Düşünce ve Kuram Dergisi

İmralı Görüşmeleri Üzerine…

Hatip Dicle

Bir toplumun tarihi geçmişi ile bugünü ve geleceği arasında diyalektik bir ilişki vardır.Bugün yaşananların, mutlaka tarihte kökleri ve tarihte yaşananların, bugün cereyan eden gelişmelerde mutlaka izleri bulunmaktadır.Bu tespitten hareket edersek, Türkiye’deki AKP’yi ve onun lideri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yapmak istediklerini anlamak, Kürt sorunundaki yaklaşımlarını irdelemek için yüzyıl kadar gerilere gitmek ve özellikle de 12 Eylül 1980 günü Türkiye’de gerçekleşen faşist askeri darbenin hedeflerine bakmak gerekir.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda dağılan Osmanlı İmparatorluğunun enkazı üzerinde kuruldu. 1914 yılında başlayan ve dört yıl süren bu savaş sırasında, İmparatorluğun yönetiminde İttihat ve Terakki Hareketi vardı. Bu hareket, ilk doğuşu sırasında liberal eğilimler taşıyordu. Tüm Osmanlı halklarını, ‘’Osmanlıcılık’’ ideolojisi etrafında birlik içinde tutmaya ve örgütlemeye çalışıyordu. Ancak özellikle Balkan halklarının bağımsızlık mücadelesinin yükselmesi ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmak istemeleri sonucunda, İttihat ve Terakki Hareketi, hiç olmazsa müslüman halkları bir arada tutmak için, bu kez ‘’İslamcılık’’ ideolojisine sarıldı. Ona göre bir politik strateji belirledi. Ne var ki Ortadoğu’da Arap halklarının da Osmanlı yönetimine başkaldırmasıyla bu Hareket, sonuçta ‘’Türkçü’’ bir ideolojik çizgiye oturdu. Artık yaklaşımı şuydu: ‘’Türkün Türkten başka dostu yok !..’’

Bu paradigma sonucunda, 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın ateşi içinde Ermeni, Süryani ve Rum Pontus halklarının soykırımı gerçekleştirildi ve Kürt halkı da ağır baskı ve katliamların hedefi oldu. Zaten İttihat Terakki Hareketi ve liderleri Enver, Talat ve Cemal Paşa’ların stratejisine göre; Ermeni, Süryani ve diğer Hıristiyan halklar tamamen soykırımdan geçirilecek; başta Kürt halkı olmak üzere müslüman diğer halklar da, zamana yayılan bir zor-asimilasyon süreciyle Türkleştirilecekti. Bundan hareketle Osmanlı İttihat ve Terakki yönetimi, bir yandan ‘’TURAN’’ hayalleriyle Orta Asya’ya kadar, bütün Türk ve müslüman halkları tek devlet çatısı altında toplamayı amaçlarken, diğer yandan da, içte milyonlarca insanı katleden büyük ve vahşi soykırımları gerçekleştirdi. Sonuçta 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu, savaşta yenilip dağıldı. Toprakları üzerinde, yirmiden fazla ulus-devlet doğdu. Bunlardan konumuzla ilgili olanı, kuşkusuz ki Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletidir.

Bu yeni Türk ulus-devleti, kendisine yeni bir siyasi rota belirlerken, İttihat ve Terakki’nin ırkçı, tekçi, asimilasyoncu ve oligarşik ideolojisini esas aldı. Devlet bünyesinde hazırlanan ve günümüze kadar da, Türk devletinin ‘’Gizli Anayasası’’ olarak halen yürürlükte bulunan Şark Islahat Planı’na göre; 1925’ten itibaren başlayan ve 1938’e kadar süren katliamlarda, yüzbinlerce Kürt öldürüldü. Kadim Kürt halkının binlerce yıldır üzerinde yaşadığı Kürdistan ülkesinin, 1916 yılındaki Sykes-Picot Anlaşması’ndan hareketle dörde parçalanmasından sonra, kendi payına düşen Kuzey parçasında, sömürgeci bir politika izledi. Kürtlerin hiçbir ulusal hakkını tanımadı; dilini ve kültürünü zor-asimilasyon yöntemleriyle yok etmeye çalıştı ve başta Kürtler olmak üzere tüm farklı etnisite ve inançları, şiddet yoluyla Türkleştirme siyasetine tabi kıldı. Bu zulme karşı mazlum halkların direnişi yükseldiğinde de, adeta on yılda bir askeri darbeleri (1960-1971-1980) tezgahlamak suretiyle, devlete yeniden İttihat ve Terakki döneminde temelleri atılan tekçi, ırkçı ve imhacı politikaları egemen kıldı.

 

AKP ve İdeolojik Zemini 12 Eylül

Bu askeri darbelerden en önemlisi, konumuz açısından şüphesiz ki 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri faşist darbeydi. Bu derin operasyonun ABD ve NATO tarafından desteklendiği, bugün artık tüm çıplaklığıyla biliniyor. Özellikle SSCB’nin o tarihlerde Afganistan’ı işgali ve yine 1979 yılında İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesiyle; ABD ve NATO, Sovyet ideolojisinin Ortadoğu’da yaygınlaşmasını önlemek amacıyla,’’Yeşil Kuşak’’ adını verdikleri stratejiyi geliştirdiler.

Bu stratejiye göre, Ortadoğu’nun tüm İslam ülkelerinde ‘’Siyasal İslam’’ teşvik edilip güçlendirilecekti. Sözkonusu stratejiden hareketle, 12 Eylül askeri darbesinin sözümona laik düşünceli Atatürkçü generalleri, Türkçü ideolojilerini islami ideoloji ile sentezleyerek, Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasal ve toplumsal gelişmeleri belirlemeye çalıştılar. İlk defa çok güçlü bir şekilde toplumu islamlaştırma akımı, işte o dönemde başladı. Yüzlerce islami eğitim veren kız ve erkek İmam-Hatip liseleri açıldı. İslami tarikat ve cemaatler beslenip teşvik edildi. Her camide küçük çocuklar için Kur’an kursları açıldı. Devlet bünyesindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem personel, hem de maddi açıdan güçlenmesi sağlandı. İşte AKP’nin ideolojisi olan Türkçülükle soslanmış ‘’siyasal islam’’, toplumda böyle geliştirilip kökleştirildi. Bunun da baş mimarı ABD, NATO ve darbeyi gerçekleştiren Atatürkçü-Kemalist Türk generalleridir.

