Düşünce ve Kuram Dergisi

İlk-el Kolektiviteden Kadın Sosyalizminin Saklı Soy Kütüğüne

  Aylin Karakaş

         

 “Kendini bilmek, kendi gölgene bakmaktır; gölgeni gördüğünde dünyayı da görebilirsin.”                            

Carl Jung

 

Aydınlanmak, kişinin kendi gölgesinin içinden yürümeyi göze almasıyla başlar; ışık ancak karanlıkla kurduğu kontrast sayesinde görünür olur. Bilge kişi karanlık ormanda ışığı arar, tohum ise toprağın karanlığında filizlenir. Kadınların aydınlanışı da gölgelerini yok ederek değil, onları tanıyarak ve dönüştürerek mümkün olur; çünkü insanın gölgesi dönüşümün ilk kapısıdır. Eleştirel düşünce geleneği, bilginin yalnızca ışığa yönelerek değil, gölgeyle yüzleşme cesaretiyle mümkün olduğunu gösterir. Bu bağlamda kadınların aydınlanışı, bastırılmış olanı inkâr ederek değil, onu tanıyarak ve dönüştürerek kurulur. Erkek egemen tarih anlatılarının örttüğü bu karanlık alan, kadınlar açısından hem içsel hem de toplumsal bir hakikat alanı olarak yeniden düşünülmelidir. Bu bağlamda kadının, kendi tarihine ve hakikatine ulaşmak için yalanlarla örülmüş erkek egemen anlatıyı çözmesi aydınlığa doğru cesur bir yürüyüş olacaktır.

Kadının aydınlığı, doğrusal bir ilerleme tezine değil; tarihin ve toplumsal hafızanın en eski, en bastırılmış katmanlarına yönelen bir açığa çıkarma gayretine dayanır. Mitolojik anlatılar bu gayretin sembolik dilini sunar. İnanna’nın yeraltına inişi, iktidar ve kimlik temsillerinden soyunarak bastırılanla yüzleşmenin; İsis’in parçalanmış bedenini yeniden bir araya getirmesi, yok edilmiş hakikatin kolektif hafıza aracılığıyla yeniden üretimini; Demeter’in kayıp ve yas sürecinden bereketi geri çağırması ise toplumsal sürekliliğin kriz anlarında yeniden kurulmasının simgesel örnekleridir. Bu anlatılar, hakikatin hazır ve yukarıdan bahşedilen bir bilgi değil; karanlıkla yüzleşmeyi göze alarak edinilen bir bilinç olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla karanlık, boşluk değil; tarihsel bilginin saklandığı bir alandır. Bu noktada “kadın” yalnızca mitolojik ya da sembolik bir temsil değildir; aynı zamanda tarihsel bir inşayı işaret eder. Bu tarihsel misyonu reddederek, kadınların toplumsal konumlarının muğlaklaştırılmaya çalışılması, yalnızca kültürel ya da psikolojik bir bastırma değil; yapısal ve kurumsal bir düzenin sonucudur. Kastik ve hiyerarşik toplumsal yapılanmalar, kadınları tarihsel özne olmaktan çıkararak onları görünmezliğe mahkûm etmiştir. Bu nedenle aydınlığa yürüyüş, içsel bir dönüşüm olduğu kadar, bu yapısal engelleri hedef alan toplumsal bir direniş çizgisidir.

Kadın sosyalizminin saklı soy kütüğü tam da bu noktada önem kazanır. İlksel kolektif yaşam biçimlerinden itibaren kadınların taşıdığı toplumsal kurucu rolün görünür kılınması, hem tarihsel belleğin aydınlanması hem de geleceğe dair alternatif toplumsal tahayyüllerin kurulması açısından belirleyicidir. Bu soy kütüğünü açığa çıkarmak, yalnızca geçmişe dönük bir arkeoloji değil; aynı zamanda sistem karşıtı mücadelelerin ıskaladığı esasları yeniden düşünmenin ve dönüştürücü bir politik özne inşa etmenin imkânını sunar. 

