Düşünce ve Kuram Dergisi

Özgür İnsan Direnme Hakkından Vazgeçmeyen İnsandır

Heja Zerya

Kapitalist modernite sistemi, sağ eğilimi devlet yönetimlerine taşıma da dahil, açık veya örtülü faşist iktidarlar eliyle küresel krizini idare etmek istemektedir. Savaş, işgal, emek sömürüsü, milliyetçi, cinsiyetçi saldırı biçimleri, devletli sistem siyasetini belirliyor. Bu saldırılara karşı “kutsal direnme hakkı”nı kullanma, ezilen ve sömürülen tüm kesimler ve halklar açısından yaşamsal önem taşıyor. Sistem karşıtı sosyalist, ekolojist, feminist, anarşist hareketlerin zengin eylemlilikleri de gündeme damgasını vurmakta, yaygınlaşmaktadır.

Fransız devrimine özgürlük, eşitlik umutlarını katarak katılan Fransız halkı ve kadınlarının amacını dile getiren Olympe De Gouges; “Her siyasal toplumun amacı, kadının ve erkeğin doğal ve devredilemez haklarını korumaktır: Bunlar özgürlük, güvenlik, mülkiyet ve özellikle de baskıya karşı direnme hakkıdır” diyordu. Özellikle direnme ve siyaset yapma hakkını savunmaktan vazgeçmediği için giyotine götürülür ve devrimci direnişi sembolize eder. Yakalanan tarihsel ‘an’ kaçırılırsa, kadınlar başta olmak üzere halkların eşit, özgür, kardeşçe yaşam umudu ve direnişinin sonuçlarına devletli sistem tarafından nasıl el konulduğunun tarihsel bilincine sahiptir. Bu bilinçle direnmenin, amacına ulaşma kararlılığının taviz vermeyen duruşunu temsil eder.

Nihayetinde ulus-devlet sistemi, halkların, kadınların devrimci direnişi, emeği üzerinde yükselir. Toplumsal özgürlük, eşitlik, kadın özgürlüğü yerine, ulus-devlet ve iktidarcı sistemin harcı yapılarak, günümüzde bir avuç tekelci sermaye sahibinin sömürüsünü güvenceye alan bir örgütlenmeye dönüşür. Yaklaşık yüzyıl aradan sonra gelişen Paris Komünü direnişi, yarım kalan yürüyüşü tamamlama, umut ve amaçlarını gerçekleştirmeyle bağlantılıdır. Fransız devrimini örnek vererek yazıya başlamamızın nedeni, aşılmakla yüzyüze olan ulus-devleti doğurmasıyla ilgilidir. Toplumsal direniş ve örgütlenme; koşulların ihtiyacını karşılayacak ideoloji, politika, özsavunma bilinci ve duyarlılığıyla güvenceye alınmadığı müddetçe, her türlü kullanıma ve saldırıya açık hale gelir.

Devrim ruhuyla hedeflenen özgürlük amacı, tarihsel ve toplumsal değerlerden, etik-estetik ve felsefeden koparılarak, şahlandırılmış bireyciliğin ve burjuva liberalizminin değer ve sınır tanımaz faydacılığının temeline dönüştürülür. Doğa, toplum, kadın ve emek değerlerinin sınırsız sömürüsü ve talanı anlamına gelen bu saldırı sistemi, ezilen kesimlerin, halkların farklı coğrafya ve ülkelerde direniş gerekçelerini oluşturmaya devam ediyor. Savaş ve saldırıların yoğunlaştığı alan ve mekanlar, kadın, emek, toprak, ulus, inanç, sınıf temelli toplumsal direnişlerin odağı haline gelmektedir.

Devletli toplum olma yüceltilirken, devlet ve iktidar karşıtlığı toprağa, tarihe, doğaya ve insan bedenine tecavüzden idama, kafa kesmeye, coğrafik ve tarihi mekanları tahrip etmeye varan bin bir türlü saldırıya maruz kalır. İnkar, yok etme, yıkım ve soykırımı içeren küresel bir tehditle karşı karşıya kalır. Ahlaki ve politik toplumsallığa bu düzeyde ihtiyaç duyulan tarihsel bir döneme az rastlandığını ya da yaşanmadığını belirtmek mümkün. Estetik varoluş ilkesinin, yaşam ve ilişkilerin bu düzeyde tahribata uğradığına rastlanmamıştır. İktidarcı sistem ve siyasetle, hizmetine soktuğu bilim ve teknikle insan aklı, duygusu, yaşam ve ölümünün bu düzeyde denetim altına alındığı bir zaman-mekan yoktur. Evrimsel diyalektiğin bütünselliği, farklılaşma, çeşitlenme ve özgürleşme eğiliminin ürünü insanın varoluş biçimi ve amacı ile gelinen toplumsuzlaşma-insansızlaşma-ilişkisizleşme düzeyi önemli bir sorgulamayla yüzyüze. Toplum olmak veya toplum olmaktan çıkmanın önemli bir yol ayrımındayız.

