Düşünce ve Kuram Dergisi

Tarihsel  Parçalanmışlığın Ortadoğu’da YarattığıKrizi Aşmak

İmam Hacı Xesen

 “Güzel çiçekleri zehirli ve parıltılı öldürücü yılanlara,

tanrılığın sembolü parlak ateşleri kötü kokulu dumanlara

dönüştürdüler ve dünyaya ölümü sundular.”

Binlerce yıldır insanlık tarihinin yaşadığı en uzun ve en tahripkar çatışmalara sahne olan bu kadim topraklar, sınıfsal ve toplumsal ayrışmaların yaratmış olduğu derin parçalanmışlığa, tarihten günümüze kadar, dört büyük din başta olmak üzere hiç bir inanç-din, hiç bir politik sistem, fikir-felsefe ve ideoloji kalıcı çare bulamamış, yaşanan derin acılara derman olamamıştır.

Ancak sorunların yaratmış olduğu derin acı ve açmazlar çare arayışlarını her zaman güncel kılmış, çare üretme arayışından hiç bir zaman vazgeçilmemiştir. İnsanın kendi içindeki hastalıklı virüslerin ölümde ısrar eden tüm engellemelerine rağmen çözüm arayışını yaşamın vazgeçilmez koşulu saya gelmiştir.

Kendisinin kurdu durumuna gelen insan denen canlı varlık, tüm diğer canlılardan ayrışarak kendisini yaratan doğaya karşı hükümran bir canlı konumuna gelmekle kalmayarak, hükümranlığını kendi türüne karşı bir hükümranlığa dönüştürme “becerisi(!)” göstererek açmazını derinleştirmiştir.

Parçalanıp çoğalan ve kendi türünü daha da güçlü hale getiren hücrelerin tersine parçalandıkça zayıflayan-çatışan; çatıştıkça daha da zayıflayan insan, daha milyarlarca yıl üzerinde yaşayabileceği gezegeninin ömrünü her gün biraz daha kısaltan noktaya gelmiştir.

Doğa ve toplum artık omuzlarına bindirilmiş bu ağır yükü kaldırabilecek pozisyondan çıkmak üzeredir.

İnsan neden acılarını derinleşerek kendisini sona götürecek akıl almaz bu tutumunda ısrar ettiği gibi, yaşanan sorunları çözme arayışından da vaz geçmemektedir?

Kendisi ve doğayla yaşadığı sorunları hem çözmeye çalışan hem doğa ve toplumun tahribatında rol alan bu varlık ne yapmak istemektedir?

Tarihte yaşananlar ve şimdi yaşanmakta olanlar bundan sonra da yaşanmaya devam mı edecektir? Eğer böyle olmayacaksa neden bu güne kadar çürüyen yanına karşı yürüttüğü kavgada çözümü geliştirerek çirkin ve acı tarafını yenememiştir?

Yoksa çatışma ve çelişki onun varlık sebebi midir? Çatışmadan yaşayabilmenin olanakları yok mudur vb. sorulara cevap arayışı içindedir.

Kuşkusuz insan oğlu, sebep olduğu sorunlar kendisini huzursuz ettiği andan itibaren bunları çözebilmenin arayışı içinde olmuş, dar alanlarda da olsa küçük zaman dilimleri içerisinde dönemsel çareler geliştirebilmiştir. Bu çareler, dar sınırları aşarak dünya ölçekli evrensel karaktere dönüşemediğinden kalıcı olamamış ve insanlık tarihinin yad edilerek esinlenmesi gereken temizsayfaları, ya da anıları olarak mirasımızdaki yerlerini almışlardır. Bu çözümlerin ortaya çıkmasında öncülük rolü oynayarak ağır bedeller verenler de insanlığın esin ve ilham kaynakları olmaya devam etmişlerdir.

Bir tarafta bunlar yaşanırken, diğer tarafta ise, yaşanan büyük acılara sebep olanlar vardır ki bunlar da insan tarihinin karanlık ve çirkin sayfalarını oluşturarak mirasının ders alınması gereken kötü yanını oluşturmuşlardır.

Mücadele iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik, doğru ile yanlış arasında bir mücadeledir. Sorunların çözümünü sağlamaya çalışan her tarihsel çıkış bu mücadelenin iki temel tarafını soyut ya da somut boyutuyla net olarak ortaya koymuştur.

Bu, kimi zaman Ahura Mazda ile Ehriman’ın kimi zaman mümin ile münafık’ın, kimi zaman zalim ile mazlumun ve en nihayetinde emek ile sermayenin çatışması biçiminde ele alınmışsa da özünde ezen ile ezilenin-haklı ile haksızın binlerce yıllık mücadelesi olarak ortaya çıkarak bugüne kadar gelmiştir.

Tarih bu mücadele de tarafların kavgasında iki yönteme tanıklık etmiştir. Ezilenlerin ve haklının mücadele yöntemi çoğunlukla insani yönü red etmeyen – insancıl karakterde olurken; ezenin ya da haksızın yöntemi ise bunun tersi olagelmiştir.

Ezenler, ya da egemenler kendi sınıfsal ve sosyal çıkarları için her türlü insanlık dışı yönteme başvurmaktan geri durmamış ve en vahimi de bunu meşrulaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yapma acizliği ve rezilliği içinde olabilmişlerdir.

Egemenlerin bu amaçla başvurdukları yığınla araç ve yöntemden söz etmek mümkündür. Bu makalemizin sınırlarının çok üzerindedir. Ancak günümüzde ezilen toplumsal kesimlerin; Kapitalist modernist sistemin dayatarak egemenliğinin hizmetinde iyi bir araca dönüştürerek kendisini sürdürmesine büyük olanak sağlayan böl-parçala-yönet siyasetinin güncelliğini en fazla hissettirdiği gerçeği üzerinde durmak gerekiyor.

Tarih boyunca parçalanmışlığın, direnenlerin mücadelesinde yaratmış olduğu zayıflık egemenlerin iktidarlarına en fazla hizmet eden olgu olmuştur ki, egemenler tarihin her döneminde bu araca başvurmuş, bölüp parçalayabildikleri oranda etkili kılabilmişlerdir.

Evet, ilham ve de ders alınması gereken iki yönüyle, tarihin doğru tarzda ele alınarak sorgulanması, kalıcı çözüm yol ve yöntemlerinin bulunabilmesi açısından doğru olan yöntemdir.

Doğa – insan ilişkisini, bir de insanla doğa ilişkisini toplumsal sorunlarla bütünsellik ilişkisi içinde ele alarak doğru tahlil ve çözüm yöntemleri geliştirebilmek mümkündür. Lakin sadece Tahlil etmek, yol ve yöntem geliştirmek de sorunların çözümü açısından yetmemektedir. İkinci esaslı konu ise bunun uygulanabilirliğini gerçekleştirebilecek insan ve onların kolektif hareketlerini sağlayacak öncü güce-kurumsallığa da ihtiyaç olduğu gerçeğidir.

Tarihe bakıldığında her önderlik-öncülük, bu her iki temel olgu üzerinden sorunların çözümüne yönelmiş ve geliştirebildiği kadar da çözüme çare olabilmiştir.