Toplumlar tarihini avcı-toplayıcılıktan ‘’tarım devrimi”ne, oradan da sanayi toplumuna uzanan tarihi, teleolojik ve tek hatlı bir evrim şeması olarak kurgulayan Batı merkezli tahakküm anlayışını taşıyan standart anlatıyı esas almak, bilimsel yönteme ters düşerken eşitsizliğin de tek merkezden başladığını ifade etmek yanılgıdır. Bunun yerine özgürlüğün kaybını sorgulayarak kadının rolünü, kadının yarattığı toplumsal değerleri incelemek hakikate önemli bir adım atmak olacaktır.

 

Ortaklığın Ontolojisi: Komünler

Toplumsal varoluş, bireyin arındırılmış iradesiyle sınırlandırılmadan, birlikte yaşamanın süreklilik ağları içinde biçimlenmiştir. Bu nedenle komünler, yalnızca tarihsel bir örgütlenme biçimi değil; insanın dünyayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin ontolojik bir ifadesidir. Komünal yaşamda ortaklık, sonradan inşa  edilen bir sözleşme ya da ahlaki tercih değil, varolmanın asli biçimi olarak ortaya çıkar. Üretim, paylaşım, karar alma süreçleri, bireyi aşan ama onu dışında tutmayan kolektif bir düzen içinde örgütlenir. Böylece komün, artı ürün ve hiyerarşi temelli yapılardan önce toplumsallığın zorunlu zemini olarak ortaya çıkar.

Bu ontolojik değerlendirme, komünleri “ilkel” ya da “geçici” yapılar olarak değerlendiren evrimci, düz ilerlemeci tarih anlatılarına karşı güçlü bir itiraz sunar. Aksine komünler, tahakkümün oluşmadığı, kurumsallaşmadığı, ortak sorumluluk ilkelerinin toplumsal ilişkileri belirlediği bir yaşam anlayışını temsil eder. Ortaklık, bireyselliğin inkârı değil; onun mümkünlük koşuludur. Toplumun bireyi olma esprisi burada kendini gösterir. Komünal varoluş, insanı buyurgan bir uyum nesnesi olmaktan çıkararak, toplumsal özne olarak kurar. Kom ve komün kavramları, farklı dil ailelerinde benzer toplumsal içeriklere işaret eden terimlerle karşılık bulur. Aryenik dil  başta olmak üzere birçok dilde bu kavramlar; birlikte yaşama, ortaklık, paylaşım ve kolektif düzen fikrini ortaya koyar.

Latince “communis” sözcüğü, “ortak”, “paylaşılan”, “herkese ait” anlamlarını taşır ve “communio” (paylaşım, birliktelik) ile aynı kökten türemiştir. Fransızca “commune”, İngilizce “commune ve community”, Almanca “kommune” kavramları bu kökten beslenir. Bu terimler, yalnızca fiziki birlikteliği değil, aynı zamanda ortak sorumluluk, dayanışma ve kolektif irade anlayışını da taşır. Eski Yunancada “koinos” (ortak, müşterek) kavramı benzer bir anlam alanına sahiptir ve “koinonia” terimi, topluluk, ortaklık ve paylaşım temelinde kurulan toplumsal birlikteliği ifade eder. Cermen ve Slav dillerinde de benzer karşılıklar görülür. Rusçada “obşçina” (община) terimi, tarihsel olarak ortak mülkiyet ve kolektif köy yaşamını ifade eden komünal bir toplumsal forma karşılık gelir. Almancadaki “gemeinschaft” kavramı ise ortak yaşam, aidiyet ve toplumsal bağlara vurgu yapar.

