Düşünce ve Kuram Dergisi

TC’nin Kürt Fobisi, ‘Çöktürme Harekatı’ ve İlişkilerde Bozulma

Sezai Bulut

3 Ocak 2013 tarihili İmralı görüşmesinde Abdullah Öcalan şu sözleri dile getirmişti: “Bu süreç önemli, eğer birileri bozarsa daha yaygın şiddet, ölümcül temelde bir KCK operasyonu süreci gelişir.”[1] Abdullah Öcalan, demokratik kurtuluş ve özgür yaşam süreci adını verdiği ve Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk devleti arasında diyaloğun başladığı sürecin başında yukarıdaki uyarıyı yapmıştı. Nasıl ilerleyeceği konusunda birçok soru işareti ve açmazı barındırsa da, diyalog devam etmiş, 2013 Newrozunda Amed (Diyarbakır)’de okunan Öcalan’ın mektubu büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Öcalan mektupta yeni bir dönemin başladığına dikkat çekerek; silahlı direniş sürecinden demokratik siyaset sürecine kapı açıldığını belirtmiş, bu kapsamda KCK’ye gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çekme çağrısında bulunmuştu. KCK 8 Mayıs 2013 tarihli açıklamasında gerilla güçlerini sınır dışına çekmeye başladığını kamuoyuna duyurmuştu. Türkiye’nin ve hatta Ortadoğu’nun demokratikleşmesi için atılan bu tarihi adımların ardından; KCK’nin 9 Eylül 2013 günü yaptığı açıklamayla, geri çekilmeye karşılık Türk devletinin hiçbir adım atmaması, karakol, güvenlik amaçlı baraj yapımlarının devam etmesi ve yasal bir düzenlemenin yapılmaması gibi sorunlar nedeniyle geri çekilmeyi durdurduklarını ama ateşkesin devam ettiğini ilan etmesiyle süreç başka bir aşamaya geçmişti.

Bu yazıda iki toplum arasında iki yüzyıldır sakatlanmış olan ilişkileri büyük bir Kürt-Türk ittifakına dönüştürme fırsatı mevcut iken; bunun nasıl ‘büyük bozulma’ya evrildiğini, devletin Kürt fobisinin içinde bulunduğumuz süreci de kapsayan büyük çatışma ve kaos ortamına halkları nasıl ve neden sürüklediğini anlamaya çalışacağız. Yaklaşık 5 yıldır süren, Türkiye sınırlarını da aşan savaşın bu düzeye ulaşma ihtimalini Öcalan 23 Şubat 2013 tarihli görüşmede demokratik siyasi çözüm için yıllardır gösterdiği çabayı hatırlatarak şu sözlerle belirtmişti: “Özal’dan beri teşebbüs içindeyim, hepsi akim kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa felaket olur. Türkler de şunu bilmeli: Başarısızlık orta ve üst düzeyde savaş, isyan ve kaos demektir. Hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır.”[2]

 

Kürtler Güçleniyor

Türk-Kürt ilişkilerinde büyük bozulmanın önemli bir momenti olan 24 Temmuz 2015 Çöktürme Harekatı’yla farklı bir aşamaya geçen devletin Kürtlere yönelik topyekûn saldırısına kadar TC sınırları içinde ateşkes sürmüş, ara ara kesintiye uğrasa da İmralı’ya heyetlerin gidiş gelişi devam etmişti. Bu süreçte yaşanan gelişmeleri ve sonuçlarını birbirinden bağımsız olmayan iki dinamik üzerinden değerlendirmek mümkündür. Birincisi, art arda yapılan yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin yükselen bir grafikle ortaya koyduğu başarılar ve bunun 7 Haziran 2015 seçimlerinde barajın aşılması ile AKP’nin 13 yıl sonra tek başına iktidar olmasını engelleyecek düzeyde zirveleşmesi. İkincisi, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşıyla birlikte hegemonik güçlerin de içinde yer aldığı, merkezi Ortadoğu olan ve giderek Kürdistan’a kayan üçüncü dünya savaşı koşullarında Rojava ve Kuzey Suriye’de yaşanan gelişmelerle Kürtlerin elde ettiği kazanımlar.

