Murray Bookchin’in şu pasajı ile başlamak istiyoruz;
“Toplumun yeniden inşasını öngören hareketlerin -bununla özellikle sol hareketleri radikal ekolojik gruplarını ve ezilenlerin adına konuşan örgütleri kastediyorum- en büyük kusuru, halkı statükonun belirlediği sınırların ötesine taşıyacak bir politika gütmemeleridir belki”
Bu pasaj biri açık öteki üstü örtülü iki bildirimde bulunuyor. Açık bildirim, toplumun yeniden inşasını hedefleyen hareketlerin, kendilerine ait bir öz-politikasının var olması gerektiği üzerinedir. Üstü örtülü ikinci bildirim ise, bu hareketlerin söz’de kendi politikalarına öz’de ise statükonun politikasına göre hareket ettikleridir. Bu, bir çelişkiyi ifade etmektedir. Nedir çelişki? Amacın-hedefin tersi yönünde, bir “politika” yapmadır! Yani kendi öz-politikasını uygulama yerine, statükonun politikasına göre davranma. Bu da teori ile pratiğin, kuram ile politikanın, söz ile davranışın zıtlığına delalettir. Bu hareket, grup veya örgütleri böyle davranmaya zorlayan veya yönelten nedir?
Sorgulamamızı daha makro düzeye taşırsak; Lenin’in Sovyetlerinin Putin’in Rusyasına, Mao‘nun sosyalist Çin’inin Şi’nin devlet kapitalizmli Çin’ine, Haşimi’nin sosyalist Vietnam’ın günümüzün yozlaşmış devlet sosyalizmli Vietnamı’na dönüşümüne yol açan nedir? Sanırız ki hiçbirimiz daha az bedel, emek ve çabanın sergilenmesine bağlayamayız. Yine öncülerinin iyi niyet ve amaçlarına bağlılığından şüphe etmeyiz. Hatta bu dönüşümleri dönemin kadrolarındaki inancın azlığına da bağlayamayız. Tersinden, dönüşümün sırrını okuyamadıları, paradigmalardaki bir takım kimi stratejik yanlışlık ve yetersizliklerde aramak gerekmektedir. Murray Bookchin bunu kendi Öz-politikası yerine kapitalist modernitenin politikasını uygulamasına bağlar. Haklılık payı önde olan bir tespittir. Ama esas neden olarak, Bookchin’in belirttiği noktayı da kapsayan ve onu da aşan, politikayı da belirleyen paradigmanın kendisini sorgulamak gerekir. Asıl neden, ana kuramsal çerçevede aranmalıdır. Bağında iktidar ve devlet olgularını ya da kapitalist modernitenin kimi temel saç ayaklarını barındıran paradigma veya kuramda aranmalıdır. Bağrında bu olguları barındıran her düşünce veya kuram, şayet yol yürüyüşünde farkına varıp kendini bu olguların zihni ve yapısal etkilerinden arındırıp dönüştürmezse, sonu kapitalist modernite ile bütünleşme, onun birer mezhebi haline gelme olacaktır.
Toplumun yeniden inşasını hedefleyen özgürlük güçlerinin günümüze kadar yaşadıkları en büyük yanılgı, yanlışlık veya yetersizlik hem kendilerini bu olgulardan arındırmamaları, hem kapitalist modernitenin (ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizm) tüm boyutlarına alternatif geliştiren bir kuramsal çerçeveye oturtamamaları ve hem de kapitalist modernitenin bu üç saç ayaklarından bazılarına dayanarak kendilerini varlıklaştırmak istemeleridir. Anti-kapitalist olmayı sosyalist bir toplum inşası için yeterli görmüşlerdir. Anti-kapitalist ama ulus-devlet ve endüstriyalizmi esas almaları, onları uzun mücadelenin sonunda, sosyalist bir toplum inşasına değil, devletçi bir sosyalizm veya daha doğru bir tabirle, devlet kapitalizminin hükmünün esas olduğu bir varlıksallaşmaya götürmüştür. Amaçlanan varlıksallaşma ile oluşan varlıksallaşmanın birbirinin tersi olmasının nedeni budur.
Paradigma veya kuramsal çerçevede ne kadar demokratik, özgürlükçü, eşit, adil, ekolojik olma gibi özelliklere sahip olduklarını iddia ederse etsinler, şayet kapitalist modernitenin her üç boyutuna karşıdan bir duruş sergileyip bunlara ulaşmanın temel aracı olarak da iktidar ile devlete kendilerini endekslerlerse, iddialarının aksi yönünde bir varlıksallaşma, oluşma ile karşı karşıya kalınacak 20. Yüzyılda yaşanan tüm sosyalist, demokratik, anarşist, ulusal kurtuluşçu hareket vb. eksenindeki devrimcilerin akıbetinden ispatlıdır.
