güçlü mücadele etmesidir.
Neolitik dönemin demokratik-komünal niteliğinde, doğal toplumun ahlaki-politik kimliğinde, doğayla toplumun uyumlu ilişkisinde kadının varlığı, kurucu, üretici ve yapıcı bir nitelikle tarihsel toplumun uzun bir kesitinde yer edinmiştir. Yine komünal yaşamın, özgür, eşit ve politik niteliği, ilk toplumsallığın oluşmasında yaşamsal bir hakikat olarak hayat bulmuştur. Esas belirleyen faktör ise toplumsallık içinde bugün yaşadığımız iktidar ve egemenlik ilişkilerinin olmamasıdır. Ancak geçmişi otuz bin yıl önceye kadar uzanan kadına dayatılan kastik şiddetin kurumsallaştığı beş bin yıllık devletçi uygarlık, tarihi kendinden başlatarak bu tarihsel realiteye karşı büyük bir savaşın yürütücüsü olmuştur. Bu savaş özünde kadınların köleleştirildiği, tahakküm altına alınarak erkek iktidarının ilan edildiği tarihsel bir kırılmadır. Erkeğin yürüttüğü bu savaş, kadınlar şahsında, doğal toplumun hiyerarşik devlete ve onun tahakkümüne kurban edilmesidir. Ahlaki ve politik değerlerin iktidar aracılığıyla yapı sökümüne uğratıldığı bu tarihsel kırılma, erkek egemen devletin ve onun sisteminin başlangıç noktasıdır.
Bu tarihsel pencereden bakıldığında eşbaşkanlık sadece kadının siyaset koltuğuna oturması değil, kadın şahsında yaşanan bu tarihsel kırılmayı radikal bir mücadele yürüterek hakikatine kavuşturmaktır. Bu tarihsel kırılmanın muhafaza edildiği siyaset mekanizmasında erkeklerin işgal ettiği alanı, kadının ve toplumun gücüyle temizlemektir. O yüzden eşbaşkanlık sistemi isminden daha derin bir tarihsel mücadeleyi taşımaktadır.
Eşbaşkanlık ile birlikte kadınların siyasetteki sınırlı varlığının sadece kadınları ilgilendiren konularda söz ve pratiğe dönüşmesi artık değişiyor ve tüm konularda kadınların söz ve pratiğine geniş bir alan açılıyordu. Bu açılan siyasal zeminde kadınların toplum lehine fark yaratan katılımı önemli bir demokrasi deneyimi olmuştur. Öncelikle eşbaşkanlık sistemi ile erkekte merkezileşen iktidar ve onun siyaseti hem sorgulanmış hem de mahkûm edilmiştir. Karar almaktan pratik çalışmaya erkeğin tekelinde şekillenen siyaset artık daha demokratik bir işleyişe tabi tutuluyor. Hem de iktidarın en savunmasız bıraktığı ezilen kadınlar tarafından kolektif bir süreç ve çalışma inşa ediliyor. Kadının sürece katılımı sadece bireysel ve güncel değil aynı zamanda tarihseldir. Bu fark yaratan tutum, erkek egemenliğinin esas alındığı devletli siyasetin alternatifinin mümkün olduğunu, kadının siyasetteki varlığının önemli bir demokratik değişimi yaratabildiğini göstermiştir.
Kadınların eşbaşkanlığı ile birlikte siyasetin kalkanı haline gelen bürokratizm zayıflatılmış, yerelin temsiliyetini kendinde taşıyan kadınların yetkili bir görevde sorumluluk alması, toplumun en ötekisi olan tüm kadınları siyasete çağırmış ve katmıştır. Kadınların eşbaşkan olarak varlığı, erkek siyasetin erişilmezlik için ördüğü duvarları yıkmış ve kadınları onları dinleyen, sorunlarını kadın bakış açısıyla gerçek bir çözüme kavuşturan ve kadınlar için kadınların karar aldığı bir siyaset ile buluşturmuştur. Yani erkekte biriken iktidara ortak olan değil, kadın eliyle bu yetkinin topluma yani gerçek sahiplerine devredildiği bir sürecin itici gücü olmuştur.
