Kapitalizm Tufanına Karşı Çağdaş Nuh’un Gemisi: Barış ve Demokratik Toplum
Murat Aslan
Barış ve demokratik toplum çağrısını doğru anlamak iki şeyi elzem kılar. Bunlardan birincisi; zaman ve mekan (dünya, bölge, ülke) koşulları olurken, ikincisi ise; çağrının temel kolonlarını oluşturan “tarihsel toplum sosyolojisi”, “Demokratik Toplum”, “Demokratik Siyaset”, “Barış” gibi kavramların demokratik modernite paradigmasındaki anlamlarının doğru bilinmesidir.
A-Zaman ve Mekan Koşulları (Tufan ve Gemi)
1990’lardan itibaren literatüre giren küreselleşme, neoliberalizmle beraber kendini revize eden kapitalist modernitenin vardığı yeni düzeyi ifade eder. Sermayenin küreselleşmesi çokuluslu şirketlerin güçlenmesiyle beraber ticaretin, pazarın ve endüstriyel üretimin bir ulus-devlet tekeline bağlı kalma durumundan çıkıp küresel bir sermaye birikim ve dolaşım ağının oluşmasını, özel tekellerin ahtapot misali tüm küreyi sarmalarını ifade eder. Bunun önceki hegemonya biçimlerinden farklı ideolojisinin (liberalizm) küreselleşmesiyle beraber bir küresel ideolojik hegemonyanın tesis edilmiş olmasıdır. Bu onun gücünün asıl kaynağı olmaktadır.
Abdullah Öcalan, küreselleşme çağında (21. Yüzyıl) emperyalizmin ve sömürgeciliğin karakterinin, evvel çağlardaki yapısından biçimsel olarak bazı farklılıklar gösterdiğini kaydeder. Nitekim günümüzde “emperyalizm ve sömürgecilik artık ülkelerin dışında değil, içindedir.” Eskinin emperyalist sömürgecileri dışarıdan gelen yabancı işgalcilerdi. Oysa şimdi “yabancının içteki işbirlikçisi” (tekelin içerdeki ayakları) sömürgeye ortaklardır.
Küreselleşme çağında sermaye tekellerinin küreselleşmesinin yanı sıra iktidar ve devlet aygıtlarının da küreselleşmesi özgürlük, demokrasi ve ekonomi alanlarında yaşanan sorunları çığ gibi derinleştirdi. “Küresel iktidarın içi ve dışı, ayrımı kalmadı.” Çokça millilik propagandası yapılmasına rağmen, gerçekte küresel sermaye ve iktidar tekellerinin ve yerel ortaklarının bir ulusal aidiyet veya dertleri söz konusu olmayıp, tek dertleri özel sermaye ve iktidar tekellerini mümkün olduğunca büyümek ve yaymaktır. Abdullah Öcalan askeri, kültürel ve ekonomik ayrımının da bir anlamının kalmadığını belirtir ve şöyle der: “ortak dil İngilizce, kültürü Anglosakson, askeri örgütü NATO, uluslararası teşkilatı BM’dir. Artık bir iki New York ve Londra vardır.” Burada küreselleşmenin doğurduğu korkunç çağdaki tektipleşmenin ve haliyle kültür ve toplum kırımının vardırıldığı düzeye dikkat çekilmektedir. Yerküreyi yutmak üzere olan yeni bir tufandır bu! Küreselleşen bu baskı ve sömürü tekelleri toplumun bütün ana sorunlarının temelini teşkil etmektedir. Bu durumda buna karşı geliştirilebilecek mücadele tarzı ve stratejisi de farklı toplumları karşıtlaştıran veya aralarında duvarlar ören bir biçimde değil, onları “farklılıklar içinde birlik” ilkesi temelinde birbirine yakınlaştıran, birleştiren bir biçimde olmak durumundadır.
Küreselleşme konusunda bilinen isimlerden biri olan R. Roberts’un tarihsel süreç içerisinde beş aşamalı bir süreçte gerçekleştiğini iddia ettiği küreselleşmenin evrelerini şöyle sıralar:
1- Oluşum aşaması (1400-1750),
2- Başlangıç aşaması (1750-1802),
3- Kalkış aşaması (1870-1920),
4- Hegemonya mücadele aşaması (1920-1960),
5- Belirsizlik aşaması (1960…)
Fikret Başkaya ise üç tarihsel evreden bahsedip bunları şöyle sıralar:
1) Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından keşfedilmesiyle başlayan kapitalist yayılma,
2) Sanayi devrimi ile başlayan endüstriyalist yayılma,
3) 1980’ler sonrası neoliberalizm ile başlayan küreselleşme”
Küreselleşmenin aşamaları ile ilgili bizim yorumumuz biraz daha farklıdır:
1-Küreselleşme aşaması, Akadların imparatorluk kurmasıyla başlayıp Roma imparatorluğunun çöküşüne dek sürer.