O zaman, toplumun yeniden inşasını hedefleyen hareketlerin en öncelikli birincil görevi, kapitalist moderniteye alternatif bir modernite (bizim alternatifimiz demokratik modernitedir) ile cevap olmalarıdır. Kavramsal, kuramsal ve kurumsal bütünlük çerçevesinde hem kapitalist moderniteye bir karşı duruş ortaya koymalı hem de alternatifi olan demokratik moderniteyi demokratik konfederalizm, demokratik ulus ve eko-ekonomiye dayalı olarak kendisini konumlandırıp, nasıl bedenleştirceğini ortaya koymalıdır. Bu bütünlük ve kapsamda, bir genel yaklaşım sergilenirse, o zaman “hangi politika?” sorusu kapsamındaki politika biçiminin cevabı da zihniyette netleşip, berrak olacaktır.
Birbirine taban tabana zıt iki paradigmaya ait özelliklerin iç içe yaşandığı bir yerde-zihinde her zaman vücut bulacak yapı ve anlayış daha örgütlü, daha hegemon ve daha sistematik olan paradigmanın suretinde olur. Kapitalist modernite şu an küresel düzlemde daha örgütlü, hegemonik olan sistemdir. Binlerce yıllık kesintisiz bir sürekliliğe sahip, iktidar ve devlet düzleminin hem mirasçısı, hem de günümüz temsilcisidir. Toplumcu, komünal ve demokratik oluşumların da binlerce yıllık bir tarihsel mirası söz konusudur. Ama tarih boyunca hep parçalı ve dağınık bir yapıda varlıkları söz konusu olsa da, sistematik ve bütünlüklü bir çerçeveye kavuşma imkanına -sınırlı dönemler hariç- sahip olamadıkları için hep iktidar-devlet bloğunun ya hegemonyasına maruz kalmışlardır ya da “medeniyet dışı” kalma pahasına ücra yerlere sığınmışlardır. Bu açıdan ortaya çıkan hareketlerin zihni yapısında da bu süreçlerin izleri söz konusu olmuştur. Yani ya çok dar bir zihin yapısı ile sınırlı kalmış veya zihin yapılarında iktidar ve devlet bloğunun birtakım zihni kodlarını içerir olmuşlardır. Birincil durum, çağın gerisinde kalmalarının; toplumsal formun kılan, kabile, aşiret biçiminde çakılı kalmadır. İkinci durumda dayanılan ideolojinin çelişkili, ikili bir yapıya sahip olmasını doğurmuştur. Zihniyet düzeyinde hem demokratik topluma has yönler -ki bu yön daha baskın olsa da- hem de devletçi yönlerin içiçeliğini yaşarlar. Bu zıt karakter, iki yönde temel bir yetersizlik olarak karşımıza çıkar. Lenin’nin dayandığı ve sosyalizmin içten fethi, bu noktadan başlamıştır. Ekim Devrimi’nin anti-kapitalistliği onun demokratik toplumcu yönünü; ulus-devletçi ve endüstriyalizme dayalı yönü ise; iktidarcı-devletçi kalması, kapitalist modernite yönüne ihtiva ettiğinden, Ekim Devrimi’nin zamanla reel sosyalizme, reel sosyalizmden de Putin Rusyası’na dönüşüm, bu gerçekliği işaret eder. Bu dönüşüm seyrini Demokratik Modernite kuramının öncüsü Abdullah Öcalan, çok sade bir ifadeyle şöyle formüle eder: “iktidar-devlet tarlasında sosyalizm-özgürlük yeşermez! “
Zihni yapısını özgürlük, demokrasi, komün, ekoloji vb. üzerine oturtan bir hareket, bu değerlere uygun kurumsal yapılarak kendini dayandırmalıdır. Aksi durumda demokratik-komünal yön, iktidar-devletçi yön ile kurumların içinde mas edilmesine ve sistem içleşmesine evrilecektir. Demokratik toplum ekseninde, yeniden inşayı hedefleyenlerin amacı sistemiçileşme, onun bir sol mezhebi olma değil; kendi kavramsal-kuramsal değer yargılarına göre, kendi sisteminin kurumsal inşasını sağlamaktır. Makalemizde demokratik özgürlükçü yerel yönetimler olgusunu ele alırken, yukarıda ana ve kalın çizgilerle ortaya koymaya çalıştığımız çerçeve esas alınacaktır. Demokratik modernite kuramının ne’liğini ve nasıl’ına dair şeylerin detayları başka bir çalışmanın konusu olduğundan, bu ana hatları konumuzun bağlarının anlaşılması açısından serimledik. Bu bağlar gözetilerek konu irdelenmelidir.
Ulus-Devletin Yerel Faili
“(…) modern belediye birçok devletçi vasfı barındırır ve genel olarak burjuva ulus devletin bir faili olarak çalışır.” (Murray Bookchin) Bağrında il-kent meclisleri taşısa da hem yasal mevzuatlar, hem belediye kanunu vb. ile rol ve işlevinin sınırları ulus-devletçe belirlenmiş, kararların tamamıyla birkaç elit veya bürokratın elinde olduğu, halkın ezici biçimde dışlandığı, halk üzerinde bir iktidar kurumu olarak varlık gösterir.
