Toplumsal doğanın kadın ağırlıklı olduğu biliniyor. Öyle gelişmesi gerekiyor. Neden? Çünkü bir defa doğum olayı diye bir durum var. Doğuş genetikle izah edilse bile önemlidir. Farklı bir doğuş gelişiyor burada. O da şu: gerek iki ayak ayrışımı gerek fiziksel ayrımların gelişimi doğum olayını giderek sorunsal hale getiriyor. Diğer varlıklarda böyle bir sorunsallık olayı yok. Eril-dişil öğe üç yüz milyon yıl önce ayrışmış ve eril varlık, dişil varlık var. Sanırım bitki türlerinde de bu var. İnsana gelip dayandığımızda bu ayrışma niteliksel bir fark olarak karşımıza çıkıyor. Bu da kültürle bağlantılı bir durum. İnsanın ayağa kalkmasıyla ve simgesel düşünceyle tür kesinleşiyor ve giderek doğaya daha hâkim oluyor. İşte kadın oradan toplumu kendi eliyle oluşturuyor; toplumsal doğanın kurucusu oluyor ama giderek de zorlanıyor.
Zorluk şurada: çocuk meselesinde hem zor bir doğum hem de zor bir yetiştiriliş yaşanıyor. Neredeyse 5 yıl boyunca çocuğu büyüteceksin. Zor doğuruyorsun, zor besliyorsun. Hiçbir hayvanda olmadığı kadar savunmasızdır. Çünkü etraf tehlikelerle dolu. Yılanlar, kaplanlar, aslanlar ortasında bir kadın bir yavruyu nasıl besleyecek? Ortada “koca” diye bir şey yok, baba diye bir kavram yok. Milyonlarca yıl babasız bir tür var ortada. Çocuğun babadan olduğu veya babanın bundaki etkisi bilinmiyor. İşte “Tanrıça” düşüncesine buradan gideceğiz. Erkeğin doğumdaki rolü bilinmediği için ana-tanrıça buna kesin bir anlam veriyor; “benim çocuğum” diyor. “Kendi kendime doğurdum” diye düşünüyor. Erkek ile kadın arasında sadece biraz cinsel güdü var. Bu güdünün nasıl çalıştığı da fazla bilinmiyor.
Burada mülkiyet yok. Mülkiyet babında sadece, “benim çocuğum” diyor. Çocuğun anasıyla ilişkisi oranında bir bağlılığı var. Bir de bilindiği gibi belki ananın bir erkek kardeşi bir de bacısı var: dayı, teyze ve çocuk. Ana merkezli dünya, anaerkil dediğimiz, anacıl dediğimiz dünyanın böyle olması gerekiyor. Babanın herhangi bir doğum yeteneği yok, bakma yükümlülüğü de yok. Zaten çocuğun kendisiyle ilişkisini de bilmiyor ve bu da son derece anlaşılırdır. Bu ilk topluluktur; ilk klan’dır. Dolayısıyla bu, kadın yapımı bir şeydir. Nitekim bütün klan topluluklarına baktığımızda bunun örneklerini görebiliriz. Brezilya ormanlarında, Endonezya ormanlarında örneklerini görmek mümkün. Hatta Anadolu’da bile bunun örnekleri var. Problem şurada: Toplumu koruyor, inşa edip geliştiriyor ama doğum zorlukları, beslenme zorunlulukları giderek kendini dayatıyor. Ve bir de değer oluşturuyor. Ses giderek dile dönüşecek, işte o toplayıcılar giderek adlandırmalar yapacak, dil kurallarını ortaya çıkaracak; özcesi dil de ana etkisi altında gelişecek. Erkek henüz bunun uzağında. Dil, topluluğu geliştiriyor ve büyütüyor. Sesler kelime oldu mu, anlaşma oluyor. Anlaşma, grubu büyütüyor. Anasoylu toplum milyonlarca yıl geçmişi olan bir toplumdur.
Burada erkeğe ne anlam vermeliyiz? Büyük ihtimalle erkek belli bir tarihte var. Zaten kadın kendi klanını geliştirirken etrafında uzaktan uzağa akraba olmuş bir erkek de var. Çünkü doğumlar yarı yarıya kız-erkek. Eski erkekler bir köşede varlar. Kopmuş, kendi başına, eli, pazusu güçlü. Büyük ihtimalle bu da avcılık yapıyor. İyi bir avcıdır. Avcılık yaptığı için av-avlanma tekniklerini geliştiriyor. Avcı topluluk da erkeğin topluluğu oluyor. O da, etrafında bir ahbap-çavuş grubu oluşturuyor. Bu da kırk haramilere ve günümüzdeki kapitalist haramilere kadar geliyor. Bugünkü kapitalist şirket yöneticileri mi desek veya kapitalist oligarşi mi desek, avcı topluluklarına benziyor.
