Düşünce ve Kuram Dergisi

Ekonomi Merkezli Üretimde Ekolojik Temel Arayışı

Derya Akyol

 

 Son yıllarda, çevre haberlerine bakmak neredeyse bir felaket bültenini izlemeye dönüştü. Yangınlar, seller, kuraklık, toprağın çoraklaşması… Birbiri ardına gelen bu haberler, çoğu zaman tekil ve geçici olaylar gibi ele alınıyor. Ormanların yok edilmesi, suların kirletilmesi, toprağın verimsizleşmesi… Bunların hepsi aynı zihniyetin, aynı yaşam anlayışının doğurduğu kaçınılmaz sonuçlar. Doğayı, kendi başına var olan canlı bir bütün olarak değil de, üzerinde istediğimiz gibi tasarruf edebileceğimiz bir kaynaklar deposu olarak gören bir zihniyet bu. İşte bu zihniyet, bugün ekolojik kriz dediğimiz tablonun temelinde yatıyor. Ama kriz yalnızca doğayla kurulan yanlış ilişkinin bir sonucu değil; aynı zamanda bu ilişkiyi mümkün kılan düşünsel ve toplumsal zeminin bir ürünü. Bu zemin, kapitalist moderniteyle birlikte şekillenen egemen uygarlık anlayışı.

Bu yazıda, tam da bu noktadan hareketle, bugün karşı karşıya kaldığımız sorunların (ekolojik, ekonomik, toplumsal vb.) neden yalnızca teknik çözümlerle aşılamayacağını; doğa, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkiyi yeniden kurmanın neden zorunlu olduğunu tartışacağız. Bu tartışmayı yaparken, eko-ekonomi perspektifinin bu kopuşu aşmaya yönelik nasıl bir çerçeve sunduğuna bakacağız. Çünkü mesele, doğayı daha verimli kullanmanın yollarını bulmak değil; doğayla birlikte yaşamanın, onunla kurduğumuz bağı yeniden anlamlandırmanın yollarını bulmaktır.

Mevcut sistem, doğayı kendi başına var olan canlı ve ilişkisel bir bütün olarak değil, üzerinde hâkimiyet kurulacak, denetlenecek ve sömürülecek bir alan olarak kavrar. Doğa, bu bakış açısı içinde kendi içsel değeri, döngüleri ve sınırlarıyla değil; ekonomik faaliyetlere sağladığı katkı ölçüsünde anlam kazanır. Böylece doğayla kurulan ilişki, karşılıklılık ve denge temelinden koparak, tek yönlü bir kullanım ve kontrol ilişkisine indirgenir. Söz konusu zemin, doğayı nesneleştiren, toplumu hiyerarşik ve merkezi yapılar içinde örgütleyen ve yaşamı sermaye birikimi ile sürekli büyüme üzerinden tanımlayan kapitalist moderniteye dayalı egemen uygarlık anlayışıdır. Bu uygarlık anlayışı, doğayı yalnızca ekonomik süreçlerin girdisi olarak tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda bu yaklaşımı bilimsel, teknik ve ideolojik araçlarla meşrulaştırır.

Ekosistemler aslında birbirine sıkı sıkıya bağlı bir bütündür; su döngüsü, toprak verimliliği, bitkiler ve hayvanlar sürekli etkileşim halindedir. Ancak bu bütünlük göz ardı edildiğinde doğa, sanki bağımsız ve sınırsız kullanılabilir parçalardan oluşuyormuş gibi görülür. Örneğin bir nehrin yalnızca enerji üretimi için kullanılabilecek bir kaynak olarak görülmesi, o nehrin çevresindeki ekosistemleri besleme, canlılara yaşam alanı sağlama ve su döngüsünü sürdürme gibi işlevlerini yok saymak anlamına gelir. Bu yaklaşım kısa vadede belirli bir yarar sağlıyor gibi görünse de (daha çok sermayeye), uzun vadede kuraklık, erozyon ve biyoçeşitlilik kaybı gibi sorunlara yol açar.

Benzer bir kopuş toplumsal yaşamda da görülür. İnsanlar artık yaşadıkları yerle, ürettikleri şeyle ve birbirleriyle kurdukları doğrudan ilişkilerle daha az bağ kurar hale gelir. Örneğin şehirde yaşayan biri, tükettiği gıdanın nerede ve nasıl üretildiğini bilmez; üretici ise ürününün kimler tarafından tüketildiğinden habersizdir. Bugün tükettiğimiz ürünlerin nereden, nasıl ve kim tarafından üretildiğini çoğu zaman bilmeyiz. Gıda, üretildiği yerden koparak anonim bir meta haline gelirken, üretici ile tüketici arasındaki bağ da görünmezleşir. Oysa geçmişte, yerel üretimin daha güçlü olduğu koşullarda, insanlar tükettikleri ürünlerle ve onları üreten kişilerle doğrudan bir ilişki kurabiliyordu. Bu ilişki yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda karşılıklı güvene dayalı toplumsal bir bağ niteliği taşıyordu. Mevcut durumdaki bu kopukluk, yalnızca üretim ve tüketim süreçlerini değil, aynı zamanda bireyler arasındaki toplumsal bağların zayıflamasını da beraberinde getirir.