Belediye başkanı ile il-kent/ilçe meclis üyelerinin seçimi dışında belediye çalışmalarının hiçbirinde halkın söz, düşünce ve karar süreçlerine katılımının olmadığı, tepeden tırnağa hiyerarşi, bürokrasi ve iktidarın üretildiği yerel kurumlar olarak karşımıza çıkar. Mevcut yerel yönetimler olarak belediyeler bir nevi ulus-devletin küçültülmüş birer versiyonudur. Pekçok ulus-devlette, belediyelerin görev ve sorumluluk sahası bağlamında (darlık-genişlik bağlamında) farklılıklar söz konusu olsa da tümünde uygulanan ortak nokta ulus-devlete dayalı “politika” biçimidir. Yani belli bir çevrenin çıkarlarına hizmet etme temelinde, maddi-manevi olarak güç biriktirildiği, bunun bir politika olarak uygulandığı, toplumun-halkın en minimal düzeyde -iki çoğunlukla da hiçbir şekilde dahil edilmediği- dahil edildiği bir kurum olarak işlev görür. Böylesi bir belediyecilikte temel görev, birkaç kamusal görevin -su, çöp toplama, toplu taşıma, imar izni vb.-yerine getirilmesidir. “Hizmet” adı altında yerine getirilen bu görevler, adeta toplumun ağzına bir parmak balın çalındığı, ama esas rantın ilgili yandaşlara aktarıldığı, esas amacın gizlendiği bir sistem olarak karşımıza çıkar. Yurttaşlara “hizmet” adı altında yapılan kamusal görevlerde bile yurttaşa, yurttaş gibi değil, bir müşteri gibi yaklaşım esas alınır. Bu yönüyle “hizmet” denilen şey esasta yurttaşa değil müşterilere yapılır. Belediyelere ait park, bahçe, plaj, sosyal tesisler, otoparklar, toplu taşıma araçları, gayrimenkullerin hepsi bu mantıkla işletilir veya kimi çevrelere rant ve zenginleşme amaçlı işletmeleri için tahsis edilir. Tüm mevzuatlar ve belediye yasaları bu çerçeveler gözetilerek hazırlanmıştır. Ortada müşteri haline dönüşmüş bireylere sunulmuş, parasıyla satılan ürünler olmasına rağmen tüm bu işletme ve hizmetler algı operasyonlarıyla halka-topluma-yurttaşa hizmet diye benimsetilmeye çalışılır. “Belediye = hizmet” hiçbirinin dilinden düşmez. Mevcut belediyecilik böyle farklı yansıtılan bir kurumdur. Bu yönüyle ulus-devlete benzer. Dahası ulus-devletin kendini ulusla özdeşleştirmesinin yereldeki temsilcisi olarak, o da kendini hiç öyle olmadığı halde yerelle, “hizmet” ile özdeşleştirir.
Aslında belediye, kurum olarak gerçek anlamda toplumsal sorun ve ihtiyaçlara, toplumca işletilip cevap bulunduğu bir kurumdur. Ama ulus-devletin işgaline ve onun amaçları çerçevesinde dönüşüme uğradığı ve iç işleyişi toplumsal yönden boşaltılıp, devletçi yönlerle doldurulduğu için, gerçek işlevinin tersi yönünde rol oynamaktadır. Ulus-devlet, ülke hattında tüm toplumu nasıl ki kendi sorunlarına çözüm üretemez bir noktada tutup, kendini güç tekeline dönüştürmüşse, mevcut yerel yönetimler yani belediyeler de kendi sınırları dahilindeki yurttaşları aynı potada tutarak benzer bir güç sağlayıp, yurttaşları öz sorunlarından uzak tutarak, çözüm gücü olmaktan uzaklaştırır. Yurttaşların hem yaşamları hem de yaşam çevreleri üzerinde etki etme iradesini minimum düzeye indirgerler. Böylesi bir belediyecilik anlayışında toplum-yurttaş bakışı pasif birer kasaba sakini olmadır. İradesi ipotek altına alınmış (seçimle oy vermekle), güçsüzleştirilip (hiçbir kararda söz hakkının olmaması), edilgen birer müşteri, yurttaş kitlesi bu yönetim biçiminin hem dayanağı hem de hedefidir. Mevcut belediyecilik anlayışında halkın-yurttaşın etkin olmasını istediği bir tek zaman dilimi vardır; O da belediye seçimlerinin yapıldığı süreçtir. Bu zaman dilimi içinde yurttaşın etkin olması için her yol denenir. Seçim ile birlikte etkin yurttaş.” Yetki bende, makam bende, güç bende “anlayış ile her şeyi yapmayı kendisinde hak bulan bir yönetme zihniyeti devreye girer. Beraber etkin olma, temsili demokrasi bir parçası olan seçim süreci ile sınırlı kalır. Sonraki dört-beş yıllık süreç boyunca kendini belediye ile özdeşleştiren süreç başlar.
Özgür Belediyecilik, Belediyeciliğin Kendi Özüne Dönüşüdür
Demokratik yerel yönetimleri, özgür belediyecilik veya komünler olarak adlandırabiliriz. Latin ülkelerinin pek çoğunda belediye ile komün kavramları eşanlamlıdır. Bu açıdan her üç adlandırmadan hangisini kullanırsak kullanalım, aynı şeyi belirttiğimizi ifade etmek gerekir. Özgür belediyecilik, ulus-devlet anlayışına dayalı belediyecilikten köklü bir şekilde ayrışır. Hem dayandığı paradigma hem de yönetim ve işlevsellik anlayış ve biçimi anlamında ayrılır. Daha doğrusu ulus-devletin içeriğini boşaltarak, iktidarcı-devletçi olgularla tahkim ettiği belediyeyi, bu özelliklerinden arındırarak kendi öz işlevselliğine kavuşturmayı hedefler.