Eşbaşkanlık uygulaması ile siyasetin tekelleştiği iktidar alanlarında da önemli dönüşümler yaşanmıştır. Kimin siyaset yapabildiğinin, kimlerin seçilebileceğinin, cinsiyet kimliği, etnik kimliği ve sınıfsal kimliğinin üstünlüğüyle kabulünü dayatan erkekler kulübü, artık büyük bir yüzleşme ile karşı karşıya kalmıştır. Eve, özel alana hapsedilen tüm kadınlar ellerinden çalınan yönetim marifetini ve hakikatini eşbaşkanlık aracılığı ile geri kazanmıştır. Hatta siyaset demokratikleştirilmek üzere kadınlara emanet edilmiştir. En öteki olan kadının siyasette varlık mücadelesi, aynı zamanda diğer ötekileştirilmiş kimlik ve inançların da kendi kimlikleri ile siyasetteki varlığına ve görünürlüğüne vesile olmuştur. Kendisine benzemeyene kapatılan siyaset alanı, kendi kimliği, öz gücü ve sözü ile siyasette varlık gösteren, tekçi, iktidarcı kodları zorlayan kadınların mücadelesi ile tüm ötekilere siyasette kolektif bir alan açmıştır.
Toplumsal zeminde incelikli işlenerek yaratılan cinsiyetçilik ve milliyetçilik en çok erkek devlet siyaseti tarafından derinleştirilmiş ve korunmuştur. Siyaset zemininde ise güçlü bir hiyerarşiye dönüşen bu zihniyet, toplumla siyaset arasına çok kalın sınırlar çizmiştir. Bu sınır erkek egemenliğine, tekçiliğe, sömürüye karşı direnen herkese, tüm ötekiler, en çok da kadınlara karşı konulmuştur. Eşbaşkanlık tam da bu sınırlara demokratik bir müdahaledir. Yapabilirliği sorgulanan, emeği erkek siyasetin gölgesinde karartılan, yalnızlaştırılan, kabulü için erkek ile uzlaşması, eril bir siyaset yürütmesi dayatılan kadınlar, yine kendi örgütlü mekanizmaları ile en güçlü cevabı vermiştir. Siyasetin hiyerarşisine karşı yatay örgütlenmeyi esas alan kadın meclisleri kurulmuş, kota değil eşit katılım, eşit temsiliyet güvence ve karar altına alınmış, erkeklere tanınan seçilme üstünlüğüne karşı fermuar sistemi ile kadınların seçilme hakkı korunmuştur. Kadınlar, erkek egemenlikli siyasette kendi öz güçleri ve örgütlü mücadeleleri ile bu mekanizmaları kurmuş ve varlıklarını kabul ettirmiştir. Yıllara yayılan görünmez emek, artık duvarları yıkmış, toplumla gerçek bir buluşma sağlamış ve emek artık sözün gücüne dönüşmüştür.
Siyaset özü itibariyle yerel esaslıdır, kadınlar ise bu iktidarcı merkezi sistem karşısında ve dışında yereldir. Bu bir avantaj olarak kadınların toplumu siyasete taşımada, taleplerini görünür kılmada önemli bir misyon sahibi kılmıştır. Diğer deyimle, siyasette ve özelde eş başkanlıkta iktidarcılığın kadınlara dayattığı tarihsel yalnızlığın yerini, kadınları gören ve güçlendiren tarihi bir kalabalığa bırakmıştır.
Kadınların eşbaşkanlık sistemini fiili uygulayarak erkek devletin toplumsal olmayan, anti-demokratik yasalarını değiştirmiştir. Meşru olanın gücünün yasal olanı belirlemesi açısından çok önemli bir kazanımdır. Yine bu kazanım hem parti içindeki erkekler için hem de toplumsal kabullerdeki erkek egemenliği için bir zihni dönüşümü gerekli kılmıştır. Eşbaşkanlık, siyaset yürütülürken demokratik olmayı, kadınların varlığını ve taleplerini ölçü almayı, erkek egemenliğinin süregelen yöntem ve dilini değiştirmeyi büyük oranda başarmıştır. Örneğin, erkek egemenliğinin kadın katliamlarını namus cinayetleri olarak tanımlayıp meşru kılma çabası, kadın mücadelesinin ve kadın odaklı siyasetin hayat bulması ile kadın cinayetleri olarak adlandırılmış ve kadına yaklaşımın politik temelleri daha görünür kılınmıştır.
Tarihsel olarak inşa edilen kadın köleliğinin, kadınlar eliyle köleliğin inşa edildiği yönetsel mekanizmalarda yer alarak değiştirmesi bir anlamda devrim niteliğindeydi. Kadınları heyecanlandıran, örgütleyen, geliştiren bu tarihsel demokrasi deneyimi tüm zorluklara rağmen durmadan duraksamadan devam etmiştir. Bugün genel siyasette eşbaşkanlık adına elde edilen yasal kabul henüz yerel yönetimlerde sağlanmamış olsa da fiili uygulama ile meşruluğu korunmaya ve savunmaya devam ediliyor.
