Düşünce ve Kuram Dergisi

Toplumun Meşru Yönetimi İktidar ve Devlet Değildir

Nimet Sevim

Spinoza, “Uygulanabilir olan tüm bilimler arasında kuramın uygulamada en çok uzaklaştığı bilim politikadır.” der. Ünlü “siyaset incelemelerinin” girişinde politikanın bir disiplin olarak sınırlarına böyle bir ironiyle dikkat çeker ve bunu, kuramcıların “uyarsızlığına” bağlayarak “onlardan yönetim olamayacağını” öne sürer. Buna karşılık politikacıları da “insanları en iyi şekilde yönetmekle değil de onları oyuna getirmekle uğraşan kurnaz ve usta kişiler” olarak tanımlar. Bu sava göre kuramcılar insanları oldukları gibi görmezler, olmasını istedikleri gibi görürler. Bu nedenle ütopya dışında politik alanda uygulamaya konulabilecek bir görüşleri olamaz. Uygulanamaz olan hiçbir şey söylemeyen politikacılar ise kendilerini insandaki “kötülüğün” gereğini yapmakla yükümlü sayarlar.[1]

Aydınlanma filozoflarından Spinoza’nın politika ve yönetim için yaptığı değerlendirmeleri, yaşadığı tarihsel ve toplumsal süreçten kopuk ele alamayız. Günümüz koşullarında geçerli yanlar taşısa da yer aldığı zaman ve konteksin derin izlerini taşır. Eleştirinin güncel önemi, kuramcılar ve politikacılar için çizdiği portrenin geçerliliği değil, bu durumun kuramsal bir çerçeve oluşturarak tüm zamanlar için meşru kılınmasıdır.

Kıta Avrupa’sında Aydınlanma düşüncesinin doğurduğu en önemli sonuçlardan biri, pozitivizmin kavramları özünden boşaltarak bir zihniyet olarak inşa edilmesi ve egemen kılınmasıdır. Pozitivizme göre  deney ve olguya dayanmayan hiçbir bilgi doğru olmazken, “var olan” eğer gözlemlenebilir ve uygulanabilir bir nitelikteyse mutlak ve kesin doğru olarak kabul edilir. Mutlak ve değişmez doğru, Aydınlanma düşüncesinin inşa ettiği modernitenin temel prensiplerinden biridir. Geleneksel toplumun (Doğal toplum) reddi ve yok sayılması üzerinde gelişen kapitalist modernite, tek ve değişmez hakikat olarak inşa ediliyor. Dolayısıyla politika ve yönetim kavramlarına da bu zemin üzerinde anlam kazandırılıyor. Kapitalist modernitenin mutlak egemenliğini tanımlayan bilgi disiplininin çevrelediği yaklaşım ve tanımlamalarla yola çıkılırsa, politika ve yönetim kavramlarını zaman faktöründen koparır, daraltmış oluruz. Söylenmiş ve yapılmış tanımlamaların ön kabul görmesi ise mevcut hali stabilize ederek meşru kılmaktadır.

Diğer Aydınlanma filozofları gibi Spinoza’ da aslında mevcut tanım ve deneyimleri ön kabul sayarak uygulamada yaşanan sorunlara çözüm arıyor. Kendi ifadesiyle “yeni ve bilinmedik” bir şey söylemiyor. “Uygulamayla en iyi uyuşan şeyi” saptamak istiyor ve “uygulamayla en iyi uyuşan şeyi” insan doğasında irdeliyor. Toplum monarşik sistem ve despot monarklar tarafından kötü yönetilmektedir. Devlet “kötü ellerde”, bu nedenle kötülük üretmektedir. O zaman kötülük üretmeyecek bir devlet ve yönetim biçimi “iyi ellerde” olmalıdır. Spinoza’nın tarifini yaptığı “Mutlak egemenlik ve iyilerin yönetimi”, insanın doğasına ve erdemine bırakılmayacak kadar hayatidir. İnsan aklı ve duygusunun yol açabileceği adaletsizlikleri de giderebilecek bir sisteme ve ortak yasalara dayandırılmalıdır.[2]

Rönesans ve Aydınlanma filozofları, kötülüğün kaynağını devlet erkinin dışında aradılar. Sorumlusu, yine geleneksel toplumun “dar görüşlülüğünü” aşamayan insanın bizzat kendisiydi. Toplumu iyiye ve erdeme yöneltecek olan ise, ancak birliği ve güvenliği pekiştirilmiş “mutlak bir devlet” olabilirdi. Bu anlamda iktidarın nedenleri ve doğal temelleri aklın öğrettikleri ve duyguların yön verdiği edimler değil, insanların ortak doğası ve gereklilikleri sayıldı. Bu doğa ve gereklerin birleştiği güç ise, o zamanın yıkıcı etkisiyle mutlak ve değişmez Tanrı ve onun yasalarıyla birliği sağlanmış devletten başka bir şey olamazdı. “Uygulamayla en iyi uyuşan şey” buydu. Var olan tanımlar, yerleşik ve hâkim doğruları yansıtacak şekilde yapılandırıldı. Böylece politika ve yönetim, aslında uygulamada geçerli olabilecek biçimde değil, uygulamada geçerli olan çerçevenin içinde kuramlaştırıldı. İnsanların edimleri olmaktan uzaklaştırılarak devlet idaresiyle özdeş kılındı.

Konumuz doğrudan politika bilimi ve politikacının profili değil kuşkusuz. Fakat söz konusu inceleme iktidar ve devletin meşru olup olmadığını irdelediği için yönetim, dolayısıyla politika dışında da ele alamıyoruz. Politikanın dar anlamda ilgilendiği konuların başında yönetim gelmektedir. Yönetimi politikayla özdeş kılan, politikanın yönetim işi olduğunu ileri süren görüş günümüzde başat yargıdır. Politika ile devlet yönetimi ise aynı terminoloji içinde neredeyse erimiş haldedir.