Özgür belediyecilik, çağımızın toplumcu ve özgürlükçü paradigması olan demokratik moderniteye dayalı bir yapılandırmayı esas aldığı için demokratik-ekolojik ve kadın özgürlüğüne dayalı bir toplumun inşasında rol oynar. Demokratik siyasetin, toplum içinde vücut bulmasında çok önemli bir politik kurumu olarak kendisini işlevlendirir. Bu açıdan hem politik bir kurumdur hem de politikanın/demokratik siyasetin en alttan en üste doğru yaygınlaşması ve kurumsallaşmasının vücut bulacağı kurumdur. Politika bu kurum aracılığıyla yeniden inşa edilir.
Demokratik yerel yönetimler bu yönüyle ve başlangıç itibari ile ruşeyn haldeki demokratik toplumu temsil eder, etmeli. Genel amaç doğrultusunda kendini ne kadar kurumsallaştırıp işlevsel kılarsa o paralelde, toplumun demokratik gelişmesini sağlar. Ya da tersine komün veya meclislerle toplum kendini ne düzeyde demokratik bir özne konumuna taşırsa, demokratik yerel yönetimler de o düzeyde özneleşen, kurumsal varlıklar haline gelir. Gelişim düzeyi ve kriteri, toplumun demokratik temelde etkin özneleşmesine bağlıdır. Bu açıdan mevcut iktidarcı belediyecilikte olduğu gibi hiyerarşik, bürokratik ve kendisini temsil sistemi ile sınırlayan yaklaşımdan uzak tutar. Böyle bir konumlama biçimini kendi varlık gerekçesinin bitişi olarak ele alır. Bağrında hiyerarşiye, aşırı bürokrasiye yer vermeyen, bunların oluşmaması için demokratik mekanizmalar oluşturan yani doğrudan halkın-yurttaşın (hem yerel meclislere hem komünlerde hem de belediye meclislerine) katılımına dayalı, doğrudan demokrasi ile yönetilen kurumlar olarak kendilerini ifadeye kavuştururlar.
Çünkü demokratik yerel yönetim veya özgür belediyecilikte amaç ve araç ilişkisi hem etik hem ulusal hem de estetik bütünlük gerektirir. Bu bütünlük temel bir ilkedir. Amaç demokratik, ekolojik ve kadın özgürlüğüne dayalı bir toplum inşasında rol oynama ise o zaman bu rolü hiyerarşi ve iktidar üreten araçları-anlayışı kullanarak oynayamazsın. Kullanılacak araç-kurum yurttaş ve toplulukları bu amaca hazırlayacak, eğitecek ve taşıyacak şekilde ve işlevsellikte olmalıdır. En nihayetinde her kurumsal yapı amaca ulaşmada işlevliliği ile bağrında bir ilişki türünü barındırır. Şayet bir kurum bağrında hiyerarşi, bürokrasi veya üstten alta doğru katı merkeziyetçiliği taşıyorsa, orada demokratik ve toplumcu bir ilişkinin gelişmeyeceği açıktır. Orada gelişecek olan amir-memur, yani iktidar ilişkisi olur. Demokratik siyaset yoluyla yerel meclislere, komünlere halkın doğrudan katılımını (yerellere ait tüm sorunların çözümünde söz, düşünce ve karar alımlarında katılımı) sağlayan yapısal bir işlevselliğe sahipse orada gelişecek ilişki biçimi de iktidarcılıktan öte demokratik ve özgür ilişki olur.
Ulus-devlete dayalı belediyecilikte halkın belediye çalışmalarına katılımı, bir tek temsilcileri seçmekle sınırlıdır. Buna “demokrasi” dense de temsili olmaktan öte bir anlamı yoktur. Özgür belediyecilik temsili demokrasiyi sınırlı, ama esas olarak doğrudan demokrasiyi temel bir ilke olarak savunur ve yaşamsallaştırır. Nedir doğrudan veya katılımcı demokrasi? Aslında adı üstünde; halkın-yurttaşların belediye çalışmalara doğrudan katılımını ifade eder. Özgür beledi çalışmalar, toplum veya yurttaşlarla birlikte iş görme anlayışına dayanır. Özgür belediyecilik kendi sınırları dahilinde yaşayan insanların inşa ettiği, edeceği toplumsal ve pratik düzenlemelerin kurumu olarak karşımıza çıkar. Bunu da komün veya meclisler aracılığıyla sağlar. Komünler-meclisler doğrudan demokrasinin geliştiği, politikanın icra edildiği kurumlar, özgür belediyeler ise bu kurumların aldığı kararların icra edildiği kurumlardır. Yani bir kent belediyesi, tüm mahalle, komün veya meclislerin katılımıyla belediye çalışmalarını icra eder. Üstten alta değil alttan üste doğru bir çalışma şekliyle.
