Bir ozan bir imparatorluğu yıkabilir ama bir imparatorun tüm orduları gelse bir ozana diz çöktüremez!
Yönetim ve Kültür
İnsan eliyle yaratılmış her şey kültür kapsamına girdiğinden bu “her şey” devlet veya toplum yönetimi açısından farklı şekillendirilecektir.
Yönetim olgusunun kültürle bağını irdelemek sosyolojinin temel konularından biri olagelmiştir. Kültürü coğrafya ve iklimle bağları temelinde incelemek antik çağ filozoflarının temel yöntemi olmuştur. Orta çağda tarih ve toplumsal gelenekler buna eklenerek sosyolojinin temelleri atılmıştır. Avrupa aydınlanmasında ise akla ve deneye dayalı düşünce tarzı esas alındığından geleneğin gölgesinden kurtulmak özgürleşmenin şartı olarak görülmüş, kültür bir üst yapı kurumu olarak tanımlanmıştır.
Rönesans yeniden doğuş demekti ve bu nedenle geçmişe yönelmekle işe başlamış, Greko-Romen kültürünü tarihsel başlangıç saymıştı. Fakat paradoks olarak gelenek reddedildiğinden bir süre sonra geçmişten kopmak adeta fazilet haline getirilmişti. 19. Yüzyılın endüstriyalizm çılgınlığı karşısında geçmişe yönelmek tekrar başat hale gelecektir. Gel-gitlerine rağmen bu süreçte özne-nesne ayrımına dayalı akıl adeta tanrılaştırılınca toplumun ahlaki-politik karakterde canlı bir organizma olduğu, bütünselliğinin farklılıklara dayandığı bir yana bırakılmış, üstüne ulus-devlet icadı da eklenince toplum kültürel bir varlık değil de bir endüstri ürünü derecesinde ele alınmıştır. Kültürün-geleneğin gözden düşürülmesi alt yapı kurumu olarak tanımlanan ekonominin ve üst yapı kurumu olarak da devletin öne çıkarılması kaçınılmaz olmuştur.
Avrupa aydınlanmasında çizilen yolda kültürün ve geleneğin yadsınması devrimlerin de temel paradoksu haline gelmiştir. Devrim köklü alt-üst oluş demektir; dolayısıyla gelenek adına ne varsa yıkıp geçer denildi ve pratikte de öyle yapıldı. Negatif devrim anlayışından pozitif, yapıcı, inşa edici devrim anlayışına geçilmemesi devletin esas alınması sonucunu doğurdu ve Sovyetler gibi devasa bir sistemin çözülüşünü de beraberinde getirdi.
20. Yüzyılın başlarında hem kapitalizmi hem de Sovyetler Birliğinde kurulan sistemi sorgulayan akımlar gelişmiştir. Frankfurt Okulunun geliştirdiği “eleştirel kuram” tarih ve kültür sorgulamalarının gelişmesine vesile olmuş, bir süre sonra da Annales Okulu çığır açıcı nitelikte analizler geliştirmiştir.
Frankfurt Okulundan Adorno eleştirel kuramını kültür endüstrisi çözümlemeleriyle geliştirmiştir. Ona göre kültür artık bir endüstri halini almıştır. Adorno alternatif sistem tanımına ulaşmamış olsa da bu tezinde iddialıydı: İnsanların kültür üretmediğini, sadece kültür endüstrisinin nesneleri haline geldiğini iddia ediyordu. Böylece Marks’ın ünlü alt yapı-üst yapı ayrımını aşmış ve ikisini birleştirerek “kültür endüstrisi” kavramını ortaya atmıştı. Çözümün de sınıf mücadelesini yadsımadan kültürel karakterde olabileceğini ileri sürmüştür ancak “toplum tümden batmış” olduğundan çözümsüz kalmıştır. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözüyle durumun vahametini ortaya koyarken çıkışı bulamaması onun trajedisi olmuştur.
Adorno toplumun çok eski, köklü, süreklilik arz eden özelliklerini yeterince tanımlayamamış olsa da iktidar dışında bir politik alan tanımlamasına yaklaşarak hem kültür eleştirisine katkıda bulunmuş hem de kültürel direnişin önemini açığa çıkarmıştır. Onun sanattan beklentisi dünyanın kötü halini anlatmasından başka bir şey değildir. Çünkü kültür endüstrisi insanları aptallaştırmıştır; sanat bunun tersini yapmalı, olumsuzluğu herkese göstermeli, bu anlamda sanatçı dünyayı kurtarmaya soyunmalıdır.
Tarih ve toplumu kültürel temelde ele almada Antonio Gramsci’nin yeri önemlidir. Onun insan tanımı ve mücadele hattı sadece sınıfsal değil kültürel temeldedir: “İnsan zihniyettir” diyerek zihniyetin ve kültürün önemine göndermede bulunmuş ve tarih tezlerini de bu temelde geliştirmiştir. Bu çizgi Annales Okulu öncülüğünde bir sisteme kavuşmuş; tarih ve toplum tezleri devlet-toplum ayrımına dayalı olarak kültürel temelde geliştirilmiştir.