 

Stabilize olan devlet tüm tartışma konularının dışındadır!

Hayatın içinde, günlük yaşamımızda sıkça kullanılan politika kavramı, asıl tanımının çok uzağında birçok anlamda dile gelebiliyor. Politika adına söylenen veya yapılan birçok şey onun asıl işlevi ve amaçlarıyla alakalı olmayabiliyor. Devletin ve ulusun en genel sorunları politikayla ilişkilendirilirken toplumun günlük yaşamında olup bitenler politika dışı ele alınabiliyor. Toplum politikaya ilgi duymuyor. İlgili olanlar ise toplumsal ve sınıfsal mücadeleler de dahil sadece devlet ve iktidar çeperinde cereyan eden gelişmelere bakıyor. Devletin iç ve dış işleri, devlet erkanın, hükümetlerin, siyasi partilerin söylemleri, yaptıkları ve bu sınırlar içinde yaşanan olaylar politik alan içinde değerlendiriliyor. Politika zekâ ve kurnazlık gerektiren oldukça zor ve karmaşık bir alan, bir meslek haline getirilmiş durumda. Öyle ki, bilimi ve sanatı öğrenilmeden bu alana adım bile atılamıyor. Yüklenen anlamların çelişik olması ve uygulamada daraltılarak “iş bilenin” sanatı haline getirilmesi politika kavramını subje edilmeye açık hale getirmektedir.

Politikanın Antik çağda site(kent) yönetimi anlamında dile geldiği bilinmektedir. Kent ve devlet yönetimi olarak tanımlayanlar kadar ‘Demos’la bağlantılı halkın yönetimi olarak tanımlayanlar da az değildir. Aydınlanma düşüncesinin, politikayı olduğu gibi uyarlamaya çalışması sözcüğün Antik Yunan’dan başlayan bu düalist serüveni ile bağlantılıdır.

Burada politikanın üzerinde şekillendiği fiil yönetimdir. Yönetim işleri, politika yapma ve uygulamada temel kriter haline geliyor. Asıl tartışmaya neden olan husus ise yönetimin neyi ifade ettiği ve hangi araçlarla gerçekleştiğidir. Yönetim işlerini kimler, hangi amaç ve araçlarla nasıl icra ediyor? Yönetim derken kastedilenin devlet anlamında Polis’in (kent-site) yönetilmesi mi, yoksa ‘Demos’ olarak ifade edilen halkın yönetimi mi? Anlam karmaşası öncelikle bu düalist iç içelikten gelir. Yine devlet yönetirken aldığı biçim ile halk (toplum) yönetirken aldığı biçim arasında da önemli farklar vardır. Atina’da özgür yurttaşların Agora gibi yerlerde site yaşamı hakkında toplantı ve karar süreçlerine katılımı, bu şekilde yönetim işlerine ortak olmaları “halkın yönetimi” anlamında demokrasi olarak tanımlanırdı. Halkın katılmadığı soylu bir kesim ve bireylerle sınırlanmış bir yönetim ise Sparta örneğinde olduğu gibi tiranlıktı.

Dikkat edilirse, her iki örnekte de öne çıkan ve yönetimi karakterize eden ortak bileşen toplumdur. Toplumun yönetime katılım biçimi tüm sistem ve model tartışmalarının odağı olmuştur. Oysa sorun, herhangi bir yönetim biçiminin daha fazla toplumsal içerik taşıyarak diğerine oranla tercih edilebilir olması değil. Dolaylı veya direkt olarak toplumun yönetime katılımı onun politika yaptığı anlamına gelmiyor. Elbette içinde forum kazandığı zaman ve mekân bağlamında geçerli bir değeri vardır. Toplumun ve bireylerin daha fazla katıldığı, rol oynadığı bir yönetim biçiminin “iyi” olduğu, olacağı doğası gereğidir. Fakat bu, politik alanda toplumu söz ve karar sahibi yapmıyor. Politikanın yönetim işleri ile sınırlandırıldığı ve yönetimin de elit bir zümrenin elinde merkezileştirilerek daraltıldığı yerlerde toplumun büyük çoğunluğu dışında kalmaktadır. Toplum, nicelik ve nitelik bakımından yönetim işlerine ne kadar çok dahil edilir, politika yapmaya duyarlı hale getirilirse o kadar demokratik olduğu varsayılır. Ancak burada sorulması gereken hayati soru, neden toplumun zaten kendisinin bir varoluş alanı olan politikaya sonradan dâhil edildiğidir.

Yönetim somutunda öne çıkan ve tartışılan konu toplumun politikaya neden dahil edilmediği değil, nasıl dahil edileceği sorunudur. Bu önemli bir çarpıtma ve algı kırılmasıdır. Toplumun politikaya nasıl dahil edileceği tartışması ve arayışı, neden dahil edilmediğini ya da neden dışında bırakıldığını örtmektedir. Dolayısıyla yönetim işlerinin toplum dışında bir alan oluşturması sorun olmaktan çıkmakta, ön kabul sayılmaktadır. Yönetimin özü ve biçimi, toplumun nasıl ve hangi araçlarla dâhil edildiğine göre şekil kazanıyor. Toplumun ne oranda politik olduğu, politik toplumdan (politika yapma öznesi ve yetenekleri bakımından) neyin kast edildiği ve hangi sosyolojik tabakayı kapsadığı da bu parametrelerle tanımlanıyor. Oysa tam tersine toplumun neden politikanın dışında kaldığı ve yönetime görece ilave edildiği irdelenmelidir. İşte üzerinde durulmayan, ama toplumsal sorunlara kaynak teşkil eden asıl mesele burada düğümlenmektedir.