Aryenik (Hint-Avrupa) dil ailesi içinde yer alan Kürtçede “kom” sözcüğü, doğrudan topluluk, birliktelik ve kolektif yapı anlamlarına gelir. Bu kullanım, kavramın güncel ideolojik bağlamlardan önce, pratik ve ihtiyaç temelli bir toplumsal örgütlenme biçimini ifade ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Komün kavramının etimolojik araştırmasına baktığımızda yalnızca batı kaynaklı bir teorik söylem değil, farklı coğrafyalarda, benzer toplumsal deneyimlerden doğmuş tarihsel bir inşa olduğunu ortaya koyar. Bu çok dilli ve tarihsel bağlam, kom ve komün kavramlarının evrensel bir toplumsal gerçekliğe işaret ettiğini göstermektedir. Kavramların farklı dillerde benzer anlam alanlarını koruması, komünal yaşam biçimlerinin insanlık tarihindeki sürekliliğine ve toplumsal ihtiyaçlardan filizlenen ortak amacına işaret eder.

İlk komün modelleri etimolojik derinliğine sadık kalarak, toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan pratiklerin çevresinde kadınla birlikte şekillendi. Bu pratiklerin merkezinde ise doğum, bakım, beslenme ve bilgi aktarımı gibi yeniden üretim faaliyetleri yer alıyordu. Toplumsal yaşamın sürekliliği , yalnızca avın başarısına ya da fiziksel güce değil, gündelik yaşamın kesintisiz biçimde örgütlenmesine bağlıydı. Bu sürekliliği sağlayan bilgi, deneyim ve emek büyük ölçüde kadınların etrafında şekilleniyordu. Bu perspektifle komünler, bir iktidar mantığından değil, yaşamı sürdürme ilkesinden doğdu.

Kadınların doğayla kurduğu ilişki de, erken toplumsal örgütlenmenin yol haritası oldu. Toplama faaliyetleri, bitkilerin döngülerini tanımayı, mevsimleri ayırt etmeyi ve besinin nasıl saklanacağını bilmeyi gerektiriyordu. Bu bilgi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir düzenleyici anlama sahipti. Ne zaman hareket edileceği, nerede kalınacağı, neyin paylaşılacağı ve nasıl korunacağı, bu bilginin ışığında belirlendi. Böylece toplumsal yaşam, bir süreklilik anlayışıyla örgütlendi. İlk komünlerde üretim, birikim amacıyla değil, yaşamın devamı için düzenlenmişti. Besin ve diğer kaynaklar, bireysel mülk haline gelmeden toplum içinde pay halindeydi. Paylaşım, ahlaki bir erdemden çok, topluluğun varlığı içindi. Toplumsal değerler , kadınların bakım emeği ve dağıtım emekleri sayesinde gelişti. Karar alma süreçleri de bu düzen içinde konumlanmıştı. Toplumu ilgilendiren konular, zor odağında toplanmadan, doğrudan katılımla ele alınıyordu. Otorite, kalıcı bir üstünlük değil; bilgiye, deneyime ve topluluğun güvenine dayalı, geçici bir işlev olarak ortaya çıkıyordu. Böylece toplumsal düzen, zorla değil, güven üzerinden kuruluyordu. Komün yalnızca ortak yaşam, paylaşım ve dayanışma davranışlarıyla sınırlı bir yapı değildir; aynı zamanda toplumsal varlığın korunmasına yönelik en temel ve meşru öz savunma biçimini temsil eder. Öz savunma burada salt fiziksel şiddet biçimi olarak değil, komünal yaşamın sürekliliğini sağlayan örgütsel ve toplumsal yetenek olarak anlaşılmalıdır. Komünal örgütlenme, öncelikle ihtiyaç eksenli olarak ortaya çıkar ve iç dayanışmayı esas alır. Dışsal tehditler karşısında sınırlı ve savunma amaçlı planlı güç kullanımını içerebilse de, bu gücün içe yönelmesi komünal bütünlüğü zedeleyerek güvensizlik ve toplumsal çözülme üretir. Dolayısıyla öz savunmanın sürdürülebilirliği, komünal örgütlülüğün iç bütünlüğüne bağlıdır. İç bütünlüğü ifade eden, günümüz kavramı olan, ahlak burada devreye girmektedir. Bu çerçevede ahlak, komünal yaşamın hem kurucu hem de düzenleyici bir boyutu olarak ele alınmalıdır. Komünal ahlak; paylaşım, karşılıklılık, sorumluluk ve adalet ilkeleri üzerinden şekillenir. Ahlak, toplumsal bir norm olarak kabul edildiği takdirde politika gün yüzüne çıkar. Ahlaki zemin üzerinde ortaya çıkan ve topluluğun kendi kendini yönetme kapasitesini ifade eden politika, kadının öncülüğünde dönem koşullarında doğal otorite ile gelişir. Bu nedenle komün, ahlak ve politika, birbirinden bağımsız değil; tarihsel ve toplumsal olarak birbirini kuran ve yeniden üreten olgular olarak değerlendirilmelidir. Burada kadınların yapıcı pozitif özne olma sorumluluğu da belirleyici olmaktadır.