2- aşama, Hristiyanlığın devletleşmesiyle başlayıp İslamiyet’in devletleşmesiyle ivme kazanan Rönesans, Reform ve Aydınlanmaya dek devam eden süreç.
3- Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleriyle kendine alan açan, ama esas olarak Londra ve Amsterdam öncülüğünde yayılım kazanan, liberalizmi esas alan, 1960’lara kadar süren süreç.
4- 1980’lerde başlayan, 1990’larda zirve yapan neoliberalizm süreci.
En genel anlamda neoiberalizm, kapitalizmin 1980’lerden itibaren küresel çapta sistemsel, ideolojik ve politik anlamda (daha doğrusu stratejik) evrildiği yeni aşamada. Daha basit bir ifadeyle, devlet kapitalizmi yerine özel kapitalizm, devlet yerine özel tekeli esas alır.
1929’da gerçekleşen büyük ekonomik krizden sonra bir “kurtuluş reçetesi” olarak Keynesçi ekonomik politikasına geçildi. Keynes, krizden kurtuluşun yolu olarak “güçlü devlet” önerisinde bulunuyordu. Tabi sistem bunu “refah devleti” adıyla propagandalaştırıyordu. Böylece kulağa daha hoş geliyor, ürkütücü olmaktan çıkıyordu. Keynesçi ekonomi politikasına göre tüm ekonomi kurumları devletin tekeli altında olmalıydı. Büyüme bu şekilde öngörülüyordu. 1980’lere kadar hakim ekonomi politikası olarak sürdü. Üretim ve örgütlenme modeli Fordizm’di. Yani işin verimini metanın standartlaştırılması ve yeni bir iş organizasyonuyla arttırmayı amaçlayan sınai örgütlenme, üretim ve faaliyet tarzını esas alıyordu.
Keynesçi ekonomi modeline mukabil (buna klasik liberalizm de denilebilir), neoliberalizm tüm ekonomi kurumlarının özelleştirilmesi devletin piyasa üzerindeki tekeli kaldırarak piyasayı özel tekellere açık hale getirmesini, ekonomik alana (aslında sermayeye) müdahale etmeyi bırakmasını önerir. İşte Türkiye’de, Tedaş, Türk Telekom, PTT, Tank-Palet fabrikası gibi kurumlar başta olmak üzere birçok kurumun, yakın tarihte peyderpey özelleştirilmesi neoliberal sisteme geçişin sonuçlarındandır. Üretim ve örgütlenme modeli “postfordizm”dir. Postfordizm iyi anlaşılmadan, neoliberalizm küresel yayılmacılığının ve tüketim toplumu yaratmasının sırrı tam olarak anlaşılamaz. Basit anlamda “standartçı modele karşı”, “esnek model” demektir. Piyasa koşullarının elzem kıldığı üretim, istihdam, ücret ve uzmanlaşma gibi konularda standartçı modelin yerine esnek modelin geliştirilmesini ifade eder. Böylece hem çeşitli nedenlerle arz-talep dengesindeki değişimlere daha rahat uyum sağlanabilmesi hem de fordist örgütlenme modelinden kaynaklanan zaman ve kalite sorunun aşılması planlandı. Böylece hem yerküredeki tüm pazarlara hatta her evin içine kadar girilebilecekti, hem de bütün insanlığın “müşterileşmesi” mümkün olacaktı. Bu dahiyane planın mimarları, çok uluslu şirketlere sahiplik eden, ultra sermayedarlardır. Bu sayede 1980’lerden itibaren çok uluslu şirketler küresel ekonominin, ticaretin, üretim ve tüketimin en etkili aktörleri haline geldiler. Başka bir tabirle sermayenin direksiyonuna geçtiler. Elbette daha önce de uluslararası alanda ticaret ve üretim yapan şirketler vardı; ancak şirketler açısından, 1980’lerden önceki ve sonraki dönemler arasındaki farkı şöyle özetleyebiliriz: Neoliberalizmden önce şirketlerin ekonomi politikası ulus-devletler tarafından belirlenildi. Neolibaralizm ile beraber çok uluslu şirketler ulus-devletlerin ve hatta bölgelerin politikalarını belirlemeye başlamıştır. Böylece sermaye bir devlete bağlı olmaktan çıkıp küresel çapta biriktirilebilen ve hızlıca işletilebilen bir yapıya kavuştu. Önceki dönemde egemen devletlere bağlı olarak sömürge ülkelerine giren şirketler, kaba bir biçimde “devlet içinde devlet” gibi hareket ederek tepkilerin hedefi haline geliyorlardı. Yeni dönemde ise, Abdullah Öcalan’ın “ortaklık” kelimesiyle ifade ettiği gibi hükümetleri ve yerel sermaye odaklarını kendilerine bağlayarak daha görünmez, incelikli bir biçimde ülkelerinin her yerine yayılmaya başladılar.