Bugün yaşanan kriz sadece çevre kirliliği ya da iklim değişikliği gibi tek başına ele alınabilecek bir mesele değildir. Doğayı tüketen, krizler yaşadıkça bu tüketimi yeniden üreten yapısal bir sorundur. Kapitalist moderniteyle birlikte bu yaklaşım yalnızca düşünsel düzeyde kalmamış, aynı zamanda kurumsal ve yapısal bir karakter kazanmıştır. Yaşam, kendi doğal döngüleri ve ekolojik sınırları içinde değil; büyüme, birikim ve tahakküm üzerinden tanımlanır. Bu durum, ekonomik faaliyetlerin temel amacının yaşamı sürdürmek değil, sermayeyi genişletmek haline gelmesine yol açar. Üretimin sürekli genişlemesi, tüketimin kesintisiz sürmesi ve var olan her şeyin ölçülebilir bir değere indirgenmesi, bu sistemin temel işleyiş mantığını oluşturur. Bu süreçte doğa, kendi içsel bütünlüğü ve yenilenme kapasitesi göz ardı edilerek parçalanır; piyasa ilişkileri içinde anlam kazanan bir nesneye dönüştürülür.

 

Kapitalizm Savaşları Belirler

İnsan, doğayla kurduğu yaşamsal bağdan koparıldıkça, yaşam üretim ve tüketim süreçleriyle sınırlı hale gelir. Bu durum, insanın yalnızca doğaya değil, kendi toplumsal varoluşuna da yabancılaşmasına neden olur. Yabancılaşma, yalnızca bireysel bir deneyim değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin ve kolektif yaşam biçimlerinin çözülmesi anlamına gelir. Böylece insan hem doğadan hem de toplumdan kopuk bir varlık haline getirilir. Aynı zihniyet toplumsal ilişkilerde de belirleyici hale gelir. Yerel bilgi, kolektif deneyim ve topluluk temelli yaşam pratikleri değersizleştirilirken, merkezi ve soyut mekanizmalar yaşamın temel belirleyicisi haline gelir. Toplum, kendi kendini örgütleyen bir yapı olmaktan çıkarılarak, dışsal güçler tarafından yönetilen bir nesneye dönüştürülür. Bu durum, yalnızca siyasal bir merkezileşmeyi değil; aynı zamanda yaşamın tüm alanlarında bir yabancılaşmayı beraberinde getirir.

Bu nedenle, bugün anlamı aşındırılmış toplumsal değer ve üretimlere yeniden dönüp bakmak gerekir. Bu noktada ekonomi ile doğa arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu, yalnızca teknik bir tercih değil, uygarlığın kaderini belirleyen bir iktidar sorunu olarak karşımıza çıkar. Ancak bu tartışmaya girmeden önce, “ekonomi” kavramının kendisini tarihsel ve kavramsal olarak yerli yerine oturtmak gerekir. Bugün “ekonomi” denildiğinde anlaşılan şeyin, bu kavramın kökenindeki anlamdan ne kadar uzaklaştığını görmek, eleştirinin zeminini güçlendirecektir.

Ekonomi sözcüğü, Antik Yunanca “oikonomia” teriminden türemiştir. Oikos (ev, hane) ve nemein (yönetim, idare) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu terim, tam anlamıyla “ev idaresi” ve ya “hane yönetimi” demektir.[1] İlk kullanımı M.Ö. 4. Yüzyılda Ksenophon’un ”Oikonomikos” adlı eserine kadar uzanır. Bu eserde ekonomi, bir hanenin varlıklarının nasıl verimli ve erdemli bir şekilde yönetileceğini konu alır. Buradan hareketle, ekonominin gerçek anlamının, sınırsız büyüme ve kâr maksimizasyonu değil, bir topluluğun maddi varlığını ve yaşamın devamlılığı için ihtiyaçların karşılanması denilebilir.

Kelimenin anlamındaki bu ayrışma, kapitalist moderniteyle birlikte belirginleşir. ‘Politik iktisat’ kavramı ilk kez 1615 yılında Fransızlar tarafından kullanılmıştır ve Yunanca ‘politika’ (şehir, devlet, toplum) ile ‘ekonomi’ (hane yönetimi) kelimelerinin birleşiminden oluşur.[2] 18. Yüzyılda ekonomi, hane yönetimi anlamından uzaklaşarak ulusal ölçekte zenginlik ve kaynakların yönetimi olarak düşünülmeye başlanır. Zamanla ekonomi, doğadan ve toplumsal yaşamdan kopuk, kendi kurallarıyla işleyen bir alan gibi ele alınır. 20. Yüzyılda, özellikle Büyük Buhran sonrasında ise ekonomi, büyüme oranları, milli gelir ve piyasa mekanizmalarıyla ölçülen bir sistem haline gelir. Bugün ekonomi denildiğinde çoğu zaman bu büyüme odaklı anlayış akla gelir; oysa kavramın kökeni, ekonominin aslında yaşamı sürdürmekle ilgili olduğunu hatırlatır.