Nefes alamayacak noktaya gelindiği anda nefes alabilmenin çarelerini üretemezseniz birkaç dakikalık ömrünüz var demektir. İnsan kendisinin yarattığı sorunlar nedeniyle kendisini bir çok kez nefessiz bırakacak noktaya getirmiştir. İşte böylesi durumlarda kendisinin iyi yanını harekete geçirerek çıkış aramak durumunda kalmıştır.

Her tarihsel çıkış, insanlığa biraz nefes aldırmış ve yaşamını sürdürmesine ortam sunmuştur. Günümüze kadar olan şey; insanın sadece ölmemek için direnişteki kararlılığı ve türünü sürdürüyor olabilmesi başarısıdır. Evet insanlığın bir tek genel başarısından bahsedilebilir o da şimdiye kadar yaşıyor olabilme başarısıdır.

İnsan hala yaşıyor; ne bedensel, ne beyinsel ne de ruhsal ölümüne izin vermemiştir. Kendisini kurtarabilecek güçlü bir bünyeye sahip olma canlılığındadır ve direnme inadını sürdürebilmektedir. Tarih, ona sorunlarla daha iyi nasıl mücadele edilirin devasa olanak ve tecrübelerini aktarmıştır. Önemli olan da, tarihsel olanla günceli doğru buluşturarak hareket edebilme becerisi gösterebilmesidir.

Ezilenler Arası Parçalanmışlığın Kullanımı

 Bu çerçevede insanlığın yaşadığı sıkıntıları biraz tarihe giderek hatırlamak önemlidir.

İnsan, onbinlerce yıl doğayla iç içe ve onun yarattığı sorunlarla boğuşan farklı gruplar, geleneksel, aileler, aşiretler, inançlar içerisinde bir arada yaşarken doğadan yararlanma ve yaşamını sürdürebilme çabası ve arayışı dışında ciddi herhangi bir çelişki yaşamıyor. Ne başkalarının yaşam alanlarını talan ederek kendi yaşamlarını daha olanaklı hale getirme hesapları ne de yaşam ihtiyacından fazla bir talep insanın dağarcığında vardır. Yaşamını sürdürmek, türünü devam ettirebilmek dışında insan bir hesap içinde değildir. Tür olarak sosyal, sınıfsal ve cinsel bir ayrışma yoktur. Toplulukların kendi aralarında doğal iş bölümleri dışında herhangi bir ayrışma söz konusu değildir.

Kimi gruplar arasında yaşanan çatışmalar tamamen yaşamlarını sürdürebilme refleksinden kaynaklanmaktadır. Bireyler yaşadıkları sosyal birimlerin birer özgür ve hak sahibi üyeleridir. Gurupların kendi aralarındaki kavgalarda esir alınanlar topluluğun eşit üyesi olarak kabul edilmektedir. Doğaldırlar. Yapay değiller. Yabancılaşma yoktur. Yani doğada kendilerine ne sunulmuşsa onunla yetinebilen eşitlikçi bir yaşam sürdürülmektedir. Komünal ortakçı bir yaşam ile kendi kendini idare etme biçiminde yaşayan insan toplulukları, yaşam koşulları zor da olsa kendi yaşamlarının güvenliğini daha fazla kardeşleşmekte bulabilmektedirler.

“Doğal Demokrasi” olarak tarihte yerini alan insanın insan kurdu ve doğanın düşmanı olmadığı “altın çağ” da denilen bir dönem yaşanmaktadır. Binlerce yıl sürdürülen bu yaşamın içinden daha sonraki toplumsal bölünmelere analık edecek kötülüğün tohumları yavaş yavaş ekilmeye başlanacaktır. Toplulukların yaşamını düzenlemekle görevlendirilenler, emek sarf etmeden yaşamayı tercih eden “kurnaz adam”lar olarak, kolektif yaşamı yavaş yavaş kemirmeye başlayacaklardır.

Bu çağın bozulması; topluluk içinde giderek doğallığından kopmaya başlayan elitleşmiş bu kesimin giderek topluluk bireylerinin kolektif olarak ürettikleri değerler üzerinde tasarruf sahibi olmaya başlamalarıyla gelişmeye başlayacaktır. Bu durum sinsi ve “masum” bir tasarruf biçiminde ortaya çıkarak sosyal ayrışmaya doğru evrilecektir.

Binlerce yılı bulan bu süreç içinde, insanın insana egemen olmaya başlaması ve toplumsal değerlerin parçalanması biçiminde şekillenecek olan yeni bir sistemde ifadeye kavuşacaktır.

İnsanın insan üzerinde egemenlik kurması, onun emeğinin gasp edilmesiyle başlayacak; sadece hırsızlıkla yetinilmeyerek onu mülkleştirme düzeyine ulaştıracaktır.Topluluğun temel dayanağı olan analık hukuku, ananın(kadının) ilk mülk olarak evle sınırlandırılması en büyük parçalanmışlığın yaşanmasına yol açacaktır.

Elit-aristokratik bir kesimin ortaya çıkarak topluluğun kolektif dokusunu bozması, eski yaşama olan özlemi ve bunun mücadelesini de beraberinde getirecektir.

Ara kesimler-tabakalar olmakla beraber artık iki temel sosyal sınıf ortaya çıkacaktır; Egemenler (ezenler) ile ezilenler.

Komünal toplum olarak da değerlendirilen doğal toplumda gelişen topluluklar arası kavgalar yerini artık çıkar merkezli tahripkar mücadele yöntemlerine bırakacaktır.

Bu mücadelede egemenler, ezilenlerin direnişlerini kırmak amacıyla akıl almaz yöntemlere baş vurmaktan çekinmeyecek, işkencenin, katletmenin türlü türlü yöntem ve araçları kullanılacaktır. Bu yöntemler, kimi zaman direnenler karşısında etkili olsalar da en sonuç alıcı ve etkili yöntem olarak ezilenler arasında parçalanmışlığa-parçalılığa yol açma yöntemi kullanılacaktır.

Savaş ya da diğer tüm mücadele yöntemleri kullanılarak karşı tarafta bölünmeye-parçalanmaya yol açabiliyorsanız önemli oranda kazanmış ve en ciddi sonuçlardan birine ulaşmışsınız demektir. Parçalayabildiğiniz oranda sınıfınızın çıkarlarını güvence altına almışsınızdır. Bu o kadar etkili ve sonuç alıcı bir yöntemdir ki, egemenler, bunu başarabilmek için en akıl almaz yöntemler icad etmiş, parçalanmışlığı, fiziksel olmanın ötesinde bir karaktere büründürerek, daha etkili sonuçlar elde etmeyi becerebilmişlerdir.

Fiziki parçalanmışlıklar, egemenlerin başarıları açısından kalıcı olmaktan uzaktır. Esas olan insanın duygularında-ruhunda ve beyninde yaratılacak parçalanmışlıktır.Bu başarıldığı oranda iktidarcı egemen güçler; sömürü çarkını, ezilenleri de çarkın önemli dişlileri haline getirerek daha uzun vadeli kılabileceklerdir.

İlk elitler hile, kurnazlık ve fiziksel güç başarılarıyla yarı tanrılar biçiminde toplum karşısına çıkarak; yaratacakları doğaüstü güçler algısı üzerinden sömürülerini meşrulaştırmaya çalışacaklardır. Yarı tanrılarya da tanrı kralların inanç ve güç eksenli sömürüleri dayanılmaz baskılara dönüştüğü andan itibaren de şiddetli karşı koyuşları doğuracaktır. Toplum, onlarında kendileri gibi insan olduklarını kavrayıp anladıkça, yeryüzündeki tanrılar gökyüzüne çıkmaya başlayacak ve algı; tanrının yeryüzündeki sıfatı ya da temsilcisi olunduğu algısına dönüşmeye başlayacaktır.