Devletli sistem güçleri kadar, sosyalizm ve demokratik toplumsallık adına hareket eden güçlerin sesinin gür çıktığı, siyasetlerinin toplum ve kadın üzerinde etkili olduğu, hatta önemli bir tehdit konumuna geldiğini söyleyebiliriz. Küresel saldırının insani ve toplumsal varoluş özüne bu düzeyde  indirgenmesi, algı, duygu, düşünce ve yaşama  anlık müdahale operasyonlarının geliştirilmesi ve salt bu amaçla özel savaş merkezlerinin kurulması, sistem karşıtı güçlerin tehdit oluşturma düzeyiyle bağlantılıdır. Toplum mühendisliği, genel bir siyaset olmaktan çıkmış, bir özel savaş yöntemine dönüşmüş durumdadır.

Bir psikolog ve köşe yazarı olan Gündüz Vassaf, 1980’li yıllarda yazdığı Cehenneme Övgü Gündelik Yaşamda Totalitarizm adlı kitabında, 20. Yüzyıl biliminin, özellikle de davranış bilimi olan psikolojinin sloganı ve hedefinin “Davranışları anla, önceden kestir ve  denetle” olduğunu belirtiyor. Bu hedefin kimlerin çıkarına olduğunu sorguluyor ve “Davranışlarımıza ilişkin toplu bilgi, endüstri sonrası düzenin gücünün dayanağıdır. Davranışlarımıza ilişkin bilgi, bu düzenlerin bizleri denetleyip sömürmesini sağlar. Bilgi güç demektir” diyor. Son vurgu cümlesi, kapitalist modernite biliminin ve ulus-devletin temelini atan düşünürlerden Francis Bacon’a ait.

Güç haline gelen ve kullanılan bilgi ve bunun üzerine kurgulanan bilim ve iktidar sistemi, bugün insanlığın başına coronavirüs salgını da dahil, internet bağımlılığı, sanal yaşam, tatmin olma, ölme-öldürme gibi çeşitli salgınları bela etmiş durumdadır. Düşünceden, ahlaktan, estetikten, politikadan, felsefeden, hakikatten kopartılan insana, “kendini sınırsız ispatlama”nın önce sanal, sonra her türlü ahlak-toplum dışılığı, saldırı ve katliamı gözünü kırpmadan gerçekleştirecek gerçek hareket ve ‘varoluş’-DAİŞ gibi-alanları oluşturuluyor. Beyinde başlayan denetim, yaşama, ilişkilere, gelecek kurgusuna nüfuz etmekte ve her an kendini yeniden üretmektedir. Bu üretimin arka planı, başta kendinden, insan ve toplumdan, doğa ve yaşamdan koparan eğitim-siyaset-kültürle örülür. Sokrates’in doğal toplum inançlarını savunan bilgelerden devraldığı “Kendini bil” ilkesine karşı geliştirilen bir saldırıdır bu. Kendini bilmekten devletli sistem neden bu kadar ürkmektedir? Bu soru ve sorgulama, kölelik-egemenlik ikilemini aşma ve özgürlük seçeneğinde karar kılmanın eylemli yaşam ilkesidir. Bu yüzden Sokrates kendini bilmezlerin yaşam, insan, toplum ve yargılama sistemini reddeder ve baldıran zehirini kendi elleriyle yudumlar.

Abdullah Öcalan Özgür İnsan Savunması’nda Sokrates’i, “Yeni doğruluk tanrısının peygamberi” olarak tanımlar. Sokrates, demokrasisiyle ün yapan Atina devletinin, demokrasi yalanını örtbas eden gerçeğini açığa çıkarma peşindedir. “Kendini bil”menin doğru soruların ve doğru yanıtların peşine düşmekle bağını kurar. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek, kendini kandırma yalanına nokta koymak, kendini tanıma ve anlama yolunu göstermek ister. Sorgulama yöntemi, verili olan kişilik-yaşam-sisteme kuşkuyu doğurduğu ve yeni arayışların önünü açtığı için, iktidar güçleri tarafından tehdit olarak görülür ve cezalandırılır. İtaat etmek, çizilen sınırların ötesine geçmenin merakına kapılmamak, arayışa girmemek uygarlık tanrılarının temel desturudur.