Sermaye tekellerinin iliğine kadar sömürdüğü coğrafyaların yanı sıra bir de kendilerini ana üs olarak belirledikleri ve sermayenin oralara aktığı alanlar vardır. Bunlar Batı Avrupa, ABD, Kanada, Japonya ve Çin’dir. Rusya’da 2000’lerden itibaren belli bir yükseliş trendi yakalanmıştı. Ancak bariz bir tuzak biçiminde içine çektikleri Ukrayna savaşıyla sermayenin Rusya’ya akmasının önü, önemli oranda kesildi. Yeni dünya düzeni bu emperyalist paradigmaya göre dizayn edilmek istenmektedir. Sistemin dünya üzerinde kurumsallaşmasında öncü rol oynayan kurumlar vardır. Bu kurumlar şöyledir; WTO (Dünya Ticaret Örgütü), OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü), BM (Birleşmiş Milletler), IMF (Uluslararası Para Fonu), WB (Dünya Bankası).
Bir de entegrasyon sağlamakla görevli olan kurumlar vardır. Bunlar da şöyledir; AB (Avrupa Birliği), APEC (Asya-Pasifik Ekonomi Birliği), NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması).
Neoliberalizm ile beraber artık ulus-devletlerin sermaye üzerindeki tekeli giderek aşılıyor. Ulus-devletin misyonu bundan sonra idari bir kurum olmakla sınırlandırılacağı yönünde bir iddia var. 1990’ların itibaren özellikle Ortadoğu’da gerçekleşen savaş, saldırı ve müdahaleler bu iddianın doğruluğunu ispatlasa da, bölge ulus-devletlerin bu iddiayı ya ciddiye almadıkları ya da yeterince idrak edemedikleri görülmektedir. Bu nedenle kendilerini kaosun ortasında buldular, hem de çok hazırlıksız bir biçimde. BAAS’ın çöküşü, İsrail-Hamas, Hizbullah savaşı gündeme giren İran müdahalesi ve Kıbrıs (KKTC) statüsünün kaldırılması gibi durumlar, yeni dizayn operasyonun çoktan başladığını göstermektedir. Ulus-devletler ya parçalanacaklar ya da tam biatı kabul edeceklerdir. Üçüncü seçenek demokratik toplum paradigmasıdır.
Neoliberalizm ile gelişen küresel sömürgecilik dünyanın her yerinde, halkların ciddi tepkisini çekti, çekiyor. Zira neoliberalizmin insan hayatı üzerindeki istismarı korkunç bir düzeye vardırmışlardır. Halkları suni sorunlarla birbirine kırdırarak, toplumu kültürden ve ekonomiden kopararak, savaşı, yaşamın olağan durumu haline getirerek maddi-manevi sömürgeyi ayuka çıkarmaktadır. Yalnızca emeği sömürmekle kalmayıp “toplum” ve “insan” denilen olguları da sömürerek toplumdan geriye adına gösteri toplumu denilen bir kitle bireyden geriye ise bir zombi bırakmaktadır. Tüm insanlık tarihinin en korkunç toplumkırımı bu dönemde gerçekleşmektedir. Tam da bu nedenle kadınların, gençlerin, emekçilerin, çevrecilerin, sosyalistlerin, tüm anti-emperyalistlerin, savaş, işgal, sömürü karşıtlarının güçlü bir direniş sergilediklerine tanık olmaktayız. Bu bağlamdaki ilk direnişlerden biri, 1999’da WTO’nun ABD’nin Seatle kentinde yaptığı toplantıya karşı gerçekleştirilen başkaldırılardır. Bir diğeri de yine aynı yıl Abdullah Öcalan’a karşı gerçekleştirilen uluslararası komploya karşı başta Kürt halkı olmak üzere birçok toplumsal kesimin gerçekleştirdiği uluslararası direnişlerdir. Komplo neoliberalizmin Ortadoğu’daki stratejik planlarının en önemli adımlarından biriydi. Buna karşı gelişen direniş, Seatle merkezli en önemli direnişten çok daha etkili sonuçlar elde etmiştir. Çünkü Seatle direnişi bir “kitle” örgütlenmesi doğururken komploya karşı direniş, demokratik toplum paradigmasını doğurmuş, demokratik moderniteye büyük bir alan açmıştır. Neoliberalizmin her şeyi yutmaya çalışan bir tufan olduğunu erkenden farkeden Öcalan, İmralı sürecinde rafine, derin bir yoğunlaşma ve emek ile tufana karşı çağdaş bir “Nuh Gemisi” yaratmayı başardı. Nuh’un gemisinde nasıl ki tüm canlı türleri ve tufana karşı olan tüm insanlara yer var idiyse, adı “Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması” olan bu çağdaş gemide de durum aynı şekildedir. Nasıl ki o gün Nuh’a inanmayıp gemisine binmeyenler tufanda helak olmaktan kurtulamamışlarsa, bugün de Abdullah Öcalan’a inanmayıp bu gemiye binmeyenler, gemiyi kaçırdıktan sonra tufanda helak olmaktan kurtulamayacaktırlar. Barış ve demokratik toplum çağrısı hem gemiye davet, hem geminin kalkmak üzere olduğuna dair işarettir.
