Kuzey’de (Türkiye Kürdistanı) yerel yönetimler deneyimi, 1979’da Batman ve Hilvan’a dayanıyor. Bu deneyim, henüz tam bir bilince ulaşmamış ve kısmen örgütlü bir forma kavuşmamış bir sürecin ilk kazanımlarıydı. Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin örgütlenme döneminde ortaya çıkardığı enerji, Hilvan başta olmak üzere Batman kazanımını da yaratmıştır. Özellikle Hilvan’da baskıcı ve iktidar güdümlü hareket eden bir aileye karşı kazanılan zafer, örgütlü mücadelenin geleceği açısından büyük umutlar doğuruyordu.
Hilvan’da üç kadın meclis üyesinin (Dürre Kaya, Saadet Yavuz ve Emine Hacıyusufoğlu) seçilmesi, gelecek yıllarda ortaya çıkacak paradigmanın kadın özgürlükçü boyutuna dair ilk işaret niteliğindedir. Batman’da Edip Solmaz’ın başarısı ve bu başarıya karşın 28 gün süren yerel yönetim deneyimi ise gelecek 30-40 yılın devlet politikasının ilk nüvelerini göstermekteydi. Bir yandan katliamla iradeyi ortadan kaldırma, diğer yandan askeri darbeyle iradeyi askıya alma bu dönemde hızla kendini gösterdi. Solmaz’ın katledilmesi ve Temel’in görevden alınmasıyla son bulan bu deneyim, gelecek yıllardaki daha büyük kazanımların ilk habercisi olmaktaydı. Her ne kadar sancılı ve zorlu bir süreç yaşansa da Kürt halkı bugünleri, o günlere borçludur.
Devam eden yıllar Kürt halkının örgütlü mücadelesinin demlenme dönemi olarak tanımlanabilir. 90’lara kadar olan dönem, örgütlü mücadelenin büyüme ve yeşerme safhasını oluşturdu. Kürt halkı ve onun mücadeleci çocuklarının geliştirdiği direnişlerle beraber legal siyaset alanı artık daha fazla güçleniyordu. Halktan ve direnişten beslenen bu güç, 1999’da kendi listeleriyle seçime girdi. “Halkın partisi, halkın adayıyla belediyelere” şiarıyla girilen seçimlerde 37 belediye kazanıldı. Hilelere, gasplara ve zor aygıtlarına rağmen Kürt siyaseti açısından büyük bir başarı sağlanmış ve bir eşik kırılmıştı. Kürt siyaseti artık bu alanda da söz, fikir ve irade sahibi olduğunu ortaya koymuştu.
Bu yaklaşım demokrasi mücadelesini yerel demokrasiyle büyütmeyi amaçlıyordu. Yerelden örgütlenme ise yerel yönetimler aracılığıyla sağlanacaktı. Ancak devletin yaklaşımı yine Kürt siyasetinin karşısına çıktı ve kısa sürede “yereli yönetmenize izin vermeyeceğiz” mesajı verildi.
Bu dönemin kendi içinde kimi deneyimleri olduğunu ifade etmek gerekir. Özellikle devlet bürokrasisinin bir kurumu olan belediyelerle ilk defa tanışma, burada söz ve karar sahibi olma anıydı bu dönem. Bu durum, örgütlü mücadele içinde kendini yönetme iradesinin ortaya konulduğu önemli bir deneyimdi. Fakat bu yönetme, merkezi devlet yapısı altında ona benzeşerek mi olacak, yoksa onu reddeden ve halkı merkeze alan bir anlayış mı geliştirecekti? Bu soru, ilerleyen yıllarda yanıtını bulacak sürecin başlangıcıydı.
1999 seçimlerinin bir diğer anlamı da Abdullah Öcalan’a yönelik 15 Şubat uluslararası komplonun hemen ardından gerçekleşmiş olmasıydı. Seçimlerde ortaya konulan irade hem Kürt Halk Önderi’ne bağlılığı hem de var olma mücadelesindeki kararlılığı ifade ediyordu. Kürt halkı, demokratik mücadelesinden vazgeçmeyeceğini ve tüm imha politikalarına karşı varlık mücadelesini yürüteceğini bir kez daha teyit ediyordu.
Sonraki seçim dönemlerinde yerel yönetim kazanımları büyümeye ve deneyimler biriktirmeye devam etti. 2014’e kadar olan sürecin ayrıntıları için Demokratik Modernite’nin 9. sayısında Yurdusev Özsökmenler’in “Kürtlerin Yerel Yönetimler Deneyi” başlıklı yazısına bakılması faydalı olacaktır.