Öncülüğünü Kürt siyasi hareketinin yaptığı, Türkiye demokrasi güçlerinden farklı siyasi parti ve yapıların birleşmesiyle oluşan HDK’nin partileşmesiyle kurulan HDP ile Türkiye illerinde, BDP ile Kürdistan illerinde 30 Mart yerel seçimlerine gidilmiş; 2009 yerel seçimlerinde gösterilen başarı tekrar edilerek 102 belediye kazanılmıştı. Yerel seçimlerden 5 ay sonra, Türk devlet ve hükümet sisteminde birçok tartışmayı da beraberinde getiren, 2007 anayasa değişikliği referandumu ile gerçekleşen değişiklikle Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanının doğrudan halk oylaması ile seçilmesi için 10 Ağustos 2014 tarihinde seçimler gerçekleştirildi. Bu seçimde HDP Eşgenelbaşkanı Selahattin Demirtaş aday olmuş ve %9,76 oranında oy alarak Türkiye demokrasi güçleri açısından önemli bir başarı elde etmişti. Ateşkes koşullarının ve İmralı görüşmelerinin etkisi AKP ve statükocu güçlerin beklediğinin aksine Türkiye demokrasi güçlerinin önemli bir ivme kazanmasını ve giderek güçlü bir cephe olarak örgütlenmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Rojava ve Suriye’de önemli gelişmeler yaşanıyor, savaş yayılarak ve derinleşerek devam ediyordu. 24 Haziran 2013 tarihli görüşmede Öcalan şunları söylemişti: “Aslında bu bir Kürt-Türk misakıdır ve birlikte kurtuluştur. Bu sınırları değiştirmek artık kolay değil ama sınırları faydaya çevirebiliriz, ekonomik birlik kardeşlik sınırına dönüşür. Tarihi bir ittifak doğuyor, bütün Kürtler Türkiye ile sağlam bir ittifak kuracak”[3] Suriye ve Türkiye sınırlarını fiili olarak aşacak, demokratik Ortadoğu’nun anahtarı olacak bu sözlerin sarf edilmesinden kısa bir süre sonra; Suriye iç savaşında üçüncü çizgi olarak inşa edilmeye başlanan Rojava Devrimi kazanımlarına dönük cihatçı örgütlerin saldırısına ilişkin, 21 Temmuz 2013 tarihli görüşmede Abdullah Öcalan’a şunlar aktarıldı: “Arkadaşlarımız bu gelişme üzerine Ahmet Davutoğlu ile bir görüşme yaptılar. Kendileri El-Nusra’yı desteklemediklerini söylüyorlar, ancak sınırdan giriş çıkışlar olduğu biliniyor.”[4] Bu sözler sonraki bir yıldan fazla bir süre içerisinde Rojava’da yaşanacak gelişmelere ışık tutuyordu aslında. Rojava demokrasi güçleri devrimi ilerletiyor, Kürtlerin öncülüğünde Arap, Süryani, Ermeni halklarıyla birlikte demokratik özerklik inşasına devam ediyorlardı. Bu kapsamda 6-7 Ocak 2014 tarihlerinde toplanan Rojava Özerk Yönetimi Yasama Meclisi anayasa niteliğinde olan Toplumsal Sözleşmeyi kabul ederek; Cizre, Kobane ve Afrin kantonlarını ilan etti.

Türkiye’de Kürt siyasi hareketi ve demokrasi güçlerinin giderek önemli bir güç haline geldiği, Rojava’da ise bu gelişmelerin yaşandığı dönemde Selahattin Erdem Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanan 1 Eylül 2014 tarihli köşe yazısında şunları belirtmişti: “AKP’nin eski Dışişleri Bakanı ve yeni Başbakanı Ahmet Davutoğlu istediği kadar “Biz IŞİD’e yardım etmiyoruz, ÖSO’ya ediyoruz” desin, YPG’nin esir almış olduğu IŞİD mensuplarının canlı itirafları gerçekleri net bir biçimde ortaya koymaktadır. Hem de hiçbir gerekçeyle farklı gösterilemeyecek bir biçimde. Denilebilir ki, bu gerçek zaten önceden biliniyordu. Bu konuda değişik basın organlarında sayısız belge yayınlanmıştı. IŞİD’in ele geçirdiği sınır bölgelerinde Türkiye-Suriye sınırı ortadan kalkmış, iki taraflı geçişler çok rahat hale gelmişti. Eğer IŞİD, Rojava Devrimine yönelik bu kadar saldırı yürütebilmiş ve ÖSO’yu bu denli geriletebilmişse, bunların hepsini AKP’nin ve özellikle de MİT’in desteği sayesinde yapmıştı.”[5]