Bugünün AKP’si ve lideri Tayyip Erdoğan, işte bu siyasi atmosferde büyümüş, gelişmiş ve günümüzde Türkiye toplumunun neredeyse %50’sinin desteğini alacak duruma, bu koşullardan yararlanarak ulaşmıştır. Kuşkusuz ki köklerini İttihat ve Terakki Hareketi’ne kadar indirgeyebiliriz. AKP de tıpkı onlar gibi, liberal ve demokrat bir çizgide siyasal kulvardaki yürüyüşüne başlamış ve güçlendikçe gizli ajandası olan Türkçü-İslamcı çizgiyi, faşist bir ruhla devletin resmi ideolojisine ve kendi siyasi rotalarına hakim kılmışlardır.

Bu nedenle Tayyip Erdoğan’ın, yüzyıl önceki yüzü Enver Paşa iken, yakın geçmişteki yüzü de 12 Eylül diktatörlüğünün lideri Kenan Evren’dir. Bugün Erdoğan, tıpkı Enver Paşa gibi ‘’TURAN’’ hayalleri içinde, Ortadoğu’da ‘’Neo Osmanlıcılık’’ ideolojisi doğrultusunda HAREKAT yürütmektedir. Fırsat bulabilirse, Kürt soykırımını gerçekleştirme niyetini, açıkça belli etmektedir. Bu yaklaşım Erdoğan’ın DAİŞ, El-Nusra ve çeşitli adlarla varlıklarını sürdüren radikal-islamcı terör örgütlerini, neden destekleyip büyüttüklerini de açıklamaktadır.

Yakın dönem içinde ABD ve Batı devletleri, uzun süre siyasal islami hareketlere karşı, nasıl bir politika izleyecekleri konusunda tereddütlü, çelişkili ve yanılgılı davrandılar. Örneğin, ABD Başkanı Obama, Kahire’de yaptığı tarihi konuşmasında, Ortadoğu’da ılımlı islamı destekleyeceklerini, bunlarla El-Kaide türü radikal islami örgütlere karşı mücadele yürüteceklerini ilan etmişti. Ilımlı islamdan kasıtları, Türkiye’deki AKP; Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler Örgütü; Tunus’taki El-Nahda gibi parti ve hareketlerdi. Oysa kısa zamanda acı deneylerle görüldü ki, bu parti ve hareketlerle El-Kaide, DAİŞ, El-Nusra gibi radikal islamcı örgütler arasında geçirgenlik vardır. Deyim yerindeyse bu iki kesim ‘’birbirlerinin kuyruğuna’’ basmamaktadır. Nitekim Türkiye’deki AKP yönetiminin DAİŞ ve El-Nusra gibi cihadist terör örgütlerine nasıl barınma, silah yardımı ve her türlü destek verdiği, kanıtlarıyla ortalığa saçıldı. ÖZCESİ; zihniyet açısından AKP, Müslüman Kardeşler Örgütü ve DAİŞ’in mantaliteleri birbirinden farksızdır. Çünkü tümü Emevilerin Muaviye, Yezid zihniyetinin devletçi-iktidarcı kaynaklarından beslenmektedir.

Kürtler son yüzyıl içinde,Türk devleti tarafından her türlü imha, inkar ve asimilasyon cenderesinde tutulmalarına rağmen; yine de özgürlükleri için direnmeye devam ettiler,ediyorlar… Türkiye’nin eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in deyimiyle, bu sürede Türk devletine karşı 29 kez ayaklandılar. Şüphesiz ki tüm bu isyanların ortak bir nedeni vardı: Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Kürt halkı olmak üzere etnik ve inançsal tüm farklılıklarını, uluslararası hukuku da çiğnemek suretiyle yoğun bir asimilasyona ve kültürel soykırıma tabi tutup, zor yöntemlerle Türkleştirmek ve siyasi statüsüz bırakmaktı. İşte bu isyan dizisinin son halkası da, 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğünün Kürt halkına karşı,dilini kanunla yasaklamak dahil uygulanan büyük zulme karşı; PKK öncülüğünde 1984 yılında başlatılan silahlı mücadeledir. Diğer silahlı ayaklanmalar birkaç ay veya yıl içinde kanlı bir şekilde bastırıldığı halde, 29.Kürt İsyanı elli yıla yakın bir süredir, büyük bir direnme iradesiyle devam etmektedir.

Hiç şüphesiz ki Kürtler bu son isyanla, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin giriş bölümünde dikkat çekilen ve meşruiyeti tanınan ‘’kutsal direnme hakkını’’ kullanmaktadır. İşte Sayın Abdullah ÖCALAN, bu 29.Kürt İsyanı’nın stratejik önderidir. Zaten 21 yıldır,İmralı Ada Hapishanesi’ndeki tek kişilik hücresinde, çoğu zaman mutlak tecride ve ağır bir hukuk dışı uygulamaya tabi kılınmasının ana nedeni de, özetle budur.

Kürt sorununun, tüm dünyanın dikkati çekilerek, bu yolla açığa çıkarılmasından günümüze kadar, hatta daha devletlerarası bir komployla İmralı Adası’na hapsedilmesinden yıllar önce; Sayın Öcalan 1993; 1995 ve 1998 yıllarında üç kez tek taraflı ateşkes ilan ederek, sorunun Türkiye’nin bütünlüğü içinde siyasal yöntemlerle çözülebilmesine olanak sağlamak istemiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu tarihi fırsatları reddederek, Kürt halkının tüm ulusal haklarını red ve inkar politikasında ısrarlı olmuştur.

Hatta 1999 yılında, Türkiye’ye teslim edilmesinin akabinde, bizzat Öcalan’ın çağrısıyla PKK; tüm gerilla güçlerini Türkiye sınırlarının dışına çekerek ve silahları tümden susturarak, devlete siyasi çözüm için beş yıl boyunca (1999-2004), büyük bir fırsat vermiştir. Ancak Kürt halkını Anadolu-Kürdistan coğrafyasında kültürel, siyasi ve hatta tıpkı Ermeniler gibi fiziki soykırımlarla yok etmeyi bir devlet politikası olarak benimseyen Türk devleti, bu tarihsel fırsatı da hovardaca heba ederek, inkar ve imha siyasetine devam etmiştir.