21. Yüzyıl küreselleşmenin ve teknolojinin çağı olarak hem devletler hem de toplum açısından fırsatlar ve risklere aynı oranda kapı aralamış; kim daha örgütlüyse bu fırsatları kendi lehinde kullanmış ve karşıtı için riske dönüştürmüştür. İkisinin denge durumunu yakalaması kolay olmasa da devlet ve toplumun zorunlu uzlaşmalarına tanıklık edilen bir döneme girilmiştir. İlişki ve çelişki diyalektiği kendisini en fazla da yönetsel alanda göstermiş; devletler çıkarları gereği iktidar alanlarının paylaşımına razı olurken toplum ise varlığını anlamlandırmak için ekolojik, feminist, ilmi, felsefik ve sanatsal alanlarda küresel ve yerel çok yönlü örgütlenmelere yönelmiştir.
Bugün insanlığın ulaştığı bilinç düzeyinde özgürlüğün temel ölçüsü toplumsal farklılık ve çeşitliliğin kendisini ifade edebilmesidir. Faşist odaklar dışında hiçbir güç buna doğrudan ve açıkça karşı çıkamamaktadır. Bu nedenle yönetim tarzlarında yerelleşme genel bir eğilimdir. Ancak tekelci kapitalist sistem dolaylı yöntemlerle de olsa merkezi devlet otoritesini ve kültürel benzeşmeyi sürdürmek istemektedir. Bu nedenle insanlığın mücadelesi her zamankinden daha fazla kültürel karakter kazanmış durumdadır. Sonuçta iki sistem arasındaki mücadele, yaşam tarzları arasındaki mücadeledir ve yaşam tarzı sadece bir inanç veya ideolojik yapıyla değil politik-yönetsel sistemle şekillenir.
“Kültürden söz eden, bilerek ya da bilmeyerek yönetimden de söz ediyor demektir. Felsefe ve din, bilim ve sanat, yaşam tarzları ve töreler gibi birbirinden farklı bu kadar çok şeyin ve ayrıca bir çağın nesnel tininin tek bir ‘kültür’ sözcüğüyle özetlenişi, daha en baştan, tüm bunları yukarıdan bakarak bir araya toplayan, taksim eden, ölçüp biçen, organize eden bir idari bakışı ele veriyor.” (1)
Adorno bu sözleriyle kültürün egemenlik elinde her zamankinden daha fazla benzeşmeye yol açtığını ileri sürmüştü fakat kültürün zengin, çeşitli, akışkan ve direngen karakterinin de farkındaydı:
“Ne var ki kültür aynı zamanda Alman kavramlarına göre yönetime karşıttır. Kültür, dokunulamayan, herhangi bir taktik ya da teknik kaygıyla üzerinde oynanamayacak, daha yüksek ve daha saf bir şeydir. Eğitimlilerin dilinde bunun adı özerkliktir. Yaygın kanaat, bu kavramla kişilik sahibi ol- mayı birleştirmekten hoşlanır. Kültüre, toplum içindeki işlevsel bağlantıları kaale alınmadan, insanın saf özünün tezahürü olarak bakılır…. Bununla birlikte, bir nebze duyarlılığı olan hiç kimse, yönetilen bir kültürün verdiği rahatsızlıktan kurtulamayacaktır. Kültür için ne kadar çok şey yapılırsa, onun için o kadar kötü, demişti Eduard Steuermann. Bu paradoks şöyle geliştirilebilir: Kültür, planlanıp yönetildiğinde zarar görür; ama kendi haline bırakıldığında, kültürel olan ne varsa yalnızca etkisini değil varlığını da yitirmeye yüz tutar.” (2)
Toplum mühendisliği şeklindeki müdahaleler kültürü baskılar ve zarar verirken kendiliğine de bırakılmayacak kadar toplum ve insan yaşamının tümünü kapsadığından kültürün evrensel-yerel bağlarıyla politik temelde ele alınması gerekiyor.
Kültür, Yerel Yönetimlerle-Komünlerle Canlanabilir
“Gelenek ve kültürün kendisi direniş demektir. Ya yok edilirler ya da yaşarlar, çünkü teslim olmayı bilmezler. Böyle bir özellikleri vardır. Fırsat buldular mı daha yoğun direniş sergilemeleri özleri gereğidir. Ulus-devlet faşizminin hesaplayamadığı gerçeklik budur. Bastırmak, hatta asimile etmek, bittikleri anlamına gelmez. Kültürlerin direnişi kayaları delerek varlıklarını kanıtlayan çiçekleri andırır. Üzerlerine dökülen modernite betonunu parçalayarak tekrar gün ışığına çıkmaları bu gerçekliği kanıtlar.” (3)
Bu umut yüklü değerlendirmeler tarihe ve kültüre karamsar bakışın aşılmasında belirleyici bir öneme sahiptir. Kayaları delen çiçek metaforu demokratik modernitede gerçek haline gelir.