 

Davutoğlu’nun “Öfkeli Çocukları”: İŞİD

Haziran ayında Musul’u ele geçirerek Irak ve Suriye topraklarında ilerleyişini sürdüren IŞİD 2 Ağustos tarihinde Şengal’e saldırarak Ezidi Kürtleri soykırımdan geçirmek istemiş, HPG güçlerinin müdahalesi ile soykırım engellenmiş ancak binlerce Ezidi Kürt’ü öldürerek katliam gerçekleştirmişti. Bunun ardından Demokratik Özerk Yönetimin bir parçası olan, Türkiye’nin Suruç kentine sınırı olan Kobane kenti 16 Eylül tarihinde kentin batı ve güney cephelerinden gerçekleşen topyekün bir saldırı ile IŞİD tarafından kuşatmaya alındı. Tam da bu dönemde, 2 Ekim’de, Türk ordusuna Suriye ve Irak topraklarında sınır ötesi operasyon yetkisi veren tezkere TBMM’de kabul edilmiş; IŞİD’in sınırı kullanarak saldırılarını gerçekleştirdiği, Suruç-Kobane sınırında binlerce insanın nöbet tuttuğu, Kobane halkının ve YPG güçlerinin direndiği, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde Kobane halkı ile dayanışmak için Serhildana kalktığı günlerde Tayyip Erdoğan’ın 7 Ekim’de Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada ‘Şu anda Kobane düştü, düşüyor’ sözleri hem sürecin gidişatı hem de Suriye, Türkiye ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesine yol açacak Kürt-Türk ittifakının gerçekleşme ihtimali açısından yeni bir dönemi ifade ediyordu. Selahattin Erdem’in de belirttiği gibi eğer IŞİD Rojava Devrimine yönelik bu kadar saldırı yürütebilmiş ise bunu AKP’nin desteği sayesinde yapmştı.

IŞİD’in Kobane’ye saldırdığı günlerde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından hazırlanan, 30 Ekim MGK toplantısında kabul edilen ve daha sonra ortaya çıkan ‘Çöktürme Planı’ belgesi Türk devleti ve hükümetinin planını net bir şekilde ortaya koyuyordu: İlk olarak IŞİD eliyle Rojava Devrimini boğmak, ardından topyekün saldırı ile Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmek. Ancak devletin isteği gerçekleşmemiş, 6-8 Ekim Serhildanının ve dünya kamuoyunda oluşan tepkinin de etkisiyle 20 Ekim’de ABD tarafından hava desteği sunulan YPG güçleri büyük bir direnişle 26 Ocak itibariyle Kobane’yi IŞİD’den temizlemişti. Bu zaferle planına büyük bir darbe vurulan Türk devletinin ‘Çöktürme Planı’nı devreye soktuğu 24 Temmuz 2015 tarihine kadar geçen sürede iki önemli durak noktası bulunmaktadır: Birincisi, 22 Şubat Süleyman Şah operasyonu ve 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatı, ikincisi 7 Haziran seçimleri. Öcalan’ın PYD’ye yaptığı çağrı ile IŞİD’in saldırı tehdidi altından bulunan Süleyman Şah Türbesi YPG ve Türk askerinin ortak operasyonuyla Eşme köyüne taşındı. Öcalan 2015 Newroz’unda okunan mektubunda bu olayı “Eşme ruhu” olarak ifade etmişti. Türk devleti için ezmeyi başaramadığı ve giderek Suriye’de önemli bir güç haline gelen Rojava Özgürlük güçleri ile gerçekleştirilen bu operasyon, Öcalan’ın önerdiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı Kürt-Türk ittifakına dahil olması için belki de son şanstı. Bu operasyon sonrası İmralı’da yapılan görüşmeler sonucu kabul edilen, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt Sorununun çözümü için gerekli perspektifi içeren 10 maddelik deklarasyon, 28 Şubat tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda İmralı Heyeti üyeleri ve Hükümet temsilcilerinin katılımı ile açıklandı. Ancak deklarasyonun içeriğine ilişkin hiçbir somut adım atılmadığı gibi Erdoğan kısa bir süre sonra mutabakatı tanımadığını kamuoyuna duyurdu ve 5 Nisan’dan itibaren İmralı görüşmeleri kesilerek Öcalan üzerindeki tecrit derinleştirildi. Bu koşullar altında Türkiye demokrasisi için bir dönüm noktası olacak ve içinden geçtiğimiz günleri etkilemeye devam eden 7 Haziran seçimlerine gidildi.