Toplumun neden politika dışında bırakıldığını ve yönetime sonradan dahil edildiğini analiz etmeden yerleşik algının dışına çıkamaz, doğru gözlem yapma ve düzeltme imkânı bulamayız. Burada öncelikle neyin meşru kabul edildiği neyin edilmediğini netleştirmemiz gerekir. Bugünün dünyasında devlet meşru kabul edilmekte, toplum ise bir tamamlayan olarak tali konuma itilmektedir. Her ne kadar “her şey toplum düzeni ve gönenci için” denilse de topluma biçilen rol araçsal niteliktedir. Stabilize olan devlet tüm tartışma konularının dışındadır. Stabilize olduğu için de sorunlara kaynak oluşturamayacağı ileri sürülmektedir. Varsa bir sorun, kaynağı dinamik bir güç olarak devlet aracını kullanan toplumun bizzat kendisi olmaktadır. Geçerli kılınmış anlayışa göre “İyilik de kötülük de devletten değil, onu kullanmaktan türer.” Bu nedenle değerlendirme konusu yapılan sadece toplumun devlete nasıl ve ne kadar ilave edildiği boyutlardadır. Toplumun daha fazla dahili olduğu ve iyi yönetildiği devlete “iyi” denilmektedir.

Eşyanın doğası gereği herhangi bir şeye dahil edilme dışsal bir alan oluşturur. Dışında kalan dâhil edilir. Demek ki toplum yönetimin dışındadır, politik değildir. Politika ve yönetim işleri toplumun rutin işleri arasında sayılmamaktadır ki, toplumun katılım biçimleri sistem kriteri haline getiriliyor. Politika ve yönetim daha çok genel, elit ve herkesin yapamayacağı, yüksek bilinç ve maddi güç gerektiren özel bir   çalışma alanı gibidir. Sanki ülke ve ulus gibi makro bir yapıyı ancak üstten merkezi bir erk ve buna ehil kişiler yönetebilir. Sanki her şeye muktedir bu erk ve kişiler olmazsa, toplum başsız kalır, düzensizlik baş gösterir ve kaos meydana gelerek çözülür. Düzenleyen ve düzen sağlayan güç devlet olduğuna göre geriye sadece nasıl bir devlet tercih ettiğimiz kalıyor.  Örneğin Atina ve Sparta gibi devletlere kıyas yapılarak toplum tercih yapmaya zorlanıyor.

Toplumun belleğine yerleştirilmiş “iyi” veya “kötü” algısı iktidar ve devletten bağımsız olarak yönetimle özdeş hale getirilmiştir. Devleti iyi ya da kötü yapan yönetim şekilleridir. Bunun nedeni politika yönetim diyalektiğinde, yönetimin gücü elinde bulunduran dar bir çevreyle sınırlandırılmasına paralel toplumun politik alanın dışına çıkarılmasıdır. Oluşan boşluğu ise devlet dolduruyor. Yönetim erki daraltılıp özelleştikçe -ki bu, tahakküme dayalı bir tekel olarak gerçekleşir- politika içerik değiştirerek karmaşık iş ve mekânın idaresiyle soyut hale gelir; devlet toplum için belirsiz ve gerekli bir kurumsal ilişkiye dönüşür.

Proto kent devletlerinde (Sümer, Uruk, Akad vb.) karşı devrim niteliğindeki bu dönüşümü olduğu gibi gözlemleyebiliriz. Neolitik köylerde toplumun kendisini yönetmesi açık, somut ve canlıdır. Klan ve kabile üyeleri yönetime doğrudan katılır, mensubu oldukları toplumu korur, varlığını sürdürmesi için ne gerekiyorsa onu yaparlardı. Bunun sorumluluğu ve bilinci anaerkil bir ahlaki ilke olarak taşınırdı. Yönetim, topluluğun hayati bir dokusu ve yaşam biçimiydi. Kentlerin doğuşu ve gelişimi köy toplumuna ve anaerkil sisteme dayanmasına rağmen yönetimin karakteri zamanla değişiyor. Bu değişim sürecinin kendiliğinden ve ihtiyaç temelinde geliştiğini ileri sürenler var. Köy toplumuna nazaran kent toplumunda yaşamın karmaşık hale geldiği, birçok meslek grubunun pazar etrafında bir araya gelerek üretimi yoğunlaştırdığı ve bu gelişmelerin yönetim olgusuna da yansıyarak değişime yol açtığı belirtilir. Bilim dünyasının ağırlıkta kabul ettiği bu görüş görece doğrudur. Ancak bu, yönetimin karakter değiştirerek toplumdan kopmasının asıl nedeni değildir.

Araştırmalar kent oluşumunun ilk süreçlerinde doğal toplum düzeninin korunduğu fakat artan nüfus ve iş bölümüyle toplumda sosyolojik bölünmeler ve farklılıklar oluştuğunu; pro-katmanlaşma ve sınıflaşmanın alt yapısının oluştuğunu gösteriyor. Kapitalist modernitenin ideologları, bu artan nüfus ve mesleki iş bölümünün devlet gibi organizasyonu zorunlu kıldığını, devletin büyüyen toplum ve ekonomiyi yönetme aygıtı olarak toplumsal bir yapı olduğunu meşru sayar ve hatta modernetiyi buna dayandırırlar. Devlet oluşumunu modern gelişmenin başlangıcı olarak kuramlaştırırlar. Buna göre devlet öncesi ve devletsiz klan vb gibi köy toplulukları geleneksel ve geridir. Kentin içine ve çeperine sıkışmış mesleki topluluklar, kadın ve köleler de doğal toplumun uzantıları olarak aynı kategori içinde toplumun alt ve geri katmanına yerleştirilir.