Komünal yaşamda çocuklar yalnızca biyolojik annelerin değil, topluluğun ortak sorumluluğudur. Bu durum, hem kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmasını engelliyor hem de topluluğun sürekliliğini kolektif bir zemine oturtuyordu. İlişki biçimi doğayla kurulan bağda da kendisini gösteriyordu. Doğa, üzerinde egemenlik kurulacak bir nesne değil, birlikte yaşanılan bir varlık alanı olarak algılanıyordu. Bu yaklaşım, aşırı tüketimi ve tahakkümcü tahribatı engelleyen, diyalektik bağı gören bir ekolojik denge yaratıyordu. Kadınların besin, su ve yaşam alanları üzerindeki bilgisi, bu dengenin korunmasında belirleyici olmuştur. İlk komünler, kadınların metalaştığı, edilgen olduğu ilkel topluluklar değil; aksine yaşamı örgütleyen bilginin ve emeğin büyük ölçüde kadınlar tarafından taşındığı, tahakkümün henüz kurumsallaşmadığı toplumsal yapılardı. Bu deneyim, toplumsal düzenin zor, mülkiyet ve hiyerarşi olmadan da kurulabileceğini gösteren tarihsel bir hafıza olarak anlam taşır. Komün, burada bir nostalji, romantizm değil; kadın özgürlüğü ile toplumsal özgürlüğün birbirinden ayrılamayacağını hatırlatan canlı bir tarihsel deneyimdir.

Komünal yaşamın ilk nüvelerinin, paleolitik çağa denk gelen kesici aletlerin bulunması ile mi başladığı yoksa ateşin gündelik yaşamda kullanılmasıyla mı başladığı gibi, keskin bir sonuca varmaya çalışmak ana eksenden tali yola sapmak anlamına gelebilir. Tarımsal üretime geçiş dönemini ‘’devrim’’ olarak değerlendiren ve bunu bir sıçrama olarak ele alan anlatıların günümüzde eleştiri konusu olduğu bilinmektedir. “Her Şeyin Şafağı” (David Graeber & David Wengrow), “Tahıla Karşı“(James C. Scott) ve “Kılıç ve Kadeh” (Riane Eisler) adlı çalışmalar, güne gelen tarih anlatısının aksine tarımsal üretimi tekil, kaçınılmaz ve ilerlemeci bir “devrim” olarak kavramlaştırmaktan bilinçli biçimde kaçınırlar. Graeber ve Wengrow, tarımın ortaya çıkışını; avcı-toplayıcılık, mevsimsel yerleşiklik ve ekim-biçim pratiklerinin uzun süre yan yana var olduğu, dönüşümlü bir süreç olarak ele alır. Bu nedenle tarımı toplumsal eşitsizliklerin mecburi başlangıcı olarak görmezler. Scott ise tahıl tarımını özellikle devletin vergi, zorla çalıştırma ve nüfus denetimi ihtiyaçlarıyla uyumlu bir üretim biçimi olarak analiz eder ve onu insan özgürlüğü açısından bir ilerleme değil, aksine “okunabilirlik” ve tahakküm yaratan bir süreç olarak değerlendirir. Eisler de Neolitik dönüşümü bir üretim atılımından ziyade, eşitlikçi ve kollektif kültürlerden hiyerarşik, erkek-egemen ve şiddet temelli yapılara doğru tarihsel bir yön kayması olarak yorumlar. Bu üç analiz birlikte düşünüldüğünde, tarımsal üretimi toplumlar tarihinin doğal ve kaçınılmaz bir devrimi değil; belirli iktidar ilişkileri, kültürel kırılmalar içinde şekillenmiştir. Nihayetinde özgürlük, eşitlik ve toplumsal cinsiyet açısından derin çelişkiler barındıran bir tarihsel durumu ifade eder. 