Yine çok dikkat çekicidir ki; Kürtler silahlı mücadele dışında, 1990 yılından itibaren Türkiye’nin demokrasi güçleri ile birlikte, kısıtlı da olsa legal siyasi olanakları kullanarak, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünü ısrarla zorlamışlardır. Yüzlerce üye ve yöneticisini ‘’faili meçhul’’ devlet cinayetlerinde kaybetmesine ve binlerce üyesinin ağır hapis cezalarına mahkum edilmesine rağmen; 1990 yılında kurulan HEP’ten itibaren, legal demokratik siyaset alanını büyük bir özveriyle değerlendirmişlerdir. Kurdukları demokratik partiler, Anayasa Mahkemesi tarafından her seferinde hukuk dışı gerekçelerle kapatılmalarına karşın; HEP’le başlayan süreç DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, DTP, DBP ve HDP gibi siyasi partiler zinciriyle, otuz yıldır ısrarla sürdürülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti ise silahlı mücadeleyi sürdüren PKK’yi ‘’terör örgütü’’ olarak tanımladığı gibi; Kürtlerin Türkiye demokrasi güçleri ile ortaklaşarak kurdukları ve inatla yaşattıkları bu legal demokratik siyasi partileri de, hukuk dışı gerekçelere dayalı ‘’terörist örgüt’’ suçlamasıyla, birer birer kapatmış veya günümüzde olduğu gibi kitlesel tutuklamalarla işlevsiz bırakmıştır. Yöneticilerini, son olarak HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ örneğinde görüldüğü gibi, ağır hapis cezalarına mahkum etmiştir. Kürt milletvekilleri tutuklanmış ve Kürt halkının özgür iradesi ile seçilen belediye eşbaşkanları, belediye meclisi ve il genel meclisi üyeleri, hatta çok sayıda muhtar, İçişleri Bakanlığınca görevlerinden alınarak, yerlerine devlet memurları, Kayyım olarak atanmıştır.

 

Öcalan’ın Tezleri ve Sonuçları

Sayın Abdullah Öcalan, İmralı’da çok ağır koşullar içinde tutulmasına rağmen, 1999-2004 yılları arasında; 2006, 2009 ve son olarak 2013 yıllarında, yine tek taraflı ateşkesler ilan ederek, barışçı çözüm çabalarını büyük bir sabırla sürdürmeye devam etmiştir. Bu pratik siyasi hamleler dışında, 1999’dan itibaren İmralı Adası’nda binlerce kitap üzerindeki araştırma ve yoğunlaşmaları sonucunda, ağırlıklı olarak Ortadoğu sorunlarının ve bu kapsamdaki Kürt ve Kürdistan sorununun siyasi yollarla çözümünü sağlayabilecek demokratik tezler üretmiştir. Özellikle AİHM’e sunduğu savunmalar kapsamındaki bilimsel tezlerine dikkat çeken çağımız filozofları; onun demokratik ulus, demokratik özerklik, demokratik konfederalizm, kadın özgürlüğü ve ekoloji tezlerine yüksek değer biçmekte ve Ortadoğu’nun temel siyasal, sosyal, kültürel v.s sorunlarına, bilimsel demokratik çözümler geliştirdiğini kabul etmektedirler.

Sayın Öcalan’ın tezlerini, kendileri için Rojava ve Suriye demokratik devriminin stratejik yolu olarak benimseyen Kuzey ve Doğu Suriye halkları, yani Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen ve Çeçen’leri, Demokratik Özerk Yönetimleri ile, Ortadoğu’da hem DAİŞ’e karşı mücadelede, hem de yeni demokratik bir siyasal-sosyal yapılanmayı kurumlaştırma mücadelelerinde, daha şimdiden dünyanın tüm demokrasi güçleri ve demokratik toplum katmanlarının sempatisini kazanmışlardır. Hiç şüphesiz ki bu süreçte, Sayın Öcalan’ın AİHM’e sunduğu ciltler dolusu, savunma içerikli kitaplarındaki düşünsel emeğini tespit edip takdir etmek, vicdanlı ve adil olmanın gereği olmaktadır.

Hatta Öcalan, 2013 yılından başlayarak, yaklaşık 30 ay boyunca Devlet Heyeti ile İmralı Adası’nda sürdürülen görüşmelerde, Türkiye Kürtleri adına ‘’Başmüzakereci’’ statüsünde sorumluluk üstlenmiştir. Devletin onayıyla da teşkil edilmiş olan İmralı Heyeti iki buçuk yıl süresince, deyim yerindeyse devlet organlarıyla, Kandil’deki KCK yöneticileri arasında, diplomatik mekik çalışmaları gerçekleştirmiştir. Ancak barıştan yana tüm çevreler açısından büyük umutlarla başlayan bu süreç, bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve devlet içindeki şiddet-imha yanlısı odaklar tarafından sona erdirilmiş; İmralı’daki masanın devrilmesinin ardından, günümüze kadar beş yıldır devam eden kanlı bir süreç başlatılmıştır.

Yine önemle dikkat çekmem gerekir ki; Türk devleti, günümüzde sadece Türkiye Kürdistanı’ndaki özgürlük mücadelesine karşı değil; Irak ve Suriye Kürtlerinin kazanımlarına da saldırmıştır. Hatta Kürtler, hiçbir siyasi statü sahibi olmasınlar diye, bu kapsamda DAİŞ, El-Nusra, HTŞ ve SMO gibi cihadist örgüt çeteleriyle işbirliği bile yapmışlardır. Nitekim tüm bunlar, sahadaki birçok politik aktör tarafından, belgelenmiş gerçeklerdir.

Sözünü ettiğimiz devlet ve KCK temsilcileri arasında 2013 yılında başlayan ve otuz ay boyunca devam eden İMRALI GÖRÜŞMELERİ, 2008 yılında başlanan 2009-2010 ve 2011 yıllarında, aralıklarla devam eden Oslo Görüşmeleri’nin yarattığı zemin üzerinde gerçekleşti. Özellikle 2011 Genel Seçimleri’nden sonra başlayıp, yaklaşık 18 ay süren şiddetli bir savaş dönemi ve 2012 yılı içindeki, cezaevlerinde ölüm sınırına dayanmış olan Açlık Grevleri’nden çok zorlanan AKP Hükümeti; Ortadoğu’daki siyasal gelişmeleri de dikkate alarak, tekrar masaya oturmak zorunda kaldı. Çünkü 2011 yılında Arap Baharı Suriye’yi de kapsamına almış; 2012 yılında Rojava’daki olanakları iyi değerlendiren PYD; Qamişlo, Kobani ve Efrin Kantonları’nı ilan etmişti. Hem Rojava, hem de Kuzey Kürdistan’daki devrimci güçlerin siyasi ve askeri hamleleri; Türk devletine yeniden masaya dönmeyi adeta zorunlu kılmıştı.