Siyasetin içeriğini, niteliğini, erkek aklını sorgulayan ve sorgulattıran bu sistemdeki başarı sadece kadına yazılan değil, kadın şahsında topluma akan, topluma nefes aldıran bir başarıdır. Bugün itibariyle genel siyasette kadın özgürlükçü paradigmanın temeli olan eşbaşkanlık ve siyasette kadının güçlü katılımı önemli oranda yol almışsa da erkeğin dönüşümü için katedilecek mesafe meşakkatli ve uzun. Bu tespitte siyasette elde edilen demokratik kazanımların siyaset zemininde olduğu kadar günlük ve toplumsal yaşamda hayata geçiril(e)memesinin etkisi büyük. Kadınların daha büyük bir emek sahibi olduğu bu dönüşümde erkeklerin sistem karşıtı örgütsel mücadelede kadın özgürlüğünün dönüştürücü gücüne dair farkındalığın ve kabulün zayıflığı da belirleyici bir etkendir. Tüm bu etkenler merkezden yerele doğru gittikçe kadınların katılımını ve eşbaşkanlığın misyonunu görünmez kılıyor. Bu anlamda toplumsal yaşamı eril tahakkümden arındırmanın mücadelesi olarak özgür eşyaşam perspektifi ve tüm bilimlerde hakim kılınan cinsiyetçi karaktere karşı bilimin en gelişkin anlam yorumu olan jineoloji, eşbaşkanlığın ayrılmaz teorik ve pratik yol arkadaşıdır.
Toplumun Komün Hafızası ve Eşbaşkanlık
Öcalan, “Tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir” tespitiyle tarihsel bir hafızaya ve gerçekliğe dikkat çeker. Hatta yeni bir tarihsel okumayla yeni bir inşanın imkanlarını tartışmaya ve kurmaya çağırır.
En yerelden özgür örgütlenme yöntemi olarak komün, toplumsal, siyasal, ekonomik, ekolojik alanda söz ve karar sahibi olmayı, ortak akıl ve irade ile toplumu kendi gerçekliğinde yeniden örgütlemeyi ifade eder. İnsanlığın ilk toplumsallığına tekabül eden komünler politik, demokratik ve özgürlükçü karakteri ile nasıl yıllarca varlığını sürdürebilmiş ise bugün de mevcut sistemi değiştirmede aynı potansiyeli çözüm olarak topluma sunuyor.
Ahlaki ve politik toplum tanımı aynı zamanda komünü ifade eder. Devletin ortaya çıkışı ile beraber en büyük toplumsal yabancılaşma inşa edilmiş ve toplumun politik, özgürlükçü ve demokratik gücü olan komünler baskı ve tahakküm ile tarihin ve yaşamın kaybedeni olarak yazılmıştır. Buna rağmen Bedrettin’den Paris Komünü’ne kadar tarihin seyrinde hep izler bırakarak devam etmiştir.
Toplumsal yabancılaşmanın ilk adımı, kadın erkek eşitsizliği yani cins çelişkisi üzerine inşa edilmiştir. Bugün ataerkil sistem, erkek egemen sistem, kapitalist sistem olarak tarif ettiğimiz toplum karşıtı sistem, karakterini yarattığı cins çelişkisinden, bunun etrafında inşa ettiği tüm eşitsizliklerden almaktadır. Eşitsizliğin yarattığı ezilen ve yöneten ikilemi her türlü baskı ve tahakkümü iktidarların yönetme pratiği olarak kurumsallaştırmıştır.
Toplumun örgütlenmesine yönelik gerçekleşen her türlü baskı ve engellemeler ile iktidarlar korunmuş, devletin yönettiği, toplumun yönetildiği bu kısa tarihin sürdürülmesi için her şey mübah kılınmıştır. Bugün bir örgütlenme aracı olarak var olan siyasi partiler, devletin belirlediği yasa ve kanunları ile sınırlandırılan, devletli siyasetin kabul sınırlarına kadar var olabilen, bu sınırlarda sözünü kurabilen, talebini dile getirebilen bir tahakkümün altındadır. Siyaseti gerekli kılan, siyaseti yaratan toplumsal varlığın bu kadar inkâr edilmesi en büyük hakikat sapmasıdır. Komünlerin toplumsallığı karşısında inşa edilen ve toplumsal dokuya yabancı olan devletlerin seyri ile toplumsal bir marifet olan siyasetin, toplumdan çalınarak iktidarlarda merkezileşmesi en büyük siyasetsizliği yani çözümsüzlüğü beraberinde getirmiştir.
Bu tarihi hafızanın farkındalığı ile siyaset zeminini komün fikriyatıyla daha güçlü kılabilir miyiz? Ya da komünlerin varlığı demokratik siyaseti ve eş başkanlığı nasıl güçlendirir?