Kent ve sınıf olmadan devletin bir şebeke olarak örgütlenmesinin koşulları çok zayıftır. Kent ve sınıflaşmanın devleti olanaklı kıldığı tartışmalı olsa da genel geçer bir görüştür. Fakat kentin ve kent toplumunun devleti doğurduğu, devletin toplumsal bir yapı olarak özsel geliştiği fikri bilimsel olarak da doğru değildir.

 

Yönetim işi kentlere mahsus, kentsel bir buluş değildir

Kent ve sınıfı çok kapsamlı bir inceleme konusu olarak burada ele alamayız. Fakat sadece mekânsal karşılaştırma ile kimi farklıları görünür kılmak konumuz için yararlı olabilir. Köy ve klan toplumuna nazaran kentin yönetimi kapalı, soyut ve donuktur. Kent de üretim yine toplumsal olarak gerçekleşir, her birey yer aldığı üretim dalında işlerini son derece dinamik, canlı ve somut olarak gerçekleştirir, fakat aynı oranda yönetime doğrudan katılma koşullarını bulamaz. Köyün yönetimi toplumun kendi kendisini yönetmesini öncellerken, kentin yönetimi daha çok mekânı esas alır. Mekânın yönetimi doğrudan içinde yaşayan toplumun yönetimi anlamına gelmez. Elbette kent içindekilerle yönetilir. Kent yönetilirken dolaylı olarak toplum da yönetilir. Ama bu, kent de dâhil toplumun kendisini yönettiği anlamına gelmez. Toplumun kendisini yönetmesi ile toplumun yönetilmesi farklı ve birbirine zıt şeylerdir.

Genel geçer bir ifadeyle yönetimin bir uzmanlık işi olduğu, yönetilen obje dışında araçsal bir alan oluşturarak amaca uygun kullanıldığında yarar ve düzen sağladığı, tersi durumlarda zarar ve düzensizliklere yol açtığı da iddia edilebilir. Ki, bu gerekçeye dayanarak yönetim işini profesyonel bir alana dönüştürüp içinden çıkılamaz hale getiren yaklaşımlar az değildir. Elbette yönetim yetenek ve beceri isteyen bir alandır.  Nüfusun arttığı ve üretimin iş bölümleriyle karmaşık hale geldiği kent gibi devasa yerleşkelerde beceri ve uzmanlığı yadsımak gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Ancak bunun bir yanılsama olduğu ve sistem olarak inşa edildiğini de göz ardı etmemeliyiz.

Toplumun kent yaşamına geçmeden önce binlerce yıla dayanan bir yönetim birikimi ve deneyimi vardır. Yönetim işi kentlere mahsus, kentsel bir buluş değildir. Kentsel gelişmeye paralel toplumun ihtiyaçlarına göre şekil ve nitelik kazanmış olabilir. Biraz daha büyüyen ve karmaşıklaşan ilişki ağları beceri ve uzmanlık da gerektirmiştir. Ancak bu, toplumun yapamayacağı ve ilgi duyamayacağı kadar yabancı bir alan da olmamıştır. Yine bu gibi işler ve ilişkilerin yönetimi devlet gibi bir şebekeden çok daha eski bir tarihe uzanır. Ve hatta kentleşme ve yönetimi de devlet erkinde farklı ve çok daha köklü bir tarihe dayanır. Toplumun yönetim işlerine katılmaması veya işin ehli insanlara bırakmasının sosyal bilim izahı, mekânsal genişliğe, mesleki nedenlere, yetenek ve birikime dayandırılamaz.

Yönetime yabancılaşma özsel niteliktedir, oluştuğu doğal ortamından koparılmıştır. Daha doğru bir ifadeyle yönetim alanı zor ve hileyle toplumdan gasp edilmiştir. Gasp eden erk, toplumun dışında yer alan ve bir avuç hırsızdan müteşekkil devlet aygıtıdır. Toplumun yönetime yabancılaşması, doğasından koparılarak bir uzmanlık ve beceri standardına çekilmesi, ereksel bir nitelik taşır ve bu onu “ehil olanların işi” haline getirir. Dolayısıyla esas tartışma konusu olan “toplum ve devlet ikilemini” ikinci plana iterek kaynaştırır ve politikayla bağını belirsizleştirir.

Antik Yunan’da politika sözcüğünün polis kök ekinden türetilerek kullanımı konuya açıklayıcı bir örnektir. Devlet ya da yurt güvenliği anlamına gelen sözcük ilkin toprak sahiplerinin kendilerini savundukları “surları” dile getiriyordu. Çok sonraları bu surların çevresinde kurulan kent devletleriyle birlikte deyim kent ve devlet anlamlarını kazandı. Kent devleti, kent surlarının içinde yaşayan toplumun güvenlik örgütüydü.[3] Politika bu anlamda kent toplumunun korunması ve güvenliğini önceleyerek beceri ve uzmanlık gerektiren bir alan haline geldi. Yine bu durumu pekiştiren diğer gelişme demografik büyümenin yanı sıra gelişen iş bölümüne paralel iç içe geçen ilişki ağları ve bunları düzenleme ihtiyacıydı. Doğrudan üretimde yer almayan, soyut emeğe dayanan ve profesyonellik gerektiren bir iş alanı ve buna dayalı bir katmanlaşma gelişti. Bilgi ve deneyimin toplandığı bir uzmanlar sınıfı olarak askerlik, memurluk ve bürokrasi öne çıktı. Böylece oluşan bu hiyerarşik düzenle bölünen kent toplumu, işlerin önemli bir bölümünü ehil bu sınıfa bırakmak zorunda kaldı.

