Düşünce ve Kuram Dergisi

Yıkım Çağında Birlikte Yaşamanın Siyaseti

Özgür Amed

 

Günümüzde toplumsal krizler derinleşirken, demokrasi söylemi her zamankinden daha çok dillendirilirken, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ataerkil şiddet tam gaz devam ederken, dijital gözetim teknolojileri yaşamın en mahrem alanlarına sızarken, insanlar doğal olarak kendilerini giderek daha güçsüz hissediyor. Devasa apartmanların, milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerin tam ortasında, hepimiz kendi küçük hücrelerimize hapsedilmiş gibiyiz. Seçimler yoluyla faşizm ve sağcılık yükseliyor. Çalışıyoruz ama yoksullaşıyoruz. Özgürlük iyice bir yanılsamaya dönmüş durumda. Kamu mülkiyetinin ve hizmetlerinin özelleştirilmesi, sosyal devletin radikal ölçüde küçültülmesi, emeğin dizginlenmesi, sermayenin kuralsızlaştırılması ve yabancı yatırımcıları yönlendirmek için “vergi ve gümrük dostu iklim” yaratılması, demokrasinin gerekli olmadığına inanılması, halkın kendi kendine aldığı-alacağı kararların içinin boşaltılması, insanın basit bir sermaye, devletin tamamen kazanca endeksli bir şirket ve doğanın da fethedilmesi gereken bir nesne olması, demos’un hepten arka plana atılması, milliyetçilik ve geleneksel ahlakın yürürlüğe konması, siyasal olanın düşmanlaştırılması, her şeyin dost-düşman alanına yeniden çekilmesi, popülist seçkin karşıtlığının artması ve toplumun yok sayılması hatta lanetlenmesi…Ve tabi her tarafta başlayan sıcak savaşlar!

Tüm bu yeni/neoliberal dünya gerçeklerinin içinde anlam dünyası bulmaya çalışıyoruz. İnsan, yalnızken sadece etten ve kemikten ibaret tekil bir bedendir; insan ancak diğer insanlarla birlikteyken, bir topluluk içindeyken tam ve bütün bir varlığa dönüşür. Tam da böylesi bir atmosferde yüzyıllardır insanlık tarihinde varlığını sürdüren ama sistem tarafından sürekli yok sayılan, bastırılan bir kavram yeniden gündeme geliyor: Komün.

Komün kelimesini duyduğunuzda aklınıza ulaşılmaz ütopyalar, eski tarih kitaplarında kalmış kavramlar veya sadece devletlerin yıkıldığı büyük devrim anları gelmemeli. Komün, insanlık tarihi kadar eski, içimize işlemiş, genlerimize kazınmış en doğal yaşama biçimimizdir. Kürtçede “kom” veya “kombûn” kelimesi toplanmak, bir araya gelmek, bir topluluk olmak anlamını taşıyor. Meksika dağlarındaki Zapatista yerlileri de “komün” kavramının birkaç gün önce icat edilmediğini, atalarının toprağı “senin, benim” diye bölmeden yüzlerce yıl boyunca ortaklaşa işlediklerini, ortaklaşa savunduklarını anlatırlar. Toplanma, yan yana gelme refleksi insanlığın davranışsal evriminin en temel çıktılarından biridir.

Konuya geçmeden önce bir kitaptan bahsetmek isterim. Amara yayınlarından çıkan Kenneth Rexroth’un “İlk Kaynaklarından Yirminci Yüzyıla Komünalizm Tarihi” kitabı çok geniş bir çerçevede komünalizm meselesine eğilir ve bunu yaparken bize komünün mantığına dair izdüşüm verir. Çok özetle ifade etmek gerekirse, sürekli bize sunulan ana caddeyi değil; kapatılan, görünmez kılınan diğer yolların tarihini anlatır Rexroth.