İşte bu tarihsel ve kavramsal arka planın ardından, ekonomi ile doğa arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu sorusuna dönebiliriz. Kapitalist sistem, ekonomiyi doğadan kopuk, kendi başına işleyen bir alan olarak kurgularken, doğayı ilk metaya dönüştürür. Günümüz dünyasına bakıldığında, bu dönüşümün sonuçları her yerde görülüyor. Bugün “ekonomi” denilen şey, insanların yaşamını sürdürmesine yarayan bir araç olmaktan çıkmış; kendi başına bir amaç haline gelmiştir. Üretim, insanların ihtiyaçları için değil, kâr için yapılır. Kâr, yeni yatırımlara dönüşür, yatırımlar daha fazla kâr getirir ve bu döngü böyle sürüp gider. Bu döngünün dışında kalan her şey insanların/toplumun gerçek ihtiyaçları, doğanın dengesi sistemin işleyişinde ikinci planda kalır.

Bu döngünün toplumsal yansımasına baktığımızda, muazzam bir eşitsizlik tablosuyla karşılaşırız. Dünyanın dört bir yanında halklar yoksullaşırken, servet giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplanmaktadır. Oxfam’ın[3] 2023 raporuna göre, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi, küresel servetin neredeyse yarısına sahiptir. Bu rakam, sadece sayısal bir eşitsizlik göstergesi değil; aynı zamanda ekonominin kimin için işlediğinin de açık bir ifadesidir. Sistemin ürettiği zenginlik, toplumun tüm katmanlarına yayılmamakta, aksine, belirli bir sermaye grubu ile onlarla iç içe geçmiş siyasi iktidarlar arasında paylaşılmaktadır. Yoksulluk, bu sistemde rastlantısal bir durum değil, yapısal bir özelliktir. Kapitalist sistemin işleyişi, zorunlu olarak bir yanda servet birikimini, diğer yanda ise emeğin değersizleşmesini üretir. Ücretler, üretkenlik artışının gerisinde kalırken; güvencesiz çalışma, taşeronlaşma, esnek istihdam gibi biçimlerle emek giderek kırılganlaşır. Sosyal devletin geri çekilmesiyle birlikte, sağlık, eğitim, barınma gibi temel haklar da piyasanın insafına bırakılır.  Zenginlik ise bu sistemin kendi iç işleyişinin bir ürünüdür. Kapitalist sistemin işleyişi, zorunlu olarak servetin belirli merkezlerde toplanmasını ve sürekli olarak yeniden üretilmesini sağlar. Vergi politikaları, kamu ihale sistemleri, yasal düzenlemeler bunların hepsi, sermaye birikimini kolaylaştıracak biçimde şekillendirilir. Bu durum, zenginlik ile iktidar arasındaki ayrılmaz bağı gözler önüne serer. Servet, siyasal iktidarı satın alırken; siyasal iktidar da servetin korunmasını ve genişlemesini sağlar.

Bu durum, devletler arasındaki ilişkide de kendini gösterir. Devletler, adeta birbirleriyle yarışan şirketlere dönüşmüş durumdadır. Yarışın ölçütü, büyüme rakamlarıdır; yarışın amacı ise sınırsız büyümedir. Bir ülkenin “gelişmiş” sayılması için, artık o ülkede yaşayan insanların yaşam kalitesi, eğitim düzeyi, sağlık hizmetlerine erişimi veya ekolojik yaşam koşulları değil; sahip olduğu doğal ‘kaynaklar’, sanayi üretim kapasitesi ve küresel pazardaki rekabet gücü belirleyici hale gelmiştir. Değerli madenlere, fosil yakıtlara, stratejik minerallere sahip olan ülkeler, bu varlıkları sayesinde “zengin” ve “güçlü” kategorisine sokulur. Oysa bu zenginlik, çoğu zaman o ülkenin kendi halkına değil, bu kaynakları işleyen ulusötesi şirketlere ve onların oluşturduğu küresel talep zincirlerine hizmet eder.