Toplum için tecrübe ve uzmanlığın önem kazandığı durumlarda devletten veya işin ehli bürokrasiden yararlık beklemek doğaldır. Çünkü “tecrübe herkeste bulunmaz. Uzmanlık da herkesin işi değildir.” Toplum eğer devletin proto öncülü bürokrasiyi hepten olumsuzlaştırmamışsa ve yetki gaspına katlanmışsa, “beceri ve uzmanlık gerektiren konularda işleri kolaylaştıracağına inandığı içindir.”[4]

Oysa tarihsel gelişim tam tersi istikamette seyreder. Devlet ya da bürokrasi doğası gereği beklentiyi istismar ederek “tecrübesiz ve uzmanlıktan yoksun kimselerle doldurduğu yönetimi entrikalar çevrilen ve aylaklık yapılan bir alan haline getirir.”[5] Daha da önemlisi devraldığı yetkiden iktidar devşirmesidir. Çünkü toplum adına toplumun beceri ve uzmanlık gerektiren işlerinin el değiştirmesi aynı zamanda yönetimin parçalanması ve bu güce sahip sınıfın elinde tekelleşmesi anlamına geliyor. Yönetim ve politika yapmanın profesyonelleştirilmesi ayrı bir sınıf ve çıkar grubunu işaret eder. Bireyin uzmanlaşmış bürokrasi içinde kayboluşu iktidarı rasyonalize ederek saklamaktadır.[6]

İktidar fiziki ve entelektüel güç potansiyelidir ve bu yönetim olgusunda somutlaşır. Yönetim, iktidarın saklandığı merkez üssüdür. İktidar odağı kendini toplumun yönetim olgusuyla özdeşleştirdiği oranda vazgeçilmez kılmaktadır. Bir olasılık olarak iktidar, “gücünü nereden aldığı önemli olmaksızın topluma rağmen kendi iradesini” gerçekleştirir.[7] Böylece iktidara odak olan yönetim toplumun dışına çıkarak üstüne bir ceberut gibi çöker. Toplum ise kendisini ilgilendiren yaşamsal konularda söz, karar ve uygulama gücünü yitirerek iktidar eliti yönetimin taşıyıcı kolonu ve sömürü-istismar nesnesi haline gelir. Yönetime sonradan dâhil edilmesi bu sonucu değiştirmez. Ki, iktidarın devlet biçiminde form kazandığı yerlerde yönetime katılma, politik alanı paylaşım ve uzlaşı dışında toplum lehine yeni bir durum açığa çıkarmamaktadır.

Kapitalist modernitenin kaynağı olarak tekrar Atina örneğine dönelim; Atina demokrasisi, halkın yönetimi anlamında bir model olarak sunulur. Halkın kendini yönetmesinin ilk ve öncelikli koşulu olarak da yurttaşların politik alana duyarlılığı ve katılım sorumluluğu gösterilir. Gerçekten Atina’nın yurttaşları oluşturulan kurum ve kurallar vasıtasıyla “polisi” ilgilendiren her konuda tartışma ve karar süreçlerine yüz yüze ve doğrudan katılabiliyorlardı. Politika son derece dinamik, yapısal ve işlevseldi. Fakat bu, “özgür yurttaşlardan müteşekkil” bir topluluk için geçerliydi. Politika işi, gerekli maddi imkânlara ve zamana sahip, kamusal niteliklerle donatılmış, eğitilmiş, beceri kazanmış, “yurt bilinci” olan özgür yurttaşların sorumluluğuydu. Başta kadınlar ve köleler olmak üzere zanaatkârlar ve tarım üreticilerinin büyük çoğunluğu, surların etrafına yerleşmiş klan ve kabileler, “eşitlerin” oluşturduğu bu yurttaş topluluğuna dâhil değildiler. Aynı haklara ve imkânlara sahip olmadıkları için de politik yaşamda, dolayısıyla yönetimde söz ve karar iradeleri yoktu.

Aydınlanma fideliğinde yetişen düşünürler Atina demokrasinin kurum ve kurallarını yüceltirken her nedense özgürlük dışında bırakılan toplumun bu büyük çoğunluğunu görmezden gelirler. Ya da o dönemin koşullarına bağlayarak “kusur” olarak değerlendirirler. “Kusur” köleliği mazeret sayan hafifletici bir nitelemedir. Olmaması gereken ama, köleciliğin temel üretim gücü ve başlıca ekonomik bir faaliyet olarak görüldüğü bu çağlarda yaşanması sanki zaruri ve doğal bir sonucuymuş gibi ele alırlar. “İlericilik” olarak kuramlaştırırlar. Kuşkusuz köleci Akad, Babil, Asur ve Pers imparatorluklarına nazaran Atina’nın kent demokrasisi kıyaslanamayacak düzeyde ileridir. Ancak bu, tarihin yapısal sosyolojik yorumuna göre doğruluk payı taşır. Toplumun kültürel tarihinde ise sadece küçük bir kesiti oluşturur ve geri bir konuma tekabül eder. Her şeyden önce toplumun önemli bir kesimi politika dışına itilmiş, özgürlükten yoksun bırakılmıştır. Kendilerini yöneten eskinin Özgür toplulukları yönetim kabiliyetini yitirmiş ve köleleştirilmiştir. Bunun zorla gerçekleştirildiğini tarih kayıtlarından biliyoruz. Daha da önemlisi buna yol açan devlet gibi sömürücü bir kurumlaşma politik alan olarak yeniden dizayn ediliyor. Politik alanın toplum dışında devlet olarak yapılandırılması toplumun kültür tarihinde köklü bir kırılma ve geriye düşüş anlamına gelir.

Yapısallığı metodolojinin baş köşesine oturtan düşünürler Atina demokrasisini yüceltirken toplumun kültür tarihini incelemenin dışında tutarlar. Atina demokrasisinin kusurlarını eleştirmeleri doğru olsa da bütünlüklü ve köklü değildir. Tarihsel dönemlerin sosyal, ekonomik kıyaslamaları ve buna dayalı konjonktürel yorumlar oldukça parçalı ve dar kalmakta, hakikati yansıtmamaktadır. Oysa temel yetersizlik içerikte ve derinliğine politikaya yedirilmiş iktidar anlamıdır ve bu, ancak tarihsel bütünlük içinde görülebilir. Toplumda büyük çoğunluğun zor yöntemleriyle politika yapamaz hale gelmesi ve yönetime katılmamasını göz ardı ederek ona katılımın niceliğini sistem kriteri haline getirmek politika ve yönetime yüklenen devlet ve iktidar içeriklerini meşrulaştırmak anlamına gelir.