İnsan artık kendisine ve toplumuna ait değildir.Tanrının yeryüzündeki temsilcilerine hizmetle yükümlendirilmiştir. Onlara karşı çıkmak tanrılara karşı çıkmaktır; Onlara hizmet tanrıya hizmettir; Artık Tanrıların kulu, efendilerin kölesidirler. Ve artık toplumsal parçalanma ruhun derinliklerine kadar sirayet etmiştir. Onları yönetmek, savaştırmak, ürettiklerini ellerinden almak kolaylaşmıştır. Tanrılar adına üreyecek, tanrılar adına üretecek ve onlar adına kanlarını rahatlıkla efendilerinin çıkarları için dökebileceklerdir.

Ancak tüm bunlar sürgit devam etmeyecek, sömürü ve baskıların dayanılmazlığı tarihsel kişilik, fikir ve inançların doğuşunu da beraberinde getirecektir. Gerek Tarihsel kişilik ve inançlar etrafında bir araya gelen ezilenlerin direnişleri, gerekse de kendiliğinden gelişen örgütsüz toplumsal patlamaların sonucunda olsun direnişte etkili olabildikleri oranda rahatlamalar yaşanacaktır. Bu da, egemenlerin baskı ve sömürü yöntemlerini, bazen çok katı olsa da daha esnek ve inceltilmiş bir karaktere büründürmelerini zorunlu hale getirecektir.

Köle, sahibi tarafından satılabilir, trampa edilebilir, işkence edilebilir ve hatta öldürülebilir. Binlerce yıl süren bu sistemde kölenin ruhsal ve duygusal parçalanmışlığı o kadar derindir ki, köleliğinden memnun hale getirilmiştir. Ancak tüm bu uygulamalar ezilen köle sınıfı ve diğer toplumsal kesimlerin direnişlerini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.

Ölen, öldürülen her köle, her maraba ve her emekçi egemenler açısından kaybedilen mal, para ve çıkarları uğruna ölebilecek savaşçı anlamına da gelecektir. Onların farkında olarak yaşayan insana değil, yaşayan yarı ölülere ihtiyaçları vardır. Toplumu yaşayan ölüler yığınına dönüştürmenin en etkili yöntemi de parçalamak, ayrıştırmak ve yönetilebilirliklerini kolaylaştırmaktan geçmektedir. Bunun için de, zincirleri gevşeterek hareket etmeleri bir zorunluluk ve gereklilik haline gelecektir. Dolayısıyla Köle sahipleri ve köleci devletlere karşı gelişen halk ayaklanmalarını bastırmak sadece şiddet ve kitlesel kırımlarla sağlanamayacak, zulüm altında yaşayanların sınırlı da olsa soluklanmalarına rıza göstermek kaçınılmaz bir gereklilik haline gelecektir; Zamanla Köle serf’e( maraba – xulam’a) serf ise, işçi’ ye dönüşecek, ve kavga günümüze kadar aralıksız devam edecektir.

Evet efendi ve onların kurdukları imparatorluklara karşı yürütülen mücadele, binlerce yıla sarkmışsa, bunun en önemli sebeplerinden biri geleceğe ilişkin programsızlık ve çok yönlü parçalanmışlık halidir.

Geçmişe özlem vardır, ancak geleceğe dönük toplumsal ve sistemsel hedefler çok dardır. Bu da direnenlerin saflarında bölünme ve parçalanmışlığı kaçınılmaz bir kader durumuna getirecektir. Üretim araçları, bilim, felsefe, fizik, astroloji vb. alanlarda  yaşanan tarihsel gelişmeler toplumsal aydınlanmanın gelişmesi ve sorgulama bilincinin açığa çıkması açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Ancak bu gelişmeler çoğunlukla egemenlerin yararlandığı, beslendiği kaynaklar olacaktır.

Yeni toplumsal sistemde serf, artık köle gibi ailesinden koparılarak kişi olarak değil, üzerinde yaşadığı toprakla birlikte alınıp satılacaktır. Statüsü yaşamındaki kimi değişiklikler düzeyinde değişmiştir. Marabadır, yarıcıdır. Senyör-ağa onu istediği kadar kendi hizmetinde tutabilir. Özgür ad edilir, ancak özgürlük anlamında köleden çok da farklı değildir.

Küçük arazi parçalarında kendi ihtiyacının bir kısmını karşılayabilecek kadar üretim yapabilmektedir. Hatta daha fazla bağımlı hale gelsin diye çok küçük çapta mülk sahibi olma fırsatı bile verilebilecektir. Ancak bu aldatıcı değişiklik, insan ruhundaki özgürlük özlemini ortadan kaldıramayacak, baskı ve sömürü arttıkça inanç, aile ve aşiret bağlarıyla bir arada tutulan çiftlik, köy ve kasabalarda yaşayanların başkaldırıları feodalitede de egemenleri ve sistemlerini yıkıcı tarzda sarsacak, Köylü isyanları olarak tarihe geçecek olan direniş ve feodal istilacılığa karşı direnen halkların mücadeleleri toplumsal değişimi iradi olarak zorlayacaktır.

Kuşkusuz parçalanma, sadece ezilenlerin toplumsal hareketlerini olumsuz etkileyen bir durum değildir. Direnişlerin engellenememesi ve her yenilgi ya da kırılmanın ardından yeniden daha da büyüyerek ortaya çıkmaları, egemenler arasında da çeşitli parçalanmalara yol açacaktır.

Süreçle, feodallerle iktidara ortak olma düzeyine gelmiş, toprak mülkiyetinden çok paraya dayanarak güç kazanmış olan çevrelerin istem ve talepleri ile toprak mülkiyetine dayanan egemenlerin çıkarları çelişerek çatışmalara dönüşecektir.

Özellikle Ortadoğu’da Peygamberler, sisteme itirazlarıyla kitleler üzerinde tarihsel etkiler bırakacaklardır. Geleceğe ilişkin tasarımları vardır, ancak çoğunlukla, bu tasarımlarının temelinde  yaşadığımız dünyanın ötesinde bir dünya tasarımıdır. Yani bu dünyadan göçüp gittikten sonraki hayat için çalışılmalıdır. Yaşadığımız dünyanın tasarımı bu tasarımın içinde gizlenmiştir; imgeseldir. Dolayısıyla kader ve kadercilik olgusal anlamda insan bilinci üzerinde parçalanmışlığa derinden hizmet ederek egemen güçlerin işini kolaylaştıracaktır.

Zerdüşt’i inançta da, diğer inançların çoğunda olduğu gibi öteki dünya tanımı vardır, ancak esas olan bu dünyada mutluluğun sağlanmasıdır. Bu dünyada mutluluk sağlanırsa ancak o zaman diğer dünyadaki ebedi mutluluğa ulaşılabilir.Daha sonrada İsa’vi ve Muhammed’i inanç içerisinden doğacak mezhepsel kimi çıkış ve tarikatlar dışında, insan öbür dünyadaki yaşamın hesabı içinde olmalıdır. Bu da, baskı ve sömürüye karşı mücadeleyi sorunlu hale getirecektir. Her inanç kendi katı kuralları içerisinde diğer inancı ve inananları karşısına aldığından evrensellik iddiaları da yerini bulmayacaktır. Bu durum, aynı inanç grubu içinden çıkan mezhep ve tarikatlar acısından da geçerlidir.