Kadında durum biraz farklı. Kadın doğuruyor, besliyor ve topluyor. Kana fazla bulaşmamış, öldürme teşkilatları da kurmuyor. Daha çok toplama teşkilatları kuruyor. Ama nihayetinde erkek de kadından doğma. Birbirlerini de tanıyorlar. Erkek bir anadan doğduğunu biliyor ama babası olduğunu bilmiyor. Böyle uzun bir süre de geçiyor. Bir de avcı kulübü kurmuş, avlanıyor. Bir fili veya bir bizonu avlamak için en az yirmi kişiye ihtiyaç var. Bu durum avcı kulübünün kurulmasına yol açıyor. Sonuç; müthiş savaşçı ve öldürücü grup. Bu duruma gelen erkek, gözünü kadın kulübüne dikiyor. Bakıyor ki, kadın bitki ve zenginlik üretiyor, kulübesinde birikmiş bir şeyler var. Bir de cinsel güdüler var. Kadının elindekileri alabilir. Çünkü erkeğin elinde gelişmiş silahlar var. Bir süreden sonra avcı kulübü dönüşüyor. Teknik aletler, özellikle obsidyen dönemine gelindi mi bıçaklı oluyor. Eskiden taş ve sopalarla saldırırdı, şimdi obsidyenle, çakmaktaşıyla yapılmış aletlerle saldırıyor. Hepsi keskin; kime vursa öldürebilir. Bu aşamada aşağı yukarı 30 bin yıl öncesine uzanıyor. Avcı kulübü giderek duruma el koymaya başlıyor, gözünü kadına ve yaratımlarına dikiyor. Bunu Marks’ın görmemesi bana tuhaf geliyor. Gerçi daha sonra görüyor; Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” kitabını okuyunca, Marks düşüncesini tamamen değiştiriyor. Engels, Marks’ın çalışmasından yararlanıp çeşitli kitaplar yazıyor. 1870-80’lerden sonra fark ediyor.
Avcı kulübünün köleliğin temelini teşkil ettiği, başta kadın olmak üzere, yaratılan değerlere el koymaya başladığı biliniyor. Neden kadına el koyuyor? Çünkü kadın hem bir cinsel obje hem de toplayıcı. Bir de çocukları var. Kadın çocuklarına da toplayıcılık dersi veriyor. Yani kendi etrafında sürekli bir zenginlik üretiyor. Kadına ve yaratımlarına el koyma, egemenliğine alma erkek kulübünün işi oluyor. Erkek kulübünün de bir başkanı var. En iyi avcı, kulüp başkanıdır. Her şey reise bağlı; çok etkili bir reis. Adamları bizzat kendisi örgütlemiş. Örgütlediği adamlar da her şeye el koyabilir. Kadına da böyle el atıyor. Ve kadının tutsaklığı böyle başlıyor. Benim anlayamadığım, bilim insanları nasıl oluyor da bu durumu görüp de değerlendiremiyorlar? Bunun böyle olacağı çok açık. Başka türlüsü akla aykırı.
Kadın-Tanrıça Kültüründen Erkek-Tanrılık Kültürüne Geçiş
Sorunsallığa el atarken, şimdiye kadar anlattıklarımız başlangıç için bir temel oluşturabilir. Sorunsallığın temeli Marks’ta sınıf ayrımına dayanır. Ancak bana göre sınıf ayrımı değil cins ayrımıdır. Sınıfa değil cins ayrımına dayalı bir kültürden geliyor. Hani denir ya, tarih sınıf savaşımına dayanır diye. Aslında bundan çok öncesinden başlayan cinsiyet temelli bir çelişki söz konusudur. Tam cinsel temelli değil de kadın üretimine dayalı “ilkel” komünal toplum ile erkeğin avcı toplumu arasındaki çatışmadan kaynaklanan bir problem doğar. Dahiyane bir şey söylemiyoruz; açık bir durum. Fakat sosyolojide pek böyle bir anlatım yok.
Kadın klanı için de bir-iki şey söylenebilir. Aslında kadın temelli toplum bir klandır. Sayıları 15-20’yi geçmez. Bu bir klandır. Zaten bütün klan incelemelerinde kadın öğesi öne çıkıyor. Bana göre bunu da sanki bir keşifmiş gibi söylemenin anlamı yok. Mevcut gözlemlere dayanarak ulaşabileceğimiz bir sonuç.