Mazdek ve Hürrem’in  iyilik, doğruluk, güzellik yolundan sapan Sasani egemenlerine Zerdüşt’ün “iyi düşün, doğru söyle, güzel yap” ilkesini hatırlatmaları, Sokrates’ten bin yıl sonra, kurnaz, yalancı ve komplocu iktidar güçlerinin acımasızlığıyla karşılanır. İktidara alet edilen Zerdüşt inancını yeniden toplumsallaştırmak ve reformdan geçirmek isteyen Mazdek, aynı zamanda sarayda Mag rahiplerine öncülük etmektedir. Devletçi zihniyetin gericileşme ve saldırganlaşma düzeyini yeterince göremez, içten dönüşebileceğine inanır. Halk isyana kalkmışken, uzlaşma arayışıyla çağrıldığı saraya gider, komploya getirilir, beraberinde götürdüğü 12 yoldaşıyla birlikte toprağa gömülerek diri diri katledilir. Topluma yakın duran Hürrem, bu oyuna gelmez, kendini kurtarır ve Mazdekizmin eşit, ortak, iyi ve güzel yaşamı savunan düşüncelerini Hürremizmle derinleştirir, toplumsallaştırır ve yaymaya devam eder. Hürremizm düşüncesinin yüzyıllarca yaşamasını ve direnişlere öncülük etmesini sağlar.

Toplumsallıktan, özgürlükten ve hakikatten yana olmak ve mücadelesine girişmek, ağır bedeller ödemeyi göze almayı gerektirir. Özgür birey ve topluma ulaşmak, yurtseverlik bilincine, tarihsel ve toplumsal bilince sahip olmayı, bu bilinci toplumsallaştıracak kişilik, örgütlenme, politika ve eylemi gerektirir. Zincirin bu halkalarından birinin eksik olması, devletli sistem karşısında özsavunma gücünü yeterince geliştirememe, varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama sorunlarıyla karşı karşıya bırakır.

Sistem karşıtlığı, devlet ve iktidar karşıtlığında, özgürlükçü düşünce ve eylemde somutlaşır. Devlet ve iktidardan yana olmakla, özgür birey ve topluma ulaşma amacı birbiriyle karşıtlık içerir. Özgürlük ve özgür birey gerçeğine ilişkin filozof, edebiyatçı, siyasetle ilgilenen birçok düşünür, önder ve devrimcinin hem tahlilleri hem pratikleri, eylemci duruşları vardır. Özgürlüğü, “seçme hakkına sahip olma”, “bir şeyi yapma ya da yapmama iradesi” olarak tanımlama, soyut bireye indirgeme, tarihsel-toplumsal gerçeklikten koparan, liberal bir yorumu içerir. “Zorunluluğun bilincine varma” tanımlaması, zorunluluğu aşma, çözüm gücü ve irade sahibi olma ile tamamlanmayı gerekli kılar. Özgür birey ve iradeleşmenin, kendini tanıma, anlamlandırma, anlama düzeyiyle yakın bağı vardır.

 

Toplum ve kadının bilgi hafızası

Küresel düzeyde insan varoluşuna ve toplumsal varoluşa dönük gerçekleştirilen sistematik saldırılara karşı, varoluşuna anlam verme ve varlığını, bütünlüğünü koruma, savunma özgür birey ve toplum mücadelesinin esasını oluşturur. İdeolojisiz, felsefesiz, bilimsiz, politikasız kılarak, devletli sistem karşısında savunmasız bırakan, kendine mahkum ve mecbur kılan özel savaş sisteminin kırılma noktası, bu farkındalıktan geçer. İdeolojisizleştirme, felsefesiz kılmaya karşı, özgürlük ideolojisi ve felsefesinde derinleşmek, özgürlük sosyolojisini yaşam ve ilişki anlayışının temeline oturtarak, “an”ı özgürleştirmenin duygu ve düşünce diyalektiğini yakalamaktan geçer.

Farkına varılanın mücadele ve yaşam gücüne dönüştürülmesi, özgür birey ve toplum gelişimine yol açması ile liberalizmin sahte “an’ı yaşama” ve özgürlük yanılsaması yalanından kökten ayrışır. Özgürlük felsefesinde derinleşmek, özgürlük ahlakıyla politikayı buluşturmak, liberalizmin sızdığı sahte yaşam ve bireyci duygu, düşünce ve yaşam alanlarının toplumsallaştırılmasına hizmet eder. Hegel, Hukuk Felsefesinin Temel Çizgileri Kitabı’nda felsefeyi “dönemini düşüncede kavramaktır” biçiminde tanımlar. “Zamanda olmak”tan ve bunun hareket halinde olmak anlamına geldiğinden bahseder. Varoluşa en çok kafa yoran filozoflardan biri olarak, diyalektiği  “hareket ettiren” ve “herkeste olan çelişki ruhu” olarak tanımlamaktadır. Abdullah Öcalan “anda oluşma”yı, “hem yürüyüp hem düşünme”yi önemli bir varoluş ilkesi olarak ifade eder.