İlk bölümde insanlık tarihinin başlangıcındaki ilkel komünal yaşamdan başlayan yolculuk 20. Yüzyıla uzanır. Komünalizmin insan toplumunun en eski ve doğal durumu olduğunu, ancak merkezi yönetimin, kentleşmenin ortaya çıkışıyla bu durumun bozulmaya başladığını anlatma ile işe koyulur. Devam eden sayfalar boyunca Antik çağda dinî komünal hareketler olan Esseniler, Therapeutae ve Kumran’lardan (1947’de Kumran’da keşfedilen Ölü Deniz Parşömenleri,) ilk Hristiyan kiliselerine, manastırlara, Husçulara, Thomas Müntzer’e, Kazıcılara, Huttercilere, Gerrard Winstanley-Kazıcılara ve Owen, Fourier, Cabet, Brook Çiftliği, Oneida gibi seküler ütopyalara kadar uzanan uzun bir yola eşlik ediyoruz. Tüm bu yolculuk boyunca komün/komünalizm romantik bir oluş değil, tersine insanın kendine ve dünyaya yabancılaşmasına karşı bir direniş olarak resmediliyor.

Kitabın 20 bölümü boyunca ortak fikir şudur: İnsanın ortak yaşama fikri ve çabası, söylenenin ötesindedir. Devlet ve piyasaların çok öncesine dayanır. İnsanlık eşit ve paylaşımcılık temelinde yollar bulmuştu ve ona riayet ediyordu. Bugün bu geçmişe yapılan her baskı, her el koyma o dönemin hafızasını daha fazla hatırlamaya götürür bizi.
Tüm bu deneyimler/arayışlar, iktidarlara karşı kuruldu. Rusya’dan ABD’ye, Asya’dan Mezopotamya deneyimlerine uzanan her çabada şu soru başattır: Neden ve neyi paylaşamıyoruz?

Yazar sonuç kısmına vardığında, bu çağın tüm felaketini de gözeterek şu soruyu bize bırakır: Ya toplumsal ölüm ya da yeni bir komünal doğum?” Tercih bizim…

 

Komüne Yaklaşma Önerileri

Komün ve komünalizm ile ilgili zengin bir külliyat var. Bunu belirterek ve bu alanda emek harcanmış birçok eserden yola çıkarak komün için bazı temel ilkeleri sıralayabiliriz.
Bunlar: Gönüllü ve doğal birlik, iktidar karşıtlığı (amaç devleti ele geçirmek veya yeni bir devlet yaratmak değil), ortak bir üretim ve tüketim, sadece bir arada yaşamak değil, kendine de yetebilmenin esas alındığı bir yapı…

Komün kavramı, bugünler de yapılan tartışmalar üzerinden bakıldığında kanımca en çok haksızlık edilen ve çarpıtılan terimlerin başında geliyor. Bundan ötürü komünün ne olduğundan çok ne olmadığını ifade ederek başlamak daha sağlıklı olabilir.

Komün, sadece bir ekonomik örgütlenme modeli değildir. Klasik solun düştüğü hatalardan biri budur. Onu salt bir üretim-tüketim kooperatifine veya adı konmuş bazı yapılara indirgemek, yaşamın bütünlüğü içinde ele almayan ve onu teknik bir meseleye çeken bir yaklaşım olur. Tarih boyunca sistem, komün ve komün mantığını lanetlemek için onu kapalı ve dar grupların örgütlenme şekli olarak lanse etti. Benzer şekilde komünü aynı düşüncelere ve görüşlere sahip kişilerin ortaklaşmasına da sıkıştırmak haksızlıktır. Çünkü komünün en belirgin özelliklerinden biri kapsayıcılığıdır. Bölümleme, ayrışma gibi tuzaklara gelmez. Zaten aksi halleri, Abdullah Öcalan’ın “kastların oluşumu” dediği yere çıkar.

O halde nedir komün?

Bir arkadaşın ifade ettiği üzere “Uzağa gitmeye gerek yok. Komün, halay gibi bir şeydir. Halayda el ele verip, omuz omuza durmanın anlamı nedir? Kimsenin düşmemesidir. Komün de ayakta kalmak, hayatta kalmak, yanındakinin düşmesini engellemektir. Ama o onu engellerken senin de ayakta kalmandır” minvalinde bir ifade belirtmişti. Bence gayet yerinde bir metafor.