Bu sürecin son sekiz ayında, İmralı Heyeti üyesi olarak katılım ve tanıklık yaptığım görüşmeler sırasında, çok öne çıkan bazı hususlara dikkat çekmeyi, bir görev saydığımı özellikle belirtmek isterim:

 

A-

Bu hususlardan en önemlisi; sonradan ortaya çıktı ki, İmralı’da görüşmeler sürerken Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nda, Kürt Özgürlük Hareketinin tamamen tasfiyesini hedefleyen ve adına ‘’Çökertme Planı’’ denilen bir imha konseptinin, 14 Eylül 2014 tarihinde son teorik hazırlığının da tamamlanmış olmasıydı. Kuşkusuz ki aynı gün, DAİŞ’in Kobani Kantonu’na yönelik topyekün saldırısının başlaması da, bu planlamanın önemli bir parçasıydı. Nitekim daha sonra, DAİŞ’in komutan düzeyinde esir düşen bazı unsurları; ‘’Hedefimiz aslında Şam iken, Kobani’ye yönelmemizin temel nedeni, Türk devleti Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın talimatlarıyla taarruz planının değiştirilmiş olmasıydı’’ şeklindeki ifadeleriydi. Ne var ki Kobani’de DAİŞ’e karşı fedaice direnen Kuzey Kürdistan’dan HPG ve Rojava’nın YPG/YPJ gerillaları ile saldırı pozisyonundaki DAİŞ unsurlarının silah envanterleri, birbiriyle kıyaslanmayacak derecede dengesizdi. Özellikle DAİŞ, Musul’u işgal ettikten sonra çok modern silahlara ve özellikle RPG roketlerinin üzerlerinde hiç etkili olamadığı, güçlü zırhları olan modern tanklara sahipti. Ama bu keskin dengesizliğe rağmen, Kürt özgürlük gerillasının çelikten iradesi ve derin fedai yurtseverliği vardı. Nitekim gerillanın esas üstünlüğü de bu noktadaydı. Hatta savaşın sonucunu asıl belirleyen de bu olmuştu.

ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon’un o günlerde DAİŞ’e karşı Hava Kuvvetleriyle yürüttüğü saldırıları; ‘’dostlar alışverişte görsün !’’ türünden, günde bir-iki tankın vurulmasıyla sınırlıydı. Bu nedenle takvimler, 5 Ekim’i gösterdiğinde, DAİŞ güçleri neredeyse Kobani’nin merkezini tamamen işgal edecek konuma ulaşmak üzereydi. Zaten Erdoğan’ın Suriye sınırına giderek, ‘’Kobani düştü,düşecek !..’’ demesi ve sevinçle memnuniyetini ilan etmesi de, aynı zamana denk gelmişti.

Kürdistan Özgürlük Hareketi açısından ise, artık ne gücü varsa eyleme geçirmenin tam da zamanıydı. Nihayet başta Amed olmak üzere Kuzey Kürdistan Halkı, tarihi misyonunu oynamak adına keskin bir öfkeyle devreye girmişti. Özgürlük mücadelesinin sayfalarına ‘’ 6-7-8 Ekim Serhildanı’’ adıyla geçecek olan, meydanlara ve sokaklara taşan bu derin öfke karşısında tarih, seyrini değiştirmek zorundaydı. Nitekim öyle de oldu.

Kürt halkının, bu dizginlerinden boşalmış öfkesini, bizzat sahada gözlemleyen ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyona bağlı savaş uçakları, o günlerdeki yoğun bombardımanlarla, DAİŞ’e karşı Kürtlerle yürümeye karar verdikleri taktik ittifakın startını da vermişlerdi. Daha sonra o günleri değerlendiren ABD Başkanı Barack Obama; ‘’Kobani’nin gözümüzün önünde düşmesini, dünyaya izah edemezdik !..’’ diyerek, pozisyonlarının neden değiştiğini açıkça ilan etmişti. Nitekim dünya tarihinde de, faşizme karşı mücadele eden tüm güçlerin, sahada bu tür taktik ittifaklarının örnekleri çoktur.

Rahatlıkla denilebilir ki; 6-7-8 Ekim’den başlayarak, YPG/YPJ gerillalarının yaklaşık dört ay süren karşı atağıyla, DAİŞ’in Kobani’de beli kırılmış, baş aşağı gidiş ve çöktürülmesi süreci başlamıştır. O çok pompalanan DAİŞ efsanesi de, böylece tuzla buz olmuştur. Bu tarihi günlerde gerçekleşen İmralı Görüşmesi’nde; Sayın Öcalan’ın Kamu Güvenliği Müsteşarı ve MİT Müsteşar Yardımcısı’nın da içinde olduğu Devlet Heyeti’ne söyledikleri ve Heyetin suskunlukla karşıladığı mealen şu sözler, tarihi önemdeydi:

‘’Tanklarınız oradaydı… DAİŞ’e müdahaleyi o gece siz yapabilirdiniz; buna gücünüz de vardı. Ama siz seyrederken ABD müdahale etti. Bu yolla, tüm Kürt halkının sempatisini kazanmayı başardı. Bunun sorumlusu da sizsiniz, Türk devletidir !..’’ dedi. Heyetin bu tarihi analize yanıtı, koskoca bir sessizlikti… Nitekim daha sonraki günlerde, 30 Ekim 2014’te toplanan MGK’da,’’Çöktürme Planı’’ onaylanarak, resmen yürürlüğe konuldu. Artık adına devlet denilen mekanizma , dümenini adım adım savaş rotasına doğru çevirdi.

Tabii ki sözünü ettiğimiz bu gelişmeler karşısında, akla şu soru gelebilir: Devlet, bu derece açık bir ikiyüzlülükle masada iken, KCK Yürütme Konseyi ve Sayın Öcalan süreci nasıl okumaktaydı ?