Burada tanrıça kültürü eksik kaldı. Kadın dili oluşturuyor, yaşamı sürdürülebilir kılıyor, kendine göre bir anasoylu düzen oluşturuyor. Böyle bir gelişme var ve bunlar biliniyor. Peki tanrıçalık ne oluyor? Gerek küçük heykelcikler (venüsler) veya küçük figürler gerek Sümer kültürüne yansıyan mitolojik anlatımlar bir tanrıça kültürünü seslendiriyor. Böyle bir dönemin yaşandığını gösteriyor. Yaratım bir tanrı işidir veya yaratım tanrısal bir iştir. Kadın yaratımı tanrıça yaratımıdır. Peki, böyle bir dönem yaşanmış mı? Yaşandığı ortaya çıkıyor. Çünkü Batı Avrupa’dan Sibirya’ya, Ortadoğu’dan Anadolu’ya kadar bu figürler her taraftan çıkıyor. Bu bir tanrıça tapımına işaret ediyor. Burada hiçbir erkek yok. Kadın her şeyin adını koyuyor, ana olarak çocuklarına bakıyor, onları besliyor. Ana burada her şeye hâkim. Her şeyi doğurandır. Düşünce dille mümkündür; düşünce dili, dil de düşünceyi geliştirir. Dili yaratan da ana kadındır. Dolayısıyla yaratıcı varlık ana-tanrıçadır.
Bu gelişmeler Mezopotamya’da ortaya çıkıyor. Bütün o göstergeler (Erbil civarında Şanidar mağarası, Göbeklitepe vb. buluntular) burada doğup gelişiyor. Urfa’daki o taşlı tepeler uygarlığı (Göbeklitepe) kadına tepki sonucu doğuyor. Sanırım Karahantepe’de çırılçıplak erkek cinselliğini her bakımdan yücelten figürler var ve bunları kayalara oymuşlar. Yani erkek diyor ki, “artık hakim benim, sen değilsin!” Büyük ölçüde orada kadın cinsine karşı bir üstünlük kültürü doğmuş. Yani ataerkil kültür veya erkek-tanrı kültürü. Burada bir cinsten intikam alınmış, cins kırımı yapılmış. Bu kültür onu yansıtıyor. Cinskırım kalıntısı olma ihtimali son derece yüksek. Fakat ondan öncesi binlerce yıl kadın merkezli bir tanrıça dini hâkimdir. Kelimelerin doğuşuna bakıyorsun, onlar da kadın damgasını taşıyor. İnanna-Enki destanında da bu durum çok açık: “Benim bütün yaratımlarıma sen el koydun” diyor. Unutmayalım, Enki’nin diğer adı “Sümerlerin Kurnaz Tanrısı”dır. Yani hırsız; Uruk tanrıçası İnanna’nın tüm yaratımlarını çalıyor. Enki de Eridu tanrısıdır. Gılgameş Destanı’ndan önce bu destanlar da var. Babil Enuma Eliş Destanı’na kadar bu gelir. Her şey kadından nasıl çalınmış? Bu durum Tevrat’a da girmiştir. Bilindiği üzere Tevrat da Babil’de yazılmıştır. Urfa’dan alınan kültürü İbraniler oraya taşıyor. Yoksa sanıldığı gibi İbraniler Uruk’tan gelmiyor. Urfa-Göbeklitepe’deki kültür Kudüs ve Mekke’ye taşınıyor. Tarihin seyri böyledir. Demek ki tarih 15 bin yıl önce bu taşlı tepelerden Aşağı Mezopotamya’ya, Uruk, Ur, Babil, Eridu’ya; oralardan Mısır’a, İndüs vadilerine, Harappa’ya gidiyor. Böyle bir gidiş ve yayılım olduğu artık netleşmiş durumda. Demek ki, “Tanrıça MA kültürü” denilen şey pek yabana atılacak bir şey değil. Bu konuda birçok şey yazılıp çiziliyor ama başarılı bir anlatım yakalanamıyor. Ancak böyle bir sosyolojik dil bunu izahatlı kılabilir.
Ben tamamen sosyolojik bir dil kullanıyorum. Sosyolojik dil, anlatımda birim kan sağlıyor. Ataerkil kültürün de doğuş yeri burası; kadınınki de. Tarihte ilklerden söz edilir. Hem anasoylu hem ataerkil kültürün merkezi bu coğrafyadır. Doğuş burada gerçekleşiyor. Hâtta miladi yıllara kadar da merkez oluyor. Amerika, Avrupa, Asya filan yok; merkez burası.