Arkadaşın ilhamından da hareketle komünü dört temel bağlamda ele almayı öneriyorum.
İlki, komünü bir ilişki biçimi olarak tahayyül etmek, bir şey veya mekân olmadığını bilmek. Sözlük anlamıyla “paylaşmak, ortaklaşmak” anlamına gelen Latince “communis” kökünden gelir. Bu kök ‘ortaklaşmaya’ davet eder. Birlikte yaşarken sorumlulukları da almayı mimler. Bu bakımdan komünler “insanların ortaklaşmasının, ortak bir yaşam sürmesinin en önemli ve en küçük örgütlenme alanları”dır. Komünü diğer örgütlenme şekillerinden ayıran en önemli özellik, gündelik hayat içerisinde herkesin kendisini ifade edebileceği, görüşlerini açıklayabileceği bir alan olmasıdır. Komün, gündelik yaşamın temel ilişkisinden başlar. Hatta bu ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de içerir.

İkincisi, komün politika yapmanın eş anlamıdır. Komün, politikayı bildiğimiz manadaki politikacılara bırakmayan, tam tersine gündelik yaşamın her alanını politik bir mesele olarak gören bir pratiktir, hatta politikayı yaşamın kendisine iade etmektir. Mahallemizde bir sorun mu var? İçinde kaybolduğumuz hastanelere gitmeden de temel sağlık problemlerimizi çözebilir miyiz? Çocuklarımızın eğitimi nasıl olmalı? Anadilde eğitime dair devlet dışı ne gibi pratikler geliştirilebilir? Yaşlılarımıza nasıl bakacağız? Komün, tüm bu sorunları yukarıdan bakarak değil, aşağıdan yukarıya doğrudan demokrasiyle çözebilme perspektifine sahiptir. Politika ile kurduğu simbiyotik bağ, gündelik sorunlara pratik çözümler bulma biçimidir. Nitekim yukarıda belirttiğim birkaç soru ve daha fazlasına yerel yönetimler bağlamında 2015 öncesi cevaplar verilmişti. Hepsine dair somut uygulamalar hayata geçmişti. Bugün de daha fazlasını yapmak mümkün.
Bu başlığı tek cümle ile toparlarsak, siyasetin artık devleti yönetmek olmadığı, yaşamın her alanına indiği ve örgütleme şansı verdiği eylem hali de denilebilir.

Üçüncü olarak, komün aslında sınıfsızlaşmadır. Komün, sınıf ayrımlarını aşan bir örgütlenme biçimidir. Sadece işçilerin değil, tüm ezilenlerin, kadınların, gençlerin, farklı etnik ve kültürel kimliklerin eşit ve özgür bir şekilde bir araya geldiği bir alandır. Hem klasik liberalizmi hem de devletçi sosyalizmi aşan bir yerdedir.

Dördüncüsü, komünü doğa üzerinden düşünmektir. Komün fikrini insanın kafasından çıkmış siyasi bir proje olarak görmek, doğanın nasıl işlediğini görmemek demektir. İnsanlar ortaklaşa yaşamı icat etmedi; doğadan öğrendi. (Ve tabi sonra unuttu.) Bu yüzden gerçek bir ortaklaşa yaşamın nasıl işlediğini anlamak için siyaset kitaplarından önce ormana, toprağın altına bakmak gerekir. Dışarıdan bakıldığında orman, su ve güneş için birbirleriyle yarışan tek tek ağaçlar gibi görünür. Rekabetçi zihniyet doğayı “güçlü olan kazanır, zayıf olan yok olur” mantığı ile okur. Oysa toprağın altında bambaşka bir gerçeklik vardır. Mantar kökleri, ağaçların köklerine tutunarak devasa bir yeraltı ağı kurar. Bilim insanlarının “Ormanın İnterneti” dediği bu ağ, ormanı birbirinden kopuk bireyler toplamı olmaktan çıkarıp tek bir canlı organizmaya, devasa bir komüne dönüştürür.