Demokratik modernite kültürün üzerine dökülen betonların parçalandığı bir sistemdir. Bu nedenle kapitalizme karşı sosyalizm, ölüme karşı yaşam anlamına gelmektedir.
Devlet ve iktidar kültürün kalıplara konulup dondurulduğu yerdir. Çünkü idare etmek sürekli kalıp ve kanun oluşturmayı gerektirir. Buna karşın politik olanın enerjisi akışkandır ve kültürün gerçek ortamı budur.
Politikanın yeniden yaşama dönmesi yerel topluluklar sayesinde gerçekleşebilir. Öyle ki Murray Boockhin’e göre “Yerel topluluk mevcut değilse politika da mevcut olamaz. Burada topluluk ile kastettiğim halkın yerel birliğidir ki bu birlik onun kendi ekonomik gücü, tabandan gelen kendi kurumları ve çevresindeki diğer topluluklarla yerel ve bölgesel düzeyde ağlar şeklinde örgütlenmiş konfederal destek ile pekiştirilmiştir.” (4)
Yerel yönetim ve komünler toplumun doğrudan katılımını esas aldığından ne kadar gelişkinse politikanın canlanması da o kadar mümkündür.
Yerel yönetim her şeyden önce toplumsal kültürün canlandığı bir alandır. “Yerel yönetim özgür bir toplumun temelidir; hem toplum hem de birey için asgari vazgeçilemez zemindir. Yerel yönetimin önemi her şeyden çoktur; çünkü̈ insanların, düşünsel ve duygusal yönden karşı karsıya gelip görüş̧ alış verişinde bulunabilecekleri bir sahne işlevine sahiptir; insanlar burada diyalog, vücut dili, yakın dostluk ve yüz yüze ifade biçimlerinin yardımıyla birbirleriyle karşılıklı ilişkide bulunup ortak kararlar alırlar.” (5)
Komün anlayışına dayalı yerel yönetimlerde politik özne haline gelen insanlarda sorumluluk bilinci gelişkin olur. Bireyin gönüllü katılımını sağlayan bilincin kaynağında, toplumun kaderinin kendi elinde olduğunu fark etmesidir. Böylesi bir ahlaki yükümlülük, aidiyet duygusu ve bağlılık beraberinde politik kararlara sorumluca katılmayı, bu temelde akılcı hareket etmeyi ve en önemlisi de paylaşım ve dayanışma duygusunu geliştirir. Bundan duyulan manevi haz toplumsal kültürün harcı haline gelir.
Toplumsal kültürün canlandırılması yerel toplulukların sorumluluk bilincini edinmelerini ve demokratik katılım mekanizmalarına sahip olmalarını gerektirir. Böylesi bir toplumun iyilik ve güzellik ölçüsü “büyüklük” değil maddi-manevi değerlerine nasıl bir etikle yaklaştığıdır.
Özellikle kent yaşamında çözülmeye uğrayan toplumsallığın yeniden inşası demokratik komünal bir dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Günümüz sosyolojisi kent yaşamını ve toplumsallığını etikle ele almadığı için maddi ölçüler hâkim hale gelmiş ve tüketim anlayışı toplumsallığı özünden boşaltmıştır. Kentin yeniden inşası adına, mühendislik alanlarına mahkûm edilen bir eğilim hâkim kılınmıştır.
“Geleneksel kent, insan toplumsallığını nasıl kan bağlarından kurtarıyorsa, megapolis de genelde toplumsallığı çözer ve onu sayısal bir çokluğa indirger. Kent planlaması bu çözme eylemini ideoloji olarak temsil eder. Dinamik tasarımda, insanlar “nüfus” olarak nitelenir ve insan ilişkileri de ihtiyaçlar ve mevcut sistemin kısıtlamaları tarafından yönlendirilen salt hareketler halini alır.” (6)
Kentin yeniden inşası toplumun yeniden inşasıdır. Bu da politik-kültürel inşadır. Toplumun kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirleyebileceği, kendisinin karar verip uygulamaya geçirebileceği bir hedefi vardır.
Bunun için her yerelin kendi tarihsel-toplumsal kimliğine dayanması gerekiyor. Bunun dışında varoluşun anlam kazanması ve özgürce yaşaması mümkün değildir. Çünkü kendi köklerine dayanmayan her oluşum başkalaşıma, yabancılaşmaya sonuna dek açık olur. Bunu “kültürel entegrasyon” adı altında savunanlar vardır. Küreselleşmeyi gerekçe yaparak insanlığın tek bir kültürde buluşmaya doğru gittiğini, bu nedenle yerelliğin gerilik olduğunu, kökenler meselesiyle ilgilenmenin milliyetçilik olduğunu vaaz edip duruyorlar. Oysa kültürel entegrasyon asimilasyondan başka anlama gelmez. Yerellik olmadan evrensellik olmaz.