Kapitalist modernitenin bu mantığı, aynı zamanda savaşların temelinde yatan dinamikleri de belirler. Savaşlar, bu sistemin işleyişinde ne rastlantısal ne de dışsal bir olgudur. Aksine, sermaye birikiminin, kaynak rekabetinin ve piyasaların yeniden düzenlenmesinin aracı olarak sıklıkla devreye girer. Değerli madenler, enerji kaynakları, su havzaları, stratejik ulaşım koridorları bunların hepsi, sermaye için hayati önem taşıyan varlıklardır ve bu varlıklar üzerindeki denetim, askeri güçle güvence altına alınır. Bugün bunun en çarpıcı örneklerinden biri, ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’a yönelik girişimleridir. Nitekim Trump, Grönland konusunda askeri güç kullanmayacağını belirterek ada ve Arktik bölgesi üzerine bir “anlaşma çerçevesi” oluşturduklarını ifade etmiştir.[4] Ancak bu girişim, diplomatik bir arayış olarak değil; Grönland’ın zengin nadir toprak elementleri, uranyum, petrol ve doğal gaz rezervleri ile küresel ısınmayla birlikte erişimi kolaylaşan yeni ticaret yolları düşünüldüğünde, stratejik ve ekonomik çıkarlarla yakından ilişkili bir yönelim olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, bir coğrafyanın üzerinde yaşayan toplumsal gerçeklikten kopuk biçimde, ‘kaynak’ değeri üzerinden ele alınmasının ve kapitalist modernitenin mantığının açık bir tezahürü olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda silah sanayisi de küresel ekonominin en kârlı sektörlerinden biridir ve savaşlar, bu sektörün sürekli genişlemesini sağlar. Savaşların sonucunda ise toplumsal doğa üzerinde geri dönüşü imkânsız hasarlar kalır.

Devletlerin bu yarışa girmesi, onların asli işlevini de dönüştürmüştür. Devlet (kuramsal olarak tanımlanan işlevleri açısından), toplumsal refahı sağlamak, adaleti tesis etmek, yaşam koşullarını iyileştirmek gibi işlevlerinden uzaklaşmış; sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldıran, piyasanın işleyişini güvence altına alan bir aygıta dönüşmüştür. Bu amaçlarla, kamu hizmetleri özelleştirilmekte, sosyal haklar aşındırılmakta, çalışma koşulları sermayenin talepleri doğrultusunda şekillenmektedir. Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi temel hizmetler, giderek piyasa mantığının egemenliğine girmektedir. Özetle devlet; sermayeye hizmet eden, çoğu zaman alan, açan bir aygıta dönüşmüştür.

Bu tablo, ekolojik krizle de yakından bağlantılıdır. Değerli madenlere ulaşmak için ormanlar yok edilmekte, dağlar patlatılmakta, nehirler kirletilmekte; fosil yakıtların çıkarılması ve işlenmesi, iklim krizinin temel nedenlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Sermaye birikiminin sürdürülebilmesi için doğa, kendi varlığını sürdüremeyecek ölçüde sistematik olarak tahrip edilmektedir. Bu süreçte, yıkımın yükü de eşitsiz bir biçimde dağılmaktadır. Zengin ülkeler ve zengin kesimler, tüketimlerinin yol açtığı ekolojik tahribatın sonuçlarından en az etkilenenler olurken, yoksul halklar ve coğrafyalar iklim felaketlerinin, kuraklığın, gıda güvensizliğinin ve çevresel yıkımın ağır yükünü taşımaktadır.

Benzer bir işleyiş yerel düzeyde de karşımıza çıkar. Enerji üretimi bunun en somut örneklerinden biridir. Barajlar ya da büyük enerji projeleri, çoğu zaman “kalkınma” ve “ihtiyaç” söylemleriyle meşrulaştırılır. Ancak bu projeler hayata geçirilirken yerel halkın yaşam alanları dikkate alınmaz. Tarım arazileri sular altında kalır, köyler boşaltılır ve insanlar zorunlu göçe maruz bırakılır. Üstelik üretilen enerji çoğu zaman bu bölgelerde yaşayan insanlara doğrudan fayda sağlamaz; enerji başka merkezlere aktarılırken, yerel halk hem yaşam alanını kaybeder hem de enerjiye erişimde adaletsizlik yaşamaya devam eder. Böylece enerji, temel bir ihtiyaç olmaktan çıkarak piyasada alınıp satılan bir meta haline gelir.

Madencilik faaliyetleri de bu işleyişin bir başka örneğidir. Maden çıkarma süreçleri, doğrudan doğruya toprağı, suyu ve havayı etkiler. Ormanlar kesilir, yer altı ve yer üstü su varlıkları kirlenir, tarım yapılamaz hale gelir. Bu süreçte ortaya çıkan ekonomik değer ise çoğunlukla yerel halka değil, büyük şirketlere ve sermaye gruplarına aktarılır. Oysa bu faaliyetlerin bedelini en çok o bölgede yaşayan insanlar öder. Sağlık sorunları artar; solunum hastalıkları, kanser riskleri ve su kirliliğine bağlı hastalıklar yaygınlaşır. Aynı zamanda geçimlik ekonomi ortadan kalktığı için insanlar yoksullaşır ve yaşam koşulları giderek ağırlaşır.