Bu ağ kusursuz bir dayanışma düzeniyle çalışır. Güneşe en yakın yaşlı ağaçlar, ürettikleri besini yalnızca kendilerine saklamazlar; fazlasını gölgede kalan fidanlara, hasta komşularına aktarırlar. Ölmek üzere olan bir ağaç, biriktirdiği tüm besini etrafındaki ağaçlara devreder; mirasını bireye değil, ormanın bütününe bırakır. Üstelik bu ağ yalnızca besin taşımaz, aynı zamanda bir uyarı sistemidir. Bir ağaç böcek saldırısı ya da kuraklık hissettiğinde, kökler aracılığıyla komşularına sinyal gönderir; onlar da tehdit ulaşmadan savunmaya geçer. Doğanın verdiği ders açıktır. Hayatta kalmak bireysel büyüklükle değil, bağlantıyla, güvenle ve paylaşımla mümkündür. Yaşam izolasyonda değil, ağlar içinde serpilir. İnsanın kurduğu modern düzen, kaynakları birkaç elde istiflerken çoğunluğu hayatta kalma savaşına mahkûm ediyorsa; orman komünü, “herkesten gücü kadar, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin sessiz ve devasa bir kanıtını sunmaktadır.

Bu dördünü toparladığımızda komün, özgürlüğü devlete devreden veya Hegel misali oranın içinde arayan değil; onun dışında arayan, kuran bir anlayıştır diyebiliriz. Ortak yaşam, ortak karar ve ortak sorumluluk üçgeninde işleyen, aktif dayanışma ve sorumluluğa demir atan bir hakikattir.

Abdullah Öcalan’ın 2010’da yaptığı bir tespitte; “Halkı en alttan en üste kadar komünler biçiminde örgütlemek temel paradigmamız olmalıdır. Sosyalizmi ancak bu şekilde yaşama geçirebiliriz… Devlet sosyalist olamaz; sadece toplum sosyalist olabilir” der.
Bu bakımdan Komün, “karar/zaman/kaynak” üçlüsünü topluluğun politik-ahlaki merceğinden gören siyasettir demek de yanlış olmayacaktır.

 

Sınıf Meselesi ve Komün-Devlet Gerilimi
Bu tanımlardan sonra daha esaslı bir soru ile devam edelim. Tarih sınıf savaşımı mı, komün devlet çatışması mı? Öcalan’ın son yayınlanan savunmasında bu ayrıma girmesi beraberinde yeni tartışmalar da getirdi.

Malumdur, geleneksel Marksist tarih okuması, “bütün tarihin sınıf mücadeleleri tarihi” olduğunu söyler. Bu perspektife göre, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişki tarihin motor gücüdür. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi, bu okumanın eksik olduğunu söyler. Hatta bir ek yapar. Bu analiz veya ek, Marx gibi ekonomik ilişkilerden başlamaz. Onun başlangıç noktası, doğrudan “devlet” ve “iktidar” olgusudur. Hatta “cinsiyet” olgusunu da eklemek gerekir. Çünkü tarihte ilk büyük toplumsal sorunların sınıf eksenli değil cinsiyet eksenli olduğunu önemle belirtir. Bu bakış açısı, yalnızca kadın ve erkeğin ilişkilerini yeniden tanımlamakla kalmadı; aynı zamanda eski toplumsal düzen olan evren, doğa ve canlılar ile kurulan bütüncül yaşam formunu yıktı. Çünkü erkeğin kadın üzerinde kurduğu iktidar, komünal toplum dokusunu parçalayan ilk tahakküm biçimidir. Bu perspektifte devlet, sınıfların ortaya çıkmasından sonra oluşan bir araç değildir. Tam tersine devlet, toplumun doğal, organik yapısına dışsal, ona sonradan musallat olmuş ve onu bozan bir organizmadır. Devlet, hiyerarşiyi, sömürüyü ve nihayetinde sınıfları yaratan veya derinleştiren temel yapıdır.