2014 Yerel Seçimleri ve Demokratik Yönetim Arayışı
Bu yazıda, 2014 ve sonrası dönemi kapsayacak şekilde yerel yönetimler deneyimlerini değerlendireceğiz. 2013-2015 yılları arasında yürütülen “çözüm süreci”nin yarattığı siyasal atmosferin de etkisiyle 2014 yerel seçimleri, kazanımların niceliksel olarak en yüksek noktaya ulaştığı dönem olmuştur. Seçimlere BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) ile girilmiş ve çalışmalar “Özyönetimle özgür kimliğe” şiarıyla yürütülmüştür.
2014 yerel seçimleri, bazı ilkleri barındırması nedeniyle Kürtler açısından anlamlı bir dönemdir. Kuzey Kürdistan’da BDP’yle, Türkiye’nin batısında henüz yeni kurulmuş olan HDP’yle (Halkların Demokratik Partisi) seçimlere girilmiştir. Bu durum, ilerleyen yıllarda Türkiye siyasetinde önemli bir rol üstlenecek olan HDP’nin ilk seçim deneyimi olması açısından önem taşımaktadır. Türkiye halkları bu seçimle birlikte HDP’nin siyasal geleneği ve politik perspektifiyle tanışma fırsatı bulmuş, bu tanışıklık partinin ilerleyen yıllardaki büyümesinin ilk adımlarından biri olmuştur.
30 Mart 2014’te gerçekleştirilen seçim sonuçlarına göre; 3’ü büyükşehir olmak üzere 8 il, 67 ilçe ve 24 beldeyle birlikte toplamda 102 belediye kazanılmıştır. 363’ü kadın olmak üzere 1275 belediye meclis üyesi BDP listelerinden seçilmiştir. Aynı seçimlerde 20’si kadın olmak üzere 128 il genel meclis üyesi de BDP listelerinden seçilmiş; ayrıca 7 ilin il genel meclis başkanlığı kazanılmıştır.
Bu dönem yalnızca niceliksel kazanımlarla sınırlı kalmamış; aynı zamanda Türkiye ve dünya siyaseti açısından bir ilk olma niteliği taşıyan önemli bir dönüşümü de ortaya çıkarmıştır. Yerel yönetimlerde eşbaşkanlık sisteminin seçim süreci itibarıyla uygulanması ve adayların bu model esaslı ilan edilmesi, ilk kez 2014 yerel seçimlerinde gerçekleştirilmiştir. Bu durum, büyük bir değişimin ve dönüşümün ilk adımı niteliğindeydi. Kürt siyasi geleneği bu adımla birlikte eşbaşkanlık sistemini yerel yönetimlerde kalıcı bir yönetim modeli haline getirmekteydi.
Bu adım aynı zamanda büyük bir meydan okumayı da beraberinde getiriyordu. Bu karar; yıllarca kadını yok sayan, yaşam hakkını elinden alan, temsil hakkını görmezden gelen ve iradesini hapseden zihniyetlere karşı kadının yaşamın her alanında kurucu bir özne olduğunu ilan eden, kararlı bir duruşun ifadesiydi. Erkek egemenliğine ve tekçiliğe dayalı yönetim anlayışlarına karşı, kadının ve erkeğin eşitliğini esas alan ve toplumu merkezine konumlandıran yeni bir yönetim sisteminin esas alınacağının açık bir ilanıydı.
Bu dönem aynı zamanda geçmiş yıllarda oluşturulan belediye kadrolarının deneyimlerinin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin siyasal-kurumsal birikiminin somut sonuçlar üretmeye başladığı bir süreç olmuştur. “Kentimizi de kendimizi de biz yöneteceğiz” şiarıyla başlayan sürecin en güçlü biçimde yerellerde karşılık bulduğu dönem olarak da değerlendirilebilir.
Bu süreçte; kentin imarından ekoloji politikalarına, anadilinden kültür etkinliklere, kadın çalışmalarından gençlik çalışmalarına, klasik belediyecilik hizmetlerinden sosyal belediyecilik hizmetlerine kadar birçok alanda önemli çalışmalar hayata geçirilmiştir. Tüm bu çalışmalar, yukarıda ifade edilen deneyim birikiminin pratikte karşılık bulmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Süreç içerisinde gelişen bu pratik politikalar, geçmiş yılların birikimi ve deneyimi sonucunda ortaya çıkan çalışmalar olmuştur. Ancak Kürtler açısından daha da önemli olan nokta, kendi kendini yönetme isteminin giderek daha güçlü bir bilince dönüşmesidir. Yıllar boyunca edinilen bu deneyim, kendini yönetme istem ve arzusunun toplumsallaşması olarak anlam bulmuştur. Toplumda, kendi kendine yetme ve çözümü dışarıda değil, kendi içerisinde geliştirme anlayışı bu dönemde giderek daha fazla büyümüştür. Toplum, kendi öz gücüne dayanarak bir yönetim biçiminin mümkün olabileceğini bu dönemde daha açık bir biçimde görmüş ve hissetmiştir.