Yuval Noah Harari, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” isimli kitabında bu görüşleri özgün farklılıkları ile beraber paralel şekilde ele alır. Buna göre; Tarım Devrimi, uzun süre toplumlar tarihinin klasik anlatısı içinde zorunlu ve olumlu bir kırılma noktası olarak sunulmuştur. Bu yaklaşıma göre tarım, insan zekâsındaki artışın bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve avcı-toplayıcı yaşam biçimlerinin yerini daha güvenli ve refah düzeyi yüksek bir toplumsal düzene bırakmıştır. Ancak Harari bu durumu eleştirir, arkeolojik ve antropolojik bulguların, bu anlatının ampirik temellerinin olmadığını ifade eder. Avcı-toplayıcı toplulukların bilişsel açıdan daha geri olduklarına dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gibi, bu toplulukların ekolojik çevrelerine dair son derece ayrıntılı bilgiye sahip oldukları belirtmektedir.

Tarımın yaygınlaşmasının, bireysel yaşam koşullarında doğrudan bir iyileşme yaratmadığı, emek gücünün artmasına, beslenme çeşitliliğinin azalmasına yol açtığı, toplam gıda miktarı artırmış olsa da daha iyi beslenme ya da daha fazla boş zaman yaratmadığına aksine, tarımın nüfus artışını teşvik eden ve ortalama bireyin daha fazla çalışmak zorunda kaldığı toplumsal yapılar ürettiğine dikkat çekmiştir. Dolayısıyla “Tarım Devrimi” refah seviyesini arttıran, özgürleştiren değil; bağımlılık ilişkisine yol açtığı sonucuna varmıştır.

Abdullah Öcalan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunda ‘’Niye neolitiği sadece büyük bir devrim olarak anlattık?’’ sorusunu yönelterek önemli değerlendirmelerde bulunuyor.

‘’İnsanlar gönüllü bir şekilde toprağa yerleşmiyor, tahıl ambarları, bentler inşa etmiyorlar; böyle bir neolitik yoktur. Bunlar bizim kastik dediğimiz unsurların anacıl toplumu dağıtmasıyla gelişmişlerdir. Göçebe toplum hem özgür hem de refah içinde böyle bir bataklığa özgürce sürüklenmez. Bu kültürün gelişmesi derin bir köleleştirme gerektiriyor. Kim yaptı bunu? O avcı erkek gruplar..’’

‘’Devrimsel bir gelişme olarak görülen neolitik toplumun içinde, erkek avcı kulübünün büyük bir karşı-devrim hamlesiyle kadını köleleştirmeye kadar giden yolu açtığını ve bir cinsiyet savaşını başlattığını şimdi daha iyi görebiliyoruz. Gordon Childe’in anlattığı gibi olmadığı ortaya çıktı. Neolitiğin gerçekleşebilmesi için kesinlikle avcı-kastik kulübün saldırısına ihtiyaç var. Avcı-kastik kulüp darbe yapmadan, karşı-devrim yapmadan böyle bir neolitik toplum oluşamaz.’’