Bu bakış açısı tarihe yeni bir pencere açar: Tarih, bir sınıf savaşımları tarihi değil, toplumun doğal, komünal yapısı ile ona el koyan ve onu ezen “devletçi uygarlık” arasındaki bitmeyen bir mücadeledir. Tarih boyunca klanlar, kabileler, aşiretler, kent toplulukları ve halk hareketleri, bu komünal direniş geleneğinin temsilcileri olmuştur. Not düşmeye belki gerek yoktur ama devlet kavramı elbette modern bir kavram. Milattan önce böyle bir kavram yoktu. Devlet derken, bir anlayışlar, bir hükmetmeler, iktidar pratikleri toplamından bahsediyoruz.

Burada kritik bir soru ortaya çıkar: Eğer sınıflar olmadan da tahakküm varsa, eğer devlet sınıflardan önce geliyorsa, o zaman kurtuluş mücadelesinin odağı ne olmalıdır? Komün mantığı açısından bunun cevabı nettir: Devleti ele geçirmek değil, devleti aşmak; merkezi iktidar/lar yerine, komünleri yeniden inşa etmek…

Burada devlet ile komün arasındaki bazı temel ayrımlara girebiliriz. Komünde amaç birlikte yaşamaktır, yönetmek değil. Komün yatay bir örgütlenme iken devlette bu durum dikeydir. Komünün hukuku ortaklaşa kabul edilen normlar ve edinilen toplumsal bağlardır. Devletin hukuku ise zor tekelidir. Bir kritik nokta daha var. Sınıf kavramı, insanları üretim araçlarıyla olan ilişkilerine göre söz kurar: Yani “Burjuvazi ve proletarya!”
Sınıf analizi, bugün bildiğimiz manada, birçok şeyi ekonomiye indirger. Oysa tahakküm sadece ekonomik değildir. Kadın üzerindeki ataerkil baskı, etnik grupların asimilasyonu, ekolojik yıkım, kültürel dayatmalar… Bunların hepsi sınıf sömürüsünden bağımsız olarak da var olabilir ve çoğu zaman öyle olur. Öcalan’a göre temel sorun sınıf sömürüsü değil, iktidar ve hiyerarşidir. Eğer devleti, yani hiyerarşik iktidar yapısını ortadan kaldırırsanız, sınıfların ve diğer tüm sömürü biçimlerinin de varlık zemini ortadan kalkar.

Abdullah Öcalan’a göre toplum aslında komünal bir olaydır. (Yaklaşık 30 bin yıllık bir sürecin doğal toplum şeklinde geçtiği bilimsel bir gerçektir, buradan hareketle bu ‘olayı’ düşünmek gerek) Ayrıca gerçek sosyalizmin ve özgürlüğün, sınıf ‘egemenliği’ yerine komünün devlet karşısında özgürleştirilmesi, güçlendirilmesi ve etik-politik bir temelde yeniden örgütlenmesiyle mümkün olacağını ileri sürer. Öcalan pratik-ahlâkî topluluk olarak tariflediği komün enerjisini merkeze çeker, devleti değil. Öcalan geçmiş dönemdeki savunmalarda ifade edilen analizlerden ayrışan ve yeni diyebileceğimiz bir devlet tanımı daha geliştiriyor. Ona göre devlet, başlangıçta dışsal bir dayatma değil, iç kabile dinamiklerinin baskıcı bir sonucu olarak doğal bir şekilde ortaya çıkar. Komün onun antitezidir. Yani komün, anti devlet halidir.

