Komün bir örgütlenme birimidir. Örgütlenme esası ortakçılık, örgütlenme ilkeleri eşit ve adil bölüşüm; örgütlenme biçimi dayanışma ve kolektivizm olarak özetleyebileceğimiz, insanlığın en eski toplumsal birimidir. Kelime kökü olan “kom” Aryen dillerinde “topluluk” anlamında kullanılmakla birlikte, bu kökten türetilen “kom-ün” kavramının Fransızca’da ilk kez ortaya orta çağdaki kent-şehir örgütlenmelerini tanımlamak için kullanıldığını görürüz. Ortaçağ kentleri hem teolojik hem de monarşik yönetimlere karşı özerk yapılar olarak, Avrupa’nın ilk yerel yönetim modeli olarak bilinirler. 1010’dan başlayarak merkezi yönetimle yaşadıkları çatışmalar sonucu her biri özerk meclisleri, seçilmiş yargıçları ve sivil otoriteye bağlı askeri güçleri vardır. Bu kent komünlerini ilk kez Kropotkin komünizm deneyimi olarak ele alır ve onların yönetim biçimlerini över.
Komünizm ve Komünalizm Ayrımı
Komünizm, komünalizm ve komünteryen gibi birbirinden farklı kullanımların tercihi, komün örgütlenmeleri arasındaki ideolojik farklılıklar ve Marksist gelenekten ayrışan yönlerin vurgusudur. Bizim komünizm yerine “komünalizm” kavramını kullanma tercihimiz, Marksizmin kuramcı perspektifi yerine, geleneksel ve halkçı çizgi üzerinden kendimizi tanımlamamızdı. Marksizm “bilimsel” hüviyetle tanımladığı kuramını Alman felsefesi, İngiliz ekonomi-politiği, Fransız ütopik sosyalizminden devşirerek hazırlar. Yani Alman felsefesinden -özellikle Hegel’in “diyalektik idealizminden”- diyalektik materyalizmi, İngiliz ekonomi-politiğinden değer teorileri, Fransız ütopik sosyalistlerinden de sınıf mücadelesi kavramını alarak oluşturur.
Marksist yaklaşımda komün örgütlenmeleri tarihi en fazla Thomas Müntzer, Jan Hus ve Anabaptistler kadar gider. Engels “Almanya’daki Komün Savaşları”nda Alman köylü isyanlarını referans gösterir ve Thomas Müntzer’i Marksist devrimci bir azizi haline getirir. Marks’ın yaklaşımı Engels’e göre daha dardır. Marks, Babeuf’u referans alır ve onu “ilk komünist” olarak tanımlar.
Özgürlük hareketinde ise ilk komün geleneği iktidar ve devlet dışı bütün örgütlenmeleri kapsar. Neolitik toplum komünalitenin en geniş toplumsal örgütlenme organizasyonudur. Yerel yönetim de bizde yine iktidar ve devlet karşısında varlığını sürdüren bütün örgütlü yapıları kapsar. Dolayısıyla özyönetim, demokratik özerklik ve konfederalizm de bu devlet ve iktidar tekelleri karşısında var olan örgütlenme modelleri olarak komünalitenin temel birimleridir.
Bookchin de “komünalizm” kavramını kullanır. 2023 yılında David Vanek’e verdiği bir röportajda “komünalizm” kavramını hangi amaçla kullandığını açıklarken “Anarşist geleneğin en iyisi, yanı sıra Marks’ta en iyi olanı kapsayan liberter ideoloji” diye tanımlar. Bookchin, Marksizmin en iyisi ile anarşizmin en iyisinin sentezi olarak formüle ederken, bizde ikisini de aşan, ikisinin de harici alanında kendini anlamlandıran bir ideolojik bakış açısı ortaya konulur. Birincisi; hem dünya görüşü hem de örgütlenme biçimi olarak anarşizmden yapısal olarak farklılıklarımız var. Örneğin Stirner bireyciliği savunur; devlet karşıtıdır ama bireyci bir örgütlenme modelini esas alır. Godwine aydınlanmacıdır. Proudhon “mülkiyet hırsızlıktır” der ama mizojinidir, kadın düşmanıdır. “Eksiksiz varlık erkektir, kadın erkeğin küçülmüş halidir” der ve devamla kadının erkek ile hayvan aleminin geri kalanı arasında bir ara evre olduğunu savunur. Neçayev, bir şiddet havarisidir, nihilisttir ve belki de anarşizmin yıkıcılık ve kaosla özdeşleştirilmesinin nedenlerinden biri Neçayev’in savunduğu görüş ve pratiklerdir.