Bu dönem içerisinde hayata geçirilenler, uzun yıllar boyunca Kürtlere reva görülmeyen kendini yönetme hakkının varlığı halinde nelerin başarılabileceğine dair önemli bir göstergedir. Fakat her dönemde olduğu gibi bu dönemde de Kürt toplumunun kendi kendini yönetme iradesi hedef alınmıştır. Çünkü Kürtlerin kendi öz gücüne dayanan bir yönetim modeli, egemen olan siyasal anlayış tarafından her zaman bir risk ve tehdit olarak görülmüştür. Bu yaklaşım, 2014 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen MGK toplantısında ortaya çıkan “Çöktürme Planı” ile somut bir politikaya dönüşmüştür. Kürtlere ve yaşam alanlarına yönelik inkar ve imhayı esas alan bu planla birlikte yürütülmekte olan “çözüm süreci” de rafa kaldırılmıştır.
Varlığın ve İradenin İnkarı Olarak Kayyım Uygulamaları
Çöktürme Planı kapsamında Kürtlere dair uygulanacak birçok imha ve inkar politikasından biri de, Kürtlerin yönetiminde olan belediyelerin gasp edilerek yerlerine kayyımların atanmasıydı. Bu uygulamayla birlikte Kürt halkının siyasal iradesi yok sayılacak, Kürtlerin kendi kendini yönetme kabiliyetine bir kez daha ket vurulacaktı.
Kayyım uygulamasına ilişkin ilk yasa teklifi 19 Ağustos 2015’te Meclis’e getirilmiş, ancak HDP’nin öncülük ettiği muhalefet sonucunda geri çekilmiştir. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından oluşan siyasal atmosfer ise bu düzenlemenin 4 Eylül 2016’da 674 sayılı KHK ile yasalaştırılmasına zemin hazırlamıştır. Darbeyi “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayanlar, bu süreçte otoriter yönetim araçlarını yasal düzenlemelerle güçlendirme imkanı elde etmiştir.
Kayyım atamalarına imkan veren KHK’nin yayımlanmasının ardından artık Kürtlerin yerel yönetimler deneyimi yeni bir aşamaya girmiştir. Böylece yalnızca Kürt kentlerini değil, ilerleyen yıllarda tüm Türkiye’yi etkileyecek ve yaklaşık on yıla yayılacak bir kayyım dönemi başlamıştır. Kürtlerle başlayan ve sessiz kalınan bu uygulama, gelecek yıllarda Türkiye’nin diğer kesimlerinin de gündemine girecek bir uygulama haline gelecekti. Otoriter rejimlerin karakteristik yapısı gereği bu tür uygulamalar tek bir alanla sınırlı kalmaz, kalamaz. Kendilerinden olmayan her türlü yapı ve oluşum zaman geçtikçe hedef haline gelir.
İlk kayyım atamaları 11 Eylül 2016 tarihinde gerçekleştirilmiş; 24 DBP’li belediyeye kayyım atanmıştır. Devam eden süreçte de bu uygulama sürmüş ve DBP’li 95 belediyeye kayyım atanmıştır. Böylece 95 yerelde yaşayan halkın iradesinin tanınmadığı aleni bir şekilde ifade edilmiştir. Kayyım atamaları, Kürtlere dair kıyım ve kırım politikalarının uygulama alanına taşındığı bir dönemi ifade etmektedir. Bir yandan iradenin, kimliğin ve varlığın kırımı yaşanırken; diğer yandan kültürün, anadilin, kadın kazanımlarının, gençlik çalışmalarının ve ekolojik yaklaşımların kıyımdan geçirildiği bir süreç yaşanmıştır.
Kayyımların belediye binalarına yerleşmesiyle birlikte bu anlayış daha görünür hale gelmiştir. Belediye binalarının yoğun biçimde bayraklarla donatılması ve halka marşlar dinletilmesi bir işgal atmosferi yaratmış; birçok yerde belediyelere adeta düşmandan alınmış bir alan gibi yaklaşılmıştır. Bu tutum yalnızca sembolik düzeyde kalmamış, kısa sürede çeşitli müdahale ve tasfiyelerle somutlaşmıştır.