‘’O zaman toplayıcılıkla, hatta avcılıkla geçinmek mümkün, mevcut koşullar inanılmaz şekilde hem özgür hem rahat yaşatıyor diyorlar. Yani bitki, meyve toplayarak, ekerek, biçerek, hatta avcılık yaparak insan daha özgür ve sıkıntıya düşmeden yaşayabilir. Dolayısıyla kendiliğinden yani severek, isteyerek neolitiğe geçmiyorlar. Benim de düşüncem bu yönlüydü. İnsanlar özgür, eşit, gezgin topluluklar halinde yaşıyor. Bir toprağa kölece yerleşmek işkencedir. Toprağa bağlı yaşam çok zor bir yaşamdır. Büyük bir baskı olmadan bir kulübeye kapanmaya imkân yok. Birileri mutlaka seni döver de oraya kapatır. Toplama kampı gibi bir yere ancak zorla kapanılabilir. İşte burada cinsiyet ayrımına dayalı işbölümü, sorumlu tutulması gereken tek kuvvettir. Sorunların temelinde de bu var. Toplumsal sorunsallık böyle doğmuş oluyor’’ ifadelerini kullanmaktadır. Tarihin egemenden başlatılması yani kastik katilden başlatılarak anlatılmasına itirazı yaparken, toplumsal sorunsallığın bu kast sisteminin oluşumu üzerinden tarifler. Peki kastik katil kendini nasıl var etti? diye sorduğumuzda komünün tasfiyesi üzerinden değerlendirebiliriz. Komünal yaşamın örgütleyicisi olan kadının, avcı erkek kulübüyle birlikte eve kapatılma süreci tarihin temel kırılma noktasını getirmiştir. Bu baş aşağı süreç kar topu şeklinde krizleri kendine yama yaparak devasa bir kriz alanı yaratmıştır. Toplumsal sorunsallıkların giderek arttığı dünya koşullarında alternatif yaşam arayışına “komün” cevabını verenlere ütopik düşünce eleştirisi yapanların toplumlar tarihine jineoloji penceresinden bakması gerekmektedir.

 

Sosyalizmin Kökeni ve Anlaşılmayı Bekleyen Kastik Katil

Kastik katili anlamadan sosyalizmi tanımlamak politik körlük olacaktır. Tıpkı tarihi kendinde başlatan bu düzen tarihin ilerici sıçramalarını da kendine doğru eğip bükmesi gibi. İlk komünler, sosyalizmin yalnızca modern sanayi toplumlarının ürünü olmadığını, aksine insanlığın en erken toplumsal örgütlenmelerinde maddi karşılıklar bulduğunu gösterir. Bu anlamda komünler, bilinçli bir siyasal program olarak değil; yaşamın sürekliliğini sağlama zorunluluğundan doğmuş ilk sosyalist ilişkiler olarak değerlendirilebilir. Etimolojik parametreleri referans aldığımızda bu iki kavram arasında ideolojik bir bağın olduğunu görebiliriz. “Sosyal” kavramı Latince “socialis” kökenlidir ve “ topluluk, yoldaşlık ve karşılıklı bağlılık” anlamlarını içerir. “Sosyalizm” ise bu toplumsal özün sistematik bir düşünce akımı ve ideoloji biçimine, sisteme kavuşmuş hâlidir. Bu nedenle sosyalizm, tarihsel olarak komünal yaşam biçimlerinden kopuk bir kurgu değil; aksine, bu yaşam biçimlerinin teorik düzlemde kavramsallaştırılmasıdır. Bu perspektiften bakıldığında komün ve sosyal kavramları, içerik ve işlev bakımından büyük ölçüde örtüşmektedir.

Üretimin artı ürün için değil, toplumsal ihtiyaçlar için örgütlenmesi; mülkiyetin bireysel alan değil, kolektif bir kullanım ilişkisi olarak kurulması; emeğin karşılığının artı değer değil, yaşamın devamı olması, bu ilişkilerin temel özellikleridir.

Bu erken sosyalist düzenin merkezinde, kadın emeği bulunmaktaydı. Doğum, bakım, beslenme ve bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması, toplumsal yaşamın asli faaliyetleri olarak kabul ediliyor; bu alanlardaki bilgi ve emek büyük ölçüde kadınlar tarafından taşınıyordu. Bu nedenle komünler, üretimin kolektifliği kadar yeniden üretimin de toplumsallaştığı yapılardı. Kadın özgürlüğü, bu ilişkilerde bir “hak” değil, toplumsal düzenin değer yargısı olarak varlık kazanıyordu.