Gıda alanında da benzer çelişkiler dikkat çeker. Tarımı desteklediği iddia edilen politikalar çoğu zaman büyük ölçekli tarım işletmelerini ve endüstriyel üretim biçimlerini öne çıkarır. Bu da yerel üreticilerin rekabet edemeyerek üretimden çekilmesine yol açar. Örneğin küçük çiftçiler artan girdi maliyetleri karşısında ayakta kalamazken, büyük şirketler hibrit tohum, sözleşmeli üretim ve teşvik mekanizmalarıyla üretimi giderek daha fazla kontrol etmeye başlar. Bu süreçte yerel tohumlar ve geleneksel üretim biçimleri hızla geri çekilir. Sonuçta üretim çeşitliliği azalır, gıda sistemi daha kırılgan hale gelir ve dışa bağımlılık artar. Bu da gıda güvensizliğini derinleştirir; toplumun geniş kesimleri için sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşmak giderek daha zor hale gelir.

Tüm bu örnekler, sorunun yalnızca yanlış politikalar ya da uygulama hatalarıyla açıklanamayacağını; daha köklü, tarihsel bir zihniyet dönüşümüne dayandığını gösterir. Bugün yaşananlar, doğa ile insan arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu, uygarlık tarihinde önemli bir kopuştur. Hiyerarşilerin ortaya çıkışıyla birlikte devlet, sınıf, ataerkillik doğayı “yönetilmesi” ve “denetim altına alınması” gereken bir unsura dönüştürür. Kapitalizm bu eğilimi en uç noktasına taşır: Doğa artık yalnızca bir “kaynak”tır. Bu kurgu, ekonomiyi sanki doğadan bağımsız bir süreçmiş gibi gösterirken, gerçekte tüm ekonomik faaliyetler doğaya dayanır ve onun sunduğu maddi koşullar içinde gerçekleşir. Oysa insan doğanın bir parçasıdır; “doğanın efendisi” değil, doğanın kendi içinden çıkmış bir varlıktır. Kapitalist modernite bu ilişkiyi tersine çevirerek, insanı doğadan koparır ve doğayı insanın karşısında salt bir nesneye indirger. Doğanın ekonomik süreçlerden bu şekilde ayrıştırılması, bir yandan ekolojik yıkımın derinleşmesine yol açarken, diğer yandan toplumsal yaşamın bu yıkımla uyumsuz biçimde yeniden üretilmesine neden olur. Başka bir deyişle, söz konusu olan yalnızca yanlış uygulamalar değil, doğa, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkinin köklü bir biçimde yeniden tanımlanmış olmasıdır.

 

Ekonomiyi Yeniden Düşünmek

İnsanlık tarihinin erken dönemlerine bakıldığında, bu kopuşun doğal olmadığı açıkça görülür. Üretim faaliyetleri, doğrudan yaşamın sürdürülmesine yöneliktir ve doğa, bir kaynak değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak deneyimlenir. Üretim, toplumsal ilişkiler ve doğayla kurulan bağ birbirinden ayrılmaz bir bütünlük oluşturur. Bu bağlamda ekonomi, yaşamdan kopuk bir alan değil; yaşamın kendisini yeniden üretme biçimidir. Friedrich Engels’in vurguladığı gibi, tarihte belirleyici olan unsur “maddi yaşamın üretimi ve yeniden-üretimi”dir.[5] Bu süreç, yalnızca ekonomik yapıyı değil; aynı zamanda toplumsal ilişkileri ve doğayla kurulan bağı da belirler.

Bu bütünlüğün kapitalist üretim biçimiyle birlikte bozulduğu görülür. Kapital’de Karl Marx, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi emek aracılığıyla gerçekleşen bir “madde alışverişi” (metabolizma) olarak tanımlar. Bu ilişki, insan ile doğa arasındaki karşılıklı etkileşime dayanan bir birliktir. Ancak kapitalist üretim koşulları altında bu ilişki düzenli bir biçimde sürdürülemez hale gelir. Üretim süreçlerinin doğanın kendi döngülerinden kopmasıyla birlikte, doğa ile toplum arasındaki etkileşimde dengesizlikler ortaya çıkar. Marx’ın ifadesiyle kapitalist üretim, “bütün zenginliğin iki kaynağını —toprağı ve emeği— aynı anda aşındırır.” Bu durum, üretim sürecinin yalnızca emeği değil, aynı zamanda toprağın verimliliğini ve doğanın kendini yenileme koşullarını da tahrip ettiğini gösterir.

Marx’ın bu tespitleri daha sonra John Bellamy Foster tarafından “metabolik yarılma” kavramı çerçevesinde sistematik hale getirilmiştir. Foster’a göre kapitalizm, insan ile doğa arasındaki metabolik ilişkiyi yapısal olarak koparır. Bu nedenle ekolojik kriz, sistemin dışsal bir sonucu değil, onun işleyişinin doğrudan bir ürünüdür. Nitekim bu süreç, insanın doğayla kurduğu ilişkinin tarihsel olarak bozulmasıyla açıklanır ve Marx’ın analizinde bu durum, insan ile doğa arasındaki ilişkinin kopuşu olarak kavranır. Bu bağlamda söz konusu kopuş, yalnızca ekolojik bir yıkımı değil, aynı zamanda insanın doğayla kurduğu ilişkinin anlamını yitirmesini ve yabancılaşmasını ifade eder.[6]