Ataerkil-erkek tanrı çözümlenmiştir. Mühim olan burada tanrıça kültüründen erkek-tanrı kültürüne nasıl gelindiğidir. Babil Destanı, Tevrat’ın müthiş anlatımı önemlidir. Korkunç bir erkek egemenliği söz konusudur. İncil’de anlatılanlar var, Meryem var, Kuran’da söylenenler var ama kökü de burada. Sosyolojide bilimsel görüşe ağırlık verilirse bunları söylemek mümkün olabilir. Bunun sonucunda ruh-madde, bu dünya-öte dünya ayrımı gelişmiştir. O da buradaki kültürle bağıntılıdır. Son 30 bin yılda gelişen simgesel dilin anayurdu burasıdır. Afrika’dan 60 bin yıl önce belki bir şeyler bilinerek gelinmiştir fakat simgesel dil burada patlama yapmıştır. Bunun somut ifadesi de, tanrıça-tanrı kültürleridir. Bizde hâlâ çok güçlü olan madde-mana, ruh-beden ayrımı burada gerçekleşiyor.
Bu konuda sorunsallığı biraz açabiliriz. Sorunsallığı cinsî iş bölümüne dayandırdık. Cinsler arası iş bölümü belli bir aşamadan sonra çatallandı. Nedir bu? Bir tanrıça kültürü gelişiyor. Hem maddi hem manevi anlamda bayağı güçlü bir kültür. Uzun yıllar sürüyor, hiç hafife almamak gerekiyor. Avcı kulübü de benzer tarzda erkek ağırlıklı bir kültürün gelişimine yol açıyor. Durmadan hayvan avlayarak kendini besliyor. İşi gücü avlanmak. Bu durum bir alışkanlık, bir kişilik, bir kültür yaratıyor. Belli bir aşamadan sonra ana etrafındaki o birikim göz kamaştırıyor. Bitki bol, biriktirmiş, kulübü var, çocukları etrafında çalıştırıyor. Belki bir kardeş, ailenin yani klanın korumasını yapıyor. Bu erkek, baba değil, “dayı.” Dayı önemli ama o da anaya bağlı. Bir de teyze var. Belli bir olgunluk aşamasına ulaşınca avcı kulüp de yanı başında; hatta neredeyse iç içeler. Anacıl toplum bir üstünlük kazanınca avcı kulübü sıkışıyor. Fazla av kalmamış veya istese de fazla üretemiyor. Etle beslenmede zorluklar yaşıyor. Bir de avcı kulübü öldürerek çalışıyor. Günümüzde bunlar ulus ordularına dönüşmüş. Öldürme araçları ve taktikleri oradan geliyor. Bir de bunlar kastik niteliktedir. Kast’tan kastım şu: “Dokunulmaz, çok gizli, çok kutsal”. Bu kastik birlik her şeye hükmediyor. Nereye baksan oraya gidiyor. Her gün hayvan öldürüyor. Çok et yiyor, beyni gelişiyor, tekniği gelişiyor; öldürme teknikleri olağanüstü güçlenmesini sağlıyor. Öldüren güçlüdür. Hele bir kulüp, bir kast oldu mu, o kutsal ve dokunulmazdır. Bunun temelini Göbeklitepe’de bulabiliriz. Bir kastik topluluk olmadan burası inşa edilemez. Hiç mümkün değil.
Anlatımı daha da zenginleştirelim. Bir kastik firavun olmadan piramitlerin yapımı izah edilemez. Bir milyon kölenin bu piramitlerde ölünceye kadar çalıştırıldığından söz edilir. Bu bir kast. Kastik sistem şudur: Dokunulmaz, sadece emrinde çalışılır. Ne isteniyorsa o yapılır. Kast’tan devlete de çok sonraları geçilir. Kastın tanrı anlayışında ilk defa Eflatun veya Yunan filozofları gedikler açar. İlk kırılmayı onlar yapar. Mühim olan burada kadın doğasına dayalı toplumsal doğaya karşı diğer tarafın saldırıya geçmesidir. Böyle bir saldırı oldu mu olmadı mı? Bana göre olmuştur. Örneklerini bugün bile ailede yaşıyoruz. Saldıran kimdir? Baba. Kimdir bu baba? Eli silahlı adam. Günümüzdeki kadın cinayetlerinin yüzde 99’u erkekler tarafından gerçekleştiriliyor. Hâlen en büyük sorun bu oluyor. Yani burada da dahiyane bir keşif yapmıyoruz; her şey gözlerimizin önünde. Maalesef dili yaratan kadın bugün dilsiz hale getirilmiş. İşin ironik yanı da bu. Onun için İnanna, “Sen benden her şeyi çaldın, bütün yaratımlarıma el koydun” diyor. Dil gibi devrimsel bir gelişmeyi de kadından çalıyor. Böyle anlatımlarla dolu mitolojik destanlar var. Bu sorun değil de nedir? Sorunun daniskasıdır. Adam sadece kadını köleleştirmiyor, varsa bir “dayı” onu da öldürüp geriye kalan klan üyelerine ve zenginliğine olduğu gibi el koyuyor. Kölelik olayının böyle başladığı açık.