Mahalle meclisi veya komünleri, mahallenin tüm yurttaşların katılımına açık olur. Zorunluluğa dayalı katılım tarzı benimsenmez. Gönüllü katılım esas olandır. Toplumun her kesiminden katılıma açıktır. Sadece bir gruba değil tüm farklılıklara açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü temel bir ilke olarak uygulanır. Hiçbir amaç ve nedenle kimsenin söz ve düşünce özgürlüğü kısıtlanmaz. Fakat kararlar bütün düşünce ve tartışmaların ardından, çoğunluk ilkesi gözetilerek alınır. Mutlak uzlaşı arayışı içinde olunmaz. Mutlak uzlaşı ilkesinin en tehlikeli yanı; hiçbir kararın alınmaması ve zamanla kurumun iflasını bağrında taşımasıdır. Azınlık, çoğunluğun kararının uygulanmasına fırsat tanımalı. Doğruluğu ve yanlışlığını, pratikleşme süreci açığa çıkartacaktır. Mutlak uzlaşı arayışı hem demokrasinin hem de topluluğun gelişmesini önleyecek yangılı bir tutumdur. Çoğunluğun kararı uygulamada yanlışlığı açığa çıkınca, azınlığın görüşünün kıymeti de görülecektir. Bu da azınlık ile çoğunluğun birbirini sürekli geliştirmesine vesile olacaktır.
Her meclis veya komün, kendi yaşamıyla (mahalle-köy vb.) ilgili tüm konularda birinci derecede yetkili karar alma organı iken, bir bütün kenti ilgilendiren sorunlarda da söz hakkına sahiptir. Kararlar temel toplumsal ilkelerle uzlaşmazlık içinde olamaz. Yani tüm kararlar demokratik, ekolojik, kadın özgürlüğü; adalet, ahlak gibi ilkelere riayet edecek nitelikleri gözetir. Örneğin, bir kentin on mahallesi varsa, her mahalle bir komün veya meclis olarak kendini kurumsallaştırtırır. Kent meclisi bu on mahalle meclisinden gelen erkek-kadın eşit temsil sistemini gözeten delegelerden oluşturulur. Delegeler belli sürelere göre mahalle meclislerinde görevlendirilir. Onları istedikleri zaman geri çağırma-değiştirme yetkisine sahip olur. Kent meclisi, klasik anlamda tüm mahalle meclislerinin üstünde yer alan bir meclis olarak kendini konumlandırmaz. Tersine yerel meclislerin konfederasyonu niteliğinde olur. İki yönlü bir işlevi olur. Birincisi; tüm kenti ilgilendiren konularda tüm yerel için aldığı kararları şayet yerine getirme imkan ve kapasitesi yetmiyorsa elindeki teknik imkan ve olanaklarla hayata geçirmelerine yardımcı olmak veya yerel meclislerin aldıkları kararların, diğer yerel meclislerle teması söz konusu ise kararı koordine etme ve dengeleme de aracı rolünü oynar.
Fakat örneğin kent belediye başkanı veya kent meclisi, X yerel meclisinin iradesini bypass ederek, X mahallesinde bulunan bir parkı kaldırıp, yerine başka bir şey yapma yetkisine sahip olmamalıdır. Demokratik yerel yönetimler anlayışında böyle bir yetkisizlik hali, en belirli yönlerinden biridir. Tersi durum yetkici bir yaklaşım olur ki o da orada bulunan topluluğun iradesini yok sayan bir tutum olur. Bu tutum iktidarcı belediyecilik anlayışının dışa vurumudur. Görüyor, duyuyor ve okuyoruz. Bir belediye başkanının onlarca danışmanı ve koruması, ayrıca şoförü, sekreteri, kalem müdürü, yazı işleri müdürü, basın sözcüsü, bunların yardımcıları ve onların altları ve daha adını bilmediğimiz yüzlerce, hatta binlere varan çalışanının olması neyi gösteriyor? Neyi temsil ediyor? Kendisine böylesi bir “ hizmetli”ler ordusu oluşturması, halka hizmet aşkının göstergesi mi yoksa makam aşkı veya çevresine, halka hizmet edilmesi için ayrılan bütçeyi dağıtma tutumu mudur? Hatta daha da ileriye taşıralım: Bir belediyede binler veya on binlerle (herhalde büyükşehirlerde) ifade edilen çalışanın olması normal mi? Bu kadar maaşlı insanın çalıştırılması hangi mantığın ürünüdür? İşin trajik ve garip tarafı belediye başkanının bu kadar “hizmetlis”i olacak, sonra çıkıp “halk belediyeciliği “yapıyoruz diyecek! Bu söylememin bir inandırıcılığı var mı gerçekten? Kim inanır!