İnsan emeğinin sömürülmesi ve doğanın bahşettiği olanakların gasp edilmesiyle başlayan parçalanmaya karşı gelişen inançsal, sosyal ve sınıfsal hareketler kendilerini bu anlayıştan tamamen arındıramadıklarından,etkilerini kalıcı ve evrensel düzeyde bir sonuç alıcılığa dönüştürememişlerdir.

Musa Peygamberin dini, İbrani’lerin kurtuluşunu yaşamın merkezine koyduğundan firavunlarla mücadelesi, aynı coğrafyada yaşayan topluluklara karşı tahammülsüz saldırganlığın gölgesinde kalacaktır. Buna karşı Kenan’ı ve diğer toplulukların karşı tutumlarıyla Ortadoğu halkları arasında köleci imparatorluklara karşı birlik olma imkanları zaafa uğrayarak, köleci despotik imparatorluklara karşı ortak direnişin gelişmesi önünde ciddi bir engel olacaktır.

İslam; ortaya çıktığı ilk yıllarda, Ortadoğu’da devrimsel bir gelişme olarak, toplumları ciddi tarzda etkileyecek olan evrensellik iddiası ile kurtuluşun müjdecisi olarak yankı bulacaktır. Arabistan yarımadasını aşan etkileriyle güçlü bir çekim merkezi haline gelen İslamiyetin toplumlarda yarattığı umut ve beklentilerin gerçekleşebilmesi onun adalete dair söylemi ve hukukunun yaşamsallaştırılmasıyla ancak gerçekleşebilecekti. Hz. Muhammed’in yaşamının son yıllarında iktidarda gözü olan etkili aile, birey ve çevrelerin İslam’ı kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirme arzuları, ortak ve bütünleşmiş bir toplumun ortaya çıkması açısından, ileride yaşanabilecek sorunların işaretini verecek, ve iktidar kavgalarının temelleri bu istemler etrafında örgütlenmeye başlanacaktır.

Bunun en somut örneği, İslam peygamberinin cenazesinin 3 gün boyunca yerde kalması ve cenaze namazının 17 kişi tarafından kılınarak defnedilmesidir.

İslamdaki ihtiyaç fazlası kazancın zekat olarak verilmesi ilkesine karşı müslümanlığı kabul ettiğini söyleyen çoğunluğun harekete geçmiş olması ve ilk çatışmaların bu minvalde gerçekleşmesi sonrasında, bu oranın 1/40(kırkta bire) düşürülmesi; İslami yaşamdan kopuş, ayrışma ve parçalanmanın temel sac ayaklarından birini oluşturacaktır.

İktidar ganimet demektir. Ganimet olarak elde edilenlerin büyük çoğunluğunun ihtiyacı olanlara dağıtılacak olması, savaşlara katılımı da riske edeceğinden, islamın bu temel ilkesi reddedilerek kırkta -bir oranı getirilecektir.

Ayrışma ve çatışmalar, halife Ebubekir sonrasında giderek derinleşecek, halife Osmanın öldürülmesiyle derin ayrılıkların tohumlarını ekerek  Ömer ve Ali’nin öldürülmesi düzeyinde keskin bir karakter kazanarak Sünni ve Şia mezhepleri biçiminde derin bir parçalanma sürecine girecektir. Yaşanan bu ayrışma ve çatışmalar islamın manevi ağırlığını zayıflatarak iktidar sahiplerinin faydalanmak istedikleri bir sürece kanalize edecektir.

“İslam(Kuran) hukuku” yerini Emevi hanedanının iktidarıyla birlikte “devlet hukuku”na bırakarak; bugün yaşadığımız temel bunalımın en önemli sebebi olarak Ortadoğu’yu da değil tüm dünyayı etkileyen bir faktör olacaktır. Gerek İslam içi mezhep ve tarikat çatışmaları ve gerekse de islam öncesi gelişen din ve inançlarla yaşanan çatışmalar giderek egemenlerin etnik ve inançsal kimlikler maskesi arkasında yürütecekleri, sinsi ve kirli çıkar çatışmaları biçiminde günümüze kadar devam edecektir.

Evet, bugün, farklı din ve daha alt inanç grupları arasında yaşanan çatışmalar ve derin parçalanmışlık Ortadoğu’nun yaşadığı cehennemi ortamın en temel sebebi konumundadır.

Coğrafyamızın çok boyutlu stratejik konumu dikkate alındığında, parçalanmışlığın sömürgeci egemen güçlere sunduğu olanaklar hayati önemdedir. Dolayısıyla egemen güçler açısından tarihin her döneminde temel politika; halkları ve ezilen toplumsal kesimleri örgütsüz kılmak, var olan örgütlülüklerini dağıtmak ya da ortadan kaldırmaktır. Bunu başarmanın en etkili yollarından biri de direniş dinamiklerinin parçalanmasından geçmektedir.

Egemenlerin başvuracakları tüm baskıcı ve katliamcı yol ve yöntemler değişim ve özgürlük taleplerinin önünü almaya yetmeyecek, köleci sistem yeni ve görece daha az baskıcı bir sisteme-feodaliteye yerini bırakmak zorunda kalacaktır.

Feodalite de insanın sorunlarına çare üretemeyecektir. Hz.İsa’nıninsancıl dini, Köleci Romanın hıncına karşı direniş sembolu olarak doğacak; halklarda büyük umutların boy vermesine  yol açacak, ancak daha sonra ise başta Roma İmparatorluğu olmak üzere birçok batılı imparatorluğun   en etkili teslim alma ve ruhsal parçalama aracına dönüştürülecektir. Avrupa’dabaş gösteren mezhep savaşları, binlerce yılda ortaya çıkmış olan maddi ve manevi değerler üzerinde büyük tahribatlara yol açarken, iç bunalımı dışarıya aktarma ve istila edilecek coğrafyalardan beslenme siyaseti izlenecektir.

Bu, kimi zaman din misyonerliği biçiminde okyanus ötesi coğrafyaları talan ve işgal etmek, kimi zaman da “Kutsal Toprakları Kurtarma” adı altında “Din Savaşları” biçiminde geliştirilen sömürgeci istila hareketleri olarak, halkları birbirlerine kırdırarak teslim alma stratejisine dönüştürülecektir.  Hıristiyanlık maskesi altında yapılan zulüm, Hz. İsa ve onun barışçı ve eşitlikçi dinine yapılan en büyük hakaret olurken; İslam ve Hilafet adı altında yapılan istila ve işgal hareketleri de büyük kırım ve katliamlara yol açarak Hz.Muhammed ve onun dini İslama yapılan hakaret olacaktır.