Marksizm ile ayrışan yönlerimizi Abdullah Öcalan savunmalarında genişçe ortaya koyar. Marksizmin temel argümanlarına sürekli üretim etrafında dönmesinin (üretim ilişkileri, üretim araçları, üretim güçleri, üretim biçimi gibi) nedeni Marksizmin kıtlık döneminin ürünü olmasıdır. Marks’ın “general” lakabını taktığı oğlu açlıktan ölür. Marks ve Engels üretici güçler toplamını özellikle bir geçiş döneminde mümkün olduğu kadar hızlı biçimde arttırmak için devlete ihtiyaç olduğunu düşünürler. Ancak modern teknoloji öyle bir bolluk yaratmıştır ki günümüzün en büyük sorunu aşırı üretim ve aşırı tüketim biçimidir. Oluşturulan “bilimsel” sosyalizm kuramının bu obsesyonla ekonomiyi insan hayatının belirleyici faktörü olarak vurgulaması, etik hedefleri de reddetmesine yol açar. Sınıf konusunda ise ilk eleştiriyi Bakunin geliştirir. Marks’ın sınıf fetişizmi ve kent proletaryasının en ilerici ve devrimci sınıf olduğunu reddeder ve bu yaklaşımın fabrika işçilerinin “kırsal proletarya” üzerinde hakimiyet kurma anlamına geldiğini savunur. Marks köylüler için “kırsal aptallar” kavramını kullanır. Aralarındaki zıtlaşma öyle bir noktaya varır ki, Marks’ın “lümpen proletarya” diyerek küçümsediği; en ezilmiş, en yoksul ve yabancılaşmış kesimler için Bakunin “Burjuva uygarlığının nerdeyse hiç kirletmediği bu ‘ayaktakımı’nın, o ‘güruh’un kendi içsel varlığında ve özlemlerinde, kolektif hayatın olanca yokluk ve sefaletinde, gelecekteki sosyalizmin bütün tohumlarını taşıdığını düşünüyorum” diyecektir.
Fakat sınıf oluşumunu devletle başlatmak hep tartışma konusu olmuştur. Örneğin feminist hareketin ifade ettiği patriyarka ya da patriarşi devletten çok daha eskilere dayanır. Aynı konu bağlamında Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” adlı çalışmasında ortaya koyduğu “kastik katil” olarak erkek hegemonyasının oluşturduğu kastlaşma 30 bin yıllık tarihe dayanır. Yine jerontokrasi sınıfı da aynı şekilde devlet oluşumundan öncedir.
Komünizm ve komünalizm farkını devlet, iktidar ve hiyerarşinin ötesinde örgütlenme modelleri olarak tanımlayabiliriz. Komünizm kuramsal, komünalizm tarihsel-toplumsal pratik üzerinden gelişir. Kuram, elitist (eril) ve ütopyacıdır. Bir “toptanlaştırma” edimidir ve bu da “totaliterlik”le eşanlamlıdır. Örneğin sınıfcı yaklaşımda kent proletaryasının en ileri ve devrimci olduğu ve bu nedenle de diğer sınıflar üzerinde hakimiyet kurması gerektiği görüşü totaliterdir. Kuram fikri de elbette toplumsal bütünü açıklayıcı bir eleştiridir. Örneğin yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bilimsel sosyalizm tezi Alman felsefesi, İngiliz ekonomi-politiği ve Fransız ütopik sosyalizmin eleştirisi üzerinden geliştirilmiştir. Fakat sentez olarak sınıfa karşı sınıf, iktidara karşı bir başka gücün “diktatörlüğü” hevesidir. Kuramcı yaklaşımda bütün farklılıklar tek potada eritilir ve ortadan kaldırılır. Örneğin Sovyetlerde “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganıyla devrimde onlarla ittifak kuran bütün güçlerin inisiyatif ve örgütlenme alanlarını ellerinden alırlar. Bunlardan en büyük kitle anarşistler ile sosyalist devrimcilerdir. Anarşistler Ukrayna’da 6 milyonluk bir toplumsal tabanı komünler temelinde organize ederken, Kızıl ordu Troçki önderliğinde Ukrayna’daki anarşist hareketi kanlı bir biçimde ezer ve 1921’de de denizcilerle işçilerin Kronstadt isyanı olarak bilinen anarşist ayaklanmayı bastırır. İkinci ittifak gücü olan sosyalist devrimciler ise verilen sözlerin tutulmaması nedeniyle 1918’de Fanya Kaplan aracılığıyla Lenin’e suikast düzenler.
Komünalizm modelinde ise özerk örgütlenme yöntemiyle homojenlik yerine farklılığın özgünlüğünü esas alır. Özgürleştirici bir edim olarak özneyi çoğullaştırma, onun farklılığına saygı ile olur. Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda “sınıfa karşı sınıf yaklaşımı yerine, devlete karşı komün ikilemini ikame ettik” diyerek, örgütlenmenin esasının toplumsal farklılıklara değil, devlet ve iktidara karşı olması gerektiğini ifade eder.
Mao Zedung da birkaç noktada Marksizm’den ayrışan sosyalistlerdir. Mao sınıfsal çelişki yerine “asal çelişki” kavramını ortaya atar. Ayrıca yeni bir kavram olarak bir çelişkideki “asal uç” kavramını da ortaya koyar. “asal uç” kavramını tanımlarken, dünyada bir çelişkinin tek başına ortaya çıkmayacağını, üzerinde durulması gereken şeylerin iki ya da daha fazla çelişkinin bileşkesi olduğunu söyler. Bu bileşkelerden biri de hep diğerinden daha önde olur. Şeyin ya da durumun başat belirleyicisi bu “asal çelişki” olduğu için bunun sağlanması gerektiğini söyler. Ayrıca tek bir çelişkide iki öğeden biri diğerinden daha önemli olacaktır; bu da çelişkide asal uçtur. Bir şeyin yapısı, asıl olarak bir çelişkinin asal ucu tarafından belirlendiğinden bunu saptamak da önemlidir. Öte yandan asal uçla bunun bağlı ucun konumları da statik değildir ve değişebilir. Çünkü gerçekliğin yapısı sürekli değişimdir.