Yıllar içinde biriken deneyim ve kazanımlar kayyımlar eliyle ortadan kaldırılmaya başlanmıştır. Bu durum yalnızca kurumsal yapıların tasfiyesi değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın silinmesi anlamına gelmektedir. Kürtlerin yıllarca emekle inşa ettiği pek çok değer ve çalışma kısa sürede yok edilmiş, toplumun bu birikimle kurduğu bağ, koparılmaya çalışılmıştır.
Bu süreçte kadınlar, erkek şiddetini daha yoğun biçimde hissetmeye başlamıştır. Gençler giderek artan bir gelecek kaygısı yaşamış; bir kısmı göç etmek zorunda bırakılmış, bir kısmı ise fuhuş ve madde bağımlılığı gibi ağır toplumsal sorunların içine itilmiştir. Aynı zamanda ekolojik talan hızlanmış; hem insanların hem de diğer canlıların yaşam alanları tahrip edilmiştir.
Bütüne bakıldığında bu dönem, talan ve tahribatın yoğunlaştığı bir dönem olmuştur. Halkın iradesi yok sayılırken Kürtlere ait birçok toplumsal ve siyasal kazanım topyekûn bir saldırı konseptinin hedefi haline getirilmiş, böylece yıllar süren mücadeleyle elde edilen pek çok kazanım kısa sürede kaybedilmiştir.
2019 Yerel Seçimleri: Kayyıma Rağmen Yeniden Kazanmak
2019 seçim dönemi, kayyım atamaları sonrası gerçekleştirilen ilk seçim olması nedeniyle toplumda farklı bir anlam ve öneme sahipti. Seçim atmosferi, kayyımları “Ankara’ya gönderme” motivasyonu etrafında şekillendirildi. Nitekim sonuçlar da bu motivasyonun karşılık bulduğunu göstermiştir. HDP, seçimlerde 65 belediye kazanmıştır. 2014’e kıyasla sayısal bir düşüş yaşansa da, niteliksel açıdan Kürt hareketinin yerel yönetimler alanındaki kazanımlarını büyük ölçüde koruduğu söylenebilir. Hatta yoğunlaşan saldırılar göz önüne alındığında bazı alanlarda bu kazanımların büyütüldüğü de ifade edilebilir. Örneğin: Kars Belediyesi’nin ilk defa MHP’den alınması, yürütülen mücadelenin önemli bir kazanımlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Bu dönemin önemli eşiklerinden biri de HDP’nin izlediği seçim stratejisi olmuştur. Türkiye’nin batı metropollerinde aday çıkarmama stratejisi uygulanmış; İstanbul, Ankara, Mersin ve Adana başta olmak üzere birçok büyükşehir ve ilçe belediyesi AKP’ye kaybettirilmiştir. 2014 yerel seçimlerinde nüfusun yüzde 67’sinden destek alan AKP’nin bu oranı, 2019’da yüzde 39’a kadar gerilemiştir.
Bu süreçte ilk kez karşılaşılan uygulamalardan biri de Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) aldığı bir kararla ortaya çıkmıştır. Bu kez kayyım benzeri müdahale İçişleri Bakanlığı tarafından değil, YSK tarafından gerçekleştirilmiştir. YSK, seçimlere katılmasında bir engel görmediği 6 belediye eşbaşkanına mazbatalarını vermeyi “uygun” görmemiştir. Böylelikle “seçime girebilirsin ancak seçilemezsin” anlamına gelen bir karar alınmış; söz konusu belediyelerin mazbataları seçimleri kaybeden AKP adaylarına verilmiştir.
Seçimlerden önce “seçilseler de yine kayyım atarız” diyen iktidar aklı, çok bir zaman geçmeden yeniden kendisini göstermiştir. Seçimlerin üzerinden henüz dört buçuk ay geçmişken yeniden bir “terör” söylemi üretilmiş ve üç büyükşehir belediyesi gasp edilerek kayyım siyaseti bir kez daha hayata geçirilmiştir. Kısa süre içerisinde 48 HDP’li belediyeye kayyım atanmış, böylelikle yerel yönetimler deneyiminin gelişiminin önü bir kez daha kesilmiştir. Kayyım atamalarıyla birlikte devlet ve iktidar, Kürtlere bu kentlerin yönettirilmeyeceği yönündeki mesajını bir kez daha açık biçimde ifade etmiştir.
2024 Yerel Seçimleri: Kürdün İrade İnadı
2024 seçimleri, psikolojik olarak “kazansak da yine çalacaklar” düşüncesinin hakim kılınmaya çalışıldığı bir siyasal atmosferde gerçekleşti. Bir yandan kazanımları koruma kaygısı esas iken, diğer yandan özel savaş politikalarının yönlendirmesiyle “nasıl olsa kazansak da elimizden (ç)alacaklar” düşüncesi yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Amaç açıktı: İnsanları sandıktan uzak tutmak. AKP’nin hedefi de tam olarak buydu. Katılımı zayıflatarak kendisine demokratik meşruiyet bulacağı bir zemin yaratmaktı. Bu amaç kapsamında süreç boyunca her türlü özel savaş argümanı ve aygıtı devreye sokuldu.