Bu çerçevede komünal yaşam, iktidarın merkezileşmediği bir eşitlik pratiği üretmiştir. Zor, toplumsal düzenin belirleyici ilkesi değil; istisnai bir durum olarak kalmıştır. Bu durum, sosyalizmin özünde yer alan özgürlük ve eşitlik fikrinin, iktidarcı yapıların ortaya çıkmasından önce toplumsal olarak kurulabildiğini göstermektedir.

Komünlerin tasfiyesi ile birlikte bu ilk sosyalist ilişkiler de aşınmaya başlamıştır. Artı ürünün birikmesi, mülkiyetin yoğunlaşması ve denetimin kalıcılaşması, üretimin toplumsal merkezden koparılmasıyla eşzamanlı ilerlemiştir. Kadın emeği ve bilgisi değersizleştirilmiş; kadın özel alana hapsedilmiş; zor ve hiyerarşi temelinde yeniden örgütlenmiştir. Bu dönüşüm, sınıflı toplumların ve devletli düzenlerin maddi zeminini oluşturmuştur.

Bu nedenle sosyalizmi yalnızca sınıflı toplumların içinden doğan bir gelecek tahayyülü olarak görmek yanılgıdır. Sosyalizm, aynı zamanda geçmişte deneyimlenmiş bir toplumsal ilişki biçiminin, tarihsel olarak daha bilinçli ve politik bir düzeyde toplumsal ihtiyaçlar temelinde yeniden kuruluşudur. Ancak bu yeniden kuruluş, komünlerin merkezinde yer alan kadın özgürlüğünü ıskaladığında, kendi tarihsel kökleriyle bağını koparır.

Bu bağlamda komünler, sosyalizmin ilkel ya da eksik bir prototipi değil; aksine onun en radikal ve en bütünlüklü tarihsel ifadesidir. Kadın özgürlüğü ile toplumsal özgürlüğün ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği bu deneyim, sosyalizmin yalnızca ekonomik perspektifi değil, yaşamın bütününü dönüştüren bir ilişki biçimi olduğunu anlatır. Komünler bu nedenle geçmişte kalmış bir aşama değil, özgür yaşamın tarihsel hafızası olarak anlam taşır.

Sosyalizmin kadın penceresinden bakmaya çalışan birçok öncü kadın bu ifade edilenlere vurgu yapmaya çalışmıştır. Rosa Luxemburg’a göre komünler, sosyalizmin “ilkel” hali değil; kapitalizme dışsal ve ona alternatif bir toplumsal mantığın taşıyıcılarıdır.

Maria Mies bu tartışmayı feminist bir zemine taşır. Ona göre klasik sosyalizm, üretimi kolektifleştirirken yeniden üretimi özel alanın içinde bırakmış ve böylece patriyarkal yapıyı yeniden üretmiştir. Mies, ilk  komün deneyimlerinde bakım, beslenme ve yaşamın sürekliliğine dair faaliyetlerin toplumsal merkezde yer aldığını vurgular. Bu nedenle komünler, yalnızca mülkiyet ilişkileri açısından değil, üretimin toplumsallaşması bakımından da sosyalisttir. Bu nokta, komünleri birçok modern sosyalizm denemesinden teorik olarak daha ileri bir yerde konumlandırır.

Öcalan’ın neolitik toplum çözümlemeleri, bu hattı daha bütünlüklü bir tarihsel hakikate oturtur. Öcalan’a göre devletli ve sınıflı uygarlık, komünlerin tasfiyesi üzerine kurulmuştur. Komünler, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplum biçiminin tarihsel örnekleridir. Burada sosyalizm, bir gelecek ütopyası olmaktan çok, devlet öncesi toplumsal gerçekliğin güncel koşullarda yeniden inşası olarak tanımlanır. Kadın özgürlüğü de bu çerçevede tali değil, kurucu bir ölçüttür.