Yerel yönetim ve komünlerin temelinin ne kadar sağlam olduğu anlaşılmak isteniyorsa, yerel halkın kültürünü ne kadar açığa çıkardığına, ne kadar canlandırdığına bakmak gerekir. Mimaride bile en sağlam ve dayanıklı malzeme yerel olandır. Dil başta olmak üzere kültürün tüm temel öğeleri yerel özellik gösterirler. Böylesi bir toplumsal kültür zeminine ne kadar sağlam dayanılırsa evrensele doğru da o kadar yol alınabilir. Eski avangartlar geleneği reddettikleri oranda evrensele ulaşabileceklerini düşündüler ama yerel izler ne kadar silikleştiyse egemenlerin aradığı homojenleşme de o oranda başarılı oldu.
Yereli reddetmek yerine, eleştirilecek bir husus varsa o da içe kapanan anlayıştır. Kapalı bir tarikat gibi kendini demokratik ulusa, konfederal dayanışmaya kapatan bir yerel varsa; onun korunmasız kalması, tutuculaşması ve zamanla içten çürümesi bile mümkündür. Kürt halk önderinin savunmalarda ifade ettiği gibi her yerel, demokratik ulusu esas almalı, demokratik ulus da yerelin iradesini tanımalıdır, aksi halde demokratik olamaz. Karşılıklı ilişki sistematiği bu şekilde kapsayıcı, esnek, demokratik ilkeyle belirlendikten sonra toplumsal inşanın yerel topluluklarda gerçek karşılığını bulacağı inancı ve güveniyle hareket edilebilir. Aksi tutumlar topluma karşı inançsız, güvensiz yaklaşımı ve irade olarak tanımamayı getirir ki devletlerin de yaptığı budur.
Toplumsal inşa, toplumun iradesini esas alan yeni zihniyet temelinde politik, ekonomik, sosyal, kültürel inşadır. Bunlar birbiriyle bağlantılıdır. Eğer politik inşa yoksa tek başına ekonomik ya da kültürel inşadan bahsedilemez. İradesiz bir inşa olamaz. Politika irade sahibi olmak, kendi hakkında düşünmek ve karar almak demektir. Bu bilinç ve irade yoksa geriye inşa edilecek bir şey kalmaz. Fakat sadece politik kurumlaşma veya beraberinde ekonomik yapılanmalar geliştirilir de bunun kültürel-sanatsal boyutu geçmişte olduğu gibi bir “üst yapı” kurumu şeklinde önemsizleştirilirse ne etikten ne dinsel-inançsal ve metafizik özelliklerden ne de estetik yeteneklerden bahsedilebilir. Toplum ruhsuz bir bedene indirgenmeyeceğine göre kültürel değerleriyle, etik-estetikle kendisini var edebileceği, ancak bu şekilde özgürleşebileceği söylenebilir.
Toplumsal İnşa, Politik ve Kültürel İnşadır
Kültürün maddi-manevi tüm insani gelişme alanlarını kapsadığı şeklindeki geniş tanımı göz ardı etmemek kaydıyla; dar anlamda dil, din, sanat-estetik ve gelenek-görenekleri ifade etmektedir. Kimi toplumlar yumuşak huylu, sert, kavgacı vb. özelliklerle anılırlar. Genelleme yapmak doğru olmasa da bu tür özellikler yaşanılan koşullarla bağlantılı şekillenir. Bu bazen tarihsel-toplumsal koşullar bazen coğrafik ve iklimsel koşullarla ele alınır. Coğrafyanın kendisi değil ama coğrafyayla ilişki tarzı bir kültürü ifade eder. Bir veya birkaç özellikten hareketle bir toplumu tanımlamak ve genelleme yapmak mümkün değildir. Temel kültürel özellikler tarihsel koşullar içinde şekillenir. Tarihten kopuk bir kültür tanımı yapılamaz. Dolayısıyla tarih bilinci kültürel inşanın baş köşesine oturtulabilir.
Tarihe mutlak, olmuş-bitmiş bir olgu şeklinde yaklaşılmadığında, tarihin şimdi olduğunu kavrayacak kadar canlı ve dinamik bir süreç olduğu anlaşılır. Kültür de böyledir; geçmişte oluşmuş ve donup kalmış değildir. Kültürel değişimler uzun sürelidir. Bu nedenle direngendir. Anlık bir değişim karakterinde olmasa da kültürün de devingen bir özelliği vardır. Dinsel inançta olduğu gibi bazı yönleriyle kolay değişmez ama düşünsel ve bilimsel-teknik gelişmelere bağlı olarak bazı yönleriyle de değişime ve etkileşime açıktır. Bu her zaman olumlu yönde olmaz. Adorno gibi tümden olumsuzlama durumunda olmasak da kültürel etkileşimlerin bazen benzeşmeyle sonuçlandığı görülmüştür. Fakat her zaman benzeşmeyle sonuçlanmaz; kültürel zenginlik adına bir kazanıma dönüşebilir. Bunu belirleyecek olan kültürün değişim ve süreklilik arz eden özellikleridir.