Tarihte öyle anlar vardır ki bir coğrafyanın kaderi daracık bir an’a sıkıştırılmıştır. O an, doğru anlaşıldığı, öngörüldüğü ve gerekleri yerine getirildiği takdirde kadere boyun eğmekten kurtulunur: “Kader özgürlük lehine dönüştürülür.” Ancak şayet bunu gören ve cesur, devrimci bir müdahalede bulunan kimse olmadığında, tarihsel bir özgürlük fırsatı heba olur gider. İşte Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile yapılmak istene şey, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’daki tüm toplumsal kesimlerin kader anına, fedakar, cesur ve devrimci bir müdahalede bulunup, halkların kaderini, özgürlük ve demokrasi lehine dönüştürmektedir. Uzun yıllar önce gazeteci Mehmet Ali Birand ile yaptığı röportajda Birand, Abdullah Öcalan’a şöyle bir soru sormuştu: “Siz çok önemli bir karar almak isterseniz, ama herkes buna katılmazsa, hatta karşı çıksa yine de bu kararı alır mısınız?” Öcalan ise şöyle cevap verir: “ bazen öyle bir fırsat doğar ki kader tayin edicidir. O anı bir kişiden başka hiç kimse görmeyebilir. Eğer o kişi cesaret edip o fırsatı değerlendirmezse, bir tarih yok olur gider. Doğruluğundan emin olduğum bir kararı herkes karşı çıksa bile alırım. Günün sonunda haklı olduğum görüldüğünde, karşı olanlar da beni anlamış olup, dahil olacaktır.”
Şimdi Barış ve Demokratik Toplum zemininin anahtar kavramlarına biraz yakından bakalım:
B- Gelecekten Gelen Mesaj
1.Demokratik Toplumdan Ne Anlaşılmalı? (Rota)
“Demokratik toplum, ahlaki politik toplumun çağdaş modernite halidir.” Hakeza farklılıkları en geniş biçimde kapsayan toplum biçimi olarak tanımlanır. Çünkü der Öcalan; “her toplumsal grup, tek tip kültüre ve vatandaşlığa mahkum kılınmadan, kendi öz kültürü ve kimliği etrafında oluşacak farklılıklar içinde yaşayabilir. Kimlik farklılaşmasından, siyasi farklılaşmaya kadar topluluklar potansiyellerini açığa çıkartıp aktif bir yaşama dönüştürebilir.” Demokratik toplum sisteminde toplumlar homojenleştirilmez. Yaşamın güzelliği, anlamı ve zenginliği, çok renklilikte aranır. Tek renklilik çirkinliğin ve fakirliğin kaynağı olarak görüldüğü için ondan itinayla kaçınılır.
Abdullah Öcalan kapitalist modernitenin, kapitalist üretim toplumuna karşı demokratik toplumu alternatif olarak savunur. Demokratik konfederalizmin temel harcı da, demokratik toplumdur. “Ulus-devletin aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu, toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.” Öcalan’ı iyi okuyanlar onun zaten hiçbir zaman bu tür statüleri hedeflemediğini bilirler. Demokratik konfederalizmi ayrı ele almak gerek. Zira o, bilinen klasik anlamlarıyla federasyon ya da idari özelliklerin çatısı değildir. Demokratik konfederalizm, ulus-devlete alternatif olan bir demokratik toplum formu olup, halkların farklılıklar içinde birliğini ifade eder. Asrın çağrısı ile gerçekleştirilmek istenen, tam olarak bunun yolunu açmaktadır. Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan herkesin farklılıklar içinde birliğin tesis etmektedir. Bunun teminatı da katılımcı demokrasi ve demokratik siyasettir.