Bu tablo karşısında Kürt siyasi hareketi, söz konusu psikolojik kuşatmayı kırmak için alanlarda ve meydanlarda yoğun bir emek ve kararlılıkla çalışmalarını sürdürdü. Halkın doğrudan seçme hakkına sahip olduğu ön seçimler yaklaşık 100 yerelde gerçekleştirildi. 100 bini aşkın delegenin katılım sağladığı ön seçimlerde, yaklaşık 100 yerelde adaylar belirlendi ve seçim çalışmalarına başlandı.
Seçim süreci boyunca yürütülen çalışmalar, 31 Mart 2024 günü Kürtlerin iradesine sahip çıkma konusundaki inadını ve kararlılığını göstermiştir. Seçimlerin sonucunda 3 büyükşehir, 7 il, 58 ilçe ve 10 belde belediyesi olmak üzere toplam 78 belediye kazanılmıştır. 468’i kadın olmak üzere 1424 belediye meclis üyesi DEM Parti listelerinden seçildi. Aynı seçimlerde 30’u kadın olmak üzere 132 il genel meclis üyesi de DEM Parti listelerinden seçilmiş; ayrıca 7 ilin il genel meclis başkanlığını kazanacak çoğunluğa ulaşılmıştır. Yanı sıra Bitlis, Şırnak, Kars, Uludere, Eğil ve Hazro gibi birçok belediye ise seçim hileleri sonucunda çalınmıştır.
Bu seçim döneminde Türkiye’nin batısında Kent Uzlaşısı ile seçimlere girilmesi stratejisi izlendi. Halkların kazanımlarını büyütmek amacıyla, muhalefet güçlerinin talepte bulunduğu yerlerde ortak adaylar etrafında birleşildi; toplumun geniş kesimleri tarafından kabul gören adaylarla seçimlere girildi. Bu durum aynı zamanda Kürtlerin yerel yönetim deneyiminin Türkiye’nin batısına taşınabileceği yeni bir zemin yarattı. Bugün uzlaşı temelinde kazanılan alanlar, yarın öz güce dayanan kalıcı kazanımların öncüsü olma potansiyelini taşımaktadır. Buralarda yaratılacak toplumsal etki ve halka dokunan hizmetler, bu potansiyelin büyümesine önemli katkılar sunacaktır.
AKP’nin her seçim döneminde ortaya çıkan gasp iştahı bu seçimlerin ardından da gecikmeden kendisini göstermiştir. Seçimlerin hemen sonrasında Van Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Abdullah Zeydan’ın memnu haklarının iadesi belgesi gerekçe gösterilerek İl Seçim Kurulu, mazbatanın seçimi kaybeden AKP adayına verilmesine karar verdi. Bu karar karşısında topyekûn bir direniş kararı alındı. Başta Van olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın tamamında ve Türkiye’nin birçok metropolünde eylem ve etkinlikler düzenlendi. Van özelinde belirtmek gerekirse; son derece kararlı ve dirençli bir halk gerçekliği ortaya çıkmıştır. İki gün boyunca Van’ın caddeleri ve sokakları direnişle doldu. Kürtlerin iradesini gasp etmek bu kez o kadar kolay olmayacaktı. Büyük bir direnişin sonucunda YSK, İl Seçim Kurulu’nun kararını iptal ederek mazbatanın yeniden Abdullah Zeydan’a verilmesine karar verdi. Böylece örgütlü bir halk direnişinin iktidara geri adım attırabileceği bir kez daha görülmüş oldu. Yıllardır eksik kalan ve eksik kaldıkça iktidara ve paydaşlarına daha fazla cesaret veren de aslında bu direniş hattıydı. Bunun nedenleri ve gerekçeleri ise elbette bulunduğumuz alan açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Aynı direnişin, Van’a kayyım atandığı zaman neden ortaya çıkarılamadığı da başta Van Büyükşehir Belediye eşbaşkanları ve meclisinin üzerinde düşünmesi ve pay çıkarması gereken bir diğer noktadır. Yer aynı, halk aynı, hırsızlık aynı; fakat arada yaklaşık on aylık bir zaman farkı bulunmaktadır. Bu on ay içerisinde yapamadıklarımıza dönüp bakmak gerekir. Halkın neden aynı kararlılıkla belediyeye sahip çıkmadığı sorusu üzerinde durup düşünmeyi gerektirir.