Yavaş veya hızlı değişen, zaman ve mekâna bağlı olan ya da bunlara rağmen süreklilik arz eden yani değişmeyen temel özellikleriyle kültür bir toplumun yaşam enerjisidir, yaratıcı düşünce gücü ve ruh zenginliğidir. Kendisi olarak kalabilmesini sağlayabilecek sağlam bir zemine ve bunun yanında insani ve toplumsal özlemlere, isteklere yanıt oluşturabilecek kadar değişim kabiliyetine sahip olması, bunun özgüveniyle hareket etmesi bir toplumun kültüründen beklenebilecek en ileri düzeydir.
Dilini konuşamayan, tarihinden habersiz olan, kendi adına düşünemeyen, karar alamayan bir toplumun kültüründen bahsedilemez, ancak kültürel kadavra haline gelmiştir denilebilir. En eski tarihe sahip olduğu halde karşılaştığı inkâr ve imha politikaları sonucunda Kürt halkı bu duruma getirilmişken büyük bedellerle yürütülen mücadele sonucunda yeniden varlık kazanmıştır.
Asimilasyona karşı en çok direnen Kürt kadını olmuş, kültürel değerlerini ise ancak müzik yoluyla sürdürebilmiştir. Kırımlardan sonra geriye ağıtlardan başka bir şey kalmamışken yeniden diriliş için adeta Simurg gibi kendini küllerinden var etmiştir.
Varlığını yasal güvenceye alma mücadelesini sürdüren halkımızın ayrı bir ulus-devlet kurmak yerine yerel yönetim ve komünlere dayanması tarihsel kültürüne ve insanlığın toplumsal doğasına en uygun yaklaşımdır. Bunun için toplumsal inşa pratiğine yönelirken kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik bilincine ve kültürel zenginliğine dayanmaktadır. Yine bu nedenle politikaya iktidar gözüyle değil toplumsal-kültürel gözle bakmaktadır.
Dikkat edilirse burada toplum ve kültür birbiriyle özdeş kavramlar haline gelmektedir. Toplumsal olan kültüreldir, kültürel olan da toplumsaldır. Tıpkı politikanın toplumsal olması toplumsal olanın da politik olması gibi.
Toplumsal inşa, bir aşınmanın varlığına ve bunun giderilmesi gerektiğine işaret eder. Kültür kapsamında en fazla aşınmaya uğramış ve yeni çağdaş değerlerle buluşturulması gereken nelerdir diye düşünüldüğünde inşa çalışmasının kapsamı hakkında da bir fikir oluşmaktadır. Bunun somut olarak yönetim, eğitim, üretim, ortak yaşam, dayanışma ve dil, edebiyat, sanat alanlarında karşılığı bulunmaktadır. Kent yaşamında ise sokak taşlarından ev kapılarına, mahalle ve işyeri isimlerinden çarşılara ve genel mimariye kadar birçok detayda kültürel kodlamalar vardır, ancak bunların öz nitelikleriyle yaşatılabilmesi yerel politik karar ve planlamaları gerektirmektedir. Bütün bunlar için her yerelin öncelikleri bulunmakla birlikte halkın tümünü ilgilendiren temel sorunlar da bulunmaktadır.
Kürt halkı açısından dilin yasal güvenceye alınması, eğitimde eşit düzeyde kabul görmesi en temel bir taleptir ve bunun reddedilmesi inkarın sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Bunun yanında yerellerde dilin geliştirilmesi ve yaygınlaşmasına dönük politikalar öz tedbir olarak daha kapsamlı düşünülmek zorundadır. Buna bağlı olarak edebiyat ve sanat çalışmalarının teşviki ve örgütlenmesi toplumsal inşada başat bir öneme sahiptir.
Yerel yönetim deneyimlerinde herhangi bir bölgedeki kültürel mirasın korunması için kampanyalar düzenlendiği ve ancak bu temelde sonuç alındığı bilinmektedir. Teknolojinin önemsizleştirdiği veya rantiyenin türlü gerekçelerle işgal ettiği birçok tarihi-kültürel ve doğal mekân olduğu gibi yaşatılması gereken kimi zanaat veya yetenekler de yok olmaya yüz tutmuştur. Bunlara sadece turistik amaçla yaklaşmak ticari bir mantığın ürünüdür ve kültüre ciddi bir katkı sağlamaz fakat öz değerlerin korunması ve yaşatılması hedeflenirse yerel yönetimlerin yapabileceği birçok değerli iş vardır.
Kültürel turizm açısından bile yerel yönetimler oldukça bilinçli yaklaşmak, turizm taleplerinden önce halkın değerlerini esas almak zorundadır. Aksi halde kentin her yerini sabitlenmiş, koruma altına alınmış anıt ve abidelerle doldurmanın ötesine geçilemeyecektir. Bu konuda Boris Groys’un uyarılarını dikkate almakta fayda vardır: “Romantik turizm geçiciliği kalıcılığa, faniliği zamansızlığa, gelip geçiciliği anıtsallığa dönüştürmek üzere tasarlanmış bir makineydi… Velhasıl bir kentin anıtları bulundukları yerde öylece durup turistlerin onları görmelerini beklemez; onun yerine bu anıtları yaratan turizmdir. Bir kenti anıtlaştıran turizmdir: Gelip geçen turistin bakışı acımasızca akan, biteviye değişen kent yaşamını anıtsal bir ebedi imgeye dönüştürür. Artmakta olan turizm hacmi de anıtsallaştırma sürecini hızlandırır.” (7)
Başkalarının kenti nasıl görmek istediği değil toplumsal yaşama ne kadar uygun olduğu esas alındığında kent ve köy arasında yeniden bir dengenin sağlanması gereği ortaya çıkar ki bu da ekolojik ve sağlıklı yaşam koşullarının dayanağıdır.