Abdullah Öcalan ahlaki ve politik toplumun kategorik olarak demokratik toplumu içerdiğini belirtir. Demokratik toplumun “iyilik, mutluluk, doğruluk ve güzellik (…) ile özsel ilişkisi vardır.” Bu özsel ilişki, onun toplumcu, politik, etik ve estetik özüyle ilgilidir. Hatta “özgürlük, eşitlik ve demokrasi ile de özsel ilişkisi vardır.” Demokratik toplum özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin en yüksek düzeyde yaşanır hale gelmesinin ifadesi olmaktadır. En geniş toplum form olması nedeniyle tüm farklılıkları kapsar, “biz-öteki” ayrımına yer vermez. Söz konusu, özgürlük, eşitlik ve demokrasiyi mümkün kılmak ve sürdürülebilirliğini teminat altına almak ise ancak demokratik siyaset tarzıyla mümkündür. Bu durum, demokratik toplumun özünün ahlaki-politik toplum olmasından kaynaklıdır. Tam da bu nedenle Öcalan “Her birey ve grubun ödün vermeyeceği tek değer, ahlaki ve politik toplum olarak kalmaktaki ısrarıdır” demektedir. Ahlaki-politik toplum, farklılıklar temelinde eşitlik ve özgürlük için kendi başına ana koşuldur. Onun modern hali olan demokratik toplum; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasıyla beraber çok daha güçlü bir şekilde örgütlenme imkanı buldu. Asrın çağrısı ile de tarihsel bir çıkış yapma olanağına kavuştu.
Dönemin demokrasi anlayışlarındaki sistemsel sapkınlıklar vurgulanmıştı. Tabi oradaki vurgunun daha ayrıntılı biçimine Özgürlük Sosyolojisi’nde rastlıyoruz. “Demokratik toplum, bireysel özgürlüklerle kolektif özgürlükleri uyumlulaştırma da en elverişli zemin olduğu 20. Yüzyılın büyük yıkım getiren bireyci vahşi liberalizm ve kolektivist (firavun sosyalizmi) modelinin denenmesinden sonra iyice açığa çıkmış bulunmaktadır. Demokratik toplumun bireysel ve kolektif özgürlükleri dengelemek kadar, farklılıkları esas alan eşitlik anlayışını geliştirmede de en uygun toplumsal politik rejim olduğunu belirtmek mümkündür.” Buradaki vurguyu anlamak, günceli anlamak açısından kritik bir önem taşımaktadır. Burada demokratik toplum “Toplumsal Politik Bir Rejim” olarak tanımlanmaktadır. Vurgu “Demokratik toplum, ahlaki-politik toplumun çağdaş modernite halidir” tespitiyle birlikte değerlendirildiğinde kuramın özü daha belirgin biçimde açığa çıkıyor. Bu yorum eşliğinde Abdullah Öcalan’ın yakın tarihte, kamuoyuna deklare ettiği “D. Bahçeli ve R. T. Erdoğan’ın destek verdiği bu yeni paradigmaya ben de destek verme ehil ve kararlılığına sahibim” ifadesine yeniden baktığımızda, gelişmeler daha yerli yerine oturuyor. Bunun anlamı şudur; Abdullah Öcalan değil, devlet paradigma değiştiriyor. Devleti, demokratik toplum paradigmasına çekmeye çalışıyor. Devletin ciddi manada sıkıştığı görülüyor. Olaya, bu açıdan bakınca hem Abdullah Öcalan hem de Erdoğan ve Bahçeli tarafından bu yeni paradigmanın “anti-emperyalist” olarak tanımlamasının nedeni de daha iyi anlaşılmış oluyor. Anti-emperyalist olan, demokratik toplum paradigmasıdır. Türkiye kamuoyunun aşırı milliyetçileştirilmiş kodları nedeniyle “bu benim geliştirdiğim 25 yıllık paradigmadır” demek yerine anlayanın anlayacağı “ehilim” sözcüğünü kullandı. Bu şekilde sürecin önünü açtı. Kuşkusuz devletin demokratik toplum paradigmasını bütünen kabul ettiğini iddia etmiyoruz, ancak devlet aklının, uzlaşma ile demokrasiye belli bir düzeyde uyumlu olmayı kabul ettiği anlaşılıyor. Öcalan’ın açmakta olduğu bu alanda, kartopu misali, demokratik toplumu çığ gibi örgütleyecek olanlarsa Ona inananlardır.