Mao, altyapı ve üstyapı çelişkisinde de Marks’ın tersini düşünür ve ona göre altyapının sürekli üstyapıyı belirlediğini savunmak rasyonaliteye ve insan mantığına aykırıdır. Zira çelişkide uçlar her an konum değiştirebilir. Yine Mao, Marks’ın uzlaşmaz, antagonist çelişki tezine katılmaz. Ona göre her çelişki düşmanca bir tutum sergilemeyebilir. Düşmanlık taşımayan bir çelişki de düşmanlık taşır hale gelebilir. Mao, Lenin’in kültürel belirlenimciliğine de karşı çıkarak Marksist dogmaların realiteyle uyuşmadığını öne sürer.
Marksist gelenekte “yerel yönetim”, “özyönetim” gibi kavramlara yer yoktur. Çünkü Marksizmde merkeziyetçilik (buna “demokratik merkeziyetçilik” denir) ilkesi geçerlidir. Bu nedenledir ki Sovyetlerden Latin Amerika’ya bütün sosyalist ülke deneyimlerinde yapılan ilk şey farklılıkların özgünlüğünü bastırmak ya da yok etmek olmuştur. Bunun uç örnekleri Çin’de Kültür Devrimi, Kamboçya’da ise Kızıl Kemerler şahsında kendini gösterir. Bu sebeple yıkılan devrimler de vardır. Örneğin Katalonya’da anarşistler çok güçlü olmalarına ve Konfederal Liberter Komünizm anlayışına dayalı bir yönetim kurulmasına rağmen, Sovyetlerin desteğiyle cumhuriyetçilerle birlikte onlara karşı saldırı gerçekleştirildiği için yönetim, diktatör Franco’nun eline geçer. Lenin, komünal örgütlenmeler bile olsa diğer farklı, özgün ya da özerk yönetimleri kesin bir dille reddeder ve “sol komünizmin” öteki formlarını “çocukluk hastalığı” olarak göz ardı eder. Bu konuda uygarlığın ancak içgüdüsel dürtülerin ağır biçimde baskılanması temelinde var olabileceğine inanan ortodoks Freudcular’la aynı kapıya çıkarlar.
Bizde yerel yönetimler iktidar ve devlet saldırılarına karşı direnerek oluşturulan tüm klan ve kabile yapılarını kapsar. Tarihin ilk kolonyal pratiği olarak bilinen Sargon’un saldırılarına karşı aşiret konfederasyonlarının oluşturduğu birlikler öz yönetim deneyimleridir. Marks, Babeuf’u “ilk komünist” olarak tanımladığına göre ondan önceki önder ve hareketleri komün deneyimi olarak görmediği anlamına gelir. Oysa Özgürlük Hareketi perspektifinde kahramanlık çağının destansı direnişleri köleliğe karşı neolitik değerleri koruma temelinde gelişen yerel yönetim ve komün direnişleridir. M.Ö. 6. Yüzyılda Çin’de yaşayan Taoistlerin geliştirdiği model yine iktidar güçlerine karşı yerel yönetim deneyimleridir. Çin’de Taoistler, hukuken yozlaştırılmakta olduğu ve hükümetin giderek merkezi ve hiyerarşik bir yapı kazandığı feodal bir toplumda yaşıyorlardı. Konfüçyüs bu gelişmeleri destekleyen hukuk okulunun baş sözcüsüydü ve her yurttaşın kendi yerini bildiği hiyerarşik bir toplum istiyordu. Taoistler ise bu dayatmayı reddediyor ve herkesin doğal ve kendiliğinden bir uyum içinde yaşayabileceğine inanıyorlardı.
Abdullah Öcalan son çalışmasında aynı döneme denk gelen ve tarihin ilk vejetaryen hareketi de olan Zerdüştlük hareketini de bir komün hareketi olarak değerlendirir. Aynı felsefeden etkilenerek M.S. 487’de ortaya çıkan Mazdek, özel mülkiyeti reddeden, ortakçı yaşamayı prensip olarak ortaya koyan, hayvanlara karşı saygı ve onları öldürmeyi yasaklayan yaklaşımıyla yine öz yönetim bağlamında gelişen komünal hareketlerdendir. Mazdek’in katledilmesiyle onun yerine direniş geleneğini sürdüren Babek, yine Ortadoğu’daki İsmailiye Hareketi,İhvân-ı Safâ ve daha sonra Irak’ta Bahreyn’e kadar geniş bir alanda örgütlenen Karmatiler, komünal toplum idealiyle bir araya gelen, öz yönetimlerini iktidar güçlerinin dışında kuran komün hareketleridir.
Batı Komün Deneyimleri
Tabor-Bohemya’daki Hussite Devrimi, 1525’te Thomas Müntzer’in önderlik ettiği Alman Köylü İsyanı ve 1534’te Almanya’daki Münster kenti komünü eşitlik ve özgürlük çağrısıyla gelişen ortakçı yerel yönetim modelleridir. Bunlardan Jan Hus ve Thomas Müntzer en çok bilinenleri olmakla birlikte, en az bilinenleri İngiliz Devrimi sırasında ortaya çıkan Diggers (kazıcılar) ve Rontersler’dir (Bağırganlar). İngiltere’de gerçekleşen bu köylü isyanları Essex ve Kentteki ağır vergilere karşı kitlesel protestolarla başlar. İsyana öncülük eden papaz John Ball eski eşitlik ve özgürlük çağına olan inancını şu mısralarla dile getirir: “Adem ekti Havva biçti/ O sırda soylu beyler neredeydi?” Özel mülkiyete ve eşitsizliğe karşı çağrısında ise “Her şeyde ortaklık kurulana kadar İngiltere’de işler yoluna girmeyecektir” der.