Netice de ne büyük dinler adına yapılanların ne de halkların ve ezilen toplumsal kesimlerin feodal dönemdeki baskı ve sömürüye karşı başkaldırıları sorunları çözememiştir. Ancak sistemin kendisi içinde bir alternatif olarak ortaya çıkan yeni bir sınıf ve ideoloji sorunları çözüme iddiasıyla halk ve yığınların karşısına çıkarak özgürlük vaad edecektir. Feodal baskıcı çarkları kırarak halkları feodal boyunduruktan kurtarırken bireyi de özgürleştirmek iddiasındadır. İmparatorluklar yerine feodal baskıcı çitleri aşarak kendi kendisini yönetmesi gereken ulus topluluklar olmalıdır. Sadece imparatorlar,padişahlar,krallar,sultanlar,şahlar, onların aile ve çevreleri zenginliklerin sahibi olmamalıdır.

Onların saltanatları halkların gasp edilen değerleri ve yığınların ürettiklerinin gasp edilmesi üzerinde yükselmiştir. Dolayısıyla buna dur denilmeli; özgür birey ve ailelerden oluşan bir ulus kimliği etrafında oluşturulacak bir devlet modeliyle sorunların hali yoluna gidilmelidir. Yani adalet olacak, eşitlik ve ekmek olacaktır. İnançta da özgür olunacaktır. Din ile devlet birbirinden ayrılacak ve isteyen herkes istediği inançla yaşayabilecek; devlet de bunun güvencesi olacaktır. Bu iddia ve idealle ortaya çıkan yeni sınıf ve onun etrafında bir araya gelen kitlelerle feodal tiran ve sistemleri arasındaki mücadele yüzlerce yıl devam ederek, burjuvazinin sınıf egemenliğinde ulus-devletlerin kuruluşuyla sonuçlanacaktır.

Ulus-Devlet Yabancılaştırıcı Ve Asimilasyonisttir

Artık yeni bir devlet modeli ve yeni bir ekonomik sistem olan kapitalizm hüküm sürdürecektir. Ve buna karşı da kol ve kafa emeğini satarak geçinen yığınların mücadelesi, insanlık tarihinin gidişatına yön vermeye başlayacaktır.

Bu süreçte bilimlerin devasa boyutlarda gelişmesi, sanayide, tarım ve hayvancılıkta büyük gelişmelerin yaşanmasının kapılarını aralayacaktır. Bu da hem kitlelerin  yaşam olanaklarını arttıracak hem de sömürü hırsı üzerinden insanlığı daha ciddi tehditlerle karşı karşıya getirecektir.

Egemen yeni sınıf olarak iktidara gelen burjuvazi doyumsuzdur ve sınırsız bir sermaye birikimine ulaşmak maksadıyla görece özgürlükleri her gün biraz daha daraltırken, sömürüyü en kaba ve en ince yöntemleri iç içe uygulayarak şaha kaldıracaktır. Yeni sistemle birlikte sömürünün biçimi ve karakterinde değişiklikler ortaya çıkacaktır. Bu durum ise, kendi sınıfıyla birlikte ortaya çıkan işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerle olan çelişkileri derinleştirerek, çatışmalarını keskinleştirecektir. Burjuvazi karakteri gereği feodaliteye karşı birlikte mücadele ettiği müttefiklerine ihanet ederek onları daha fazla iktidarlarının aracı haline getirmeye çalışırken, emekçi kesimler de giderek nitelikli ve örgütlü hale gelen mücadeleleri ile onu zorlamaya ve istediği dozda sömürü geliştirmelerine izin vermeyeceklerdir.

Ancak Burjuvazi egemenlerin sömürü ve sömürgecilik tarihinin tüm olumsuz mirasından tecrübe ederek ezilen sınıf ve sömürge halkları en küçük hücrelerine kadar parçalama yöntemlerini sonuç alıcı tarzda uygulamaya çalışırken, kendi ulus-devlet sınırlarıyla yetinmeyip diğer ulus-devlet egemenlerinin sömürü alanlarını ele geçirmeye çalışacaktır. Bu durum da aralarındaki çelişkileri derinleştirerek dünya ölçekli savaşlar düzeyinde çatışmalara dönüştürecektir.

Kendi ulus-devlet sınırları içindeki sömürüyle yetinmeyen burjuvazi, ilhak ve  sömürgeleştirme siyasetiyle sömürüyü globalleştirecektir. iktidarını güçlendirmeyi daha fazla sömürü ve baskıda görerek, hem direniş güçleri saflarında parçalanmayı hemde sömürgeleştirilen coğrafyalarda kendisini kalıcı bir güç haline getirmek amacıyla halkların inanç, dil, kültür, kimlik ve kişilikleri üzerinde tahripkar bir rol oynayarak asimilasyoncu bir siyaseti esas alacaktır.

Kapitalizm iç sömürüyle emekçiyi ürettiğine yabancılaştırıp karşıtlaştırırken, sömürge siyasetiyle de kişiliği kendi etnik, sosyal, kültürel ve inançsal kimliğiyle karşıt hale getirerek ruhta ve bilinçte derin pedagojik bölünmelere yol açacaktır. Bu bazen sömürge halkların kişiliğinde kölenin kendi halinden memnunluk derecesinin de üstünde tahripkar bir rol oynayacaktır. Parçalanma ve yabancılaşma o kadar etkilidir ki, siyahi bireyler derilerinin renginin beyaz olduğunu sanacak kadar kendi gerçekliklerinden uzaklaştırılacaklardır.

Egemenler arası çelişki ve çatışmalar, daha çok zayıflama ve parçalanmalarına yol açarken, henüz toplumsal özgürlük ve temel hedefler açısından buluşma yaratamayıp dağınık olan ezilenler açısından bir başka parçalanmışlığı ifade edecektir. Çünkü her egemen güç ya etnik kimlik, ya inançsal kimlik, ya kültürel ve yerel kimlikler üzerinden kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda  harekete geçirebileceklerdir.

Dolayısıyla egemenlerin etki alanlarında kalan ezilen toplumsal kesimler, savaş ve çatışmaların kaçınılmaz kurbanları olmaktan kurtulamayacaklardır. Yani yoksul halk yığınları kırılacak, kan, can ve emekleriyle egemenlerin iktidarlarına can suyu olup daha fazla güçlenmelerine olanak sağlayacaklardır.

Böl-parçala ve yönet stratejisi, kimi zaman din-mezhep, kimi zaman da etnik ulus kimliği ve kültürel farklılıklar üzerinden gelişecek, yürütülen din-mezhep ve kavim istismarcılığı günümüz dünyasında da hala etkili bir silah olarak egemenlerin başvurdukları sonuç alıcı bir araç olmaya devam edecektir.

Buna karşı ezilenlerin de, toplumlar tarihinde ilk defa sömürü ve sömürgeciliğe karşı çeşitli ideolojik programlar etrafında buluşma yaratan örgütlü mücadeleleri toplumları etkilemeye başlayacaktır. Emekçiler, kendi mücadele örgütlerini; sendika, kolektif, dernek ve nihayet partiler biçiminde oluşturarak, kendisini ebedi sayan kapitalist modernist güçlere karşı kapsamlı bir mücadeleye hazırlayacaklardır. Bu mücadelenin ortaya çıkardığı önemli tarihsel gelişmeler toplumları derinden etkileyecek,egemenlerin yenilerek özgür yaşam koşullarının yaratılabileceği bilinci Paris Komünü deneyimiyle tüm dünyada yankı bulacaktır. Paris Komünü deneyimi, 72 günle sınırlı bir özgürlük deneyimi de olsa daha sonra gelişecek direnişlere ilham kaynağı ve ezilenlerin mücadelelerinde karanlığa düşen bir ışık olarak tarihteki yerini alacaktır.