Varlık kazanma; zamanın ruhunu yakalama, çelişki ruhunu diyalektiğin yasaları içinde harekete geçirme ve verili olan bilgi, kişilik ve yaşam tarzıyla çatıştırmaktan geçer. Bu çatışmayı özgür birey ve toplum lehine sonuçlandırmak, kapitalist modernitenin, ulus-devlet sisteminin zihniyet ve yaşam kalıplarını, sınırlarını parçalamanın yolunu açar. Bilimsel, felsefik, sosyolojik özü, doğa ve toplum yasalarında sentezlenen anlamla buluşturan oluşum süreci, bilinçle eylemin içiçeliğinde şekillenir. Bu özün taşıdığı anlamı, Murray Bookchin, özgürlüğün ekolojisi olarak tanımlar ve bunun, toplumsal özgürlükle doğal özgürlüğün ekolojik etkileşimi içinde şekilleneceğini savunarak; “İnsanlık doğanın öznelliğini ve ondaki gizli anlamları ifade etmekte özgür oldukça, doğa, insanlık aracılığıyla kendi sesini, öznelliğini ve verimliliğini onaya koymuştur” demektedir. Bunun için, aklı “kişisel ve toplumsal bazda özgürleştirici olan etik yüklü bir duyarlılık haline getirmek” gereğinden bahseder. Spinoza’nın “Anlamak özgürlüktür” tanımı, kendi sesini, öznelliğini ve verimliliğini anlamlandırma, keşfetme serüvenine koyulan insanın eylemi-varoluşunda anlam bulur.

Direnme iradesi ve gücü, “dönemini düşüncede kavrayan” insanın felsefik derinliği, iyilik-doğruluk ilkeleriyle ahlaki ve vicdani yüceliği yakalama, buna estetik öz kazandırma mücadelesi içinde gelişir. Çağın çelişkilerini kavramak ve alternatif düşünce, kişilik, yaşam, sistemi geliştirme gücü, bu direniş içinde mayalanır.  Öcalan, “İnsan toplumu, insanın zihniyet gücüyle belirlenir. İnsan toplumu akıl yasalarının yaratıcı ve gelişimsel rollerinin geniş ve hızlı olduğu olgudur…. Önemli olan toplumun dönüşüm yasalarının gücüne ve bilincine ulaşmak, toplumun yeniden yapılanmasını bu oluşmuş bilim gücüyle yaratmaktır” diyor.

Direnmenin zihniyet gücü ile toplumun dönüşüm yasalarının gücü ve bilincine ulaşmakla bağı, bu bağın yaşam ve toplum bilimi jineolojiden beslenmesi, sağlamlaştırılması ve zenginleştirilmesi, özgür eşyaşamın özsavunma gücünü oluşturur. Bilimin erkek egemen iktidarlar ve sermaye güçlerinin savaş teknolojisine, insan varlığı ve toplum yaşamını kontrole, her türlü terör ve saldırganlığın bilgi kaynağına dönüştürülmesine karşı, jineoloji ile özgürlük sosyolojisini ören, emek ve üretimin, kadın ve toplumun bilgi hafızasını güçlendirebiliriz. İdeolojik, bilimsel, felsefik temelimiz ne kadar güçlü olursa, devletli sistemin kadın ve toplum varoluşunu hedefleyen liberal, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci ideolojileri sentezleyen çok yönlü saldırılarını durdurabilir, aşabiliriz. Faşizmin-militarizm, şiddet, terör saldırganlığını normal yaşam biçimine dönüştürme, kadın ve toplum kırımını kanıksatma politikalarına “dur” diyebiliriz.

Hannah Arendt, “Siyasetin varoluş nedeni özgürlüktür ve özgürlüğün deney [ve tecrübe] alanı eylemdir” diyor. Özgürlüğün otomatik olarak özgürleşme eyleminden doğmayacağına vurgu yaparak; “Özgürleşmenin yanısıra, özgürlüğün aynı durumda bulunan başka insanların refakatine ve onlarla buluşabileceği müşterek bir kamusal mekana da-başka bir deyişle her özgür insanın kendini sözle ve edimle dahil edebileceği siyasi olarak örgütlenmiş bir dünyaya-ihtiyacı vardır” tespitini yapar.

Zaman-mekan bağını tarihsellik ve toplumsallık içinde yakalama, özgür birey olma, kendi farkına varmada önemli bir aşamadır ve varlık-bilinç-form kazanmanın zeminini oluşturur. “Örgütlenmiş bir dünya” oluşturmazsak, ahlaki ve politik toplumsallığımızı koruma ve geliştirmenin sistemini yaratamayız. Kurumsallaşma, örgütlenme ve bedenleşmeyi kapsayan forma kavuşmayı bir sisteme dönüştüremezsek, varlığımız ve özgürlüğümüz güvence altında değil demektir. Bunun farkında olan devletli sistem ve faşizminin, bireyi ve toplumu örgütsüzleştirme saldırılarına karşı durmak, örgütlü kalmanın ve yaşamanın alternatif, yaratıcı yol ve yöntemlerini bulmanın arayışı içinde olmak, toplumsallığımızı korumanın tek yolu. Liberalizmin ideolojisizleştirme, politik kimlikten uzaklaştırma, kimliksizleştirme siyaseti, bireyin ve toplumun varoluş temeline saldırıyı içerir. Arendt’in özgürlükle özdeşleştirdiği siyaset, ahlaki ve politik toplumun ve özgür bireyinin varoluş tarzıdır. Abdullah Öcalan’ın politikayı özgürlük sanatı olarak tanımlaması, Arendt’in siyaset tanımıyla örtüşmektedir. Bookchin’in aklı “özgürleştirici olan etik yüklü bir duyarlılık”la buluşturması, akıl-duygu diyalektik bağını siyaset ve yaşamın merkezine almaya işaret etmektedir.