Münster komünü de 16. Yüzyılda Anabaptist hareketinin merkezidir. Anabaptistler kardeşçe sevgiyi ve malların paylaşılmasını isteyen, devlette resmi görev almayı ya da devlet uğruna silaha sarılmayı reddeden komün deneyimlerindendir. 1871 Paris Komünü, Sovyetler sürecinde Ukrayna’da Nestor Makhno’nun öncülük ettiği liberter komünler, İspanya’da 1936’ya kadar devam eden İspanyol anarşistlerinin komün direnişleri gibi komüne dayalı pek çok özyönetim modeli sayılabilir.
En yakın tarihli deneyim Chiapas özerk yönetim sayılabilir. Güney Meksika’da 1994’ten beri Chiapas bölgesinde kendi hayatlarını özerk belediyeler içinde örgütlerler. Bunlar herkese açık olan ve hiçbir hiyerarşisi olmayan yerel meclislerin kararlarını dile getiren delegelerden oluşur. Bu belediyeler “yasa” çıkarırlar, ancak bu yasaları ihlal edenleri hapse atmak yerine, kendi topluluklarına hizmet etmekle yükümlü kılarlar. Hatalarından öğrenmeyi prensip haline getiren bu insanlar “sorgulayarak yürümek” dedikleri şeyi uygularlar. 1996’da Markos tarafından okunan bir bildirgede “Zapatista’nın merkez komutanlığı ya da hiyerarşileri yoktur. Biz bir şebeke oluşturuyoruz, hepimiz direniyoruz” denildi. Meksika hükümetiyle anlaşmaya varan ve fiili özerkliğini resmi ve kurumsal özerklik biçiminde sürdüren bu oluşum günümüzde de varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Yerel Yönetimler Bağlamında Kent Hukuku İçin Bir Model
Yerel yönetimin en büyük birimi kenttir. Mezopotamya’da ilk ortaya çıkan devletler kent modelleridir. Antik yunan’daki “polis”ler, site devletleri birer kent devletleridir. Ortaçağ’da kurulan ilk komünler ve merkezi otoriteye karşı sergilenen direnişler kent komünleridir. Kentlerin özgün ve özerkliği ulus-devlet sürecine kadar devam eder.
Ulus-devletler farklılık ve özgünlükleri ortadan kaldırmak için sömürgecilik döneminin modelleri olmaları nedeniyle kentler için hiçbir hak kabul etmezler. 20. Yüzyılın ortalarında insan hakları temelinde gündeme gelen kimi haklar kent yaşamıyla ilgili olarak da kimi talepleri gündeme getirir. 1948 tarihli insan hakları evrensel bildirgesinde yer verilen kimi haklar izafi de olsa kente de uyarlanır. Örneğin eşitlik ve kardeşlik (md-1), işkenceye karşı durma (md-5), yasalar önünde eşitlik (md-7), konut ve iletişim dokunulmazlıkları (md-13) ve 1961 yılında BM çerçevesinde imzalanan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar sözleşmesinde ise konut dahil, yaşam koşullarının iyileştirilmesi bir hak olarak belirtilir.
“Kent Hakkı” kavramı ilk kez Henri Lefebvre tarafında 1968 yılında aynı adla yayınlanan kitabında yer alır. Sonraki yıllarda çevre ile ilgili haklar uluslararası hukukta yer almasına rağmen birebir kentle ilgili haklar karar altına alınmaz. 1985’te Avrupa Konseyi’nde imzaya açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı temel çerçeve olsa da 1994 yılında Maastricht Anlaşması’nda yer alan “subsidiarity” (yerellik) ilkesi, yerel düzeydeki hizmetlerin yerel yönetimlerce yerine getirilmesini önerse de Türkiye gibi katı merkeziyetçi ülkeler bu anlaşmalara çekince koymakta ve kabul etmemektedir.
“Kent Hakkı” kavramı adı altında ilk kez “hak” nosyonuyla 1992’de kentsel şart 1 ile gündeme gelmiş, 2007’de Leipzig Şartı ve 2008’de Kentsel Şart 2 ile geliştirilmiştir. Leipzig Şartı 2007 yılında AB’ye üye ülkeler tarafından “Sürdürülebilir Avrupa Kentleri için Leipzig Şartı) ile ülkelerin entegre kentsel gelişme politikalarının daha geniş bir perspektife oturtulmasını sağlamıştır. Türkiye gibi ülkelerin bu hakları tanımamasının tek nedeni etnik, dini azınlık veya siyasal grupların bu haklardan yararlanarak gelişebileceği ihtimalidir ve zaten ülkelerin siyasi temsilcileri bunu açıkça dile de getirmektedir.