Özgür belediye çalışma mantığında ve etiğinde danışman, koruma, şoför, sekreter, şu-bu sözcüsü gibi hizmetli diye alanlara yer yoktur. Ulufe dağıtır gibi binlerce-on binlerce maaşın verildiği kurumlar değildir. Özgür belediye çalışmalarında işler, ihtiyaç oranında, işin ehli ve uzmanı olan sınırlı insanla, yukarıda değinildiği gibi yerel komün ve meclisler aracılığıyla yürütülür. Bütçenin neredeyse yarısının maaşlara ayrıldığı sistem, iktidarcı anlayışa; bütçenin çok küçük bir kısmının çalışanlara, çoğunluğunun yurttaşlarının ulaşım, konut, sağlık, kültür, spor, eğitim gibi alanlara kullanıldığı anlayış özgür belediye anlayışa dayalıdır. Özgür belediye anlayışı sadece belediyenin bütçesini demokratik-kamusal anlayışla kullanıma tabii tutulmuyor. Aynı şekilde özgür ve eşit ilişki biçiminin kurumsallaşmasını ve temel bir toplumsal ilişki biçimi olmasını da bir perspektif olarak kendine esas alıyor. Eş-temsil sistemi ile eril-egemen bir toplumda kadının gasp edilen toplumsal konumunu yeniden kazanmasına zemin sunar. Aynı şekilde eşit ilişki biçimini kadın-erkek arasıyla sınırlı tutmaz. Özgür belediye çalışmalarının tüm aşamalarına kurum ve kademelerinde geliştirilmesi hedeflenir. Örneğin belediye başkanları ile meclis üyeleri veya çalışanları arasında ilişkinin de azami düzeyde eş-ilişki kapsamında olmasına özen gösterilir. Belediye başkanları “ben hiyerarşinin en tepedeki bir numaralı insanıyım. Tüm meclis üyeleri, çalışanlar vb. benim emir erimdir, memurlarımdır, çalışanlarımdır” gibi bir zihni bakışla yaklaşırsa bu özgür belediye bir ilişkisi olmaktan öte, egemenlikçi ilişki biçimini üreten ve ona tekabül eden bir anlayış olur. Bu ilişki biçiminin de varacağı yer, klasik ulus-devletçi belediye anlayış ve kurumsallaşması olur. Özgür belediye ilişkisi, anti-kapitalist, anti-bürokratik ve anti-iktidar bir felsefi düzleme oturur. Çünkü hedeflenen toplum biçimi bunu gerekli kılar. Oluşturulmak istenen toplumun bir prototipi olarak kendini konumlandırma bunu gerektiriyor. Belediye başkanlarının otoritesi, demokratik otorite kapsamında olur. Sadece belediye başkanları için de değil; tüm yerel meclis, komünlere üye ve yöneticilerin de esas alınması gereken otorite biçimi, demokratik otoritedir.
Nedir demokratik otorite? Yaşam ve çalışma tarzıyla, politik ve ahlaki toplumun gelişmesine en çok düşünce üreten, en çok emek harcayan ve en çok katılım sağlayana duyulan güven ve bağlılıktır. İlişki biçimi ile insanları daha özgür ve eşit bir ilişkiye çekiyorsa, düşünce yoğunluğu ile anlayış geliştirip ufuk açıyorsa, emek tarzıyla maddi ve manevi değer üretiyorsa, katılım biçimi ile kolektif bir tarz ve yapıcılık açığa çıkarıyorsa ve tüm bunların toplamında gelişecek olan demokratik otorite olmalıdır. Yetkiye, makama, paraya, talimata, itaate dayalı olan ilişki ise iktidarcı otoritedir. Demokratik otorite özgürleştiren bir bağlılık biçimi iken, iktidarcı otorite köleleştiren bir bağlılıktır. Demokratik otorite ile kişi kendisiyle buluşurken, toplumun ile de buluştuğunu duyumsayan, toplumla buluşurken kendisiyle bütünleştiğini hisseden ilişki biçimidir. Kısaca demokratik otorite, hiçbir beklenti içinde olmadan (maddi anlamda) herkesten daha fazla çalışan, yoğunlaşan, proje üretip, katılmaya dayanır. Onun için özgür belediye çalışmalarında yer alan bütün yurttaşlar arasında demokratik otoriteye dayalı, azami derecede eş-ilişkisinin geliştirilmesi temel bir amaçtır. Bu açıdan demokratik yerel yönetim veya özgür belediyecilik sadece bir takım kamusal görevlerin yerine getirildiği bir kurum değildir. Demokratik toplumun yerel düzeyde inşasının prototipi gibi ele alınmalıdır. Demokratik özgürlükçü, ekolojik ve eşitliğe dayalı ilişki biçiminin üretim merkezi olmalıdır. Bu özelliklere sahip toplumsal insanının geliştirildiği kurumsal yapılardır.