Devrimsel bir gelişme olarak görülen neolitik toplumun içinde, erkek avcı kulübünün büyük bir karşı-devrim hamlesiyle kadını köleleştirmeye kadar giden yolu açtığını ve bir cinsiyet savaşını başlattığını şimdi daha iyi görebiliyoruz. Gordon Childe’in anlattığı gibi olmadığı ortaya çıktı. Neolitiğin gerçekleşebilmesi için kesinlikle avcı-kastik kulübün saldırısına ihtiyaç var. Avcı-kastik kulüp darbe yapmadan, karşı-devrim yapmadan böyle bir neolitik toplum oluşamaz. Buna en iyi örnek Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe’ye (Gire Nebi) Peygamber tepesi diyorlar; bu daha doğru bir isim olabilir. Bir kastik topluluk olmadan orası dikilemez. Böyle bir şeyi ancak kutsallaşmış erkek yapabilir. Tanrıya tanrısallaşmış ata kültürü onu yapabilir. Başka türlü bir anlatım mümkün değil. Niye neolitiği sadece büyük bir devrim olarak anlattık? Biraz da Batı kültürünün etkisi olabilir. Yani Marks’tan, İngiliz ekonomi politiğinden etkilendik. Biraz gözümüzü açsak, kölelikle bağını anlardık. Benim ironik dediğim şey bu. Gözümüzün önünde ama yorum yapamıyoruz. Neden? Çünkü Batı kültürü bizi esir almış. Bazı yazarlar bazı konuları yazıyor. O zaman toplayıcılıkla hatta avcılıkla geçinmek mümkün, mevcut koşullar inanılmaz şekilde hem özgür hem rahat yaşatıyor diyorlar. Yani bitki, meyve toplayarak, ekerek, biçerek, hatta avcılık yaparak insan daha özgür ve sıkıntıya düşmeden yaşayabilir. Dolayısıyla kendiliğinden yani severek, isteyerek neolitiğe geçmiyorlar. Benim de düşüncem bu yönlüydü. İnsanlar özgür, eşit, gezgin topluluklar halinde yaşıyor. Bir toprağa kölece yerleşmek işkencedir. Toprağa bağlı yaşam çok zor bir yaşamdır. Büyük bir baskı olmadan bir kulübeye kapanmaya imkân yok. Birileri mutlaka seni döver de oraya kapatır. Toplama kampı gibi bir yere ancak zorla kapanılabilir. İşte burada cinsiyet ayrımına dayalı iş bölümü, sorumlu tutulması gereken tek kuvvettir. Sorunların temelinde de bu var. Toplumsal sorunsallık böyle doğmuş oluyor.
Sümer destanlarında tarihi başlatan anlatımlar var. Bunlar ilk yazılı metinlerdir. İnsana birçok şeyi anlatmaları gerekiyor. Tek tanrılı din kitapları bunlarla doludur. İşte, “nasıl eve kapatacaksın, günde ne kadar tokat atacaksın, nasıl vuracaksın, nasıl kıracaksın” gibi şeylerle dolu. Peki Marks da dahil, sosyalistlerde kadına dair böyle bir anlatım niye yok? Sanki hiç böyle bir çelişki yokmuş gibi. Bu konuda çok eksik kalınmış. Bu çözümleme İmralı sürecinin bir kazanımı oluyor. Belki bazıları için çok değerli, devrimsel bir düşüncenin gelişimi olabilir ancak benim için doğal keşiftir.