Kayyım politikası 2024 seçimlerinin ardından da devam etti. 3 Haziran 2024’te Hakkari Belediyesine kayyım atanmasıyla başlayan süreç, aralarında Mardin ve Van büyükşehir belediyelerinin de bulunduğu dokuz belediyeye daha kayyım atanmasıyla sürdü. Toplamda 10 DEM Parti belediyesine kayyım atanmış oldu. Bir yandan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” yürütülmeye çalışılırken, diğer yandan inkar ve gasp siyasetine dayanan kayyım politikası sürdürülmüştür.
İçi boşaltılmış belediyelerin yeniden hizmet üreten kurumlar haline gelmesi sancılı bir süreç olarak ilerledi. Bütün bu zorluklara rağmen temel hedef değişmedi: demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü belediyecilik anlayışını hayata geçirmek. Kürt siyasal hareketi yıllar boyunca kendisini bu paradigma doğrultusunda örgütledi. Bu mirası ileriye taşımak ise bugün bu sorumluluğu üstlenenlerin temel görevidir. Bugüne kadar eksiklikler ve yetersizlikler olsa da önemli bir emek ve çabanın ortaya konduğu söylenebilir. Ancak bunun yeterli ve istenen düzeyde olduğu da söylenemez. Bu nedenle paradigmada tanımlanın üçlü sacayağının tüm yönleriyle hayata geçirileceği kentlerin ortaya çıkarılması temel motivasyon olmalıdır. Sistem partilerinden Kürt siyasal hareketini ayıran temel fark da bu paradigmanın ortaya çıkardığı pratik politikalardır. Özellikle kadın belediyeciliği ve sosyal belediyecilik alanında öncü deneyimler yaratan bu hareket, bundan sonra da aynı öncülük doğrultusunda dönemsel görevlerini yerine getirmeli ve eksikliklerini gidermelidir.
Kürtler açısından önemli eleştiri noktalarından biri ise; 30 yıla yaklaşan yerel yönetimler deneyimine rağmen henüz bir “model kent” ortaya çıkarılamamış olmasıdır. Dünyada model olarak gösterilen Porto Alegre, Kerala veya Marinaleda gibi örneklerin yanında bir Kürt kentinin gösterilemiyor olması, önemli bir eksikliktir. Bu durum, bu alanda bulunan herkes için bir özeleştiri konusudur. Oysa Kürdistan coğrafyası düşünüldüğünde kadın, gençlik, kültür, anadili, ekoloji ve kooperatifçilik gibi birçok alanda dünyaya örnek olabilecek bir köy dahi yaratılabilirdi. Bugüne kadar böyle bir yerelin ortaya çıkmamış olması üzerinde düşünülmesi ve hızla adım atılması gereken bir konudur. Bağlar ve Varto’da hayata geçirilen katılımcı bütçe çalışmaları bu anlamda kısmi bir eksikliği gidermiş olsa da henüz bir model düzeyine ulaşmış değildir. Belki ilerleyen dönemlerde bu çalışmaların belli bir kültüre dönüşmesiyle bu iki yerel kendi özgünlüğünü yaratarak model haline gelebilir.
Yaşanan kimi eksikliklere rağmen dünyaya örnek olan önemli bir uygulama hayata geçirilmiştir: Eşbaşkanlık sistemi. Yerel yönetimlerde örnek bir uygulamaya dönüşen bu model, her türlü kriminalize etme girişimine rağmen geri adım atılmadan sürdürülmüştür. Eşbaşkanlık; kadının yok sayıldığı bir düzenden sembolik temsiliyete, sembolik temsiliyetten kotaya ve kotadan eşit temsiliyete uzanan uzun soluklu kadın mücadelesinin bir kazanımıdır. Bu kazanım da uygulama süreci de kolay olmamıştır. Süreç içinde bu sisteme karşı çeşitli dirençler ortaya çıkmış, kimi zaman iç tartışmalar yaşanmıştır. Özellikle ilk dönemlerde eşbaşkanlığın felsefesinin tam olarak içselleştirilememesi bu tür gerilimlerin daha görünür hale gelmesine neden olmuştur. Kimi tartışmalarda tekçiliğe dayanan iktidar hastalığının toplum refleksi gibi sunulduğu da görülmüştür. Bireysel kaygıların toplumsal kaygılar olarak ifade edildiği durumlar yaşanmıştır. Ancak kadın özgürlük mücadelesinin kararlılığı ve netliği, erkek egemenlikli zihniyete bu alanda geri adım atmaktan başka bir seçenek bırakmamıştır.