Siyasetin özgürlük etiğiyle yüklü, akıl-duygu bütünlüğüne dayanan özüne kavuşması; mitoloji, felsefe, din, bilim yöntemleriyle parçalanan hakikate ulaşmanın önemli bir kilometre taşıdır. Bu bağın kurulması, zihniyet dünyalarımızda, yaşam ve kişiliklerimizde kronik krizlere yol açan ikilemleri aşma yoluna girmektir. Bu yürüyüş, insan doğasında önemli bir yarılmaya yol açan özne-nesne, akıl-duygu ikilemini aşmaya doğru bir yürüyüştür. Bu ikilemleri aşma, kadın-erkek, yaşam-ölüm, doğa-insan(kültür), cinsiyet-toplumsal cinsiyet ikilemlerini aşma ve özgürlük rönesansını gerçekleştirmekle özdeştir. Varoluşumuza anlam katacak, anlamlı yaşama hizmet edecek bu aydınlanma düzeyi ve gücüne ulaşma hedefinin, uygarlık sistemini korkutması ve saldırganlaştırması normaldir. Hiyerarşik sistemin ve yarattığı ilişkiler ağının çökertilmesi anlamına gelir ve devletli uygarlık sisteminin temeline dinamit koyar.

Hannah Arendt’in “örgütlenmiş dünya”ya olan ihtiyacı vurgulaması, bu anlamda önem taşıyor. Bu ihtiyacın özsavunmaya dayanması, özgür birey, demokratik toplumsal inşa ve özgür eşyaşamı esas alan alternatif bir sistemle taçlandırılma gereği vardır. Örgütsüz ve siyasetsiz kalan birey ve toplum, oksijeni tükenmiş, beyin ölümü gerçekleşmiş ve solunum cihazına bağlanmış bir bedeni çağrıştırır. Tıpkı coronavirüs salgını ile birey ve toplumun biyolojik varlık sınırına, nefes alıp-vermeye indirgenen yaşam-ölüm çizgisini ve George Floyd gibi nefessiz bırakılarak katledilmeyi, İpek Er’in kulaklarımızı çınlatmaya devam eden “sesimi duyan olmadı” çığlığındaki görmeyen-duymayan-bilmeyen maymunlaşma gerçeğini ifade eder.

Özgürlüğü, korkuyla birlikte yaşama yeteneği, korkuyu göğüsleme, korkuyla yüz yüze gelme cesareti olarak tanımlayan Gündüz Vassaf; “Bize korkudan arınmış bir toplum ve yaşam güvencesi verenler, aynı zamanda özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Korkudan arınma karşılığında özgürlüğümüzü takas ettiklerimiz, yeni korku kaynakları haline gelirler. Güvenlik ve kölelik nasıl el ele giderse, korku ve özgürlük de öyledir” diyor. Korkmayan insanı, yüzü kızarmayan insana benzeterek, etik ve temel yaşam-ölüm duygusunu korumak gereğine işaret eder.

Kadın ve toplumları yaşam, eylem, örgüt ve siyaset gücünden düşürmek isteyen faşizm saldırganlığına karşı büyük korku duymak, büyük direnmenin yoluna koyulmak demektir. Vassaf, “İnsan korkuya yenildiği zaman, eyleme geçmekten ve hayallerinin peşinde koşmaktan korktuğu zaman, özgürlüğünü yitirir. Korkmak normaldir. Ama korkuya teslim olmak, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmek zorunda değiliz. Ölümü ya da tehlikeyi hatırlamak, özgürlüğümüzü hatırlamak demektir” diyerek, özgürlük ve direnme hakkı dışında “her türlü duygu, sahte bir güven duygusudur” uyarısında bulunur. İçinden geçtiğimiz koşullar, gerçek güven duygusuna sarılma ve alternatif sistem kuruculuğunda kararlı yürüme, özgürlüksüzlükten ve örgütsüzlükten korkma ihtiyacını hissettirmektedir.