2.Barış Ne Değildir? (Pusula)
Son 200 yılda böl-parçala-yönet politikası ile ülkeleri ve halkaları birbirine kırdıran kapitalist modernite güçleri, tarihsel toplum sosyolojisinde hiçbir karşılığı olmayan yapay çelişkiler üreterek, halklar arasında barışı güç düşmanlıklar yarattı. Bu politikanın en yoğun uygulandığı ve bedelin en ağır olduğu coğrafyalar sırasıyla Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika ve kısmen de Uzak Doğu oldu. Ortadoğu’da en zor diyet Kürt halkına pay edilirken oluşturulan (Lozan’ la) Kürt Kapanı’yla beraber Kürtler ile bölgedeki ulus-devletler (Türkiye, İran, Irak, Suriye) arasında kesintisiz savaş ve düşmanlık inşa edilmiş oldu. Böylece tarihsel Kürt-Türk, Kürt-Arap ve Kürt-Fars ittifak ve birlikteliği parçalanarak hem kesintisiz savaşla her iki taraf (Kürtler ve devletler) güçten düşürüldü hem de demokratik, özgürlükçü, güçlü bir çıkışın önü alındı. Böylece emperyalizmin Ortadoğu‘daki sömürgeci politikalarının önünde engel kalmıyordu. Abdullah Öcalan, genelde 25 yıllık demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmasıyla özelde de Barış ve Demokratik Toplum Çağrısıyla halkların, tarihsel ittifakını yeniden ama farklılık temelinde daha eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir temelde geliştirmek istemektedir. Ortadoğu tarihini derinlikli incelediğimizde bu kaostan, bu tufandan kurtulmak için başka bir yol haritasının olmadığını, en emin yolun bu olduğunu görüyoruz.
Toplumun ana sorunlarını 12 ana başlık altında kategorize eden Abdullah Öcalan “Toplumun Barış ve Demokrasi Sorunu”nu bu sorunlardan biri olarak değerlendirir. Barış kelimesinin kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelime olduğunu belirtip, bu kelimenin doğru tanımlanmadan kullanılmasının ciddi sakıncaları olduğuna dikkat çeker. Bununla beraber (bu tuzaklara karşı) üç temel ilke ile barışın “ne olmadığını“ anlatır.
1- Barış, tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılması değildir.
2-Barış, bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar değildir; aynı şekilde bir tarafın üstünlüğü sonucunda savaşın bitmesi de değildir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir.
3-Silahlar, toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmalıdır.
Bu üç koşul, ilkesel barışın temeli olarak belirtilir. Bu ilkelere dayanmadıkça gerçek bir barış inşa edilemez.
Abdullah Öcalan’ın barış tanımlamasında tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmez. Zira o; “Tarihin hiçbir döneminde ulus-devlet çağında olduğu kadar toplum, silahsızlandırılmamıştır” der. Bu anlamda Öcalan’ın barış tanımını, bir toplumun bütünüyle silahsızlandırılması biçiminde değil de, ne olursa olsun tarafların birbirlerine silahlarla saldırmaması konusunda anlaşması, silahlı üstünlük peşinde koşmaması, biçiminde okumak gerekir. Taraflar birbirlerinin kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmelidirler. Tam da bugünkü süreci 16 yıl önce öngören Öcalan, haklı ya da haksız hangi taraf olursa olsun silahla üstünlük sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda, barışın gündeme gelebileceğini belirtir. Bu anlamda barış, tüm tarafların, söz konusu sorunların çözümünde toplumların ahlaki ve politik, kuramsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmelerini ifade eder. “Politik çözüm denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.” Ancak şayet bir toplum için, ahlaki-politik kurumlar tümüyle işlevsiz bırakılırsa, savaş kaçınılmaz olur. Böylesi bir zorunluluktan doğan bir savaş özsavunma anlamına geldiği için, sömürgecilerin çıkardığı savaşlarla aynı anlamı ihtiva etmez. Nihayetinde barış da ancak özsavunma temelinde anlam kazanır. Bundan dolayı Öcalan, özsavunması olmayan bir barışın, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabileceğini belirtir. Özsavunmadan kastedilen şey ise ahlaki ve politik toplum karakterinin sağlama alınmasıdır. Bu durumda diyebiliriz ki; barış, ancak ahlaki politikanın rolünü oynamasıyla gerçekleştirilebilir. Tam da bu noktada, asrın çağrısında altı çizilen “demokratik siyaset” hayati bir önem kazanıyor: “Pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendinin feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” Demokratik siyaset, özsavunma rolünü üstlenirken, hukuki boyutta barışın teminat altına alınmasını sağlar.
Abdullah Öcalan’ın barış tanımlamasındaki diğer önemli bir nokta da şudur: En az bir taraf demokratik siyaset konumunda olmak durumundadır ki, bu barış tekellerin uzlaşması değil, toplumun barışı olabilsin. Gündemdeki barış görüşmelerinde demokratik siyaset konumunu Özgürlük Hareketi temsil etmektedir. Buraya kadar ki değerlendirmelerden açıkça anlaşılacağı üzere prensipte barış, devletin ve iktidarın üstünlük kurmasıyla sağlanamaz. Bu nedenle iktidar ve devlet tekel altına aldığı gücü ve üstünlüğü, demokratik toplum ile paylaşmak mecburiyetindedir. Bu olmadığı müddetçe barışın koşulları oluşmaz.
Barışı “Son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşması “olarak tanımlayan Öcalan, bu söz konusu koşulun ne olduğunu yukarıda paylaştığımız üzere, en açık haliyle ortaya koymuştur.