Öte yandan kent estetiğine ilişkin mimari, park-bahçe, çevre düzenlemesi gibi işlerin kentin kimliğine, tarihsel-kültürel dokusuna uygun olarak geliştirilmesi bir hayli detaylı çalışma gerektiriyor. Fakat lokal çalışmalar bütünsel bir stratejinin parçası olarak yapıldığında kalıcı sonuçlar doğurur. Aksi halde yap-boz pratiklerine düşmek kaçınılmaz hale gelir. Fakat bütün bunlar kültürel müdahale planlamaları değil toplumsal inşa kapsamında değerlendirildiğinde bizzat toplumun kararı ve katılımıyla gerçekleştirilmek zorundadır.
Bugüne kadarki deneyimler komünlere dayalı olmadığından her alanın gereksinimlerini gözeten bütünlüklü bir kent düzenlemesi anlayışından uzak kalınmıştır.
Bölge ve Yerelde Aşırı Merkezileşme Riski
Yerel yönetimlerin komün anlayışıyla dönüştürülmesi her bir kentin tek bir belediye etrafında örgütlenmesi anlayışını aşmayı gerektiriyor. Buna sivil toplum örgütlerinin görüşleri ve denetimiyle katılması yeterli değildir. Her mahallenin her semtin kendini yönetebilecek organizasyonlara kavuşması demokratikleşmenin gereğidir. Böyle olmayınca halk katılımı eksik kalmaktadır. Dolayısıyla toplumun kendi sorunlarını kendisinin çözmesi gibi bir durumdan ziyade yerelde olsa bile yine belli merkezlere tabi olma söz konusudur. Pratik uygulama açısından yerel içinde merkezi karar alma anlayışı şirket ve ihale kanunlarıyla kuşatılan bir yerel yönetim sonucuna yol açmaktadır. Bu nedenledir ki hizmet alanlarında toplum devre dışı kalmış ve dönemsel kampanyalar dışında verim alınamamıştır.
Türkiye’deki mevcut yasal prosedürlere göre -ki şu anda kayyım rejimi uygulanıyor, yasal herhangi bir adım atmaya bile olanak tanınmıyor- belediyeler halk komünleri karşısında bürokratik bir aygıt olmaktan öteye geçemez fakat komünal anlayışla dönüştürme esas alınırsa yani toplumun katılımı esas alınırsa bunun kısmen yasal kısmen defacto ama meşru mekanizmalarını oluşturmak mümkündür. Ancak yerel yönetim ve komün anlayışı sadece belediyelere bağlanarak geliştirilemez. Hele ki kültür ve sanat alanında çok kısıtlı bütçelerin ayrıldığı ve bürokrasiyle donatılan belediyelerle sınırlı kalmak adeta devlet resmiyetine mahkûm olmak anlamına gelir.
Benzer durum aşırı merkezileşmiş kültür-sanat kurumları açısından da geçerlidir. Dolayısıyla kültür ve sanat çalışmalarının toplumsallaştırılması gibi bir sorunla karşı karşıya bulunulmaktadır.
Özellikle genç kuşakların sistemin her türlü uygulamasına maruz kalması işsizlik başta olmak üzere birçok sosyal faciayı beraberinde getirmiştir. Milyonlarca gencin kültürel-sanatsal etkinliklerle buluşmasını ve bizzat katılmasını sağlayacak geniş bir perspektifle yaklaşmak yerine kurumlara, merkezlere hapsolmuş sınırlı çalışmalarla yetinmek toplumsal inşayı nefessiz bırakır.
Elbette kültür-sanat çalışmaları topluma sadece nefes aldırmak için değildir; bir toplumun ruhsal şekillenmesi ve davranış bütünlüğü bu çalışmaların gücüne bağlıdır.
Pozitif Devrimin Yapıcı Gücü: Estetik Enerji!
Unutmamak gerekir ki toplumsal inşada estetik öncelikle davranışla başlar. Estetiğin temelinde saygı, sevgi, hoşgörü, duyarlılık ve dayanışma vardır. Örgütlü toplumun bu konularda kazandığı bilinç sayesinde farkını ortaya koyduğu ve örnek teşkil ettiği belirtilebilir. Fakat bunun yaygınlaşması sorunu ciddi düzeydedir.
Estetik alanına giriş yapılacaksa bunun öncelikle yurtseverlik duygularıyla bağının kurulması ve cinsiyetçi kodlar karşısında yürütülen mücadelenin esas alınması gerekir.