Kürt hareketi yıllar içinde yürüttüğü tartışmalar sonucunda “kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez” tespitini ortaya koymuştur. Özgürlük ve demokrasi meselesinde kadın özgürlüğü temel ölçüt olarak kabul edilmiştir. Bu anlamıyla eşbaşkanlık sistemi, önemli bir eşiğin aşılması anlamına gelmiştir. Bu sistem hem toplumun hem de kadının özgürleşmesine önemli katkılar sunmuştur. Bundan sonra yapılması gereken ise bu sistemi toplumsallaştırmak ve devlet yasalarında yer alacak şekilde kalıcı hale getirmektir. Bu da ancak yerel yönetimler alanının ve demokratik siyasetin kararlı mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde Yerel Yönetimler
27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan’ın yapmış olduğu “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, politik bir çağrı olmanın ötesinde; sürece ve gidişata karşı büyük bir müdahale ve de yeni bir dönemin kapısını aralayan tarihsel bir müdahaledir. Bu çağrı ile birlikte Türkiye ve Kürdistan açısından toplumsal ve siyasal dönüşümlerin zorunluluğu ortaya konulmuştur. Tarihi bir rol ve sorumlulukla başlatılan bu süreç, kendi içerisinde yeni bir dönüşümü de artık zorunlu kılmaktadır. Bu dönüşümün tarifi ve tanımı ise daha sonra paylaşılan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda ifade edilmektedir. Manifesto, eskinin geride bırakılması gerektiğini ve güncelde pek bir faydasının olmayacağını sunmaktadır. Yeni dönemin, yeni bir örgütlenme anlayışıyla ve temeline de komünü alan bir perspektifle yürütülmesi gerektiğini ön plana çıkarmaktadır.
Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başarıya ulaşması ve Türkiye’nin daha demokratik bir biçime evrilmesi, başta Kürtler olmak üzere esasında tüm Türkiye halkları açısından bir fırsatı da beraberinde getirme şansıdır. Şüphesiz yıllara yayılan can kayıplarının ve savaş siyasetinin yerine diyaloğun ve barışın hakim olması en büyük fırsat ve tarihsel kazanımdır. Ancak bu durum sadece savaşın sona erdirmesiyle sınırlandırılacak bir süreç değildir. Aynı zamanda Türkiye’de uzun süredir hakim olan otoriter yönetim anlayışının yerine demokrasiyi, özgürlüğü ve eşitliği koyabilmenin fırsatını da yaratmaktadır.
Özellikle merkezin vesayeti altına alınmış yerel yönetimlerin, daha özgün ve özerk örgütlenme alanlarına kavuşabilmesi bu fırsatın bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Kuşkusuz bu fırsat, durduğumuz yerden ulaşabileceğimiz bir fırsat değildir. Bunun için sorumluluk almak, irade göstermek ve sürecin gerektirdiği politik cesareti göstermek gerekir. Abdullah Öcalan’ın tarihi bir sorumlulukla üstlendiği bu sürecin yükünü, yerel yönetimler alanında bulunan seçilmişlerin de yüklenmesi ve sürecin önünü açması gerekmektedir. Süreci geriye çeken, sürece zaman kaybettiren, toplumda kafa karışıklığı oluşturan ve “acaba mı?” sorusunu besleyen her türlü pratikten mutlaka kaçınılmalıdır.
Abdullah Öcalan, komünün temel inşa alanlarından biri olarak belediyeleri işaret etmektedir. Belediyelerin klasik sistem belediyeciliği mantığıyla sadece hizmet üreten kurumlar değil, toplumun doğrudan katılımıyla işleyen demokratik kurumlara dönüşmesini ifade etmektedir. Esas olarak da belediyelerin bir komün gibi işlemesi gerektiğine atıfta bulunmaktadır. Komün, toplulukların bir araya gelip kendi yaşamlarına birlikte karar vermeleri ve yönetimlerini de birlikte örgütlemeleridir. Bu anlayış, birey endeksli bir yönetim biçimini değil, toplumun kolektif iradesine dayanan bir yönetim biçimini ifade eder. Dolayısıyla komün, kararların mümkün olan en geniş katılımla alınabilme anlayışını ifade etmektedir.
Kürt siyasi hareketinin uzun yıllardır yürüttüğü mücadelenin önemli akslarından biri de yerel demokrasinin geliştirilmesidir. Yerel demokrasinin gelişimi ise doğrudan halk katılımının sağlanabildiği oluşumların ve mekanizmaların hayata geçirilmesiyle daha mümkün hale gelecektir. Halkın yalnızca seçim dönemlerinde değil, yaşamın her alanında ve kararında yönetime katılabildiği bir sistem gerçek anlamda inşa edilmedikçe yerel demokrasi hep eksik kalacak veya aksak işleyecektir.