3.Demokratik Siyasetin Önemi Nedir? (Yelken)
Sürecin ana gerekliliklerini ifade eden “Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK‘nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir” sözleri, barışın sağlanması için demokratik siyasetin, olmazsa olmaz olduğunu ifade eder. Toplumun ahlaki ve politik kurumlarının işlevselliği, en yalın ifadeyle, demokratik siyasetin işlevselliği anlamına gelir. Abdullah Öcalan “Bu işlevsellik ortadan kaldırılırsa savaş kaçınılmazdır” derken aynı zamanda, demokratik siyasetin toplumsal özsavunma ile olan bağını da ortaya koymuş oluyor. Zaten hiçbir zaman bu iki olguyu birbirinden ayrı ele almamaktadır. Demokratik siyaset, demokratik toplum için ontolojik bir öneme sahiptir. Tabi “demokratik siyaset“ kavramını “politik toplum“ kavramıyla da karıştırmamak gerekir. Toplum, zaten doğası gereği politiktir. Demokratik siyaset ise politik toplumun kurumsallaşan politikasını ifade eder. Kurumsallaşan demokratik siyaset aynı zamanda, ortamın da demokratikleşmesini elzem kılar. Tersi de geçerlidir. Yani ortamın demokratikleşmesi, demokratik siyasetin varlığını elzem kılar. Ortamın demokratikliği ile demokratik siyaset simbiyotik ilişki içindedir.
Demokratik siyaset kurumsallaşmasının diğer kurumsallaşmalardan farkı, onun hem kurumların tümü arasında bütünlük sağlaması hem de tüm kurumların karakterini demokratikleştirici güç olmasıdır. Haliyle demokratik siyasetin varlığı, diğer kurumsallaşmaların (parti, meclis, çeşitli gruplar, sendikal örgütlenmeler, medya vs.) varlığına da bağlıdır. Ancak her şeyden önemlisi, toplumun kendisini ilgilendiren tüm konularda tartışma ve karar alma süreçlerine aktif katılır hale getirilmesi, demokratik siyasetin başlıca aktivitesidir. Bu olmadığı müddetçe, toplum açısından özgürlük, eşitlik, demokrasi ve adaletin varlığından bahsedilemez. Bu yüzden Öcalan böyle bir durumda “Sonuç ya kaos ya diktatörlükle sonuçlanır“ diyor. Demokratik siyasetin birçok önemli hedefi olmakla birlikte en öncelikli hedefi, demokratik toplumun oluşumu ve bu çerçevede ortak işlerin tartışma ve kararla en iyi, hal yoluna konulmasıdır. Demokratik siyaseti ortaya koyan Abdullah Öcalan “Demokratik siyasetin yetkin kadro, medya, parti örgütlenmeleri, sivil toplum örgütleri, sürekli toplum eğitim çalışmaları ve propaganda gerektirdiği, asla göz ardı edilemez“ derken bu gerekliliklerin ana çerçevesini oluşturmuş oluyor. Bu gereklilikler doğru anlaşıldığı ve güçlü bir iradeyle sahiplenildiği oranda, başarılamayacak hiçbir şey yoktur. Demokratik siyasetin özelliklerini ise şöyle sıralar: “Toplumun tüm farklılıklarına saygılı yaklaşım, farklılık temelinde eşitlik ve uzlaşı gereği, tartışma üslubu kadar içeriği, siyasi cesaret, ahlaki öncelik, konulara hakimiyet, tarih ve güncellik bilinci, bütünsel bilimsel yaklaşım, sonuç almada ve başarılı olmada, demokratik siyasetin gerekli özellikleri olarak sıralanabilir.” Burada Öcalan, demokratik toplum inşasında ve demokratik siyaset icrasında başarılı olabilmenin temel gereksinimlerini ortaya koymaktadır. Hakeza bu gereksinimler “yetkinleşmenin” ölçülerini de belirlemektedir. Bu ölçüler uzun yıllar önce ortaya konulmuşken, hiç kimse, yeni dönemin görev, vasıf ve sorumluluklarının ve hatta tarz ve üslubunun ne olduğunu bilmediğini iddia edemez. Geriye kalan tek şey, yetkince anlamak, özümsemek ve uygulamaktır. Anlaşıldığı oranda özümsenir, özümsendiği oranda uygulanır.
4.“Ömrünü Tamamlamak” ve “Anlam Yitimi” (Varış)
27 Şubat‘ta yeni dönemin manifestosunu ifade eden mektup okunduğunda, bir kısım insanımızın anlamakta zorluk çektiği husus, Abdullah Öcalan’ın mektubunda geçen “1990’larda reel sosyalizmin iç nedenlerle çöküş ve ülkede kimlik inkarınının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK‘nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır“ sözleri oldu. Bu cümlelerde geçen “anlam yoksunluğu“ ve “ömrünü tamamlama“ söylemlerinin doğru anlaşılmadığı görülüyor (en azından ilk günlerde).