Özgür belediyeciliğin tabandan tavana doğru meclisli çalışma tarzı ve işleyişi de bunun ifadesidir. Bu tarz, toplumun söz ve eylem sahibi kılınmasıdır. Toplum veya yurttaşların öz sorun ve öz ihtiyaçlarını belirlemede, düşünce ve karar sahibi olmasını amaçlamasındandır. Özellikle hem ulus-devletle hem de ona dayalı belediyecilik ile güçten düşürülmüş halk-yurttaşın daha aktif, etkili biçimde güç haline getirmeyi esas alması da bundandır. Özgür belediyecilik, bu yönüyle kendi kendini yönetmeye yabancılaşmış, bundan uzaklaşmış, sorun çözme kabiliyeti aşınmış, kendi yaşam habitatına uygun olanı bulma iradesi dumura uğratılmış yurttaşları özgür yurttaşlar haline getirmeyi hedefleyen, birer özgür yurttaş inşa akademileridir ayrıca. Fakat şunun da bilincindedirler: Toplum uzun yıllardır klasik iktidarcı belediye ve ulus-devlet kültürel baskısından dolayı, aktif birer özgür belediye yurttaşının gelişmesi, yoğun bir çaba ve belli bir zaman gerektirecektir. Özgür belediyecilik bu anlamıyla da hem bir süreçtir hem de eski yurttaş tipinin aşılıp yeni yurttaş tipinin oluşturulması mücadelesidir.
Demokratik yerel yönetimde ekonomi, ekonominin komünleştirilmesi-belediyeleştirilmesini gerektirir. Ekonominin komünleştirilmesini ne devlet mülkü olan “millileştirme” denilen merkezileştirme ile ne de reel sosyalist anlayışta olduğu gibi “işçi denetimindeki” kolektivist kapitalizme tekabül eden biçimlerle karıştırmamak gerekir. Komün ekonomisi bu iki ekonomik biçimden köklü bir şekilde ayrılır. Çünkü her iki ekonomik modelin ana özü kâra dayalı olmasıdır. Kâr olgusunun işçi sınıfı veya başka bir sınıf kesiminin eliyle oluşturulması meselenin özünü değiştirmiyor. En nihayetinde kâra dayalı ekonominin sonu kapitalizmdir. Kapitalizmin temel mantığı kârdır. Kâr amaçlayan her kuruluş sürekli kar sağlamalıdır ki ayakta kalabilsin. Bu da rekabet piyasasına adım atmadır. Kâr ve rekabet piyasasının mantığı da kapitalizmin “ya büyü ya öl” mantığıdır.
Komün ekonomisi ise kâr amacı gütmeyen, dayanışmaya dayalı halkın temel ihtiyaçlarını gidermeye hedefleyen, mahallenin veya komünün ihtiyaçlarını gidermeye dönük ekonomidir. Hangi teknolojinin kullanılacağı, nasıl planlanacağı, somut duruma göre ilgili meclislerce karara gidilir. Kararlar çevreyle uyumlu teknoloji kullanımını esas alarak, kaliteli ve en az maliyetle üretmeyi esas alır. Bu ekonomide işin esprisi, ihtiyaç doğrultusunda üretim olmasıdır. Bu da mevcut belediye sınırları içindeki tüm işletmelerin, toprağın vb. ekonomik birimlerin, topluluğun yani özgür meclislerin ve onların konfederal meclislerin vesayeti altında olmasını öngörür. Günümüzde mevcut belediyelere ait pekçok işletme, gayrimenkul, toprak veya iştirak biçiminde şirket söz konusudur. Fakat neredeyse hepsi aynı kapitalist mantıkla ele alınmakta ve işletilmektedir. Az veya çok kâr ve rekabet piyasası içinde olmaları, esas yaklaşımı değiştirmiyor. Özgür belediye yaklaşım, tüm bu ekonomik yapı ve alanları halkın hizmeti ve ihtiyaçlarının karşılanması amaçlı kullanır. Sosyal, kültürel, sportif, sanatsal, sağlık, barınma gibi alanlarda yaşam olanaklarının artırılması ve iyileştirilmesi yönlü karar alınır. Başlangıç itibari ile (fakat uzun yıllara yayılmayacak şekilde olmak koşuluyla) kâr amacı gütmeyen, kaliteli ve ucuz bir şekilde yararlanma esas alınır. Ama orta ve uzun vadede tamamıyla parasız olacak şekilde bir tutum ve yaklaşım içinde bu işletmeler işletilir. Fakat dediğimiz gibi bu evreye varmak için meclisler uygulanabilir bir program belirlerler. Program, koşullar ve şartlar gözetilerek yapılır. Kademe kademe en acil, temel ve hayati alanlardan başlayarak ana hedefe ulaşılması için devreye sokulur. Tabi bu ana hedefe ulaşma sadece ekonomi ile olmaz. Aynı paralelde zihniyette dönüşüm olacak ki bireycilik-maddiyatçılık, ailecilik gibi anlayışların aşılıp, yerine komün anlayışı geliştirilmeli ki program hayata geçirilebilirsin. Yoğun bir eğitim ve örgütlenme bu işin olmazsa olmazları olurlar. Her komün, meclis bu temelde bu rolü oynayan birer akademi olmalı. Yoksa 35 yıldır Türkiye’de belediyeler “halk ekmeği” adı altında biraz daha ucuz olsa da kâr etme mantığını niye terk etmediklerini anlayamayız. Hatta daha da önemlisi hem bu uygulama ile hem ayda birkaç yoksul aileye 1 kg et vererek veya yılda bir defaya mahsus mutfak masrafı için beş-on bin TL dağıtarak vb. uygulamalarla “halk belediyeciliği” yaptığını söyleyip, halkı nasıl manipüle ettiklerinde anlayamayız. Bu halk belediyeciliği değildir. Sadaka kültürüdür. Bu “kültür” insanların gözünü bağlamayı amaçlar. Mevcut iktidarcı rantı gizlemenin bir yöntemidir. Özgür belediye ekonomi, toplulukların kendi kendine yeter hale gelmesini sağlamanın yanında, öteki belediye topluluklarla dayanışma temelli paylaşım ve birbirini tamamlamaya dayanır. Bu noktada örnekleri çoğaltma, sadece anlatımı tekrara konuşacağına bu kadarla geçiniyoruz.