Yerel yönetim ve komünlerin erkek egemen anlayış ve üsluba karşı mücadelesi ne kadar güçlüyse toplumsal yaşamın estetize edilmesi o kadar mümkündür.
Güzellik anlayışını sadece fiziki yapılarla oluşturmak mümkün değildir. Kaldı ki bu anlayışın yaptığı binalar da bilinçli-bilinçsiz erkek egemenliğinin damgasını taşımaktadır. İmar planlamaları ve mimariye hâkim olan tarz incelendiğinde ticari kaygıların öne çıktığı; kadın kentleri anlayışından uzak birçok patiğe imza atıldığı görülecektir. Bu nedenle yerel yönetimlerde kadın eksenli yeni bir mimari paradigmaya ihtiyaç vardır. İmar planlamaları da buna göre düşünüldüğünde engelliler başta olmak üzere toplumun her kesiminin ihtiyaçlarını gözeten ama bununla birlikte tarihsel-kültürel yapıya uygun politikalar geliştirilebilecektir. Bu yönlü kararlar alınmıştır fakat yerel yönetimler tutum belgeleriyle pratik uygulamalar çoğu zaman tezat olmuşlardır. Bu da bir süreç ve mücadele işidir. Önemli olan, estetiğin toplumsal bağlamının göz ardı edilmemesi ve çabaların bu doğrultuda yoğunlaştırılmasıdır.
Nicolas Bourrıaud estetik ve sanatı ilişkisellik kavramıyla tanımlayıp toplumsal bağlamını “ortak var olma” ilkesiyle geliştirmeyi savunmuştur. (8)
İlişkisel estetik ve ilişkisel sanat toplumsal kaynaklara, insan ilişkilerindeki bütünselliğe dayanır ve bu ilişki sistematiğini esas alarak yargılarda bulunur.
Demokratik yerel yönetim ve komün anlayışında “ilişkisellik” politik ve felsefik anlamda vazgeçilmez yaşamsal bir ilke olurken, onun sanat ve estetiğe yansıması da toplumsallığın gerektirdiği ölçülerdedir. Aksi halde ya dogmatik ve bürokratik yaklaşımlarla kültür alanına üstten müdahale edilerek tıpkı Sovyetlerin Jdanov dönemindeki konuma düşülecek ya da piyasa mantığı hükmünü sürerek kültürün altını dinamitleyecek, dağılma ve bozgun yaşatacaktır. Buna karşı Bertolt Brecht “sanat, sanat yapıtlarını bürolarda oluşan sanat anlayışlarını sanat yapıtlarına aktarmaya uygun bir alan değildir, ölçü üzerine, yapılsa yapılsa çizme yapılır” diyerek tepki göstermiştir. Kültür ve sanat alanı bürokratik aygıtların inisiyatifine terk edilemeyeceği gibi en demokratik yönetime bile tabi olmak zorunda değildir. Kendi kendisini yöneten bir alandır ve komün olmanın anlamı da buradadır.
Bürokrasi, Piyasa ve Simülakrlar Kültür ve Sanatın Ölümüdür
Kültür ve sanatın toplumsal dokusu özerklik gerektirir; yerel yönetim ve komün bunun için vazgeçilmezdir, hayatidir. Yoksa merkezi otorite veya piyasa kanunları geçerli olacaktır.
Piyasa, halkların kültürünü ve sanatını tüketme yeridir. Anlamdan yoksun bir estetik anlayışla popüler olana meyletme, piyasa ölçülerine uyarak popülerleşme ve giderek sistem içileşme, homojenleşme, benzeşme kaçınılmaz olacaktır. Günümüz teknolojik olanakları da buna eklenince yerelden hızla sıçrama yaparak evrensele ulaşma hayali bir internet sitesi kadar yakın ve gerçekmiş gibi algılanabilmekte ve yanılgılar sayesinde kültürel deformasyonun farkında bile olunmamaktadır.
Yapay zeka sayesinde gerçekçi görünümlerle simülasyona dayanarak kültür ve sanatın geliştirilebileceği yanılgısı toplumsallıktan kopmak gibi bir tehlikeyi içinde barındırıyor.
Bu işin teorisyeni olarak tanınan J. Baudrillard sırf simülasyona dayanarak sanat yapacağını ileri sürenler yüzünden sanatın komplocu olduğunu iddia ederek spekülasyonlara yol açmıştır.