Ancak ifade etmemiz gerekir ki, dünyada şuan en ileri görülen bu haklar hukuksal belirsizliğe sahip olup “hak” niteliğinden çok “dilekler ve talepler” olarak değerlendirilir. Zira bir hakkın “hak” olarak tanımlanabilmesi için hak sahibinin tam olarak belirlenebilmesi, konunun açık tanımı, muhatabın açık kimliğini saptaması gerekir. Fakat BM, Avrupa Konseyi ve AİHM gibi uluslararası karar alıcı kurumlar bundan kaçınmakta ve tanımda daima izafi bir alan bırakmaktadırlar. Örneğin uluslararası hukukta “haklar” tanımı yoktur. Klasik uluslararası hukukun, haklar değil, devletler hukuku olması nedeniyle devletin imtiyaz ve hakları yer alır. Unutmamamız gerekir ki uluslararası hukuk, devletlerin örgütlü varlığına dayanır, hakların değil.
Ayrıca uluslararası hukukun izafi dili, özneyi adlandırmaktan çekinerek uygulamayı ulus-devletlere bırakması, yaptırıma dayanmayan bir çeşit “dilek ve temenniler” biçiminde ifade edilen bu anlaşma ve kararlara rağmen, “kent hukuku” yoktur. Tıpkı “haklar”ın uluslararası hukukta yer almaması gibi, “kent hukuku” da literatürde yoktur. “Kent hakkı” nosyonunun belirsiz bıraktığı uygulama alanı, öznenin kimliğini görünürsüzleştiren total vurgusu, bu “hak” kavramının gerektirdiği “yükümlülüğü” ortadan kaldırmaktadır. Oysa hak kavramının kullanıldığı yerde hukuk ve hukukun bağlayıcı yükümlülüklerinin devreye girmesi gerekmez mi? Bu nedenle “kent hakkı” ile “kent hukuku” arasında ciddi bir fark var ve “kent hukuku”nun oluşturulmasından kaçınılmaktadır. Hukuk, sorumluluk ve yükümlülükleri ortaya koyar. Bu hakları uygulamakla yükümlü öznenin kim olduğu, bunu tanımaması ya da bu koşulları yerine getirmemesi durumunda cezai müeyyidelerin neler olduğunu belirler.
Bu nedenle biz öz yönetim ya da adem-i merkeziyetçilik bağlamında alternatif bir “kent hukuku” modeli için somut bir öneri taslağı ortaya koymakla başlayalım:
1-Her ilde çıkarılan fosil yakıtlardan elde edilen gelirden sadece %1’inin o ilde ikamet eden insanın hesabına bankaya yatırılması. Şırnak’ta günde 80 bin varil petrol çıkarıldığı ifade ediliyor, ama Şırnak Türkiye’deki yoksul şehirler sıralamasında en başta gelen şehirlerden. %1 elbette minimum seviyedir ve semboliktir, ama başlangıçtır. Bunu yapmaya yanaşmadıklarında ekonomik sömürü ve hırsızlığın nasıl yapıldığının teşhiri yapılmalıdır. Bütün ülkedeki gelir seviyelerinin tümünü aşan bir gelir kaynağı bir kentten sağlanıp, o kentin insanın bunun tek kuruş gelirinden faydalanamaması klasik sömürgecilik yöntemlerini de aşan bir uygulama olur.
2-Her ilde çıkarılan yeraltı ve yerüstü madenlerinin gelirleri yine o ilin barajlarından elde edilen elektrik gelirinin aylık bazda gelirinden %1’i o ilde ikamet eden her bir insanın hesabına bankaya yatırılmalıdır. İster özel şirketler eliyle yapılsın, ister devlet tarafından yapılsın, bir ilde elde edilen rezerv gelirlerinden o ilde yaşayan her insanın hakkı olduğu hukuki güvenceye alınmalıdır.
3-Hangi ilde sınır kapıları varsa, sınır geçişlerinden alınan gümrük vergisi gelirinden %1’i aynı kural temelinde o ilde yaşayan her insanın hesabına ayrı ayrı yatırılmalıdır. Bu durumda Hakkari, Van, Ağrı, Kars, Iğdır, Urfa, Antep ve Mardin illeri, kendi illerindeki gümrük vergisi gelirlerinden doğrudan etkilenecektir.
4-İster özel şirketler, ister devlet eliyle yapılsın, bir ilde yapılacak ve oranın havasını, suyunu ve doğasını etkileyecek her makro işletme, ilin rızası alınarak yapılmalıdır. Örneğin baraj yapımları, maden işletmeleri, termik santraller vb. projeler o ilde yapılacak referandumla karar altına alınması, o ilde yaşayan insanların yaşamlarını doğrudan etkileyebilecek projelerde karar verme süreçlerine dahil olmaları en doğal haklardır.
5-Her ilde kamu binalarının bahçe sınırları hariç; ilin meydan, cadde, bulvar giriş-çıkışları ya da dağ ve tepelerine bayrak, flama, slogan, sembol, heykel, büst ve anıtların inşası veya kaldırılması, o ilin belediye meclisinin kararına bağlı olmalıdır. İlde yaşayan insanların o ilde günlük olarak maruz kaldıkları sembol ve simgeler hakkında karar verme hakkı, o kentin insanlarına saygının en doğal gereğidir.