Sonuç olarak, toplumsal sorunun kaynağı sınıf mücadelesi değil devletin doğuşuyla başlayan veya devletten önceki kent-köy ayrımı değil aristokrasi ve burjuvaziden de çok önce başlayan cinse dayalı eşitsizlik ve ondan doğan çatışmadır. Anacıl toplumdan ataerkil topluma doğru bir geçiş toplumundan söz edilebilir. Geçiş toplumu Sümer mitolojisinde açıkça anlatılır. Yine üç tek tanrılı dinde, Hinduizm’de, Konfüçyüsçülük’te hatta Yunan yarı-din yarı-felsefe trajedilerinde anlatılır. Köleliğin çıkışı buraya dayandırılabilir. Kimileri için uygarlık yazıyla başlar. Evet, yazının temelinde dil var, dilin temelinde sanat var denilebilir. Yazıyı erkek geliştirmiş olabilir ama onun objeleri kadın tarafından yaratılmıştır. Erkek sadece mülkleştirirken daha teknik güce ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaçtan dolayı yazıyı bulmuştur. Tapınaklarda köle sayımı, kölelere verilecek yiyecekler, nereye ne kadar köle gönderileceği vb. teknik amaçlı konular için yazıya ihtiyaç duyulur. Yazı kutsal değil teknik amaçlı bir aygıttır ve sömürüye bağlı gelişiyor. Burada da kast gelişiyor. Kastın sınıftan, devletten farkı tartışılamaz, sorgulanamaz bir otorite olmasıyla ilgilidir. Dikkat edilirse Hindistan’da hâlâ kastlar asla birbirlerine karışamazlar; aşırı katılıktan dolayı birinden diğerine geçiş olmaz. Sınıf öyle değil. Sınıf atlamak mümkünken kastta bu durum mümkün değildir. Kast aslında Tanrı kavramının da temeli oluyor. “Tanrı sorgulanamaz” sözü nereden geliyor? Kastik ayrımdan. Peki bu ayrım neden yapıldı? Erkek kadını köleleştirdi mi mutlak hâkim oluyor. Neden buna ihtiyaç duymuş? Çünkü kadının yaratımlarına ve güdülerini doyurmaya ihtiyacı var. Böylece ilk defa kölelik doğuyor. O zamana kadar kölelik insanın hiç bilmediği, hiç başına gelmemiş bir felaket oluyor. Kadının başına soykırım gibi bir felaket geliyor. Adam obsidiyen bıçağını çekip geliyor. Kadın zaten çocuklarını zor-bela doğurup yetiştirdiği için vücut itibariyle yıpranmış. Bir de savunmasızdır. Ne diyecek? Sesini bile çıkarsa öldürülecek. Bu, korkunç bir köleliğin başlangıcıdır. Ve kadın mutlak köle oluyor. Adamın kölesi oldun mu, mutlak bağlanacaksın! Bu, sınıfsal değil kastik bağlılıktır. Kastik bağlılık ile sınıfsal bağlılık arasında bir fark var. Kastik bağlılık tanrısal bağlılıktır. Tanrı-kul bağlılığı (hâlen “Allah’ın kulu” diyoruz; mesela benim ismim Abdullah yani Allah’ın kulu anlamına geliyor) sorgulanamaz. Bundan sonra kadına dönük olarak söylenen “sen eksiksin, senin haddine mi düşmüş” söylemleri kaynağını kastik bölünmeden alıyor. “Eksiksin, konuşamazsın” diyorlar. Zaten konuşsa da kimse fazla değer vermiyor. Kadın da ağlamaklı konuşuyor. Eskiden tanrıça dili olan kadın dili, artık eksik, yaramaz, yetmez, aleyhte bir dil haline geliyor. Daha da vahimi, sanata yansıma biçimi giderek cinsel bir objeye dönüşüyor. Bir avcı nesnesi olarak görüldüğünden dolayıdır. Günümüzde kadın, tam bir oyun, oyuncak haline getirilmiş. Dili tam bir kölenin dilidir. Eski ana-tanrıça dili hâkim bir dildir. Dilin yaratıcısı kadın böyle olabilir mi? Ama kölelik altında o kadar ezilip büzülmüş ki erkeğin izni ölçüsünde sesini çıkarabiliyor.
Günümüzde erkeğin eğlence nesnesi haline getirilen kadın burnuna, kulağına, boynuna birer halka takarak köleliğe gönüllü yürüyor. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanıyor. Avrupa’da kadın nesnelliğinin üretimi liberal çağ, özgürlük çağı denilen bir süreçte derinleşiyor. Feminist akımlar bu kuşatılmışlığı aşamıyorlar. Ekonominin, dilin yaratıcısı kadın olmasına rağmen dili çarpık-çurpuk, ekonomi sıfır, zaten öz-savunma desen ortada yok. Bu, tarihsel-toplumsal gelişmenin bir sonucudur; kesinlikle doğal bir iş bölümü değildir. Kölelik gönüllü hale getirilmiş. Şu anda kadına sorulsa, hepsi bu köleliği çok doğal görür ve aksini söyleyene kulak vermezler. Bunun böyle olduğunu düşünmek bile istemezler. Katil zaten unutulmuş. Kadının o özgür günleri, tanrıça yaratımları İnanna zamanında kalmış.