7 Haziran 2015 seçimleri Türkiye halklarına AKP’nin iktidarını hegemonikleştirmesi ve demokratikleşme arasında bir tercih sunuyordu. Gücünü giderek arttıran, Türkiye halklarından büyük ilgi gören HDP’nin il binalarına ve seçim bürolarına yapılan saldırılarla ve kırsalda gerilla güçlerine dönük operasyonlarla provoke edilmeye çalışılan seçim propaganda süreci 5 Haziran’da HDP’nin Amed mitinginde IŞİD eliyle bomba patlatılması ile tamamlanmış oldu. Selahattin Erdem 8 Hazian 2015 tarihli Yeni Özgür Politika gazetesindeki yazısında seçimlerle birlikte yeni başlayacak süreci şu cümlelerle net olarak belirtmişti: “Sonuç ne olursa olsun şu bilinmeli ki, 5 Haziran Amed katliamıyla faşizm ve demokrasi arasındaki mücadelede yeni bir sürece girilmiştir. 5 Haziran katliamı, AKP’nin iktidarını silahla korumakta kararlı olduğunun en açık bir göstergesidir. O halde AKP’nin bu tutumuna ve ısrarına karşı da demokratik direniş mücadelesi yeni ve topyekun bir karakter kazanmak zorundadır. Seçim olsa da olmasa da faşizm ile demokrasi arasında böyle tarihi bir mücadele kesinlikle yaşanacaktır. Sonucu ise, mücadele eden tarafların haklılıkları ile stratejik ve taktik yaklaşımları belirleyecektir”[6]

 

AKP’nin Düşüşü ve Savaş: 7 Haziran

7 Haziran seçimlerde HDP %13 oranında oy olarak Türkiye demokrasi güçleri adına büyük bir zafer kazandı ve AKP iktidardan düştü. 15 Haziran’da Gire Spi’nin Rojava özgürlük güçleri tarafından kurtarılarak özerk yönetim alanlarının birleştirilmesinin ardından; IŞİD çetelerinin 25 Haziran’da bombalı araçla Türkiye üzerinden Kobani’ye yönelik gerçekleştirdiği ve 251 kişinin hayatını kaybettiği saldırından bir gün sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 26 Haziran 2015 tarihinde Kızılay’ın düzenlediği iftarda şu sözlerle yeni süreci ve izleyecekleri pratiği duyurdu: “Buradan tüm milletime sesleniyorum, tüm dünyaya sesleniyorum. Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bunun bilinmesini istiyorum. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz”[7] 5 Haziran’da başlangıcını yaptıkları katliamlara 20 Temmuz’da Urfa’nın Suruç ilçesinde Kobane’ye yardım götürmek için toplanan 33 sosyalist genci yine İŞİD eliyle katlederek devam ettiler. 22 Temmuz’da yine Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde gerçekleşen, üzerinden yaklaşık 5 yıl geçmesine rağmen hala failleri ve içeriği aydınlatılmayan iki polisin öldürülmesi komplosu bahane edilerek 24 Temmuz günü Medya Savunma Alanlarına uçaklarla 400 hava saldırısı yapılarak Kürt halkına karşı topyekün saldırı kararı alındığı ilan edildi. Seçim kaybeden AKP hükümeti savaş kararı ile birlikte, MHP’nin de destek sunmasıyla şiddet ve baskı ortamında iktidarı tekrar kazanma amacıyla 1 Kasım’da seçimleri yenilemeye karar verdi.