Bu sonucun ortaya çıkmasına vesile olan gelişmeler neredeyse 40 yıl öncesine dayanmaktadır. Henüz o dönemde Baudrillard bunun sanat olamayacağını söylemiştir: “1987 yılı New York sanat dünyası için gerçek anlamda bir değişim yılıydı. Sanat dünyasını dolduran binlerce genç sanatçı kendilerine yol gösterecek bir lider, “usta bir düşünür”, bir “guru”, bir çıkış noktası arıyorlardı. Baudrillard’ın aslında antropolojik gözlemler içeren Simülakrlar ve Simülasyon kitabını belki de bu yüzden estetik bir manifesto gibi algıladılar ve alelacele bir şekilde bir yön veremedikleri sanat anlayışlarını o andan itibaren yönlendirebileceğini düşündüler. Bu ani ve abartılı hayranlık alametleri karşısında şaşkınlığa düşen Baudrillard duruma tepki gösterdi. Çünkü onun için “simülakr” bir şey değildir. Tek başına ele alındığında hiçbir şey ifade etmez. Bu kavramı ortaya atmasının nedeni güncel kültürde artık özgün/orijinal çalışmalar yerine kopyaların kopyalarıyla karşılaşılmasıdır. New York’ta: “Simülakr bir sanat eseri olarak kabul edilemez ya da ona modellik yapamaz” demiştir. (9)
Onun reddettiğini sanat diye sunmak simülasyonun illüzyonuna kapılmaktan başka anlama gelmez ki bu da aslında ironik olarak sanatın değil simülakrların komplocu olduğunu gösterir.
Elbette teknik tek başına negatif veya pozitif anlamlar içermez, onun kullanım şekli karakterini de belirler. Burada reddedilen teknik değil onun her şey yerine konulması ve giderek neredeyse insanı gereksiz hale getirmesidir. Dolayısıyla tamamen tekniğe bağlanmış bir estetikten ve sanattan söz edilemez.
Toplumun toplum olmaktan çıkarılmasında sanal medyanın büyük bir rolü vardır. Gerçeği yerine sanalını ikame etmek mümkün olmadığı halde buna “sosyal medya” denilmesi bile yaşanan yanılgının ne kadar derinleştiğini ve normalleştiğini göstermektedir.
Negri’den Sanatın Öncülüğüne Çağrı!
Toplumun toplum olmaktan çıkarılmasına karşı toplumsal yeniden inşa ne kadar zorunluysa bunun bütünlüklü şekilde yapılması için de sanat o kadar belirleyici bir roldedir. Bu konuda Antonio Negri’ye başvurabiliriz.
“Dünyayı inşa etme imkânı o halde bütünüyle bize ait: onu yapısöküme uğratma olanağına ne kadar sahipsek onu inşa etme olanağına da o kadar sahibiz. Bu radikal işlemde, sanat insanın bütününün hareketini önceler. Sanat kurucu bir iktidardır, ontolojik olarak kurucu bir güçtür. Sanat yoluyla, insani özgürleşmenin kolektif iktidarı kendi yazgısını önceden şekillendirir. Ve bu kitlesel avant-garde’ın -güzelliği üreten çoklukların- önceden şekillendirici eyleminin dışında komünizmi hayal etmek güçtür.
Bir kez daha asli olana geri dönmüş bulunuyoruz. Yani etik yatırımdan geçtikten ve gerçekçiliği bir ontolojik kuruluş olarak kavradıktan sonra, sanat güncel durumda devrimci politik boyutunu yeniden bulur. Bu da güzeli üretmenin zorunlu olarak devrimci olduğu anlamına gelir. Yine bu, zorunlu olarak güzeli üreten sanatçının bağlanmış̧ olduğunu doğrulamak anlamına gelir. Ve sanatçı kendisini bağlanmış̧ saymazsa, o bir ikiyüzlüdür -ya da sanatçı değildir. Öte yandan, bağlanmanın ölçüsü kendini bir partiye ilişkilenme yoluyla değil fakat varlıkla ilişkilenme yoluyla gösterir -özgürleşmiş varlık içinde olmak gerekir, özgürleşmeden yana olmak gerekir, aksi takdirde sanat yoktur. Bu bağlanmanın kolektif olarak tanınması resmi işaretler ya da ayinsel kutlamalar yoluyla olmaz -zira toplumsal ve üretken iş birliğinin dinamiği içinde meydana gelir. Bu dinamiğe katılım, bizim yer aldığımız taraf konusunda bizi aydınlatır. Epistemoloji ve ontoloji aynı sahadaysalar, o zaman tarafını seçmek acil hale gelir; sanat ve piyasa hem çatışan gerçeklikler olarak hem de öznel yapısal eğilimler olarak birbirinin karşısında yer alır.” (10)
Bu tanımlamalardaki iktidar kavramı yerine otorite demek daha yerinde olur. Bununla birlikte Negri’nin toplumsal inşa için sanatı öncülüğe çağırdığı görülüyor ve biz buna katılıyoruz. Çünkü savaşın yıkıcılığına karşı sanatın yapıcı, inşa edici gücü vardır ve engel tanımaz.
Kaynakça:
1-2-T. W. Adorno: Kültür endüstrisi-kültür yönetimi
3-Abdullah Öcalan: Özgürlük Sosyolojisi
4-5-Murray Boockhin: Kentsiz kentleşme
6-Murray Boockhin: Ekolojik bir topluma doğru
7-Boris Groys: Sanatın gücü
8-Nicolas Bourrıaud: İlişkisel estetik
9-Jean Baudrillard: Sanat komplosu
10–Antonio Negri: Sanat ve çokluk
Yoruma kapalı.