İmralı Heyeti’ne dahil olduktan sonra, KCK Yürütme Konseyi ile Kandil’de yürüttüğümüz, neredeyse her toplantıda ve Sayın Öcalan’a bizim aracılığımızla gönderilen yazılı veya sözlü tüm Konsey raporlarında; ‘’Devletin DAİŞ’le yakın işbirliği içinde olduğu; Kuzey Kürdistan’da tahkimatlı Kalekol yapımları ve Medya Savunma Alanları’na yönelik yoğun keşif uçuşlarıyla, Türk Ordusu’nun büyük bir savaşa hazırlandığı’’ belirtilmekteydi. Sayın Öcalan bunları dikkatle dinler; ‘’Anlaşıldı, biz işimize devam edelim !..’’ derdi.Zaman zaman bizim aracılığımızla da, halka ve örgüte; ‘’Buradan mutlaka bir barış çıkacak …’’ diye bir beklentiye girilmemesi hususundaki uyarılarını da yeri geldiğinde tekrarlardı.

 

B-

Kasım 2014… İmralı Adası’nda görüşmeler için hazırlanmış yuvarlak masa toplantılarından biri yeni başlamıştı… Sırrı Süreyya arkadaş: ‘’Başkanım müsaade edilirse, çok sağlam kaynaktan aldığım bir bilgiyi arz etmek istiyorum.’’ dedi.

Öcalan: ‘’Tabii buyurun…’’ diye yanıtladı.

Sırrı Süreyya: ‘’Kaynağımın verdiği bilgiye göre; AKP’den bir grup Milletvekili, çeşitli cezaevlerindeki Ergenekon Davası sanıkları ile bir dizi görüşmeler yaptı…’’

Aslında çok şeyi anlatan bu bilgi, Devlet Heyeti’nin de hazır bulunduğu toplantıya, deyim yerindeyse ‘’bir bomba gibi’’ düştü !..

Bu kısa sunumdan sonra, abartısız olarak bir dakika civarında bir sessizlik oldu. Kimse konuşmuyor; Sayın ÖCALAN düşünüyordu.

Sonra dönüp yan yana oturdukları Kamu Güvenliği Müsteşarı’na sordu: ‘’ Siz de böyle bir bilgi var mı? ‘’

Yanıt: ‘’Hayır efendim !..Ama araştırıp, sonradan size bilgi verebiliriz…’’ şeklindeydi. (Kanaatimce bu yanıt da, samimi değildi.)

Yine bir sessizlik çöktü. Öcalan düşünüyordu…Hepimiz, ne söyleyeceğini merak ediyorduk. Ve Sayın Öcalan, her şeyin farkında olduğunu hissettirircesine, yine tarihi bir cümle kurdu:

‘’Eğer AKP Hükümeti, Ergenekonu bize tercih edecekse; o zaman herkes kendi yoluna gider !..’’ dedi.

Tabii ki sonradan her şey, daha net bilgilerle kesinlik kazandı. 17/25 Aralık 2013 tarihinden sonra Erdoğan, Koalisyon ortağı Fetullah Gülen cemaatiyle, deyim yerindeyse, ’’köprüleri attıktan ‘’ sonra, devlet organları içindeki yalnızlığının ayırdına vardı. Bir devlet kliği olan MHP, Ergenekon ve Fetullah Gülen cemaatiyle aynı anda ters düşmesinin kendi sonunu getireceğini fark etti. Ondan sonra da keskin bir politik manevrayla, MHP-Ergenekon (Ulusalcı Kemalistler) cephesine dümen kırdı.

Öyle görünüyor ki, bu ‘’derin devlet klikleri’’ Erdoğan’la işbirliği yapıp, 1965’ten itibaren devlet organları içinde, ABD ile de irtibatlı olarak örgütlenen Fetullah Gülen cemaatine kesin bir darbe vurmayı ‘’Avrasyacı, Neo-Osmanlıcı’’ hedefleriyle daha uyumlu buldu.Öte yandan İmralı’da Öcalan’ın Başmüzakereciliğinde süren görüşmelerden duydukları olağanüstü rahatsızlık nedeniyle, Erdoğan’a Ada’daki masayı devirmeleri ve tüm Kürdistan’da Kürt soykırımını tamamlamayı, Türkçü ideolojileri ve İttihat ve Terakki zihniyetleri nedeniyle de dayatıp, sonuç almayı, daha uygun bir politik seçenek olarak düşündüler. İşte bu iki önemli neden, günümüzdeki AKP+MHP+Ergenekon ittifakının temel taşlarını ördü. Sırrı Süreyya arkadaşın getirdiği bu sağlam bilgi, o süreçte bu güçler arasında süren ittifak çalışmalarının, sadece sızıp açığa çıkan küçücük bir bölümüydü.

Yeri gelmiş iken önemle belirtmeliyim ki; Gülen Cemaatinin Kürt sorununa yaklaşımı da, stratejik açıdan MHP’den, Ergenekon’dan farksızdı. Oslo Görüşmeleri’nin deşifre edilmesinde; KCK Operasyonlarında; Paris ve Roboski katliamı gibi birçok olayda ve hatta Kürt tarafı ile görüşmeleri sabote eden birçok girişimde, Erdoğan ile ortaklıkları belgelenmiştir. Bugün de bu politikaları sürmektedir.

 

C-

2012 yılında PYD öncülüğündeki Rojava Devrimi’nin yükselişi ve ardından Qamışlo, Kobani ve Efrin Kantonları’nın ilanı, Türk devleti içindeki İttihat ve Terakki damarını ve bu zihniyetten kaynaklanan derin Kürt düşmanlğını, deyim yerindeyse yeniden hortlattı. 2013 başlarından itibaren İmralı Adası’nda start alan görüşmeler sırasında, Türk devletinin ilk taktiği; Rojava’daki gelişmeleri kontrol altında tutmak ve Suriye Kürtleri’ni, Suriye’deki stratejik amaçları doğrultusunda yedeklemekti. Demokratik Özerklik ve Kantonal Çözüm gibi stratejiler, Türk devleti açısından ‘’beka sorunu’’ olarak görülmekteydi. Bu nedenle İmralı’daki görüşmelerde ve Özerk Yönetim temsilcileriyle gerçekleştirilen diplomatik ilişkilerde, Kürt tarafına açıkça Türk devletinin Suriye politikasına eklemlenme dayatılıyordu. Bu kapsamda Özerklik projesi, asla kabul edilemez bir siyasal-sosyal proje olarak değerlendirilmekteydi.