30 Ekim 2014 MGK toplantısında alınan, toplu imha, şehirlerin yıkılması ve toplu göçertmeleri, yaygın tutuklama ve gözaltı kararlarını içeren ‘Çöktürme Planı’ kararı devreye sokulmuş, Türkiye Cumhuriyeti devleti 100 yıla yaklaşan inkar ve soykırım politikalarını AKP öncülüğünde sürdürmeye karar vermişti. Erdoğan’ın yukarıda yer verdiğimiz sözlerinden de anlaşılacağı üzere, “Çöktürme Harekatı” ile önce Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi tasfiye edilmeye çalışılacak daha sonra Rojava işgaline girişilecekti. Kürt-Türk ilişkilerinde geri dönülmeyecek bozulmalara yol açacak bu karar karşısında Kürt halkı tek taraflı olarak demokratik özerkliğini inşa etmeye karar verdi ve 10 Ağustos 2015 tarihinde Şırnak Halk Meclisi tarafından yapılan Özyönetim ilanı Silopi, Cizre, Nusaybin, Hakkari, Batman, Varto, Bulanık, Edremit, İpekyolu, Gever, Sur, Silvan, Lice ile devam ederek Kürdistan’ın her tarafına yayıldı. Selahattin Erdem 24 Ağustos 2015 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanan yazısında mevcut durumu ve bu sürece nasıl gelindiğini, Kürt halkının neden demokratik özerklik inşasına başladığını ve buna karşı devletin başlattığı savaşı şu sözlerle net olarak ortaya koymuştu: “Halbuki Kürtler söz konusu siyasal değişimin kansız ve kavgasız gerçekleşmesini istediler. Bunun için şimdiye kadar ondan fazla barış projesi sundular ve tek yanlı ateşkes ilan ettiler. 19 Temmuz Rojava Devrimi gibi, tüm Kürdistan parçalarındaki özgürlük devrimlerini demokratik siyaset temelinde gerçekleştirmeye çalıştılar. PKK Lideri Abdullah Öcalan bu konuda 2013 ve 2014 yılları boyunca insanüstü bir çaba harcadı. 7 Haziran seçimi ardından PKK yönetimi, tüm partileri bir araya gelerek süreci bir demokratik yeniden yapılandırma süreci haline getirmeye çağırdı. Fakat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP yönetimi, faşist MHP’nin güdümüne girerek bu çağrıların hiçbirine kulak asmadı. Dahası Demokratik Özerklik çözümünün demokratik siyaset yoluyla gerçekleşmesinin zeminini kurutmak için yaşanan mevcut savaşı başlattı. İşte mevcut savaş ve kaos ortamına böyle gelindi. Aslında karanlık güçlerin güdümünde olan MHP’nin savaş ve kaos politikası Türkiye siyasetine hakim kılındı.”[8]

Aynı dönemde Türkiye demokrasi güçleri tarafından organize edilen ve 10 Ekim’de gerçekleştirilen Barış Mitinginde yine IŞİD eliyle iki bomba patlatılarak 102 insan katledildi. Bu katliamla devlet şu mesajı vermişti: Kürt halkına karşı aldığım soykırım kararının karşısında duran herkesi ve her kesimi yok etmeye kararlıyım. Özyönetim ilan edilen Kürt şehirlerinde sokağa çıkma yasağı kararları ve çatışmaların ortasında, baskı, şiddet, katliamın ve her türlü hile ve zorbalığın Türkiye halklarına dayatılarak gerçekleştirilen 1 Kasım seçimlerinde HDP temsilinde demokrasi güçleri %10,8 oranında oy alarak başarısını büyük oranda tekrarlamış ancak 7 Haziran’da düşen AKP hükümeti iktidarı tekrar ele geçirmişti. Bu sonuç yazının başında yer verdiğimiz Öcalan’ın uyarıları ve öngörülerinin giderek gerçekleşeceği; Türkiye sınırlarını da aşarak yayılacak ve derinleşecek kaos ve savaş ortamını artırarak Türk-Kürt ilişkilerini tarihsel sonuçları olacak düzeyde etkilemeye ve sakatlamaya neden olacaktı.