Kastik Katilin Saldırısı; Kadının Eve Kapatılması
Kadının eve kapatılması, komünün tasfiyesiyle ilgilidir. Kastik katil kendisini tanrı kral ilan etmiş, anacıl topluma savaş açmış, tanrıça tapınağını da musakkadime yani geneleve dönüştürmüştür. Anacıl kadın komünü, kastik katile karşı direnir ancak Zerdüşt ve İbrahimi gelenek, kadını komünden kopararak özel eve kapatır. İbrani kabilesinde bu çok çarpıcıdır. Tevrat’ı okuyunca “ez, vur fahişeye…” gibi o kadar çok küfür var ki okuyanın dili uçuklar. Daha sonra bir karşı-devrime dönüşen aristokratik devrim, kadını hareme kapatmıştır. Kastik katil kadını köleleştirir; aristokrasi ise kadını hareme kapatır. Harem aristokrasinin işidir, kadını cariyeleştirir. Kadının başka şansı yok; ya cariyedir ya köledir. Kadın tek başına direnemez. Hypatya böyle bir direniş sergiler ama linç edilir.
Kadın tarihi ve ideolojisi ile ilgilenenler bunları araştırmalı. Tarihi kazanmak için komünal kadını açığa çıkarmak gerekiyor. Komünal kadın nasıl olur? Kadın “karılık” formunu; erkek de “babalık/erkeklik” formunu kazıyıp atmalı; bu yapılabilirse büyük devrimsel fırtınalar kopartır. Çocuğu mülk gibi sahiplenmek de terk edilmeli. Çocuklar komünündür. Eflatun bunu “Devlet” kitabında işliyor. En iyi kızları ve erkekleri alıp onların çocuklarını devlet için yetiştirecektir. Tabii Hitler ve Stalin de bunu dener ama yöntem ve amaç yanlıştır. Benim bulduğum çare, mülkiyet anlamında evliliği tasfiye etmektir. Kadın, mülk değil özgür bir varlıktır. Kadın şu haliyle bir mülk, tek de olsa toplum nazarında birilerinin kızı ya da karısıdır. Bunu silemez, sildi mi bu sefer kötü kadın gözüyle bakarlar. Bir kız güya evlilik çağı geldiğinde evlenmemişse, “evde kalmış” derler. Anası üzülür, “kızımın başını bağlayamadık” der, “alıcısı çıkmadı” der. Ah vah edilir, zavallı ne yapacak, kocası yok, çocuğu yok, kim bakacak? Dahası adı kötüye çıkabilir, fahişe muamelesi görebilir.
Komün olayı farklı. Rojava’da Jinwar adlı bir köy komünü kurulmuş. Jinwar deneyimi nedir? Zorda kalmış, erkek zulmünden, hakaretinden bıkmış, dinlenmek isteyen, artık erkeklik hikayelerine alet olmak istemeyen kadınların yeri. Aileden ayrı yaşayan, boşanan, hakarete uğrayan, hasta vb. ne kadar kadın varsa komünleştirmek gerekir. Biraz değil radikal yaklaşacaksınız. İsmi o kadar önemli değildir. En önemlisi komünü geliştirmek. Bunların üretim, tüketim vb. alanları da olmalı. Kadınların evde hava alacakları yer bile yok. Zulme uğruyor, hakaret görüyor, böyle kadın çok. Bu çalışmayı yaparsanız, güneş ülkesi kadar değerli bir çalışma olur.
Cinsellik, çocuklar, babalar bunları tamamen inkâr etmiyoruz. Ancak ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülüyor. Bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınlar da çok, erkekler de. Baba olmazsam “erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek var. Anti-komünalizm budur. Bir analık, bir de babacılık üzerinden ikisi, komünü öldürmüşler. İşte Tavşantepe; bu ideolojinin romanının yazılması gereken yer orası. Bir aile var ortada ama hepsi tam bir canavara dönüşmüş. Korkunç bir cinayet. Narin de küçük bir Kürdistan maketi. Küçücük çocuğun başına neler getiriyorlar, hem de evin içinde. Tarihsel sosyoloji böyle yapılır. Ben tarihsel sosyolojiyi geliştirdim. “Biz tarihin başlangıcında gizliyiz, tarih de bizde gizlidir.” sözüm aslında tarihsel sosyolojidir; bunu 30 yıl önce geliştirdim.