Komün ve sınıfı birbirinin karşıtı gören yaklaşımlar tuzaktır. Burada o doğru ya da bu yanlış gibi yorumlara girmemek gerekir. Bu kavramlar birbirini kapsayan, kesişen şeyler. Mesela komün kavramı sınıf kavramından çok daha kapsamlı ve kuşatıcıdır diyebilir miyiz? Bence denilebilir. Birbirinin yerine ikame mantığı üzerinden düşünmemek gerekiyor. Komün, sadece işçileri değil, tüm ezilen kesimleri (kadınlar, gençler, farklı etnik ve dini gruplar vs.) kapsar. Sadece ekonomik değil, politik, kültürel, ekolojik tüm tahakküm biçimlerini hedef alır. Sadece devleti ele geçirmeyi değil, devleti aşmayı, iktidarın kendisini dönüştürmeyi hedefler. Bir “özne” (işçi sınıfı) belirlemek yerine, tüm toplumu özne kılmaya çalışır. Bu farklar başattır. Bundan ötürü şöyle diyebiliriz: Komün, sınıfı içerir ama ona indirgenemez.

“Buzdağı” metaforu üzerinden gidebiliriz. Sınıflar, ekonomik sömürü son derece mühimdir. Fakat daha derinlere/aşağılara inildiğinde o buzdağını ayakta tutan devasa kütle çıkar karşımıza. Bu kütle, tarihin asıl motoru olduğunu iddia eden merkezi devletçi uygarlık ile ona karşı direnen demokratik uygarlık arasındaki gerilimdir.

Antropolog David Graeber’in de belirttiği gibi, devlet öncesi topluluklar genellikle paylaşımcı ve özerk olmuştur. Devletler ise hiyerarşi ve vergilendirme yoluyla bu toplulukları kontrol altına almıştır. Mezopotamya’da Sümer rahip-krallar, tarım komünlerinin artı ürününe el koyarak devleti inşa etmiştir.
Tarih boyunca bu çatışma sürmüştür. Ortadoğu’da gelişen birçok isyan ve onların yarattığı gelenek bunun önemli örneklerindendir. Halk özgürlük eğilimi her zaman olmuştur. Girişte saydığım oluşumlara ek olarak Mazdek, Manî, Ebu Müslim Horasan, Hurufiler Hareketi, Şeyh Bedreddin İsyanı, Kalenderiler ve Karmatiler benzer komünalist bakış açısıyla ele alınmalıdır.

Batı’da ise Paris Komünü (1871), işçi sınıfının tarih sahnesine bağımsız olarak çıktığı ilk devrim olarak Marx tarafından büyük bir heyecanla karşılanmıştır. Öcalan’a göre Paris Komünü, önemli bir başlangıçtı ve eğer başarılı olsaydı, Marx’ın istediği sosyalizm oluşabilirdi. Fakat karşılarındaki devlet aygıtını küçümsemek ve daha da beteri devlete karşı devlet algısı ile hareket etme hali, stratejik hataların başında geliyor. Komün sırasında memurların işçi maaşı aldıkları, halkın geri çağırma hakkına sahip olduğu, fabrikaların işçi kooperatiflerince işletilmesinin tartışıldığı yenilikçi uygulamalar hayata geçmiştir. (Konunun hem dışında hem de bir o kadar içinde olan bir iç başlık da şudur: Paris komünündeki esas güç kadınlardan oluşan birliktir. Bkz: Louise Michel, Komün, 2015, Ayrıntı Yay. Bu başlıkla ilgili ikinci bir dipnot niyetine Kristin Ross’un “Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi” adlı çalışma son derece ilginçtir.)

21. Yüzyılın en önemli iki komün denemesi, Meksika’daki Zapatistalar ve Suriye’deki Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’dir. Zapatistalar, bir devlet kurmak yerine, kendi topraklarında özgürce, kendi dilleri, inançları ve kültürleriyle yaşamanın mücadelesini vermektedir. Özerk bölgelerde 12 yaşına gelen herkesin meclislerde yer alma ve karar alma süreçlerine katılma hakkı bulunuyor. Burada müzakereci demokrasinin temel dayanağı olan uzlaşma ve ortaklaşma esasına göre kararların alınması, en önemli ilkelerden biridir.