Alternatif kişilik, yaşam ve sistem örülmeden, özgürlük rönesansını gerçekleştirmek ve baştan aşağı militaristleşmiş iktidar sistemleri karşısında korumak ve savunmak zordur. Toplum ve bireyin varoluş ve yaşamı, devletli sistemin insafına bırakılmayacak kadar değerli ve anlam yüklüdür. Anlam ve değer yitimine “dur” demenin, nefes almanın ve sesimizi duyurmanın eylemcisi olmadan, bırakalım özgürlüğü, fiziki-biyolojik varoluşumuz dahi tehlikededir. Varlık-bilinç-form diyalektiğini doğru anlamlandırmak, etnik, inanç, cins, sınıf bilincimizi ve kimliğimizi korumanın özsavunma mekanizmasıdır. Bu mekanizma bilinç-örgüt-eylem-sistem diyalektiğinde somutlaşır, özgür, demokratik, militan kişilik, yaşam ve mücadelede güvenceye alınır. Bilinç olmadan örgüt, örgüt ve politika olmadan eylemin gelişmeyeceği bilinen gerçeğinden hareketle, beyin-yürek-yaşam gücünü geliştiren kadın ve erkek bireyi, özgür toplumsallığın ve politikanın öznesine dönüşür. Özneleşen insan, ahlaki ve politik toplumun sosyolojik özünü oluşturur.

 

Direnme ve özgürleşme arayışı

Kürdistan özgürlük mücadelesinde, ikilemli ve parçalı zihniyet dünyasını aşma, toplumsal özgürlük bilincine ulaşma ve anlamlaşmada önemli bir düzey yakalanmış durumda. Bu düzeyin açığa çıkardığı enerji, ciddi bir sinerjiye, maddeyi aşarak, evrensel bir akışa dönüştü. Öcalan’ın “Maddenin amacı anlamlaşmak, anlamın amacı da maddeyi aşmaktır” tespitinde anlam bulan bir hakikat açığa çıktı. Maddeyi aşan “anlam”ı özgürleşme olarak yorumlarsak hem aydınlattığı maddeyi hem maddi koşulları-zaman ve mekanı-aşarak, başta kadınlar olmak üzere, dünya halkları arasında bir sinerji yarattı. Özgür yaşam umudu ve arayışlarına yeni anlamlar katarak canlandırdı.

Anlamlaşma-özgürleşme arasındaki özdeşliğin özünü oluşturan enerji, sürekli bir akış halidir. Doğa-kadın-yaşam bağı ve gerçekliğini hatırlatan, sınırsız bir akış halini ifade eder. Tutsak edilen kadın-toplum enerjisinin varlık-bilinç-form kazanarak, tutsaklık-kölelik duvarlarını-sınırlarını-zihniyet algılarını aşması, her gün yeni etkileşim alanları yaratarak ilerleyen enerji haline dönüşür. “Çelişki ruhu”nu canlandırarak, “an’da oluşma”nın sihirli etkisine çeker ve yeni özgürlük arayışlarına, alanlarına sıçrar. Etki alanına aldığı her birey, toplum, coğrafyada eskisi gibi olunamayacağı, yaşanamayacağı kelebek etkisine yol açarak, yüzyılları etkileyecek bir enerji akışını, özgürlük ruhu ve duygusunu taşır. Bu etkinin kalıcı kişilik, toplum ve özgür yaşam sistemine dönüşmesi, direnme hakkına sahip çıkan birey ve toplumla mümkündür. Dünyanın farklı coğrafyalarında direnen birey ve toplumların enerjisinin sentezi, daha yüksek enerji ve özgürleşme düzeyine yol açar.

Sinerji alanı olarak yorumlayacağımız bu etkileşim alanının merkezini Kürdistan özgürlük mücadelesi ve Özgürlük Önderliği oluşturmaktadır. Tutsak edilmek istenen özgürlük enerjisinin anlamlaşma düzeyi derinleşerek, devletli uygarlığın zihniyet ve maddi sistem sınırlarını aştı. Direnme, özgürleşme arayışı ve kararlılığında olan herkese ulaştı. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmada ve demokratik sosyalizmde somutlaşan bu anlam düzeyinin etki alanının genişliği, küresel iktidar-sömürü sistem krizinin derinliği-genişliği ve özgürlüğe olan ihtiyaçla yakından bağlantılıdır.

Kürdistan devriminin yarattığı anlamlaşma ve özgürleşme düzeyi ile yaydığı enerji ve yarattığı sinerjiden korkan merkezi uygarlık sistemi, tecrit, işgal-ilhak ve soykırım saldırısını, yeni bir dünya savaşıyla sürdürüyor. Bu savaş, özgür birey-kadın-toplum ve devrim ruhunu etkisizleştirme, ele geçirme ve dağıtma amacını taşıyor. İnsanlığı, maddi ve manevi olarak devletli zihniyet, yaşam ve egemenlik sınırları ve saldırısı içinde tutarak, iradesizleştirmek, kimliksizleştirmek, kişiliksizleştirerek tüketmeyi amaçlıyor. Ulus-devlet ve milliyetçiliği, birey ve toplumların siyasal varlık biçimi; cinsiyetçiliği kadın ve erkeği en geri tahakküm sınırına çekme yöntemi; bilimciliği teknoloji ve endüstriyalizmle doğayı talan etme, insan beyni-yüreği-bedeni ve yaşamını parçalama ve denetim altına alma yöntemi; dinciliği bütün bu kırım ve katliam süreçlerini, kölelik-egemenlik meşruiyetini savunma ve bir kader biçiminde kanıksatma yöntemi olarak devrede tutmaktadır.