Bu süreç toplumsal ilişkilerle de doğrudan bağlantılıdır. Murray Bookchin’e göre doğa üzerindeki tahakkümün kökeni, insanın insan üzerindeki tahakkümünde yatar. Bu nedenle doğanın egemenlik altına alınması, hiyerarşik ve tahakkümcü toplumsal ilişkilerin bir yansımasıdır. Ekolojik sorunlar bu bağlamda yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal bir sorundur; doğayla kurulan ilişkinin dönüşümü, toplumsal örgütlenme biçimlerinden ayrı düşünülemez.[7]

Bu noktada, Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik modernite perspektifi, doğa, toplum ve ekonomi arasındaki kopuşu aşmaya yönelik bütünlüklü bir yaklaşım sunar. Kürt özgürlük hareketinin ortaya koyduğu bu perspektifte ekonomi, ayrı bir alan olarak değil; toplumun kendi kendini sürdürme ve yeniden üretme biçimi olarak ele alınır ve doğayla kurulan ilişki bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Nitekim Öcalan’ın da belirttiği gibi, “ekonomi temel mahiyette bir tarihsel toplum eylemidir.”[8] Bu anlamda ekonomi, ne devletin ne de piyasanın kontrolüne bırakılabilecek bir alan değil; doğrudan toplumun kendi örgütlülüğü içinde anlam kazanan bir yaşam pratiğidir. Ekolojik denge, toplumsal özgürlük ve demokratik örgütlenme birbirinden kopuk alanlar değil; ancak birlikte var olabilen ve birbirini mümkün kılan bir bütünün farklı boyutlarıdır.

Peki ne yapmalı? Bu soruya verilecek yanıt, mevcut sistem içinde sınırlı reformlarla ya da daha “yeşil” politikalarla çözülebilecek bir mesele değildir. Çünkü sorun, yalnızca uygulamalarda değil; doğa, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna dair temel kabullerde yatmaktadır. Bu nedenle ekonomiyi yeniden düşünmeyi ve onu yaşamın bütünlüğü içinde yeniden konumlandırmak gerekmektedir.

Eko-ekonomi yaklaşımı da bu kopuşu aşmaya yönelik önemli bir düşünsel müdahaledir. Birçok farklı düşünür tarafından eko-ekonomi yaklaşımları geliştirilmiş ve doğanın üretim ve tüketim süreçlerinde kullanılan bir kaynak değil, hakları ve yaşam döngüleriyle birlikte var olan canlı bir bütün olarak ele alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşımlar, ekonomiyi sınırsız büyüme mantığından çıkararak, ekolojik denge ve toplumsal yaşam temelinde yeniden tanımlamayı amaçlar. Bu dönüşüm, yalnızca düşünsel bir öneri değil; mevcut sistem içinde gerçekleştirilen pratiklerin yaygınlaşmasıyla mümkün olabilir. Bu noktada üretim anlayışının köklü bir dönüşümü zorunlu hale gelir. Sürekli genişlemeyi hedefleyen, tüketimi teşvik eden ve doğayı bir hammadde deposuna indirgeyen üretim biçimleri yerine; yerel ihtiyaçlara dayalı, ekolojik dengeyi gözeten üretim biçimleri geliştirilmelidir.

Gerçekten de dünya üzerinde bu tür alternatif yaklaşımların farklı ölçeklerde hayata geçirildiği örnekler bulunmaktadır. Bu bağlamda Mondragon Kooperatifleri, üretimin yalnızca kâr maksimizasyonuna değil, kolektif ihtiyaçlara ve ortaklaşa karar alma süreçlerine dayalı olarak da örgütlenebileceğini gösteren önemli bir örnektir. İşçi mülkiyetine dayalı yapısı, demokratik yönetim biçimleri ve görece dengeli gelir dağılımı, bu modelin öne çıkan yönleri arasındadır. Bu tür deneyimler, üretim ilişkilerinin kaçınılmaz olarak hiyerarşik ve merkezileşmiş olmak zorunda olmadığını; aksine, toplumsal ve ekonomik örgütlenmenin farklı biçimlerde kurulabileceğini ortaya koyar.[9]

Latin Amerika’da geliştirilen Buen Vivir[10] yaklaşımı ise doğayla uyumlu yaşam fikrini toplumsal bir ilke haline getirmiştir. Bu anlayışta doğa, yalnızca ekonomik bir kaynak değil; kendi başına değeri olan bir varlık olarak kabul edilir. Bu durum, ekonomik faaliyetlerin sınırlarını yeniden düşünmeyi zorunlu kılar.