Dikkat edilirse Atinalı yurttaşlar yönetime katılarak iktidarı sınırlandırmış oluyorlar. Fakat eğrinin diğer ucunda bakarsak toplumu yönetime dâhil ederek iktidarın da kendisini meşrulaştırmış olduğunu görürüz. Bu anlamda tarif ettikleri politika, yönetim ve iktidarı aynı içerikte uzlaştırıyor. Günümüzde politika deyiminin yönetim ve iktidarı birlikte çağrıştırması bu nedenledir. Politika, bu yüzden çoğu yerde “uzlaşı sanatı” olarak değerlendirilir. Kuşkusuz uzlaşı da kasıt sorunların çözümü değil, toplum ve devlet uzlaşısıdır, ama devletin lehine bir uzlaşı. Çünkü artık politik alan, sözün kullanım anlamıyla devlet çeperinin içindedir. Yönetim de iktidardır. Politika için yapılan “devlet yönetimi” tanımı bu düşünsel alt yapıya dayanır.

Aristo, Antik Yunan’da Oikos ve Polis ayrımına dikkat çekerek Oikos’tan polise evrilmeyi toplumsallaşma olarak tanımlar. Aristo’ya göre Oikos toplumun çekirdeği ailenin yaşadığı ev, ekonomik işlerin yürütüldüğü yer anlamındadır. Polis ise ortak sorunlar üzerinde ortak tartışmaların yapıldığı, ortak söz ve fikirlerin oluşturulduğu; böylece toplum olunduğu mekândır. Demografik sosyolojiye ve mekâna indirgemeci bir yaklaşımla “insan Oikos’ta kalsaydı zoon Politikon (Politik hayvan) olamazdı”[8] denilmektedir.

İnsan bir toplumsal varlık’tır” diyen Aristo, onun toplum içindeki yerini ve düzenini netleştirmeye özen gösterirken, Oikos ve Polis ayrımına dayanarak önce onun kişisel törebilimini belirtir. Bu törebilimin amacı, antikçağ geleneğine uygun olarak, mutluluktur ve bu mutluluk da bilgelikle sağlanır. Bilgelik, düşünme ve tutumla gerçekleşir. Aristo, düşünsel (Arete dianoetike) ve tutumsal (Arete ethike) erdemleri birbirinden ayırır. Tutumsal erdemlerin şekillendiği zemin Oikos’tur ve doğrudan güdüsel itkilerle harekete geçer. Düşünsel erdemler ise toplum olunan Polis’in ortak iyiliğini önceler. Bu nedenle tutum, düşünmeye dayanmalıdır. Aristo’ya göre ev ve aile içinde şekillenecek kişilikte tutumsal erdemler gelişir, fakat düşünsel erdemler kadük kalacağı için bilgeliğe ulaşılamaz. Kent, ev ve ailenin çözülmesine paralel artan nüfus yoğunluğuyla düşünsel erdemleri öne çıkartır. Aileyi toplumsallaşma sürecinin ilk basamağı olarak ayrıştırıp reddetmek, mekânın darlığı ve tekliği ile genişliği ve çokluğunu kriter haline getirmek temel hatalardan ilkidir.

Kent ve onun güvenlik örgütü devlet, ailenin reddi üzerinden toplumsallaşmanın maddi zemini sayılıyor. Onun tezahürü ise akıl ve düşünsel gelişimdir. Buna göre insan, toplumsal bir varlık olduğundan onun töresel kişiliği de kent de (Polis), yani devlet içinde oluşacaktır. Devlet şöyle ya da böyle olmuş, bunun önemi yoktur. Önemli olan, devletin yurttaşlardaki bu töresel kişiliği gereği gibi geliştirip geliştiremediğidir. Yetkin devlet bu ödevindeki başarısıyla ölçülür. Kamusal yaşamın ve toplumsallığın odağına bir güvenlik örgütü olarak polis’in oturtulmuş olması, politikayı devlet ve iktidarın uzantısı haline getirir. (Poli s-tia kos)

Antikçağ Yunan düşünürlerinden Sokrates, Platon ve Aristoteles’in ortak yanı, toplumu düzenlemeye çalışmalarıdır. Toplumun düzenlenmesi gerekiyorsa demek ki düzeni bozulmuştur. Her üç düşünür de düzensizliği devlet çarkının yanlış ellerde bozulmasına bağlamakta ve devleti onarmaya çalışmaktadırlar. Sokrates törebilimini devleti ayakta tutacak vatandaşlar yetiştirmek için kuruyor. Platon, devlet ütopyasıyla köleleri iyice çalıştıracak bir örgüt öneriyor. Aristoteles, üyelerinin kişiliklerini güçlendirmekle kendini de güçlendirecek olan bir devlet kurmak peşinde.[9] Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin birçoğu (Machiavel, Descartes, Kant, Locke, F. Bacon, Spinoza, Bodin, Montesquieu, Rousseau, Hobbes ve Hegel gibi.)-yaşadıkları zaman ve mekana göre  dayandıkları felsefi farkları koruyarak-aynı izde yürümüş; bugün de geçerli olan ulus-devletin zihinsel kalıplarını inşa etmişlerdir.