Siyasetin kendisini de bir komün olarak ele almak ve bu fikriyatla pratikleştirmek hem mümkün hem de gerekli. Bir siyasal organizasyonda, partide, kolektif kararlar almak, farklı kimlik ve inançların taleplerini gözeten bir güvence yaratmak, işleyişte demokratik ve özgürlükçü ölçüleri esas almak, toplumsal talepleri ve toplumun kendisini siyasetin temel dinamiği yapmak başlı başına komünal fikriyatı siyasete taşımak demektir. Kendilerine ve birbirlerine yabancılaştırılmış, tahakküm ile eşitsizliği derinleştirilmiş kadın ve erkeğin siyasette eşit temsiliyet ve sorumlulukla görev alması yine toplumsal siyasetin formu olan komüne ve komünal yaşama önemli bir örnektir. Eşbaşkanlık sistemi, kadının siyasete katılımını sadece niceliksel olarak tarif etmez. Başkanlıkta biriken iktidarı etkisizleştirerek topluma iade eder. Bu aşamada toplumda güçlü komünlerin olması hem bu yetkinin toplumda korunmasını sağlar. Hem de iktidar karşısında eş başkanlığın rol ve misyonunu güçlendirir. Toplumdaki tüm cinsiyetler ve kimlikler arasında kurulan ilişkilerin tahakkümden arındırılarak yeniden tanımlanmasının perspektifi olan özgür eşyaşam perspektifi, siyasette eşbaşkanlığı toplumda ise komünleri esas alan ve güçlendiren yeni bir yaşamın formudur. Alternatif yeni yaşamın toplumdaki sosyal, ekonomik, politik karşılığı olan komünler, kendi kendini yönetmenin çekirdek birimidir. Eşbaşkanlık ise toplumdaki ve siyasetteki tüm hiyerarşik yapılanmalara karşı komünal yaşamı kurmak için ekilen bir tohumdur. Tarihin derinliklerinde olan kökü bugün yaşamlarımızda yeşermeye başlayan bir tohum.
Komün örgütlenmesinin en tarihsel düşmanı olan iktidarın, eşbaşkanlık marifetiyle küçültülmesi, erkekte merkezileşmesinin engellenmesi, komünal fikriyatın ve yaşamın önemli bir adımı olmuştur.
Kadının inkârı ile başlayan ve toplumun inkarına kadar giden iktidarların, devletlerin bir yönetme formu olan siyasette, kadınların etkili bir mücadele yürütmesi bu inkârı aşındırmıştır. Toplumsal örgütlenmenin engellendiği ve hatta kriminalize edildiği bu siyasi atmosferde kadınların siyasete katılımı ve eşbaşkanlık sistemi siyasetin toplumsallaşmasına önemli bir alan açmıştır. Nicel olarak toplumun yarısı olan kadınlar, yerel özellikleri ve statüleri ile siyasete katıldıklarında kadının varlığı ile birlikte eksikliklerine rağmen toplumun varlığını da temsil etmişlerdir. Toplumun komünal değerleri olan özgürlük ve demokrasiyi en ezilmiş kimliğin bilgisi ile savunmak, kadınların siyasal varlığını sözün gücüne dönüştürmüştür. İşte devletin yasal engeline rağmen kadınlar tarafından fiili olarak ısrarla devam ettirilen eşbaşkanlık sisteminde bu ısrarın motivasyonu kadını dışlamayan komün örgütlenmesi ve hafızasıdır. Bu hafızanın siyasete taşırmanın en etkili aracı ise eşbaşkanlıktır. Bugün temsili aşan karakteri ile eşbaşkanlık toplumu ve siyaseti tahakküm ilişkilerinden arındırarak yeniden inşa etmenin önemli bir emeğini taşımaktadır.
Devletli siyasetin ve temsili demokrasinin sınırlarına mahkûm edilen demokratik siyasetin, devleti aşarak toplumla buluşmasında, siyasetin toplumsallaşmasında esas kriter toplumun en yerelden, en kapsayıcı ve demokratik örgütlenmesidir. Güçlü komünler aynı zamanda güçlü ve politik toplumu örgütlemektir. Yerelde örgütlü olan, yerelin sorunlarının çözümünde güç ve irade olan, toplumun tüm kimliklerini ve değerlerini hem koruyan hem geliştiren, demokratik bir işleyişi esas alan, özgürlük ve eşitliği tüm zeminlerde içselleştiren ve mücadelesini veren, iktidarı değil toplumu güçlendiren her komün, tarihin yeniden yazılması ve sistemin toplum lehine güçlü bir değişime uğraması demektir.
Neolitik dönemin bilgisinden Rojava Kadın Devrimi’ne kadar kazanımlarını büyüten kadınların mücadelesi, demokratik modernitenin inşacısı; komünler ise demokratik modernitenin üzerine bina edileceği yegane toplumsal zemindir.
Yoruma kapalı.