Egemenler arasındaki çelişki ve çatışmalardan yararlanarak bunları derinleştirmek ve ezilenlerin örgütlü mücadelesi açısından sonuç alıcı fırsatlara dönüştürmek istem ve arayışları her zaman olmakla beraber, somut sonuçları boyutuyla ele alındığında;  özellikle 20.yy da ciddi başarıların ortaya çıktığı ancak, bunların kalıcılaşmadığı görülecektir.

En genel anlamıyla sömürü ve baskıların biçimi değişsede karakterleri değişmeyecektir. Ezenlerle ezilenlerin savaşı devam ederken, ezilenlerin yaşanan sorunları çözme ve üzerlerindeki baskıları kırmak amacıyla her zaman örgütlü bir karakter içermese de, sürekli bir direniş hali içerisinde oldukları-olacakları ve  insanın insanı sömürmediği bir dünya yaratılana kadar direnişlerini sürdüreceklerinede tarih tanıklık edecektir.

O dönem yürütülen din-mezhep ve kavim istismarcılığı, günümüz dünyasında da hala etkili bir böl-parçala-yönet silahı olarak egemenlerin başvurdukları sonuç alıcı araç olmaya devam etmektedir.

Ortadoğu halklarının tarihinde; ve en başat olarak da Kürtlerin tarihinde istilacıların,sömürgecilerin bu siyaseti, coğrafyamızın kaderinde ortaya çıkan tahribatların çok ağır yaşanmasına sebep olmuştur. Bundandır ki binlerce yıldır bu coğrafya kan ağlamakta ve büyük acılar çekmektedir.

 

Her paylaşım(dünya) savaşı insanlığa derin acılar yaşatarak büyük kaybettirmiş ve insanlığın bağrında derin yaralar açmıştır. Ancak bunun yanı sıra, her dünya savaşı bu acılarla birlikte geleceğe umutla bakılmasını sağlayan tarihsel doğuşlara da tanıklık etmiştir.

I.Paylaşım Savaşının sonlarına doğru yeni bir dönemin başlangıcı olan Ekim Sovyet devrimi patlak verirken; II. Paylaşım Savaşı faşist diktatöryal yönetimlerin yıkılışına ve dünyanın birçok yerinde ulusal kurtuluş savaşlarının başarıya ulaşmasına olanak sağlamıştır.

Ancak insanlık, büyük kayıplarına karşın güçlü kazanımlar yaratırken bunları kalıcı kurtuluşunun zaferine dönüştürebilme düzeyine ulaştıramadığından kazanımlarını maddi ve manevi anlamda büyük oranda kaybetmekten de kurtulamayacaktır.

 

Etnik ulus ya da inançsal kimlik etrafında çoğu zaman halk yığınlarını amaçları doğrultusunda sürükleyen egemen güçler, kimi zaman kendileriyle mücadele halinde olan güçleri şovenist duygular temelinde yedekleyerek, hem ulusal sınırlar hem de ulus ötesi alanlarda kullanarak kendi sınıf çıkarlarıyla çatışır bir duruma getirebilmişlerdir. Yani bölme ve parçalama yöntemleri çok sinsi ve hainanedir. Çünkü büyük bedeller veren kitlelerin zerre kadar bunda faydaları yoktur. Yenilen taraf zaten büyük kaybetmiştir. Bu büyük kaybetmenin içinde en küçük kaybeden ise egemen güçler olmuştur. Kazanan tarafta ise, ezilenler büyük bedeller verirken, kazançta ise en küçük kazanan ve ardındanda o küçük kazanımları yitirenler olmuşlardır.

 

Burjuvazi, genel anlamda da egemenler, yanlarına alarak ya da yedekleyerek savaştırdıkları güçleri, ilk fırsatta çelmeleyip düşürmeyi başat karakter haline getirmiş, iktidarlarını onların emekleri ve verdikleri büyük bedeller üzerinden daha da güçlendirmeyi esas alacaktır.

 

“Ulusal sınırların savunulması” ya da  “anavatan savunması” adı altında  geçmişe dair tarihsel hesaplaşmaların gerçekleştirilebilmesi ve yeni sömürü alanlarının ele geçirilmesi amacıyla kitleler, paylaşımcı kapitalist güçlerin temel savaş malzemeleri haline getirileceklerdir. İki büyük savaş ve bunların etki alanlarında 70 milyonun üzerinde insan kapitalist burjuva iktidarlarının çıkarlarına kurban edilecektir. Hem günümüz hem de geleceğe ilişkin tarihsel derslerin çıkarılması açısından bu sonuçları doğru ele alıp değerlendirmek hayati önemdedir.

 

Tarihin farklı dönemlerinde, egemenler; rakipleri karşısında sıkışık bir pozisyona geldiklerinde ya da kimi büyük ihtiyaçlar kendisini dayattığında o güne kadar sömürüp baskılayarak yaşamlarını çekilmez hale getirdikleri ezilen toplumsal kesimlere koşmak, onlara sığınmak zorunda kalmış ve ittifak etmeyi kaçınılmaz bir kurnazlık olarak görmüşlerdir. Bunu yaparken de hem rakiplerini alt etmek, hem de sınıf karşıtları olan toplumsal güçleri denetim altına almayı esas almışlardır.

 

Bu kirli siyaset, hem I.Paylaşım hem de II.Paylaşım ve Balkan Savaşlarında  burjuvazinin yaygınca başvurup etkili kıldığı bir politikadır. Egemen güçler vatan, ulus, bayrak ve din sacayakları üzerinden sınıf karşıtlarını vantuz gibi ideolojik kapanları içine çekmeyi çalışırken, ezilenlerin temsilcisi konumundaki güçler ise, egemenler arasındaki bu parçalanmışlığı derinleştirerek kazanımlarını korumak amacıyla onlarla ittifak edebilmişlerdir.

 

I.Paylaşım Savaşı ve özellikle de II.Paylaşım Savaşı süreci bunun çarpıcı örnekleriyle dolu süreçlerdir. Her iki savaşta da karşıt sınıf güçleri çeşitli ittifaklar oluşturarak hedeflerini gerçekleştirmeyi esas almışlardır. Egemenler açısından ele alındığında bunların kazanan ve kaybedenleri olurken esas kazanan güç ise ezilenler olmuştur. Ancak ezilenler, kazanımlarını insanlığı kurtuluşa doğru götürebilecek kadar kalıcılaştıramadıklarından, uzun vadede kapitalist moderniteye yenilmekten kurtulamamışlardır.

 

Egemenlerin çizdikleri sınırların tanınmaması, ve zorunluluklardan kaynaklı kabuller olsa bile bunlarla mücadelenin kesintisiz sürdürülmesi yerine tercih edilenin iki kutuplu bir dünya statüsüdür. İki kutuplu bir dünya biçiminde gelişen parçalanmışlığın bir statü düzeyinde kabul edilmesi, insanlığın kazanımlarının büyütülmesine hizmet etmemiş ve kapitalist modernitenin ömrünün uzatılmasına hizmet eden sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

 

Tarihin Temel Akışı Özgürlüğe Dönüktür

 

Reel Sosyalist sistemin çöküşü sonrasında kendisini alternatifsiz ilan eden kapitalist emperyalizm ve onun temsilcisi modernistler tek kutuplu bir dünyada kendilerine daha fazla pay ayırma arayışı içine girerlerken; askeri ve ekonomik ( NATO -IMF gibi) örgütlerini dağıtmamakla birlikte, birçok üye devlet, Anti-VARŞOVA / Anti-Sosyalist ittifakında olduğu katı hiyerarşik konumdan rahatsız olduklarını yürüttükleri ekonomik-ticari, siyasi ve diplomatik politikaları ve bu eksende geliştirmek istedikleri yeni oluşumlarla ortaya koymaktadırlar.