Kuşkusuz Kent, devlet, politika, yönetim ve bizzat toplumun kendisi Antik Yunan tarihiyle başlamıyor. Demokrasi de ismini ve yapısını orda almakla birlikte işlev olarak Atina’nın icadı değil. Tüm bu olgular binlerce yıl öteden evrilerek Antikçağda barajlanıyor, düşünsel bir sistem kazanarak kırılma yaşıyor. Konumuz politika ve yönetimin tarihsel arkeolojisi olmadığı için kırılma süreçlerini bir tarafa bırakıyoruz. Fakat devletin icadı ve politik kırılma bakımından Yunan dünyasının “Antik”a olmadığını, Asur despotizminin yıkılmasıyla varlığı tehlikeye düşen devletin burada yeniden restore edilerek toplumsal anlamların ikinci kez kırıldığını belirtmekle yetinelim. Modernist düşünce kalıplarını oluşturan epistemolojinin dogmalarla yüklü anlam karmaşasının nedeni, işte bu üst üste giydirilmiş öz kırım (anlam yitimi) süreçleridir. Kendisini yeni ve tek çağ ilan eden kapitalist modernizm, “Antik” yaptığı eski Yunan dünyasını olduğu gibi, ama daha kökten üçüncü bir kırılmayla güncellemiştir ve bundan en çok politika ve yönetim kavramaları etkilenmiştir. Antik çağ düşünce dünyasının yüklediği anlamlar dışında sanki öncesi-sonrası, toplumsal tarihi yok gibidir.

 

Politika; devlet ve toplum uzlaşısı olamaz

Günümüz dünyasında politika algısı ve taşıdığı düalist karakter, yine içerik bakımından “toplum-devlet ikilemi” aydınlanmacı düşüncenin ufku içinde doğru kavranamaz. Parçalanmış hakikatin kavramları ve dogmalarla yüklü anlamlarıyla doğru politika ve yönetim uygulamasını da yapamayız. Bir arada olamayacak, birbirinin yokluğu üzerinde varlık bulan anlamların aynı içerikte taşınması uygulamayı parçalı ve çelişik kılmaktadır. Bütün çaba ve girişimleri zıddına dönüştürme gibi bir potansiyel ve çekim alanı oluşturmaktadır. Örneğin en temelde toplum ve devlet uzlaşısı doğasına uygun değildir. Politika; devlet ve toplum uzlaşısı olamaz. Politika toplumsallığın oluşum, gelişim ve özgürleşme alanı ise onu devlet alanıyla siperlemek politikayı işlevinden çıkartmak anlamına gelir.  Yine bunun sonucu toplumsal yönetim ve iktidar da bir arada bulunamaz. İktidar toplumsal yönetimin gaspı ve yitimi üzerinde gelişir. Politikasız ve yönetimsiz toplum koşullarında toplum özgürlüğünü yitirerek varoluşunun öznesi olmaktan çıkar. O zaman bu kavramlara öz kazandıran anlamları irdeleyerek tanımlarını, gerçekten doğasına uygun yeniden inşa etmek gerekir ki, zihniyet kalıplarını kırarak modernist düşüncenin ufkunu aşabilelim.

Konunun girişinde de odak noktayı toplum olarak belirtmiştik. Basit bir çıkarsamayla diğer işler gibi devletinde insan eliyle gerçekleştiğini varsayarak onu toplumsal bir yapı olarak izah etmek mümkündür. Fakat devletin donmuş bir iktidar erki olarak gerçekten toplumsal bir yapı olması mümkün mü? İnsansal bir edimin sonucu olması onu toplumsal bir yapı haline getirir mi? Antikçağdan başlayarak Rönesans ve Aydınlanma filozoflarına kadar düşünürler bu basit denklemden yola çıkarak devletin sosyolojik hakikatini irdelemediler. Devletin sosyolojik analizi konumuzun kapsamını aşmaktadır. Fakat artık biliyoruz ki, sosyolojik ve tarihsel parametrelerle devleti yeniden kurgulamadan bilimsel ve uygulanabilir bir paradigmayı hayata geçirmek oldukça güçtür.  Marks’a göre devlet ile toplumun yapısı politika bakımından iki ayrı şey değildi, devlet toplumun yapısıydı. Önemli olan devletin kendisi değil, kimin elinde olduğu ve hangi çıkarlara hizmet ettiğiydi. Sorgulama, bu praksisden başlayınca tanım “sınıfsal egemenliğin aracı” sonucuna götürdü. Sınıfsal egemenlik tanımını bir tarafa bırakırsak geriye sadece “ekonomik ilişkilerin içinde gerçekleştiği koordine edici bir çerçeve” kalır.[10] Marksist devlet teorisi önemli eleştiriler sunsa da sonuçta “mutlak egemenliği ve devletin birliğini” daha fazla kutsayarak proletarya diktatörlüğü biçiminde sadece el değiştirdi ve zamanla yılanın kuyruğunu yemesi gibi kapitalist modernite ve devleti kazandı, gerçekleşen sosyalizmi ise içinden çürüterek acı yenilgiler yaşattı.

Devleti toplumun yapısı olarak öngörmek iktidarı geneolojik (genetik determinizm) bir olguya indirger. Oysa iktidar ve devlet olmadan insanlık milyonlarca yıl yaşamını sürdürmeyi başarabilmiştir. İnsan ve toplumsallaşma serüveni iktidar ve devletten çok eskidir.  Devletin palazlandığı mekân kent olmasına rağmen kentler de devlet ve iktidarı tanımadan binlerce yıl varlık bulabilmişlerdir. Demek ki, konuyu salt insanın bencil doğası ve mekânıyla izah edemeyiz. Bu parametrelere dayalı tanımlamalar realist ve rasyonalist kurgular içerir. Sosyal bilimi tarihsel bağlamlarıyla odağına almaz. Oysa oluşturucu öğe insanın mekânıyla birlikte toplumsal ve tarihsel niteliğidir. Politika ve yönetim olgularını mayalandıran onun toplumsal ve tarihsel karakteridir.