Rojava’da ise demokratik modernite felsefesini esas alan bir yatay örgütlenme, müzakereci demokrasi ve halkın kendini bizzat yönetmesi düşüncesinin pratik yansıması olarak hayat bulmuştur. Burada halk, kendi yöneticilerini kendisi seçmekte hem kendi yaşamına hem de yaşadığı toprakların kaderine ortak karar vermektedir.

Konuyu bağlamadan önce, alternatif toplum modeli bağlamında Demokratik Komünler Birliğine de kısaca değinmek gerekir. Bu model, klasik ulus-devlet yapısına karşı radikal bir alternatif sunar. Sadece Kürt meselesini değil, insanlığın genel sorunlarına çözüm bulmayı da hedefler. Temel ilkeleri “aşağıdan yukarıya örgütlenme, yatay yapılanma, müzakereci demokrasi, kadın özgürlüğü, ekolojik denge ve kültürel çoğulculuktur.

Bu model ne klasik sosyalizmin devlet kapitalizmine ne de liberal demokrasinin görünürdeki eşitliğine değil, gerçek anlamda özgür bir topluma işaret eder. Amacı da budur.

Sonuç olarak,
Komün, geçmişin kalıntısı ya da nostaljik bir ütopya değildir. Tam tersine, geleceğin şimdiki zamandaki ifadesidir. Kapitalizmin yarattığı ekolojik kriz, artan eşitsizlik, demokrasi krizleri ve toplumsal parçalanma karşısında, komün yaşamın yeniden inşası için somut bir yol sunar.
“Söz sahibi olma, güven ve dayanışma ile yeni siyaset ihtiyacı” gibi üç temel ihtiyacı karşılamaya dönük pratikler, inşalar bütünüdür. Bu inşaları “mekân, ilişki ve hukuk” çemberleri içinde anlamlandırmak mümkün. Bu bağlamda komün, insanın kendi mekanını, kendi iradesiyle ve kendi elleriyle yeniden yaratmasıdır.

Komün; bir organizasyon değil, aynı zamanda bir ilişki, bir politika yapma praksisi ve toplumun sınıflardan arındırıldığı bir durum olarak toparlayabiliriz. Murray Bookchin’in isabetli tespiti ile “komünü, sadece insan türünün birbiri ile olan ilişkisi üzerinden değil, doğayla da kurduğu, barıştığı bir ‘özgürlük okulu’ olarak görmek gerekiyor.

20. Yüzyılın devleti ele geçirme hayalleri, daha büyük sorunlara, yeni kastlara ve bürokratik kâbuslara varmıştır. 21. Yüzyılın devrimci projesi, neden devleti “aşmak” olmasın?
Son tahlilde komün, bir yaşama biçimidir. Gündelik yaşamın her anını politik bir mesele haline getiren, insanların kendi yaşamları üzerinde gerçek anlamda söz sahibi olduğu bir yaşam biçimi…J.Rancière’den ilhamla komün, “sayılmayanların kendilerini sayılır kılma eylemidir. Başka bir yerden “Polis”in (düzen) mantığına karşı “politik”in (eşitlik) mantığıdır da denilebilir.

 

Kaynakça:

  • Halk Özgürlük Eğilimi, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi, Aram Yayınları, 2014
  • Kenneth Rexroth, İlk Kaynaklardan Yirminci Yüzyıla Komünalizm Tarihi, Amara Yayınları, 2017
  • Louise Michel, Komün, Ayrıntı, 2015
  • Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (5.Cilt), Amara, 2015
  • Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi, Amara, 2015
  • İ.Lenin, Devlet ve Devrim, Yordam Kitap, 2022
  • Michael Hardt & Antonio Negri, Meclis, Ayrıntı, 2019
  • Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme: Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, Sümer Yayıncılık, 2017
  • Yasin Duman, Rojava: Bir Demokratik Özerklik Deneyimi, İletişim, 2016
  • Demokratik Modernite Dergisi (Sayı 11, 12 ve 15)
  • Kristin Ross’un Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.