Özgür belediye ile ifade edilen tüm söylemlerden sonra şu sorular kafalarda oluşabilir. Mevcut ulus-devlet mevzuatlarının hükmünün olduğu bir yerde demokratik yerel yönetimleri oluşturmanın koşulu var mı? İkinci soru da; Bunu kim inşa edecek?
Demokratik yerel yönetim, öncelikle bir ütopya değildir. Ütopya tarafı olsa da dünyanın hemen her yerinde hem de bölgemizde kurulma potansiyeli yüksek bir olgudur. Hem halkların, toplumların geleneksel tarihsel miraslarının devamını ifade ediyor hem de bu mirasın günümüzdeki çağdaş özellikleri ile inşası kapitalizmin insanlığı, toplumları ve doğayı sürüklediği krizden çıkışın yegane yolu olarak karşımızda duruyor. İki şekilde varlıksallaştırılabilinir:
Birinci yol; yasa ve anayasalarda yer verilerek, bunlara dayalı oluşma halidir.
İkinci yol ise; fiilen kurulmaya çalışılmasıdır. Yani yasa ve anayasa resmiyette buna imkan vermediğinde o zaman fiili olarak mevcut belediye buna uygun bir şekilde çalıştırarak, işlevsellikte onu dönüşüme uğratacak. Burada izlenecek yol da, formül olarak resmiyete uygun davranma ama işlev ve rolünü oynamada ise demokratik yerel yönetim anlayışına göre çalışma, davranma ve hareket etmedir. Misal; yasalar belediye başkanlarının illaki bir makam aracı, şoförü, sekreteri, danışmanı, sözcüsü, olacak demiyor! Yine kendisini hiyerarşinin tepesindeki en önemli kişi olarak görsün, alt kademedeki üyelerle, çalışanlarla, yurttaşlarla hemhal olmasın, eşit ilişki arayışı içinde olmasın demiyor! Ya da mahalle meclislerinde alınan kararları uygulayamaz demiyor! Özetle istenirse biçimde mevzuata göre; özdeyse özgür belediyeciliğe göre hareket edebilir. Özgür belediyecilik gücünü toplumla beraber iş yapmadan alıyor. Buna dayanarak demokratik yerel yönetimin yasallaştırılması, anayasal hüviyete kavuşması da bir mücadeleye gerekçesidir. Hem yerel meclisler, komünler hem de kent belediyeleri bu konuda aktif bir hukuk ve demokratik siyaset için olmalılar.
İkinci soruya da kısaca şöyle cevap verilebilir: Özgür belediyecilik hareketinin öncülüğünü kesinlikle demokratik siyaset bilinci ve inancı yüksek, hareketin fikirleri, işleyiş ilkeleri ve faaliyetleri içinde yetkinleşmiş, kültürleşmiş insanlardan olmasına dikkat edilir. Özgür belediye politikalarının bu topraklarda kök salması, sıradan tutumlar içinde olan mevki, makam, kariyer, yetki ve para peşinde olan, aile ve yakın çevresini çıkarlarını düşünen insanlarla değil; komün bilincine sahip, komünü bir yaşam felsefesi olarak gören insanlarla kök salabilir.
Öncülük yanlış anlaşılmamalı Öncülük, yetkiyi kendinde toplayan, söz ve karar hakkını elinde tutan, yönetimi kimseye bırakmayan değildir. Öncülük, özgür belediye politikanın gelişmesinin önünü açan, yetkiyi gerçek sahibi olan topluluklara, meclise, komüne devretme mekanizmalarının oluşturulmasında çabalayan, halkı söz ve karar sahibi kılan; özetle bu anlayış ve kurumsallığın gelişmesine öncülük edendir. Ülkemizde şu ana kadar özgür belediye politikanın oluşturulmamış olmasının nedeni de bilinç, anlayış, inanç ve etikte böylesi öncü insanlarla bu işe girişilmemesidir. On yıllardır özgür belediyecilik şiarıyla belediyeleri ellerinde bulundurup, mevcut statükonun sınırlarının dışına taşıyacak bir politika geliştirememenin başka nasıl bir izahi olabilir? Olan şiyarın sözde kalmasıdır. Pratiğin ise klasik iktidar belediyeciliği olduğudur.
Murray Bookchin ile başladık onunla bitirelim: “Özgür belediyecilik güçsüzleştirilmiş halkın aktif biçimde güçlenme arayışına girdiği bir zamana hitap etmektedir. “
Siyasal ve yönetimsel düzlemde monist monopolleşme ikileminin yaşandığı vaktin şiyarı da şudur: Vakit, özgür belediye politika vaktidir!
Yoruma kapalı.