Oysa bu yaklaşım, Sayın Öcalan’ın 3.Yol olarak tanımladığı stratejiye taban tabana zıttı. Sözkonusu bu stratejiye göre Kürt Özgürlük Hareketi, ne Ortadoğuyu halkların iradesi dışında dizayn etmek isteyen hegemon güçlerin ne de bölgedeki gerici-statükocu devletlerin yedeğine girecekti. Suriye halklarının çıkarı; Suriye’deki Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen ve Çeçen halklarının; inanç açısından Müslüman, Hıristiyan, Ezidi ve Alevi topluluklarının eşitliği ve özgürlüğü temelinde inşa edilecek demokratik ulus anlayışı ve bu ruhun bedeni olan demokratik özerklikte görülüyordu. Nihai olarak Suriye’de toprak bütünlüğü korunacak, demokratik bir cumhuriyet kurulacaktı. Böylece bu devrimle, tüm Ortadoğu’da sorunların çözümü için halkların yararına örnek bir model inşa edilecekti. Ancak bu seçkin demokratik proje, Türk devleti tarafından ‘’beka sorunu’’ olarak görülmekteydi.

Türk devleti ayrıca iki dayatmada daha bulunuyordu: Biri YPG/YPJ’nin, Türk devleti tarafından Suriye’de kurulan cihadist ‘’Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’’nun çatısı altına girmesi; diğeri de mutlaka Suriye devletine karşı savaş ilan etmesiydi. Ne var ki, bu her iki dayatma da, Sayın Öcalan’ın demokratik yaklaşımı ve özsavunma stratejisine aykırıydı.

Sayın Öcalan’ın bu konuda devlete yaptığı öneri ise çok açık ve netti: Üçüncü Dünya Savaşı içinde Türklerin ve Kürtlerin ortak bir demokratik zihniyet çerçevesinde; hem Türkiye hem de Suriye’de demokratik bir cazibe merkezi oluşturmaları; AKP’nin Neo-Osmanlıcılık kapsamında geliştirdiği maceracı ve hegemonyacı stratejiden vazgeçilmesi üzerineydi. Oysa bu demokratik proje, ‘’Çöktürme Planı’’ ile detaylandırılan, yayılmacı ve faşist bir devlet projesine taban tabana zıttı. Bu zıtlığın, önümüzdeki süreçte er geç yeni ve daha keskin bir çatışmaya evrileceği, gün gibi ortadaydı. Nitekim öyle de oldu…

 

D-

Bu süreçte, en önemli adımlardan biri de, adına ‘’ Dolmabahçe Mutabakatı’’ denilen 10 maddelik tarihsel bir belgenin, İmralı ve Devlet Heyeti tarafından kamuoyuna ortaklaşa sunulmasıydı. Bu mutabakat metninin her bir maddesi, başlaması kararlaştırılan müzakerelerdeki, konuşulacak sorun başlıklarından oluşuyordu. Örneğin Alevi veya Kadın sorunu tartışıldığında, bu sorunlar çerçevesinde örgütlenmiş tüm demokratik sivil toplum örgütlerinin temsilcileri de İmralı Adası’na davet edilecekti. Orada talepleri dinlenerek, taraflar arasında tartışmalar yürütülecek ve varılan mutabakatlar yazılı hale getirilip imzalanacaktı. En önemli hususlardan biri de; bu tartışmaların şeffaf yürütülerek, basın yoluyla topluma ulaştırılması ve toplumun da bu tartışmaya katılımının sağlanmasıydı. Nihayetinde maddelerdeki tartışma ve kararlar, imzalı belgelerle güvence altına alındıktan sonra, Sayın Öcalan PKK’ye çağrı yaparak Kongresi’nin hemen toplanmasını ve PKK’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı sürdürdüğü silahlı mücadeleye son verildiğinin, Kongre Kararı’yla ilan edilmesiydi. Özcesi; İmralı’da devlet, toplum temsicileri ve Kürtlerin de içinde olduğu demokratik güçler tarafı, sorun başlıklarını teker teker tartışacak, ortak mutabakata varılan hususlar, yazılı hale getirilip imzalanacaktı.

Ortaklaşa olarak ortaya çıkarılacak olan bu belge, yeni demokratik bir Anayasa taslağının çerçevesini oluşturacaktı. Hatta PKK’nin yukarıda sözü edilen Kongre Kararı’nı alması için, devletin üzerine düşen sorumlulukları, uygulamaya geçirmesi bile beklenmeyecekti. İmzalı mutabakat metninin ulusal ve uluslararası kamuoyunun bilgisine sunulması, PKK’nin devlete karşı yürüttüğü silahlı mücadeleye son vermesi için yeterli olacaktı.

Öte yandan, İmralı Adası’ndaki masa etrafında tartışmalar yürütülürken, tamamı TC vatandaşlarından oluşturulan ‘’İzleme Heyeti’’; (ki ortaklaşa olarak,7 kişiden oluşan isimler tespit edilmişti) müzakereler tıkandığında uzlaşma sağlamak için devreye girecek olan ‘’akil insanlar’’dan oluşacaktı. Bu formülasyon, ’’Üçüncü Gözün’’ BM, uluslararası bir kurum veya bir devlet olmaması koşulunu öne süren Devlet Heyeti tarafından önerilmişti. Gerekçesi de, devlet ve toplumun kendi aralarındaki sorunu birlikte demokratik bir müzakere yürüterek çözmesi gerektiği fikrinden hareket etmekteydi.

Bu süreçte Sayın Öcalan, KCK Yürütme Konseyi’nin birkaç gün daha mühlet istemesine rağmen; Dolmabahçe Mutabakatı’nın sembolik değeri nedeniyle, 28 Şubat günü ilan edilmesinde ısrarlıydı. Çünkü o gün bir darbenin yıl dönümüydü. Bu deklerasyonun, 28 Şubat Darbesi’ne anlamlı bir yanıt olmasını istiyordu. Öyle de oldu. Hatta yapılacak törenin oturma düzenindeki protokol bile tartışıldı. Sonuçta kararlaştırıldığı üzere, 28 Şubat 2015 günü tarihi İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda 10 maddelik Mutabakat Metni kamuoyunun bilgisine, canlı bir TV yayınıyla sunuldu.

Ne var ki AKP-MHP-Ergenekon’dan oluşan şer ittifakı; 5 Nisan 2015 günü, bizzat Tayyip Erdoğan’ın ağzından, müzakere sürecine geçit vermeyerek, yeniden kanlı bir sürecin düğmesine bastı. Otuz aydan beri İmralı’da kurulu olan ve kamuoyunda Diyalog-Barış ve Çözüm Masası olarak anılan bu süreç, böylece sona ermiş oldu.