Benzer şekilde Zapatista hareketi, yalnızca alternatif bir ekonomik model değil; aynı zamanda farklı bir yaşam ve örgütlenme biçiminin mümkün olduğunu gösteren somut bir deneyim sunar. Hareketin ortaya çıkış koşulları, yoksulluğun doğal ya da kaçınılmaz bir durum olmadığını açıkça ortaya koyar. Yerli ve köylü halkın yoksullaşması; tarihsel olarak şekillenen mülkiyet ilişkileri, toprakların belirli kesimlerin elinde toplanması ve neoliberal politikalarla derinleşen eşitsizliklerin bir sonucudur. Bu durum, ekonomik eşitsizliklerin doğadan değil; siyasal ve tarihsel süreçler tarafından üretildiğini gösterir. Zapatistalar bu duruma yalnızca karşı çıkmakla kalmamış, aynı zamanda doğayla daha uyumlu, kolektif ve sürdürülebilir bir yaşam biçimini inşa etmeye yönelmiştir. Kolektif toprak kullanımı, agroekolojik üretim pratikleri ve yerel ihtiyaçlara dayalı ekonomik örgütlenme biçimleri, üretimin doğanın sınırlarıyla uyumlu biçimde yeniden kurulabileceğini gösterir. Bu yönüyle Zapatista deneyimi, ekolojik yaşam ile toplumsal adaletin birbirinden ayrı değil; aksine iç içe geçmiş süreçler olduğunu ortaya koyar.[11]

Ekonominin doğayla ilişkisini yeniden kurma ihtiyacı, yalnızca üretim düzeyinde değil; aynı zamanda düşünsel düzeyde de bir dönüşüm gerektirir. Bu noktada Murray Bookchin’in belirttiği gibi, doğa üzerindeki tahakküm ile toplumsal tahakküm biçimleri arasında güçlü bir bağlantı vardır. Bu nedenle ekolojik kriz, yalnızca çevresel değil; aynı zamanda toplumsal bir sorundur.

Bugün yaşadığımız krizlere baktığımızda, meselenin yalnızca ekonomiyle sınırlı olmadığını görmek zor değil. Asıl sorun, hayatın nasıl örgütlendiğiyle ilgili. Kararların merkezileştiği, iktidarın dar bir çevrede yoğunlaştığı ve toplumun büyük kesimlerinin bu süreçlerin dışında bırakıldığı bir düzende, ne doğayla sağlıklı bir ilişki kurulabiliyor ne de insanlar kendi yaşamları üzerinde gerçek anlamda söz sahibi olabiliyor. Ulus-devlet biçiminde somutlaşan bu merkezi yapı, yalnızca siyasal alanı değil, ekonomik ilişkileri de belirler hale geliyor. Böyle bir düzende ekonomi, insanların ihtiyaçlarından çok, büyüme hedefleri, rekabet baskısı ve iktidarın öncelikleri doğrultusunda şekilleniyor.

Yaşam, yukarıdan planlanabilecek kadar homojen ve tek boyutlu değildir; insanlar, yaşadıkları yerlerde, kendi toplumsal ve ekolojik bağları içinde var olur. Bu nedenle ekonomi, merkezi ve soyut mekanizmalarla değil; komünal yaşamın, yerel ihtiyaçların ve doğrudan katılımın esas alındığı bir biçimde örgütlenmelidir. Bu çerçevede mahalle, köy, sokak, çocuk, kadın meclis ve komünleri gibi demokratik yapılar aracılığıyla insanların karar süreçlerine doğrudan katılması; ne üretileceği, nasıl üretileceği ve nasıl paylaşılacağına birlikte karar verilmesi esastır. Bu katılımın gerçekten kapsayıcı olabilmesi için her bireyin, inancın, cinsiyetin eşit ve özgün biçimde yer aldığı, söz ve karar hakkını doğrudan kullandığı bir örgütlenmeyi gerektirir. Kooperatifler, kolektif üretim alanları ve dayanışma ağları bu yapının somut araçları olarak öne çıkar.

Doğayla kurulan ilişki de bu dönüşüm ile birlikte değişir. Doğa artık üzerinde tasarruf edilecek bir nesne değil, birlikte var olunan bir yaşam alanı olarak görülmeye başlanır. Bu nedenle üretim süreçlerinin doğanın sınırlarını gözeten bir biçimde yeniden kurulması gerekir. Agroekolojik üretim, yerel tohumların korunması, su ve enerjinin ortak ve katılımcı biçimde yönetilmesi bu yaklaşımın somut karşılıklarıdır. Kentlerde topluluk bahçeleri, komünal üretim alanları ve gıda dayanışma ağları ise hem doğayla hem de toplumsal yaşamla kurulan bağı güçlendirir. Böylece insan, doğaya hükmeden bir özne olmaktan çıkar; onunla birlikte yaşayan ve onu koruyan bir toplumsal varlığa dönüşür.