 

Üzerinde ittifak ederek birliklerini sürdürmek isteyecekleri güçler tabii ki her zaman olacaktır. Kendi çıkarlarının ciddi tehdit altında olduğunu hissettikleri anda aralarındaki çelişkileri (Paris Komini sürecinde Almanya ve Fransa savaş halinde oldukları halde,yine Ekim Devriminde Avrupalı bir çok güç çatışma halinde oldukları halde vb) dondurarak bir araya geldiklerine tarih çokça kez tanıklık etmiştir. Sermayenin sömürü yöntemleri değişse de karakteri değişmemektedir.

 

Ancak insan, kendi yaşamının sadece emek sömürüsü ve bunun getirdiği baskı üzerinden değil, bir çok boyutuyla giderek çekilmez hale geldiğinin farkına vararak; temel yaşam haklarının gaspı ve daraltılmasına karşı direniş haline geçebilmektedir. Dolayısıyla salt sınıf mücadelesiyle sınırlandırılmış bir direniş halinin, tüm insanlığı tehdit eden ve yine salt işgal ve istilaya uğramış halkların karşı koyuşlarıyla da değil; bütün bu mücadele alanlarını buluşturacak bir paradigmanın gerekliliği hergünden daha fazla yakıcı hale gelmiştir.

 

Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü paradigmanın, tüm dünyayı tehdit ederek, global terörizmin yayılma merkezi haline getirildiği Ortadoğu’da, terör odaklarını yenilgiye uğratması ve bu mücadele etrafında değişik güçleri bir ittifakta buluşturması tüm insanlığı umutlandıran tarihsel bir gelişme olmuştur. Dolayısıyla  insanlığı,doğayı ve bir tüm canlıların yaşam hakkını tehdit eden güç odaklarına karşı, direnişin etrafında örgütlenmesi gereken felsefe Üçüncü Yol olarak da tariflenen paradigmasal yoldur. Ancak hiç unutulmaması gereken şey;  Ehriman anlayışı ezilmediği müddetçe evrenimiz tehdit altında olmaya devam edecektir.

 

Ortadoğu coğrafyası başta olmak üzere oynanan sinsi oyun; III.Paylaşım Savaşı biçiminde dünyanın birçokyerinde  oynanmakta olup, insan kırımlarının yaşanmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla ne etnik kimlik ne de inanç ve kültürel kimlikler, ve ne de taktik hesaplar üzerinden stratejik hatalara düşmeden egemen iktidarcı modernist güç ve onların işbirlikçileriyle  mücadele etmek önemlidir. Tarihte yaşanan yanlış tercih ve mücadele yöntemlerinin ezilenlere, azınlık ve farklı toplumsal kesimlere ve en genel anlamda da insanlığa kaybettirdikleri dikkate alındığında, yaşamlarını insan emeğini sömürmekte gören sermaye çevrelerine karşı en doğru mücadele yönteminin, halkları ve ezilen yoksul halk kesimlerini doğru ve uygulanabilir proğramlar etrafında buluşturup mücadele ettirmekten geçeceği açıktır.

 

Bunu gerçekleştirebilmek, kendisini tarihin tüm kötülükleriyle donatarak zırhlayan egemen sisteme karşı, insan denen varlık, kalıplara sığdırılarak kendisini tutsak etmek isteyen negatif yanıyla kavgasında başarılı olamazdı. Yani ezilenlerin egemenlere karşı mücadelelerinde kalıcı başarıya ulaşabilmesi;kalıpların ötesine taşıyan bir mücadele anlayışıyla mümkün olabilecektir. Üretim araçlarına sahip, her türden maddi, teknik-teknolojik veaskeri olanakları ellerinde bulunduranegemen iktidarcı güçlere karşı tarih boyunca gelişen direnişler, insanlığın kendisini tür olarak  sürdürebilmesinin en temel dinamiği olmuş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Eğer ezilenlerin direnişleri olmasaydıemgenlerin, özellikle de anamalcı sermaye sınıfının doymak bilmez açlığı, insanlığı yok oluşa götürebilir düzeyde bir karakter içermektedir.

 

Sultacı egemen güçler, çıkarları gereği yaşamı ve yaşatmayı sadece çıkarlarının gerektirdiği ihtiyaç ve ölçüler üzerinden ele alırken; direniş halinde olan topluluk ve bireyleri en vahşi öldürme ve işkence yöntemleri dahil bölme, parçalama ve dirhem dirhem eritip öldürmeyi yaşam felsefesi haline getirip, hem insana hemde doğaya karşı büyük suçlar işlemişlerdir. Bugün tüm insanlık bu zihniyetin büyük tehdidi altında yaşam mücadelesi vermektedir.

 

Dünyanın her tarafında kapitalist güçlerin yarattıkları global sömürü terörü, insanlığı sadece ağır ekonomik, sosyal-siyasal sorunlarla karşı karşıya getirmekle kalmayarak; insan maneviyatında da ciddi buhranlara sebep olmaktadır.

Kuşkusuz bugün yaşanan maddi ve manevi bunalım,  sadece kapitalist modernist sistemin yarattığı bir durum değildir. İnsanın insanı sömürmeye başladığı andan başlayarak günümüze kadar gelen toplumlar tarihinin insana bıraktığı kötü bir mirastır. Bu mirasın yaratıcıları ya da sahipleri günümüzde de insanlığı uçurumun eşiğine getiren politikalarıyla, o karanlık ve kötü tarihe yeni sayfalar eklemektedirler.

 

Kötülük, rüzgarı arkasına alan yangın gibidir. Engellenmediği sürece yaşam adına önüne gelen her şeyi yakarak yok eder. Öncelikle rüzgarı arkasına almasına fırsat vermeyerek başladığı yerde söndürebilmek önemlidir. Bunun için bilenler, bu tehlikeyi ve kurtuluş yolunu bilmeyenlere anlatarak oynanan kirli oyunlara karşı duyarlı hale getirebilmektir.Bunu başarmanın yolu da, savaş ve değişik kirli oyunlarla toplumlardaki yarılma ve parçalanmışlığın derinleşmesine daha fazla olanak sunmayarak oyunları boşa çıkarmaktan geçmektedir.

 

Dünyanın birçok bölgesinde doğrudan ya da dolaylı olarak geliştirdikleri çatışmalar, yerel güçlerin kendi aralarında ki çelişki ve çatışmaları gibi görünsede, bunun böyle olmadığı, tam tersine kapitalizm ve öncesi sömürü ve baskı rejimlerinin binlerce yıldır toplumlarda yarattığı karşıtlık algısının derinleştirilerek kamçılanmasından kaynaklandığı açıktır.