6-Belediyeler özyönetim birimleri olarak görülmek yerine “mali kaynak” olarak görülmektedir. Kent ölçeğinde etkinlik ve verimlilikten çok, mali nitelikli masraf artışına yol açması, bunların kent hukuku kapsamında yeniden yapılandırılmasını ve halkla “karşılıklılık” ilkesi temelinde konsolide edilmesini şart kılar. Kent hukuku niteliği gereği “hak ve sorumluluk” gibi iki temel özelliğe sahiptir. Bundan ilki kentte yaşayanların çevresel, siyasal gereksinimlerinin karşılanması, ikincisi de kentlilerin bu hakların gerçekleşmesi, korunması, geliştirilmesi için kent yönetimine bildirebilmelerinin, bununla ilgili eylem ve etkinlikte bulunabilmelerinin örgütlenmelerinin, bunlara ilişkin kararlara katılmanın, bilgi istemelerinin ve denetlenmelerinin güvence altına alınmasıdır. Yani “kent hukuku” kapsamında taahhüt edilen hizmetlere erişmek “hak”, kente karşı sorumluluk da “görev” olarak ele alınmalıdır.
7-Yerel demokrasi, özgürlük ve katılımın kent ölçeğinde etkinliği hukuki güvenceye alınmalıdır. Kentlilerin kenti değiştirebilme gücü ve talebini karşılayacak düzenlemeler temelinde karşılanmalıdır. Bu hak, kentin içerdiği kaynaklara bireysel ve kolektif erişim hakkını sağlamanın yanı sıra, kentleşme süreçleri üzerinde kolektif bir gün uygulamasını da kapsar. Örneğin yollara çöplerin atılması, lokanta ya da kahvehanelerin kaldırımları işgal etmesi, dükkan ve mağazaların tezgahlarının kaldırımlara taşması, cadde ve sokaklara yerli yersiz yerleştirilen kent mobilyaları, yapıları birer beton yığınına dönüştüren mimari anlayış, imar kararları ve imar kararlarının uygulanmasına kadar, tümü o bölgede yaşayan insanların salt çoğunluk kararıyla kabul ya da reddedebilmeleridir. Mevcut durumda kentleri birer reklam tsunamisine dönüştüren reklam tabelalarıyla ilgili bile kentlilerin karar alma hakkı yoktur. Oysa kent hukuku kapsamında kentte yaşayan insanların görüntü kirliliğine yol açan bu tür araçların kaldırılması ya da yerleştirilmesinde karar sahibi olabilme hakkı tanınmalıdır.
8-Kentlerde epidemiyoloji merkezlerinin kurulması ve çevre sağlığı gibi belirsiz ve ucu açık bırakılan alanların bu merkezler tarafından denetlenmesi. Gıda sağlığı başta olmak üzere, pestisit oluşumuna neden olan tarımsal ilaçların, sentetik gübrelerin yasaklanmasının bu merkezlerin tahlil sonuçları ve kararlarına bağlı olması; hava, su ve toprak kirliliği olmayan, doğası ve doğal kaynakları korunmuş, gıda sağlığı tescil edilmiş bir kent yaratmak için, tıpkı sağlık ocakları gibi bu epidemiyoloji merkezlerinin de il, ilçe ve beldelerde ihtiyaç oranında kurulması.
9-Her belediye tüm çalışmaları konusunda kent halkını bilgilendirmekle yükümlü olduğunda, sadece meclis ve bütçe çalışmaları değil, harcama kalemlerini de tüm detaylarıyla halkın denetimine sunacağı bir bülten oluşturması. Aynı zamanda yerel yönetimlerin ekonomik kalkınmaya kararlı ve bilinçli bir biçimde, doğrudan ya da dolaylı olarak katkıda bulunma konusunda sorumluluk üstlenen bir kent belediyeciliğini esas alması gerektiğinden, yatırım alanlarının yanı sıra, yıllık olarak işsizliğe ne düzeyde çare bulduğu, kent genelinde 1 yıl içinde kaç kişi veya aileye iş olanaklarını sağladığının somut ve kesin rakamlarının da bu bülten halka sunulması.
10-Beden ve ruh sağlığının korunmasına yardımcı bir çevrenin ve kent hizmetlerinin sağlanmış olduğu bir kentin yaratılması. Bunun için yaş, yetenek ve gelir durumu ne olursa olsun herkes için spor yapabileceği parkur, koşu alanlarının sağlanması, boş zamanını doğal ortamda değerlendirebileceği kent ile iç içe yeşil alan ve mekanların yaratılması.
11-Kentin tüm mekanlarında engellilerin yaşamını kolaylaştırabilecek, diğer yurttaşlar kadar onların da her alanda haklarının olduğu bilinerek kaldırım, yaya geçitleri, toplu taşıma gibi tüm alanlarda engelli yerlerinin yapılması. Yine toplum taşıma, özel araba sahipliği, yayalar ve bisikletliler gibi türlü kullanıcıları arasında biribirinin hareket alanlarını kısıtlamayan uyumlu ve düzenli bir kentin sağlanması
12-Birinci caddenin trafiğe kapatılıp kapatılmaması, peyzaj, yürüyüş yolları vb. Halk oylaması ile yapılması.