Elbette halk katılımı sağlanırken bir yandan da halk için bu alanlarda olunduğu gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısıyla burada yerel demokrasiyi talep etmek kadar onu mümkün kılacak pratikleri hayata geçirmek de bu alanda bulunan arkadaşların sorumluluğundadır. Devletin yasal ve hukuki düzenlemeleri beklenmeden de kentlerde yerel demokrasi güçlendirilebilir. Halkın doğrudan karar süreçlerine katılabileceği mekanizmaları geliştirmek bugünden mümkündür. Temsili katılımlarla sınırlı kalan uygulamalar yerine en geniş katılımın esas alındığı bir anlayış geliştirilmelidir.
Komün bilinci tam da bu noktada anlamına kavuşabilir. Kentler komün mantığıyla ele alınırsa, her kent kendi içinde farklı alanlarda komünlere ayrılabilir. Mahallelerden pratik çalışma alanlarına kadar birçok başlıkta oluşabilecek bu komünler, kendi alanlarına dair kararları alma ve uygulama gücüne sahip olacaklardır. Buralarda açığa çıkan kararlaşmalar da kentlerin ortak kararlarına dönüşebilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Komünün bir kavram olarak kullanılıp içeriğinin felsefesinden kopuk olması ihtimalidir. Bu nedenle komün örgütlenmesinde kimsenin kendisini dışarıda hissetmeyeceği; fakat kimsenin de emek üretmekten ve fikir üretmekten kaçınmayacağı bir ruhu oluşturmak gerekiyor.
Böyle bir bilinç ve ruh ortaya çıkarıldığında hem yerel demokrasi güçlenir hem de komün bilinci toplumsal yaşamda doğal bir davranış biçimine dönüşür. Kendini komün bilinciyle örgütleyen bir toplum ise yalnız kendisini yönetim süreçleri ile sınırlamaz, kendisine yönelik gelişebilecek her türlü saldırıya karşı kendi öz savunmasını geliştiren güçlü bir toplum olur.
Yeni dönemin yerel yönetimlerde görev alan seçilmişlere yüklediği en büyük sorumluluklardan biri de klasik sistem belediyeciliği anlayışından kopmalardır. Kürt hareketi açısından, belediyeler hiçbir zaman mevki ve makam alanı olmamıştır. Aynı şekilde bir konfor alanı da değildir. Kürt siyasi hareketi açısından yerel yönetimler her zaman toplumsal örgütlenmenin aracı mekanizmalarından biri olarak ele alınmıştır. Bu da her zaman beraberinde bedel ödemeyi getirmiştir: Can kayıpları, zindanlar, sürgünler…
Bugün önemli bir eşikteyiz. Bu eşiğin aşılması da üzerimize yüklenen sorumlulukları yerine getirmekle mümkündür. Bu nedenle yerel yönetimler kendi alanına düşen sorumluluğu doğru temelde ele alıp yeni dönemin ruhuna uygun biçimde örgütlenmelidir. Eski alışkanlıkların geride bırakıldığı, kısır tartışmaların gündem olmadığı, eşbaşkanlığın tartıştırılmadığı ve bireyselliğin ön planda tutulmadığı bir yerel yönetim anlayışı yaratılmalıdır.
Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, bizler için yeni dönemin siyasal, toplumsal ve örgütsel yol haritasıdır. Bu yoldan sapmaya da bu yola engeller koymaya da hiç kimsenin hakkı yoktur. Hele ki bu alana bu kadar büyük bir rol ve misyon düşerken! Yapılması gereken şey nettir: Yolu genişletmek, toplumsal örgütlenmeyi büyütmek ve komünal yoldaşlık bilincini güçlendirmektir.
Paradigma temelinde adalet, eşitlik ve hakkaniyet duyguları da her daim rehberimiz olmalıdır. Bu mücadeleye ömrünü, emeğini ve gönlünü veren milyonların yüreğinde en ufak bir burukluk yaratılmamasına özen gösterilmelidir. Alınacak her kararda toplumun bütün kesimlerini düşünmek ve buna göre karar vermek bir sorumluluk ve zorunluluktur. Bu nedenle toplumun vicdanı ve sesi olma hali her daim akılda kalmalıdır. Büyük bedellerle bugüne kadar ulaşan bu siyasal ve toplumsal deneyimin bundan sonraki mirasçıları olunduğu gerçeği unutulmamalıdır. Kürt siyasi hareketinin yıllar boyunca büyük fedakarlıklarla büyüttüğü bu deneyim alanı, bugünden sonra da gelişerek, büyüyerek ve güçlenerek yoluna devam edecektir.
Yoruma kapalı.