Burada Abdullah Öcalan maneviyat, zihniyet, ideoloji, kültür ve yaşam tarzı bakımından bir anlam yoksunluğu yaşanmasından bahsetmiyor. Çünkü bu yönleriyle Özgürlük Hareketi, yalnızca bir parti değil, aynı zamanda bir ruhtur, bir kültürdür. Bu ruh ve kültür, toplumda müthiş bir karşılık bulmuştur. Nitekim “Bir Halkı Savunmak-BHS” kitabında Öcalan, program taslağı bölümünde “Burada kurulmakta olan yeni bir parti değil, yeni bir yaşam tarzıdır“ dedi. Bu yeni yaşam tarzı Özgürlük Hareketi ile inşa edildi, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigması ile de anlam kazandı. Özgürlük hareketi, özgür Kürtlükle, direnişle, kadın özgürlüğüyle, ekolojik bilinçle, tarihsel toplum kültürü ve sosyolojisi ile özdeşleşti. Bu nedenle başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin yüreğinde, ruhani bir değer kazandı. Özgürlük Hareketi ve Kürtler arasındaki ilişkiyi yakından inceleyen bir gazeteci, şöyle bir tespitte bulunmaktadır: “Kürdistan’ın derinlerine açılınca, anladım ki, iki ayrı Özgürlük Hareketi var; birincisi, bir parti olarak bilinen Özgürlük Hareketidir. İkincisi ise Kürtlerin yüreğinde yer edinmiş, ruhani bir varlık olan Özgürlük Hareketidir.“
Peki, o halde anlam yoksunluğuna uğrayan ve ömrünü tamamlayan şey nedir? Hiç kuşku yok ki zaman-mekan koşulları ve varoluş gerekçelerinin ortadan kalkmasıdır. Mevcut zaman ve mekan koşulları, artık yeni bir strateji, yeni bir çıkış dayatmaktadır. Öcalan’ın külliyatını ve literatürünü iyi bilen ve mektubu o gözle okuyan herkes, hemen fark edecektir ki, aslında o sözlerle “Özgürlük hareketi görevini başarıyla tamamladı“ diyor. Bu yüzden çağrıda özellikle Özgürlük Hareketinin tarih sahnesine çıkış koşullarının altını çiziyor.
Her varlık, zaman ve mekanda, içinde oluştuğu zaman ve mekanın koşulları, o varlığın varoluş gerekçelerini de belirler. Söz konusu varoluş gerekçeleri ortadan kalktığında, o varlık da ömrünü tamamlamış olur. Kürt inkarının ayyuka çıktığı bir süreçte, tarih sahnesine çıkan Özgürlük Hareketinin varoluş gerekçesi, inkar siyasetini yıkmaktı. Bu, onun birinci görevi idi. Özgürlük Hareketi, varoluş gerekçesiyle, tutarlı bir şekilde yürüttüğü mücadele sonucunda, inkar siyasetini yenerek, birinci varoluştaki zamanını tamamladı. 2004-2005’te yeniden kurulan Özgürlük Hareketi, artık başka bir partiydi. Varoluş gerekçeleri daha başkaydı. Amacı, yeni varoluş gerekçesi demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigmasının tohumlarını serpmek ve bu tohumların toplumların bilincinde ve yüreğinde filizlenmesini sağlamaktı. Gelinen aşamada Özgürlük Hareketi, bu görevi de başararak, ikinci kuruluştaki varoluş gerekçesini de yerine getirmiş oldu. Zira, bu tohumu artık filizlendiği için demokratik toplum stratejisi ve demokratik siyaset tarzıyla mücadeleyi, yeni bir boyuta taşıma evresine girmiştir. İşte tam olarak o sözlerden kastedilen budur.
Tüm bu gerçeklikler ışığında açığa çıkan tablo şudur: Barış ve Demokratik Toplum Stratejisi, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan tüm toplumların farklılıklarını, öz kimliklerini koruyarak birleşmelerinin, birlikte demokrasiye ve özgürlüğe doğru, ileri bir adım atmanın çağını başlatmıştır. Bu tür büyük atılım süreçleri hem heyecanı, coşkusu hem de karmaşıklığı, sancısı derin olan, büyük devrimci duruş, inanç, moral ve kararlılık gerektiren süreçlerdir. Bir o kadar da, derviş kadar sabırlı, müthiş takipçi, öncü rol üstlenmeyi gerektiren süreçlerdir. Kazanan tüm ezilen halklar, inançlar, sınıflar ve kadınlar olacaktır.
Dipnotlar:
Yoruma kapalı.