Demokratik modernite paradigması temelinde, demokratik ulus çizgisi, her türlü faşizan ve milliyetçi saldırıya karşı ulus, cins, inanç, kültür farklılıklarının zenginliği, birliği temelinde, siyasal-toplumsal-ahlaki varoluşun özünü temsil etmektedir. Faşizmin, totalitarizmin tekçiliği ve tüm renkleri yutan kara(n)lığına karşı, özgürlükçü varoluş, ulus-devlet sistemine karşı, halkların demokratik özerk sistemini savunma direnişini bir yaşam biçimine dönüştürmeyi gerektirir. Kültürden ekonomiye, özsavunmadan diplomasiye, sağlık ve eğitime demokratik ulus boyutlarını örgütleyerek toplumsal inşayı geliştirmeyi komünleşerek bireyleşme anlayışına dayandırmak, liberalizmin toplum-birey yaşamına sızma ve bozma girişimlerini boşa çıkarır.

Demokratik konfederalizm, demokratik özerk sistem, komün ve meclislerde kadın, birey ve toplum iradesinin açığa çıkması ve yönetim gücüne dönüşmesinin yarattığı yaşam enerjisi, egemen sistemin korku nedenidir. Bu anlamda bu örgütlülüğü dağıtmaya ve örgütsüz, yönetimsiz bırakmaya dönük her saldırının örgütlü ve direnişçi demokratik ulus bireyine çarparak geri dönmesi önem taşır. Örgütlü yaşam ve kişilikten taviz verdiğimiz her nokta, varlık ve özgürlüğümüzü teslim almaya yönelen daha büyük gediklerin açılmasına götürür. Liberalleştirerek, tekleştirerek, toplumsal güç ve değerden soyutlaştırarak teslim alınan birey, iktidarın emrine amade ve her tür kullanıma açık hale gelir. Bu anlamda kolektif ruh, irade ve yaşam gücünden asla uzaklaşmamak, ortak yaşam ve direniş kültürü etrafında özgür toplumsallığımızı koruma zorunluluğu vardır.

Toplumsal değerlere ve demokratik yönetim iradesine saldırının merkezine kadın özgürlüğüne duyulan ihtiyacın önünü almak yerleştirilmiş durumdadır. Özgür eşyaşamın güvencesi olan özgür kadın ruhu, bilinci ve örgütlülüğünün gelişmesi, temel tehdit konumundadır. Şeriat yasalarından tutalım, günlük taciz, tecavüz, katliam biçimleriyle kadında harekete geçen anlamlaşma-özgürlük enerjisiyle dolup taşma ve toplumu harekete geçiren güç olmasının önü alınmak istenmektedir. Bunun için adeta “katli vacip” denilerek, faşizm her tür cinsiyetçi saldırı ve kıyım yöntemini devreye koymuş bulunuyor.

Bookchin, “üretim ve yeniden üretimin kadın odaklı olduğu; hayatın ‘büyüsünün’ kadının kişisel yaşam süreçlerinin doğasında bulunduğu; küçüklerin büyütülmesinin, evin örgütlenmesinin ve doğanın doğurganlığının kadının cinselliğinin ve kişiliğinin işlevleri olduğu bir dünyada erkeğin kimliği tehlikededir” diyor. Kendi doğasının farkına varan ve bu gücünü özgürlük bilinciyle örgütlü bir güce dönüştüren özgür kadın bireyleşmesi ve giderek etki alanı genişleyen mücadelesinin önü alınmazsa, egemen erkeklik yerle bir olacaktır. Bu anlamda iktidardan küçük aile lehine pay sahibi yaptığı erkeği, ‘kutsal ittifak’ına çekmenin yol yöntemlerini çoğaltmakta, kadını eve kapatmanın, erkeğin hizmetçisi yapmanın veya sınırsız kullanıma açmanın her çaresine başvurmaktadır. Erkeğin en ağır suçlarını bile affetmekte, adeta suça teşvik etmektedir.