Bu değişim süreci yalnızca üretim biçimleriyle sınırlı değildir; tüketim alışkanlıklarının da yeniden ele alınması gerekir. Günlük hayatta nasıl ve ne kadar tükettiğimiz, doğayla kurduğumuz ilişkiyi doğrudan etkiler. İhtiyaçtan fazlasını tüketmek, kısa sürede atılan ürünler kullanmak ve israfa dayalı alışkanlıklar, doğal varlıklar üzerindeki baskıyı artırır. Üstelik bu tüketim biçimi çoğu zaman bireysel tercihlerden çok, reklamlar ve piyasa yönlendirmeleri aracılığıyla şekillenir. İnsanlar sürekli daha fazlasını tüketmeye teşvik edilirken, gerçek ihtiyaç ile yaratılan ihtiyaç arasındaki fark giderek belirsizleşir. Bu nedenle daha sade, ihtiyaç odaklı ve yerel tüketim pratiklerinin geliştirilmesi önemlidir. Mevsiminde ve yerel ürünleri tercih etmek, kullanılabilir olanı onarmak, paylaşım ve yeniden kullanım alışkanlıklarını yaygınlaştırmak, takas kültürünün geliştirilmesi bu dönüşümün somut adımlarıdır. Böylece tüketim, doğaya zarar veren bir faaliyet olmaktan çıkarak, yaşamın dengesiyle uyumlu bir hale gelebilir.

Böyle bir yaklaşımda ekonomi, ayrı bir alan değil; toplumsal ilişkilerle, doğayla kurulan bağla ve yaşamın yeniden üretimiyle iç içe geçmiş bir süreçtir. Bu yaklaşım, eko-ekonomi olarak ifade edilebilir; yani ekonomiyi doğanın sınırları içinde, toplumsal ihtiyaçlara ve yaşamın devamlılığına göre yeniden kurma anlayışıdır. Ancak bu yalnızca üretim ve paylaşım biçimlerini değiştirmekle sınırlı değildir; aynı zamanda doğaya nasıl baktığımızı da dönüştürmeyi gerektirir. Doğa artık yalnızca fayda sağladığı ölçüde değer kazanan bir araç değil, kendi başına var olma hakkı olan bir yaşam alanı olarak görülmelidir. Belki de meseleyi bu kadar karmaşıklaştırmadan şöyle sormak gerekir: Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Sadece daha fazla üreten, daha fazla tüketen bir düzen mi; yoksa doğayla uyum içinde var olabilen bir yaşam mı? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca ekonomik tercihleri değil, yaşamın bütününü belirler. Daha çok üretmek değil, ihtiyacımız kadar üretmek; daha çok tüketmek değil, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz kadarını almak; büyümek değil, doğayla uyumlu bir yaşam kurmak önem kazanmaya başlar. Çünkü suyu, toprağı, havayı ve tüm canlıları yalnızca kullandığımız şeyler olarak değil, birlikte var olduğumuz bir bütünün parçaları olarak gördüğümüzde, onlara verdiğimiz zararın aslında doğrudan kendi yaşamımıza yöneldiğini de fark ederiz.

Bu dönüşüm büyük teorilerden çok, gündelik yaşamın içinden de başlar. Nasıl tükettiğimiz, neyi tercih ettiğimiz, nasıl üretim ilişkileri kurduğumuz ve yaşadığımız yerle nasıl bir bağ kurduğumuz bu sürecin parçalarıdır. Yerel üretim, paylaşım pratikleri, kolektif karar alma süreçleri ve doğrudan katılım, ekonomiyi yeniden toplumsallaştırırken, doğayla kurulan ilişkiyi de daha somut ve sorumlu hale getirir. Özgürlük de bu noktada yalnızca bireysel bir durum olmaktan çıkar; birlikte karar alma, birlikte üretme ve birlikte yaşam kurma pratiği içinde anlam kazanır.

Dolayısıyla mesele yalnızca mevcut sistemi eleştirmek değil, onun yerine nasıl bir yaşamın kurulabileceğini somut biçimlerde ortaya koyabilmektir. Bu mümkün olduğunda, doğayı korumak ayrı bir görev olmaktan çıkar; nasıl yaşadığımızın doğal bir sonucu haline gelir. Böylece doğa, toplum ve ekonomi arasındaki kopukluk yavaş yavaş ortadan kalkar ve yerini, doğayla uyum içinde kurulan daha bütünlüklü bir yaşama bırakır.

 

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ekonomi
[2] https://iktisatvetoplum.com/politik-iktisat-ekonomi-politik-tarihsel-ve-kavramsal-gelisim-ercan-eren/
[3] Oxford Committee for Famine Relief (Oxford Kıtlık Yardım Komitesi)
[4] https://www.bbc.com/turkce/articles/c8r36y7418yo
[5] Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Friedrich Engels, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları
[6] Marx’ın Ekolojisi, John Bellamy Foster, çev. Ercüment Özkaya, Ankara: Epos Yayınları, 2001
[7] Özgürlüğün Ekolojisi, Murray Bookchin,  çev. Mustafa Kemal Coşkun, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2015
[8] Ekonomi Üzerine, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları
[9] Özal, Ç.  Sosyal Politika Disiplini Üzerinden Kooperatifleri Yeniden Düşünmek
[10] https://www.theguardian.com/sustainable-business/blog/buen-vivir-philosophy-south-america-eduardo-gudynas
[11] https://sentezfikir.wordpress.com/2024/10/26/toplumsal-hareketlerde-bir-gecis-ornegi-olarak-zapatistalar/
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.