Aristo bilgiyi parçalayarak rasyonalize etmesine rağmen yazılarının çoğu yerinde politikayı toplumsallık anlamında da kullanmıştır. Yönetim biçimlerini sıralarken “ortak iyiliği amaçlayan çoğunluğun yönetimine politeia” demektedir.[11] Bu tanım polis kök ekinden arındırıldığında etimolojik ana karakterini verir. İşe politikanın polisin yönetimi anlamına gelmediği ile başlamalıyız. Politika sözcüğünün Pol kökü Hint-Avrupa dil ailesinde “çok” anlamında kullanılan pel ve ple kök eklerinden türetilmiştir.[12] Kökler, bizleri Antikçağdan öteye, çok daha eskilere dilin oluştuğu süreçlere (tarım devrimine-Neolitik topluma) kadar götürmektedir. Toplumu ve toplumsallığı–tarihini de-anıştıran bu etimolojik oluşum politikanın ana doğrultusu hakkında ipuçları vermektedir. Politika eğer insanın toplumsallaşma evrimiyle atbaşı gelişiyorsa iktidar ve devletten çok daha fazla varlıksal bir muhteva taşır.

Demokratik modernite kuramı politikayı “toplumun özgürlük alanı, gelişmenin anlam ve iradece üretildiği yaratım alanı” olarak tanımlar. “Toplumun hem düşünce hem de eylemle kendiliğini, kendi kimliğini bilince çıkarması, geliştirmesi ve savunması” politikanın ana çerçevesini oluşturur. Burada öne çıkan temel kriter “toplumun hayati çıkarları; onun yapısal ve anlamsal esenliği ve gelişkinliğidir.” [13]

Politikanın ana çerçevede doğru tanıma kavuşturulması yönetim olgusuna da açıklık getirecektir. Yönetimi, devindirici bir ahlaki ve politik etkinlik olarak görmek gerekir. Politika gibi yönetim de insanın toplumsallaşma evrimine paralel gelişen, kültür gibi sürekliliği olan bir olgudur. Politika eğer toplumun varoluşsal edimlerinin tümüyse, yönetim bu edimlerin koordinasyonu ve pratize edilmesinden başka bir şey değildir.

Montesquieu ayırt edici bir özellik olarak “her yönetimin dayandığı bir doğası ve ilkesi” olduğunu belirtir. Her yönetim kendi doğasına ve ilkesine bağlı biçim kazanır. Doğası onun olduğu gibi olmasını sağlar, ilkesi de onu harekete geçirir.[14] Doğası iktidar ve devlet olan yönetim biçimlerinin ilkeleri ona uygun olarak iktidar ve devleti besler.  Yönetim, ilkesini doğasından alarak pratikleşir, farkını ortaya koyar. Peki, o zaman toplumun yönetimi hangi koşullarda var olabilir ve kendisini sürdürebilir? İşte bu soru, ilkeyi yönetimin “zembereği” haline getirmektedir. İlkelerinden sapan yönetim yozlaşarak, doğasını da bozarak başkalaştırmaktadır.

Toplum, iktidar ve devletle kendini var etmediği gibi sürdüremez de. Dolayısıyla iktidar ve devlet aygıtının yönetimin doğası olamayacağını tespit etmek konunun anlaşılması açısından önemlidir. “İktidar alanı politikanın inkâr edildiği alandır. Toplumda ne kadar iktidar potansiyeli varsa, o kadar özgürlük yoksunluğu yaşanır. İktidar ne denli azaltılırsa, özgürlük durumu o denli gelişim sağlar.” Bunun nedeni yukarda uzunca izah ettiğimiz gibi iktidar ve devletin toplumsal yönetimi gasp ederek kendine siper etmesidir. İktidar içeren yönetimin en belirgin özelliği ise topluma yabancılaşmasıdır. Toplum yönetimden koptuğu için politik ve ahlaki dokusu zedelenir. Toplumsal yönetim kendisini özgürce tayin edemez hale gelir. Tarihsel temel sorunun kaynağı burasıdır. “Diğer tüm sorunlar son kertede yönetim çözümsüzlüğüne takılıp boşa çıkmakta, hatta sorunların daha da ağırlaşmasını beraberinde getirmektedir.”[15]

 

Kaynakça

  • Max Weber, Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı
  • Özkan Yıldız, Sivil toplum, demokrasi ve çoğulculuk
  • Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi
  • Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi
  • Louıs Althusser, Montesquieu Siyaset ve Tarih
  • Murray Bookchin, Özyönetim Ve Yeni Teknoloji. Aralık 1976 
  • Herbert Marcuse, Özgürlük Üzerine Bir Deneme      
  • Jeff Weil, Bir İktidar Teorisi
  • Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi Halk meclisleri ve doğrudan demokrasi. 2015
  • Sonay Bayramoğlu, Küreselleşmenin Yeni Siyasal iktidar Modeli: Yönetişim -Praksis 7 | Sayfa:85-116

 


[1] Sipinoza, Siyaset İncelemesi
[2] Spinoza, Siyaset İncelemeleri
[3] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi
[4] Abdullah Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
[5] Abdullah Öcalan, age.
[6] Fulya Özkaya, Sosyal Teoride İktidar Tartışmaları; Marks, Nietzsche, Weber, Foucault
[7] Max Weber, Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı
[8] Özkan Yıldız, Sivil toplum, demokrasi ve çoğulculuk
[9] Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi
[10] Fulya Özkaya, age.
[11] Vikipedi version of the Thursday, June 19, 2014.
[12] Orhan Hançerli oğlu, Felsefe Ansiklopedisi
[13] Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojis
[14] Louıs Althusser, Montesquieu Siyaset ve Tarih
[15] Abdullah Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
Bunları da beğenebilirsin