Bu düşünsel hat birleştirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Komünler, sosyalizmin bilinçli bir ideoloji olarak inşa edilmesinden çok önce, onun maddi ve toplumsal ilişkilerini yaşamsal olarak üretmiştir. Üretimin ihtiyaçlara göre düzenlenmesi, toplumsal üretimlerin kolektif kullanımı, otoritenin merkezileşmemesi ve emeğin toplumsal sorumluluk olarak örgütlenmesi, sosyalizmin en temel ilkeleridir. Bu ilkeler, modern işçi hareketlerinden önce komünal yaşamda  kadın etrafında  var olmuştur.

Dolayısıyla “komünler ilk sosyalizm örnekleridir” demek, sosyalizmi tarihsizleştirmek değil; aksine onu kapitalist modernitenin klasik tarih anlatısına hapsetmekten kurtarmaktır. Sosyalizmin sanayi toplumunun ürünü değil, insanlığın özgürlük hafızasının en eski biçimlerinden biri olduğunu vurgulamak kaçınılmazdır. Bu vurgu aynı zamanda modern sosyalizmin temel açmazını da görünür kılar. Kadın özgürlüğünü ve emeğin toplumsallığını merkeze almayan hiçbir sosyalist sistem, kendi tarihsel kökleriyle tutarlı olamaz.

 

Kadın Toplumsallığı En Büyük Sosyalizmdir

Kadın toplumsallığı, sosyalizmin devrim sonrası ilgileneceği bir alan değil kendisini oluşturan ve varlığını ikame eden politik bir konudur. Sosyalist düşüncenin eşitlik ve özgürlük ilkeleri, sınıf mücadelelerinden önce, kadınların tarihsel olarak üstlendiği toplumsal üretim deneyimlerinde somutlaşmıştır. 

Felsefî açıdan kadının toplumsal deneyimi, varlığı diğerleriyle kurulan bağlar üzerinden tanımlamaktadır; Hakikat etiğiyle izah edeceğimiz bu durum, özgürlüğü yalnızca bireysel haklar çerçevesinde değil, kolektif yaşamın somut koşulları içinde ele alan sosyalist özgürlük anlayışıyla örtüşmektedir. Dolayısıyla kadın toplumsallığı, liberalizmin dayanağı olan bireycilikten farklı olarak, özgürlüğü toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi süreci olarak anlama kavuşturur. 

Etik ve estetik yaklaşımı ile, doğa ve anlam diyalektiğinde kendini inşa eder. Sosyolojik pencereden bakıldığında kadın toplumsallığı, kapitalist sistemin görünmez kıldığı toplumsal emeği analiz etme imkânı sunar. Çözüm odaklı bir perspektiften bakıldığında kadın toplumsallığı, toplumsal eşitliğin üretim araçlarının mülkiyetine indirgenemeyeceğini göstermektedir. Toplumsal dönüşüm, yaşamın yeniden üretildiği alanların kolektifleşmesini, bakım ve emek süreçlerinin kamusal sorumluluk olarak tanımlanmasını ve toplumsal cinsiyet temelli hiyerarşilerin yapısal olarak aşılmasını gerektirir. Bu bağlamda kadın özgürleşmesi, sosyalist toplumun nihai sonucu değil, onun gerçekleşme koşuludur.

Sosyalizmin kalıcılığı ve derinliği, kadınların tarihsel olarak geliştirdiği toplumsal ilişki biçimlerinin tanınmasına ve kurumsallaştırılmasına bağlıdır.

Bu temelde sosyalist bir ütopyası olan, sosyalizm tahayyülü olan tüm sistem karşıtı güçlerin kadının özgürlük sorununu merkezine alması gerekmektedir. “Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez’’ sözü “kadın olmadan sosyalizm olmaz” sözü ile buluşmaktadır. Özgürlüğün ve sosyalizmin çözüm bileşkesi haline gelen kadın özgürlük mücadelesini devrim sonrasına bırakan anlayışların devrimin çöküşünü hızlandırdığını, sistemleştiremediğini ve süreklileştirmediğini tarihsel deneyimleri ile göstermektedir. Bu anlamda kadın sosyalizminin saklı soy kütüğünü bilmek, aydınlığa yürümektir. 

 

                                                                                                     

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.