 

E-

Erdoğan’ın Devlet Heyeti aracılığıyla, Sayın Öcalan’a ısrarla dayattığı hususlardan bir de, 7 Haziran seçim sathı mahalline girdiğimiz Mart 2015’te, HDP’nin seçime girme yöntemiyle ilgiliydi. HDP’deki genel eğilim, partinin artık bir baraj sorunu olmadığı ve 7 Haziran Genel Seçimleri’ne HDP çatısı altında girilmesi yönündeydi. Ancak AKP, sıkça yaptığı kamuoyu yoklamalarında, tek başına Hükümet kurma oranına ulaşamadığını tespit ettiğinden olsa gerek; masaya, HDP’nin seçimlere parti olarak değil, 2007 ve 2011 Genel Seçimleri’nde olduğu gibi, 7 Haziran seçimine de yine bağımsız adaylarla girmesini istiyordu.

Bu durumda HDP, maksimum 40 Milletvekili çıkarabilecek; örnek olarak 7 Haziran seçimlerinde 80 milletvekili çıkardığına göre, diğer 40 civarındaki Milletvekili AKP’ye kalacaktı. Ancak talep bu tür gerçek bir nedenle değil; güya AKP’nin yaptığı anketlere göre, HDP %8 ile baraj altında kalacağından dolayı; TBMM’de temsil edilmeyen HDP ile İmralı’daki görüşmelerinin de zora gireceği ve çözüm sürecinin sabote olacağı endişesi dillendiriliyordu. Oysa gerçek, bu değildi. Hatta bu basit ve gerçek dışı ‘’kaygılarını’’, basına da yansıtıyorlardı.

Bu konuyu birkaç kez görüşme masasına getirmelerinden sonra, Sayın Öcalan HDP Heyeti’ne dönerek, tüm legal kurumlarımızda bu meselenin tartışılmasını ve sonucun kendisine gecikmeksizin iletilmesini istedi. Bir hafta 10 gün kadar sonra, HDP ve diğer kurumlarımızdan gelen görüşlerde bir değişiklik olmadığından dolayı, Sayın Öcalan, ‘’Bu tartışma bitmiştir. HDP, parti çatısı altında, kendi kimliğiyle seçime girecektir…’’ diyerek, dayatmayı bu yolla reddetti. Nitekim daha sonraki günlerde, AKP açıktan açığa HDP’ye söylem düzeyindeki saldırılarını artırdı; hatta HDP’nin baraj altında kalmasının, Türkiye’nin ve demokrasinin daha çıkarına olacağını bile dile getirdi. Ne var ki, anketlerin gerçeği yansıtan rakamlarını kendi lehine değiştirmeyi başaramadı. Seçim sonucunda HDP, %13,5 oyla 80 Milletvekili kazanırken; AKP kuruluşundan beri ilk defa, meclisteki sandalyeleri ile tek başına iktidar olma olanağını yakalayamadı. Yani ağır bir yenilgi alıp, derin bir sessizliğe gömüldü.

 

AKP, MHP ve Ergenekon Kutsal ittifaki!

7 Haziran 2015 Genel Seçimi, AKP’nin baş aşağı gidişinin önemli bir göstergesiydi. AKP Genel Merkezi ve Erdoğan, tam bir sessizlik moduna geçmişlerdi.

Tam da o kritik günlerde, İmralı Heyeti olarak, Kandil’deki KCK Yürütme Konseyi’nden, bir görüşme daveti aldık. Gerek seçim sonuçları, gerekse devletin büyük olasılıkla rotasını savaşa doğru kırması, ortak bir değerlendirme yapmayı zorunlu kılıyordu. Bu nedenle İmralı Heyeti olarak, tam kadro Medya Savunma Alanları’na gittik.

Toplantı başlangıcında Sayın Mustafa KARASU, o günlerde gerçekleşen Tayyip Erdoğan-Deniz Baykal görüşmesi hakkında, kulis bilgilerine sahip olup olmadığımızı sordu. Basına yansıyanlar dışında, bir bilgimiz olmadığını ifade ettik. Zira basın o günlerde, Deniz Baykal’ın yeni seçilmiş olan Meclis tablosundaki en yaşlı üye olması sıfatıyla, yeni Meclis Başkanı seçilinceye kadar, bu görevi geçici olarak üstleneceğini ve Yemin Töreni’nin de Baykal başkanlığında gerçekleşeceğini yazıyordu.Ayrıca Saray’daki Erdoğan-Baykal görüşmesinin de, muhtemelen yeni Meclis Başkanlığı için olduğunu, kulis bilgileri olarak kamuoyuna iletiyorlardı.

Bunun üzerine Mustafa Karasu; ‘’O zaman size analiz değil, bilgi olarak bize ulaşanı sunayım…’’ diyerek şöyle konuştu: ‘’Kaynağımızın ilettiğinin doğru olduğunu düşünüyoruz. Baykal Erdoğan’a Ergenekon’un mesajını iletti: ‘30 Ekim 2014 MGK kararıyla varılan anlaşmaya devam mı? Tamam mı?’” Erdoğan’ın yanıtı ise ‘’Devam!’’ şeklinde oldu.’’ dedi. Yani 2014 yılı sonlarına doğru oluşturulan AKP+MHP+ERGENEKON faşist iktidar bloku ‘’Kutsal İttifak’’ a devam edecekti !.. Varılan devlet içi ortak karar, özcesi buydu…

Zaten 7 Haziran’dan birkaç gün sonra, ilk olarak MHP Lideri Devlet Bahçeli; ‘’Seçim sonuçlarını tanımadıklarını, seçimin yenilenmesi gerektiğini…’’ ilan etti. Ve böylece 1 Kasım 2015 Genel Seçimleri’ne giden sürecin başladığını duyurmuş oldu. Ardından Ceylanpınar provokasyonu; 24 Temmuz 2015 günü Lozan Antlaşması’nın yıldönümünde, Medya Savunma Alanları’nın Türk savaş uçaklarınca yoğun bombardımanıyla, yeni bir kanlı savaş sürecinin başlatılması; Suruç ve Ankara Gar katliamları peş peşe geldi. Nitekim 1 Kasım seçim sonuçları da, bu ‘’Kutsal İttifak’’ın sandıklara yansımasıyla, AKP’nin, MHP ve Ergenekon desteğinde tek başına hükümet kurmasını sağlamış oldu.