13-Her belediyenin uyuşturucu kullanımına karşı kent genelinde aktif mücadele stratejisinin olması, tedavi ve rehabilitasyon merkezlerini kurarak yürüttüğü çalışmalarda elde ettiği sonuçlar kent halkıyla paylaşması
14-Kent belediyesinin kentin eko-sistemine ne tür katkılar sağladığı, kentin ekolojik düzenlemesinde ne tür faaliyetlerin yaptığının sonuçlarını altı ayda bir kent halkıyla paylaşması.
15-Toplumsal cinsiyete karşı mücadele ve bilinçlendirme faaliyeti kapsamında okullarda eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları için bütçe, müfredat hazırlama, eğitmenlerin görevlendirilmesi ve okul yönetimleri ile eşgüdüm halinde bu faaliyetlerin yürütüldüğü cinsiyet eşitliğine dayalı bir kent taahhüdün olması.
16-Adil bir sivil toplumun kent yaşamındaki temel ilkesi, farklılıkların toplumsal ilişkilerini istisnasız gerçekleştirebilmesidir. Kentsel politika, demokratik olmak ve belli bir toplumsal kümenin bakış açısını dikte etmemek durumundadır. Böylelikle kentteki farklı kümelerin bir arada yaşamasına olanak sağlayan bir politika yaratılmış olur. Söz konusu politik tutum ilkesi farklılıkların baskılanması ya da eritilmesi değil, farklılıkların yeniden üretiminin desteklenmesi ve bu farklılıklara saygı gösterilmesine dayanır. Bunun için kent hukuku kapsamında demokratik eleştiri ve karşılıklı denetim mekanizmalarının oluşturulması elzemdir. Demokratik gelenek için olay ve olguların eleştirisi yapılır, birbiriyle ilişkilendirilir ve ilişkilere anlam yüklenir. Böylece insanlar arasında gizlenen değil dile getirilebilen özel alanlar oluşur. Kent hukuku, bu özel alanların çoğalması, birbirini tanıması ve birbirini tolere edebilmesi ile gelişir.
17-Yerel yönetimlerin bütün bu hakları bütün bireylere, cinsiyet, yaş, köken, inanç, toplumsal, ekonomik ve siyasal konum ayrımı gözetmeksizin; ruhsal ya da fiziksel özelliklerine bakılmaksızın sunulmasını sağlamak yükümlülüğü altında olduğu bir kenti esas almalıdır.
Komün Deneyimi Olarak Özyönetim ve “Pozitif Devrim”
Komün; paylaşım, dayanışma, karşılıklı bağımlılık ve kolektivizm prensipleri ile özyönetime farklı bir hüviyet kazandırır. Burada da Marksizm’den ayrışan temel yaklaşımımız; Marksizm de komünler merkeze iktidar ve devlet yapılarınca örgütlenirken; bizde komünler devlet ve iktidar tekellerinin harici alanında örgütlenir. Marksizm’de komün bir ekonomi birimi olarak tasarlanırken, biz de komün, demokratik ulusun örgütlenme ve inşa birimleridir. Marksizm’de komünal üretim ve bölüşüm prensibi ile fabrika dengesinin sosyalize edilmiş hali olarak örgütlendirilirken; bizde komün toplumun demokrasi ve sosyalizasyonunun çekirdek yapıları olarak tasavvur edilir. Marksizm’de sosyalizm aşamasında bölüşüm ilkesi “herkese emeğine göre” iken, komünizm aşamasında “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” der. Komünizmde ise bölüşüm ilkesi kişinin verdiği emek oranında olmadığı gibi, herkes için adil bölüşüm ve herkese ihtiyacı kadar prensibi geçerlidir.
Komünizm’de toplum daima başatken, devletin toplumdan ayrı, yapay bir üstyapı olduğunu kabul eder. O bir baskı aracı ve toplumsal kötülüğün başlıca nedenlerinden biridir. Bu nedenle komünist yaklaşım, Rousseau’nun öne sürdüğü “devlet halkın genel iradesini ifade edebilir” şeklindeki görüşünü reddeder. Yine devletle, bir ulusun ruhunun ifadesi olarak görmeye çalışan Hegelci mistisizme karşıdır. Aynı şekilde Marksizm’in, önce devleti kurup (sosyalizm aşamasında) sonra onu yıkma görüşünü de benimsemez. Abdullah Öcalan’ın tüm savunmalarında devlet ve iktidar çözümlemesinin yanı sıra, sistematik olarak toplumun devlet dışı örgütlenmesinin teori ve pratik gerekliliğini ortaya koyar. Son manifesto da ise “Komün, kendi kendini yöneten toplum demektir “belirlemesi ile bunun lokal bir yerel yönetim, belediye ya da kurumsal örgütlenmelerle sınırlı olmadığını, bütün toplumun yeniden bu kolektif dayanışma ve ilişki ağı üzerinden örgütlenmesi gerektiğini ortaya koymuş olur.
Landauer “devlet bir durum, insanlar arasında belirli bir ilişki, bir davranış kalıbıdır; onu başka ilişkiler kurarak, farklı biçimde davranarak yıkarız” demektedir. Her örgütlenme kendi ilişki ve etkileşim ağını oluşturur. Kendi sosyo-ekonomik örgütlenme ağınızı ve toplumsal varoluşunuzu devlet ve iktidar güçlerinin hükmedemeyeceği mesafeye çekerseniz, devlet işlevsiz kalır. Düşünce, söylem üzerinden idealini ortaya koyar. Dünyayı kuran ve söken şeyler söyler. Söylemin taşıyıcısının dünyayı değiştirmek üzere harekete geçebileceği bir alan ya da mekan açması, öznenin pratikle buluşma zeminini yaratması, kendini çoğullaştırması anlamına gelir. Öznenin komünal kültür üzerinden kendini çoğulaştırması, kendini dönüştürmek kadar toplumu da bu zemin üzerinden dönüştürmek anlamına gelir.