Erkek kimliğinin tahakküm yörüngesinde gerçekleşmek zorunda olmadığını belirten Bookchin, erkeği devlet ittifakından çekip çıkarmanın yollarına kafa yorar. Çünkü bu ‘ittifak’ı “tüm sosyal çevre için ölümcül” görür. Sivil alanın askeri bir alana dönüştürülmesi ile “sosyal ekosistem içinde” çürümeye yol açtığı ve başta buna maruz kalan topluluk olmak üzere, çevresindekilerin de tepki göstermesini belirtir. Erkeğin iktidar zeminine çekilmesi, toplumun militarizasyonu, faşizmin küresel saldırganlığını dünyanın dört bir köşesine yayması anlamına gelir. Bu sürece “dur” diyen Abdullah Öcalan’ın “erkeği öldürmek” kuramı, devlet ve iktidara karşıtlıkta somutlaşır. İktidardan vazgeçmeyen erkeğin, sosyalizm adına da olsa en katliamcı, gerici ve devletçi uygulamadan şaşmayacağını ortaya koyar. Özgür erkek, kadın özgürlüğüne duyarlı, iradesine saygılı ve özgür eşyaşam kuramına bağlı bir dönüşümle gerçekleşir. “Erkek kimliğinin tehlikede” olması, devletçi ve iktidarcı kişilikten arınma, küçük krallığını dağıtmaktan geçer.

Bu anlamda kadın özgürlük çizgisine saldırı, aynı zamanda özgürleşen erkeğe saldırıdır. Eşbaşkanlık sisteminin, kadın örgütlerinin, siyasetinin tehdit olarak görülmesi, reddedilmesi, kapatılması, özgürlük eğilimini toplumsallaştıran kadın iradesinin hapsedilmesi, katledilmesi, dağılan küçük ve büyük krallıkların onarılmasına dönük tedbir siyasetidir. Öcalan’ın tecridi ile özgür erkek iradesi, siyaseti etkisizleştirilmek, erkek egemen siyasetin baskı, zulüm, işkence, katliam ve soykırımla kabulü dayatılmak istenmektedir. Bu saldırının sistematik, tarihsel ve toplumsal kökenlerini derinden kavrama ve “dur” deme gücü ve iradesini geliştirmek, varlık ve özgürlük sorunumuzdur.

Murray Bookchin, “Tahakküm, sömürü, hakimiyet, acı karşısında kayıtsızlık ve zulüm” gibi olguları hayatımızdan ve dünyamızdan “kusarak çıkarılması gereken olgular” olarak tanımlar. Hannah Arendt, “Mucizeleri gerçekleştirenler insanlardır; özgürlük ve eylemde bulunma yetisi gibi bir çifte ihsan sayesindedir ki, insanlar kendilerine ait bir gerçekliği kurmaya muktedirlerdir” der. Abdullah Öcalan, “Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor” diyerek, makro evren ile mikro evren insan arasındaki varoluş-amaç bağını kurar. Amacı kadar inancı, iradesi büyük ve güçlü olan insan enerjisi, maddi engelleri aşma gücüne sahiptir, tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Korku imparatorluğunu yaratanlar, kendi korkularının esiri konumundadır ve bu korku hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. Surlar, kaleler, saraylar, sınırlar, ordular, zindanlar, uçaklar, füzeler gibi ölüm saçan silahlar, atom bombaları hep bu korkuyu yenmek için üretilir. İçine hapsoldukları sınırları ve esiri oldukları çıkarları korumak içindir. Kadın ve toplumda korku ve sınırlar yerine, yaşamı koruma ve sürdürme, iyi yaşam için geçimlik ihtiyaçları sağlama esastır. Yaşamın ve anlamın mütevazı emekçiliği, hafızası kadınla sembolize edilir ve toplumsal hakikate tekabül eder. Yaşam, güzellik, emek, üretim, iyilik ve doğruluktan yana değerleri biriktirme ve yeniden anlamla-enerjiyle buluşturma zamanıdır. Bu anlamda, “kendilerine ait bir gerçekliği kurmaya muktedir” olma ayrıcalığına sahip olan insanın, mucizeler yaratmaya koyulma, “özgürlük ve eylem” zamanıdır. Bu mucizevi gücün önünde hiçbir engel duramaz. Hayal gücünü ve mucizevi varoluşu harekete geçirme zamanını kaçırmayalım. Devrimci romantizme, ahlaki ve vicdani devrimcilik kadar ihtiyaç duyulan bir dönemin direnen insanlarıyız.

Son sözü Murray Bookchin’e bırakalım; “Parisli öğrencilerin 1968’de attıkları ‘Hayal Gücü İktidara!’ sloganı, kişiliğin ve toplumun estetikleştirilmesine yönelik coşkulu bir bakıştı, yoksa iktidarın ele geçirilmesi için bir reçete değil.”

 

Yararlanılan Kaynaklar;
1- Özgür İnsan Savunması/ Abdullah Öcalan
2- Geçmişle Gelecek Arasında/ Hannah Arendt
3- Özgürlüğün Ekolojisi/ Murray Bookchin
4- Cehenneme Övgü Gündelik Yaşamda Totalitarizm/ Gündüz Vassaf
5- Hukuk Felsefesinin Temel Çizgileri/ Georg Wilhelm Friedrich Hegel
Bunları da beğenebilirsin