 

Sonuç Yerine

Ana hatlarıyla nedenlerini ve sonuçlarını sunmaya çalıştığımız dönemde yaşanan gelişmeler ileriki yılları ve içinden bulunduğumuz süreci yani ‘şimdi’yi belirlemeye devam ediyor. Beşinci yılında olan bu süreci iki bağlamda değerlendirmek mümkündür: Birincisi, Kürt halkını soykırımdan geçirmek amacı taşıyan, TC sınırları içinde ve dışında sürdürülen imha ve saldırı politikaları ve buna karşı özgürlük ve demokrasi ısrarını sürdüren Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin direnişi, ikinci olarak Türkiye siyasetinde darbe mekaniğinin devreye girerek faşizmin giderek kurumsallaşması. Mustafa Karasu 18 Kasım 2015 tarihinde Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanan yazısında şunları belirtmişti: “Şu anda çözümü halk yaratmıştır. Bu halkın en temel hakkıdır. Bu halka ait bir konuysa bu halk tarafından çözülür. Zaten halk kırk yıldır bu çözüme mücadelesini vermiştir. Şu anda özyönetim hamlesiyle bu çözüm somutlaştırılmakta, netleştirilmekte ve gerçekleştirmektedir.”[9] Kürt halkının demokratik özerklik inşasına giriştiği ve özyönetim ilan edilen şehirlere topyekün saldırıların başladığı günlerde yazılan bu cümleler imha ve soykırım saldırıları karşısında Kürt halkının gerçekleştirdiği direnişin özünü ve içeriğini net olarak açıklıyordu. Kürdistan’ın birçok şehrinde art arda ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte şehirler sırasıyla abluka alınıyor, devlet binlerce asker ve polisinin katılımıyla şehirleri ve Kürt halkını imha etmek için olanca gücüyle saldırıyordu. Bu saldırılara karşı başta Sur, Cizre, Nusaybin ve Şırnak olmak üzere onlarca kentte muazzam bir direniş sergilenmiş, devlet bu direnişi başta Cizre’de olmak üzere sivil ve yaralıları katlederek kırmaya çalışmıştı.