Neden bu toplumsal dönüşüm “pozitif devrim” olarak tanımlanır? Çünkü sistemin birey ve toplum ilişkileri bir sömürü cenderesi üzerinden işler ve negatiftir. Byung-chul Han “Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü” adlı kitabında sistemi nekromani (ölüm dürtüsü ya da ölüm tutkusu) olarak tanımlar. Sistemin toplumu çepeçevre kuşattığı mekanizmaların sömürü mekanizmaları olmasının yanı sıra, günümüzde bunun artık bir “özsömürü”ye öznesiz, failsiz bir sömürü biçimine dönüştüğünü ifade eder. Oysa hayat pozitif olana doğru akar. Bir yerde pozitif olanı yarattığınızda, bu, insanı çeker. “Çarpan etkisi“ sayesinde yayılır ve bir habitusa, davranışa, sosyaliteye dönüşür. Bu yüzden “pozitif devrim“ olarak tanımlanır. Toplumun komünal kültür üzerinden örgütlenmesi onun sömürü çarkından çıkması, kendi ekonomisini, sosyalitesini başka bir denklem üzerinde kurmasını sağlar. Toplumun pozitif olana doğru çekilmesi, makro sömürü mekanizmalarını işlevsiz hale getirir.
Her komün öz yeterlilik ilkesi gereği kendi üretim ve ekonomisini kendisi oluşturur ve karşılıklı bağımlılık ilkesi gereğince de kendi ihtiyaç fazlasını öteki birimlere aktarır. Bu konuda Sovyet kolhozları (halk çiftlikleri) örnek verilebilir. Sovyetler savaş dolayısıyla ciddi bir kıtlık karşı karşıyadır. Üretim seferberliği ile kolhozlarda kişilere bırakılan tarlacıklar (en çok 25 dönüm) Sovyetler Birliği’nde tüketilen etin %42’sini, patatesin%60’ını, yumurtanın %73’ünü üretiyordu. Bizde de devletin örtülü ekonomik ambargosu, işsizlik ve sistemin yarattığı krizler nedeniyle yaşanan sefalet, üretim ve ihtiyaçları karşılama seferberliği ile tersine çevrilebilir. Yani ekonomik ambargoyu boşa çıkarabilir, işsizliği bitirebilir ve toplumun refah seviyesini bu ekonomik birim ölçekli komünlerle sağlayabiliriz.
Fakat bu komünal örgütlenme sisteminin belediyeler üzerinden geliştirilmesi, belediyeleri anında sistemin birinci hedefi haline getirebilir. Zaten şimdiden valilerin yetki ve inisiyatif alanları genişletilerek, belediyelerin yetki alanlarının daraltılması yönünde iktidarın ciddi bir hazırlığı da görülmektedir. Bu yüzden bu toplumsal örgütlenmeleri belediyeler üzerinde merkezlendirmekten ziyade “merkezsizlik”, hedef olma rizikosu da aşmak anlamına gelmektedir. Merkezsizlik kavramını Gilles Deleuze ve Felix Guattari de “ Bin Yayla: Kapitalizm ve Şizofreni” adlı çalışmalarında “köksap” imgesi üzerinden açılımlarlar. Heterojenlik ve çokluk ilkelerini içeren bir kavram olarak betimlerler: “Bir generalin olmadığı ve örgütleyici belleğin ya da merkezi otomasyonun olmadığı, sadece bir durumlar akışıyla tanımlanan merkez, hiyerarşik olmayan, göstereni olmayan bir sistem” diye ifade ederler.
Merkezsizlik elbette zayıf örgütlülük ya da koordinesizlik değildir. Deleuze ve Guattari’nin “köksap” bitkilerinden rizomlardan parça kopardığınızda, yeşerir. Bu örneği komün, kooperatif örgütlenmelerine uyarladığımızda komünler arası eşgüdüm ve koordinasyonun kurum, dernek ve vakıflar üzerinden yürütülmesi, yetkilerin belediyelerde merkezileşmesini engellediği gibi belediyeleri de hedef olmaktan çıkarır. Komünlerin salt ekonomik birliklere indirgenmemesi, ideolojik ve siyasal niteliklerinin de örülerek toplumsal inşanın sağlanması için farklı bileşen ve inisiyatiflerin eşgüdümünü gerektirir. Örneğin bir komünün ekolojik bilinçle örgütlenmesi için o bölgedeki ekoloji derneği üzerinden bilinçlendirme çalışmaları ve pratik örgütlenmeleri öncülük edilmesi gerekir. Ya da kadın özgürlük perspektifine uygun zihinsel donanım için kadın derneklerinin oranının örgütlenmesinden sorumlu olması gerekir. Böylece kurum ve dernekler hem inşa sürecinin aktif özneleri olmuş olacak hem de toplumsal dönüşümün katalizörü rolünü üstlenmiş olacaklardır.
Yoruma kapalı.