Bu gelişme ile yakın tarih, bir kez daha hafızamızda canlandı. Bu süreçte de CHP milletvekili Deniz Baykal, tıpkı geçmişte örneği olan uğursuz rolünü, 2002 Yılı Genel Seçimlerinden sonra, yine Tayyip Erdoğan’la baş başa İstanbul Boğazı’nda yedikleri yemek esnasındaki görüşmeyle de yerine getirmişti. Zira o dönemde Tayyip Erdoğan, bir şiir nedeniyle aldığı cezadan dolayı yasaklıydı. Ancak esrarengiz bu ‘’Boğaz Buluşması’’nın ardından, Tayyip Erdoğan’a adeta ‘’Yürü ya kulum !..’’ denilerek, önce Siirt Milletvekilliği, sonra da başbakanlığın yolu açılmıştı.

Bu tarihi gelişmeden aylar sonra, gazeteci Avni Özgürel, Radikal Gazetesi’ndeki bir makalesiyle, Tayyip Erdoğan’ın önünün açıldığı ‘’Boğazda baş başa yemek’’ meselesinin perde arkasını detaylıca yazdı. Buna göre Deniz Baykal o gece Kemalist generallerin mesajını (Siz bunu Ergenekon’un mesajı olarak anlayın…) iletti. Generaller, ABD’nin Irak’a müdahale edeceği bir dönemde; başbakanlığın ABD-İngiltere yanlısı Abdullah Gül yerine, kendilerince ‘’milli’’ nitelikleri daha gelişkin olan Tayyip Erdoğan’da olmasını, Türk devletinin bekası açısından daha uygun gördüklerini ve bu nedenle de Erdoğan’ın kendileriyle birlikte hareket edeceğini taahhüt etmesi durumunda, önünün hukuki ve siyasi açıdan açılacağının mesajını, Deniz Baykal üzerinden Erdoğan’a iletmişlerdi. Beklenen o söz verilmiş olacak ki, Recep Tayyip Erdoğan, bu buluşmadan sonra (2003’te) TC ‘nin Başbakanı olmuştu.

Kuşkusuz ki Türk devletinin çeşitli kliklerinin, bir Kürt soykırımını hedefleme kapsamında geliştirdiği yeni topyekun saldırı konseptinin; 24 Temmuz 2015 günü, Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde başlatılması, hiç de tesadüf değildi. Çünkü Lozan Antlaşması sonrası, 1919-1922 yılları arasında Kürtleri müttefik gören ve 1921 Anayasası ile somut bir bedene kavuşan, eşitlik temelli kardeşlik ruhu, adım adım terk edilerek; nihayet 1924 Anayasası ile Türkleştirme ve başta Kürtler olmak üzere tüm farklılıkları ulus-devlet cenderesi altında, zor yöntemlerle eritme politikası start almıştı. Daha sonra bu ruh, Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘’Gizli Anayasası’’ niteliğinde olan Şark Islahat Planı ile devletin her zaman zinde tutulan konseptine dönüştürülmüştü.

Bu nedenle, 24 Temmuz 2015 saldırısı, Kürtlere bu düşmanlık ruhunun yaşatılacağının mesajı niteliğindeydi. Nitekim 2015 ve 2016 yılları, Kürt halkına, Kürdistan’a ve onun özgürlük güçlerine karşı topyekun saldırılarla geçti. Her zamanki gibi Öcalan yine, işkenceye dönüşen mutlak bir tecrit sürecine alındı. Kürdistan’ın şehir ve kasabalarına tanklar sokularak yakılıp yıkıldı. Korkunç savaş ve insanlık suçları işlendi. Cizre bodrumlarında 180’i aşkın insan, diri diri ateşe verilerek, Nazi döneminde bile örnekleri az olan büyük bir vahşet uygulandı. Kürdistan halklarının kadın-erkek genç yiğitleri, dizginlerinden boşalmış bu soykırım saldırılarını, bedenlerini siper ederek, olağanüstü bir direnişle kırdı. Çok büyük bedeller ödendi; ama sonuçta imha konseptinin, tasfiye amacına ulaşması engellendi.

2016 yılı 15 Temmuz’undaki kontrollü askeri darbe senaryosu da, yine bu konseptin bir parçasıydı. Tıpkı Hitler’in Reichtag Yangını gibi planlı bir provokasyondu. Bu gerekçeyle, 20 Temmuz’da OHAL ilan edilerek, faşizmin kurumlaştırılması süreci adım adım geliştirildi. Tüm muhalifler, FETÖ veya PKK mensubu denilerek birer birer etkisizleştirildi. Medyanın %90’ı iktidarın kontrolü altına alındı. Zindanlar kapasitesinin çok üzerinde tıka basa doldurularak, işkencehanelere dönüştürüldü.

16 Nisan 2017 Referandumu ve 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri maskesi altında ve faşizmin kurumlaştırılması programı çerçevesinde, devlet mekanizmasının aşırı merkezileştirilmesi; Başta belediyeler olmak üzere, yerel demokratik kurumların tasfiyesi; devletin yargı, yürütme ve yasama yetkilerinin, ‘’Kuvvetler Birliği’’ mantığıyla Erdoğan’ın emrine verilmesi ve başta Suriye ve Irak olmak üzere Ortadoğu’da yayılmacı, Neo-Osmanlıcı bir fetihçi politikanın izlenmesi, Türkiye’de faşist rejimin yürürlüğe girdiğinin ilanı gibiydi.

Gelinen noktanın, siyasi literatürdeki adı artık fasizmdir. Faşizme karşı halklarımızın örgütlenmesi, bilinçlendirilmesi, demokrasi ittifakının sağlanması ve her türlü meşru mücadele yöntemiyle fedaice direnilmesi, yegane devrimci reçetedir. Emin olmalıyız ki; AKP, MHP, Ergenekon iktidar bloğu tarumar edilip çökertilmeden; çocuklarımıza ve torunlarımıza Türkiye ve Kürdistan’da özgür bir gelecek ve özgür bir vatan bırakmamız mümkün değildir.

Bu nedenle, özgür, onurlu ve insanca bir yaşam için; örgütleneceğiz, fedaice direneceğiz ve faşizmi mutlaka çökerteceğiz !.. Hiç şüpheniz olmasın ki; demokrasi, barış ve özgürlük hedefine, ancak böylesi keskin bir irade ve devrimci bir ruhla ulaşabileceğiz. Başkaca bir çıkış yolu da gözükmemektedir.

 

Bunları da beğenebilirsin