Ancak direniş karşısında çözülmeye yaşayan devlet sisteminde, Öcalan’ın İmralı görüşmeleri boyunca eğer çözüm gerçekleşmezse darbe mekaniği devreye girer belirlemesi hayat bulmuş; 7 Haziran seçimlerinin tanınmamasıyla başlayan darbe mekaniği Fettullah Gülen Cemaati tarafından organize edildiği iddia edilen ama bugüne kadar nasıl olduğu açığa çıkarılmamış 15 Temmuz darbe girişimi ile devam etmişti. AKP Hükümeti bu girişimi yönetim sisteminde istediği değişikliği gerçekleştirmek ve faşizmi kurumsallaştırmak için fırsata çevirerek; OHAL ilan etmiş, KHK’ler ile binlerce insanı işten çıkarmış, dernekleri ve sivil toplum kuruluşlarını kapatmış, Kürt halkının direnişi karşısında yaşadığı zorlanmayı bu yolla aşmaya çalışmıştı. Rojava özgürlük güçlerinin dönemin başbakanı Davutoğlu tarafından kırmızı çizgi olarak ilan edilen Fırat’ın batısına geçmesi ve ağustos ayında Minbiç’i cihatçılardan temizlemesinin ardından, Türk devleti ve AKP hükümeti darbe ve ohal ortamından da yararlanarak küresel güçlerden aldığı icazet sonucunda fırat kalkanı adını koyduğu operasyonla Cerablus-Bab-Azez hattını işgal etmişti. Bu operasyon daha önce IŞİD vekaleti ile gerçekleştirmek istediği Rojava işgali için ilk adım oldu. Bunun ardından faşizmi kurumsallaştırma önünde engel gördüğü Kürt demokratik siyasetine yönelik büyük bir operasyon geliştirerek; önce Eylül 2016’da başlayan kayyum atamaları ile Kürt halkının iradesini gasp edip 95 belediyeyi ele geçirmiş, daha sonra 4 Kasım 2016’da başlattığı siyasi soykırım operasyonları ile milletvekilleri başta olmak üzere binlerce siyasetçiyi tutuklamıştır. Tüm bu yaptıklarına rağmen Özgürlük Hareketini tasfiye edemeyen, demokrasi mücadelesini geriletemeyen AKP, MHP’nin resmi ortaklığı ile gidilen 16 Nisan 2017 referandumunda çeşitli hilelerle %50’i bulmuş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla tek adam diktatörlüğünü getirmiştir. Bu dönemde Arap, Süryani, Ermeni ve Çerkez halklarının katılımıyla büyüyen Rojava Özgürlük güçleri Kuzey Suriye Federasyonu’nu ilan etmiş, Suriye Demokratik Güçleri olarak yeniden yapılanmış, 10 Mayıs 2017’de Tabqa barajını bunun ardından 10 Ekim 2017’de Raqqa’yı İŞİD’den temizleyerek tarihi başarılar elde etmişti. Bu gelişmeleri kendi bekasını için tehlike olarak gören ve 24 Haziran 2018 seçimlerine savaş ortamında girmek isteyen AKP-MHP, Rusya’ya verdiği tavizler neticesinde 20 Ocak 2018’de Afrin’i işgal etmek amacıyla bir saldırı başlattı. Suriye Milli Ordusu adını verdiği IŞİD ve Nusra artığı çetelerle Afrin’i işgal eden, savaşı yayarak ve derinleştirerek ayakta durmaya çalışan faşizm en son 9 Ekim 2019 tarihinde Gre Spi ve Serekaniye’ye dönük işgal girişiminde bulundu.

Tüm bu olanlar tasfiye etmeyi başaramadığı Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye demokrasi güçleri ile soykırıma direnen Kürt halkı karşısında zorlanan AKP-MHP savaşı ve kaosu Suriye ve Rojava topraklarına yaymasıyla sonuçlandı. Gelinen aşamada sonuç olarak; belki de uzun yıllar daha sürecek bir savaşın ve çatışmanın ortasında; İdlip ve Kuzey Suriye’de bataklığa düşmüş bir halde çırpınan bir Türk devleti, buna karşılık üçüncü dünya savaşının merkezi haline gelen Kürdistan’da ve Öcalan’ın demokratik ulus çizgisinde özgürlük ve demokrasi inşasını bölge halkları ile birlikte sürdüren Kürt Özgürlük hareketi bulunmaktadır.

 

 

Kaynakça

[1] Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Weşanen Mezopotamya, Neuss, 2015, S.15.

[2] Öcalan, S.16.

[3]Öcalan, S.93.

[4]Öcalan, S.100.

[5]Selahattin Erdem, “KDP’nin JİTEM’i”, Yeni Özgür Politika, Aldındığı URL: https://yeniozgurpolitika.net/kdpnin-jytemi/

[6] Selahattin Erdem, “AKP Faşizmine Karşı Demokratik Direniş”, Yeni Özgür Politika, Alındığı URL: https://yeniozgurpolitika.net/akpfathizmine-karthy-demokratik-direnith/

[7] Erdoğan: Bedeli Ne Olursa Olsun. (26.06.2015). Sözcü Gazetesi. Alındığı URL: https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/erdogandan-onemli-aciklamalar-6-870507/

[8] Selahattin Erdem, “Zafere Kadar Devrim”, Yeni Özgür Politika, Alındığı URL: https://yeniozgurpolitika.net/zafere-kadar-devrim/

[9] Mustafa Karasu, “Kürt Halkı Çözümü Gerçekleştiriyor”, Yeni Özgür Politika, Alındığı URL: https://yeniozgurpolitika.net/kurt-halky-cozumu-gerceklethtiriyor/

Bunları da beğenebilirsin