Kadına karşı en büyük savaş da Zeus ile başlayan Yunan mitolojisi ile başlatılır. Bunun sembolik bir anlatımı var. Büyük bir kırılma yaşanmıştır. M.Ö. 1000-500 yılları arası Zeus’un hâkimiyet dönemidir. Zeus ne kadar kadın bulursa el atar, onlara tecavüz eder. Böyle masallar anlatıp da özünü anlatmamak beni bir hayli düşündürüyor. Sahte bir sosyoloji için her şey yapılıyor. Bu durum hakikat peşinde olunmadığını ortaya çıkarıyor. Bu ataerkil kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur. Bu hakikati açığa çıkarmaya kadınlar bile tenezzül etmiyor veya kimisi bu gerçekle yüzleşmekten rahatsız oluyor. Bunu biraz geliştiriyorum. Arkadaşlar sanki zoraki bir bilinç kampanyasına maruz kalıyorlar. Bunu da anlamıyorum. Yani özgürlükten korkuyorlar. Çok içselleşmiş bir kadın köleliği söz konusudur. Hepsi gözlerimin içine bakıp “bize efendisiz olamayız” diyorlar. Hatta bu felsefeyle isyan ediyorlar. Ama kadının “efendi” dediği de şunu dayatıyor; “karnında sıpayı, sırtında sopayı eksik etmeyeceksin” diyerek dövüp sövüyor. Bu gerçeklik çok düşürücü ve alçaltıcıdır. Her erkek de buna bayılıyor. “Sen bizim elimizden güç tekelini niye alıyorsun?” diyorlar. Ama ben bu kültürü çocukluğumdan itibaren sorguladım. Kızlar ile birlikte oyun oynanmalı, birlikte gülünmeli diyerek çocukluk hayallerime bağlı kaldım.
Bana göre sorunsallığın temeli budur. Çok kitap da okuyabilirsiniz, çok bilinçli bir sosyolog da olabilirsiniz. Temel çizgi budur. Ben size gelişim çizgisini anlatıyorum. Özgürlüğe adım atılacaksa öyle bir kölelikten çıkışla başlatılabilir. Ancak bana dayatılan tam da bu köle çizgisiydi. Yıllarca birçokları birbirlerini bulup kaçtılar. Toplumda bunun ne denli yaygın olduğunu biliyorsunuz. Peki, şeref, onur bunun neresinde? Bu nasıl erkek, bu nasıl kadın? En azından kendimi bundan koruyabildim. Çünkü biraz özgürlük tutkularım fazlaydı. Bir de tabii kadının eve kapatılması olayı var. Zerdüşt gelenek için de bu söyleniyor. Zerdüştlükte de böyle eve kapatma gibi bir durum söz konusu olabilir. Tanrıça tapınağından saray haremine, oradan da genelevine kapanış. Bunlar bilinen konular. Vahim ve hazin bir durum. Kalıcılaşan kadın köleliği tam bir kalıp. Bu tarz bir köleliği kendine yakıştırmayan bir kadın yok gibi. Felaket burada. Kadına yakıştırılan kölelikten nefret ediyorum. Böyle bir kadına öfkeleniyorum. Adeta yalvarırcasına “bırak biz böyle yaşayalım” diyenler oluyor. Aslında bana şu dayatılıyor: “Biz binlerce yıldır karılaştırılmışız, sen bunları nasıl değiştirebilirsin? Bu bir gelenek, adını da namus koymuşlar.” Tamam da, ben bilime saygı duyduğum için bana pek inandırıcı gelmiyor. Böyle evlilik olmaz. Kendime de uyguladım ve yaşadığım meşhur hikayeyi biliyorsunuz. Korkunç. Erkek dediğinin ne yapacağı belli, kadın dediğinin ne yapacağı belli. Belki de bu ilkenin gereklerine uymadığım için o korkunçluk meydana geldi. Bu kuralla dalga geçtiğim veya ciddiye almadığım için başıma gelmedik şey kalmadı. Bizdeki özgürleşme olayı böyle bir tez-antitez temelinde gelişti ve devam edecek. Bana öyle geliyor ki bu bir ilkesel değer. Bu ilkenin kapitalizmle, sosyalizmle ilişkisi de önemli. Şayet antikapitalist olmak istiyorsan, temeline bunu koyacaksın; sosyalist olmak istiyorsan, bu ilkeyi esas alacaksın. Başka türlü anti kapitalist, sosyalist olunamaz. İşte temellerini koyduk. Varsa itirazınız yapabilirsiniz. Biliyorsunuz, sosyalizm bilime dayanır ve bilimsel ve tarihsel temeli de budur.
Yoruma kapalı.