Dünya da ve özellikle de Ortadoğu’da yaratılmış olan fiziki ve buna bağlı olarak geliştirilen düşünsel ve inançsal algıların oluşturduğu zihinsel karşıtlık ve bölünmenin beslediği ortam,tam da egemenlerin üzerinde her türden oyunu devreye koyabildikleri fırsatlar sunmaktadır. Dolayısıyla sömürgeleştirilen toplum ve en önemlisi de ezilen tüm toplumsal kesimlerin, bir kader olarak kabul ettirilmek istenen bu statüye karşı dünya ölçekli örgütlü bir direniş içinde olmadıkları görülmektedir. Ancak güçlü bir direniş damarının umut verici gerçekliği de kapitalist sömürgeciliği ve onun yerli dayanaklarını ciddi tarzda rahatsız etmektedir.

 

Bu nedenle, öncelikle hareketi kuşatarak sınırlamak, onun evrensel karakteri üzerinde ameliyatlar gerçekleştirerek başkalaştırmaya dönük çeşitli formatlar üretmek öngörülmektedir.

Hiç bir kimliksel, fiziki ve coğrafik kalıpla kendisini sınırlamayan; tamamen insan ve doğa merkezli ideolojik, felsefik ve kültürel yaşam ilkeleri üzerinde hareket ederek, tüm insanlığa kurtuluş çağrısı yapan bir hareketin varlığı; kuşkusuz başta ezilen tüm kimlik ve kültürler olmak üzere, tüm insanlık açısından önemlidir.

 

Önemlidir, çünkü; tarihten günümüze kadar haksızlığa, adaletsizliğe, inkar ve imhaya, tolumsal parçalanmışlığa ve her türden emek hırsızlığına karşı geliştirilen mücadeleler tüm güzel ve doğru yönleriyle birlikte çağrılarını somutta evrenselleştirememiş ve insanlığı kurtuluşa götürememişlerdir. Çağrıları evrenselik içeren direniş hareketleri kuşkusuz olmuştur. Bunlar farklı kimlik ve renkleriyle birlikte söylem düzeyinde kabul etse bile, gerçekleşmelerini de kendilerine benzeştirerek tekleştirme ve objektif olarak reddetmeyi içermiştir.

 

Evrensellik iddiasıyla ortaya çıkan dinler, başka hiç bir dini inancın kendisini örgütleyip geliştirmesine rıza göstermedi. Tam tersine binlerce yıllık tarihli diğer inanç gruplarının tasfiyesini merkezine aldı. Bunların içerisinden çıkan mezhep ve tarikatlar bunu daha da derinleştirerek egemen iktidarcı odaklara daha fazla yaşam alanları açma olanağı sundu. Çağrıları evrensellik içerse bile, insanın bireysel ve toplumsal kimliğinde derin parçalanma ve karşıtlaştırmaya yol açan talihsiz roller oynadı.

 

Reel sosyalizim, evrensellik ilkesi üzerinden gelişen, eşitlikçi ve özgürlükçü bir tolumsalcılığın yarattığı büyük umutlar üzerinde ortaya çıkan ve önemli oranda da evrensel buluşmaya dönük gelişmeler yaratan direnişlerin miras yedicisi konumuna gelebildi.Amaç bu olmamasına karşın sosyalizmin toplumcu-doğacı ve kadın özgürlükçü evrensel ilkelerinden saparak anamalcı modernizme geniş yaşam ve sömürü alanlarının kapılarını aralayan talihsiz bir rol oynadı. Demokratikleşemeyerek  tekçi ve dogmatik kaldı. Buluşturup bütünleştirmek yerine benzeştirme yanılgısına düştü. Dolayısıyla tarihsel fırsatlar doğduğu halde böl-parçala ve yönet siyasetine öldürücü darbeyi indiremeyerek benzeşti ve kendi intiharının yapı taşlarını döşedi.

 

Elbette ki sosyalizm felsefesinin, sınıfsız-sömürüsüz bir dünya hedefi ve arayışı, dönemsel durağanlıklar yaşansa bile kesintiye uğramaz. Ve de o arayışı temsil edecek önderliksel çıkışlar ortaya çıkarak bu arayışın sürdürülmesinde tarihsel bir misyon üsleneceklerdi.

Ceberut egemen sisteme karşı tüm farklılıkların buluşması ve özgürlüğü paradigması ekseninde, Ortadoğu’nun ana damarında yaşanan tıkanıklığa son vererek; insanlığa ve doğaya can verecek ırmağın harekete geçişini sağlayacaklardı.   değiştirmeye hiç bir muktedir sınıfın gücü yetmez. İnsanlık, nefes alabilmek için umuda yolculuğun ana halterini en fazla sorunu yaşadığı yerden kaldırarak tutsaklık zincir ve kalıplarını kıracaktı.

 

Reel sosyalizmin çözülüşünün başladığı andan itibaren her gün kendisini tarihsel ve güncel gelişmeler ışığında değişime uğratan, yenileyen ve  büyüyerek gelişme gösteren   Özgürlük Hareketi, demokratik sosyalizmin yegane temsilcisi  olarak  halklarda ve ezilen toplumsal kesimlerde özgür  yaşama dair umudu yeniden yaşanır kılmıştır.

Tarihin kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğun gereği olarak; halk, inanç, kimlik ve kültürlerin yaşadıkları bütün acı ve sevinçleri, insanlığın ortak acı ve sevinçleri olduğu fikri ve mücadelesi etrafında buluşturarak Rojava Devrimiyle somut ifadeye kavuşturmuştur.

Tüm farklılıkların bir arada özgürce ve devletsiz bir yönetim altında kendilerini yöneterek yaşayabildikleri  küçücük bir coğrafya da, büyük bedellerle kazanılan devrimi tasfiye ederek Özgürlük Hareketini yenilgiye götürmek isteyen güçler, kimyasal artık misali ölüm salan pisliklerini bu coğrafyada toprağa gömmek, hemde onun yaratacağı koku ve korku atmosferi içinde hedefleriyle uyumlu bir sonuç elde etmek istemişlerdir.

Kapitalist modernist sistemin yarattığı canavarlar, onları da tehdit eder noktaya geldiklerinden tarihin garip bir cilvesi olarak demokratik özgürlükçü güçlerle taktik ittifak geliştirmek durumunda kalmışlardır.

 

Rojava Devrimi, sekiz yıllık yaşam pratiğinde büyük bir kuşatma ve saldırı altında olmuş, bölgeyi yeniden bölerek kendi aralarında tanzim etmek isteyen sömürgeci emperyalizm ve onun bölgesel ortağı işgalci faşist güçlerin beslemesi olan katiller sürüsünün saldırılarıyla karşı karşıya kalmış ve büyük bedeller vererek onları yenilgiye götürmüştür.

 

Tarihin en acımasız katil sürülerinin başarısızlığa uğraması, tasarlanan plan ve projeleri boşa çıkardığından bu kez onların efendileri bizzat harekete geçerek özgürlük topraklarını işgal ve istila etmeye başlamışlardır. Kürtlerin ve büyük kırımlara uğramış halkların yeminli düşmanı olan kimi faşist iktidarcı güçler sonuç alamamakla beraber sevdalarından vaz geçmemektedirler.

Dolayısıyla bölgeye ve gerçekleşen devrime ilişkin değişik amaç ve hedefleri olan güçlerin, kendi aralarındaki çelişkileri yerel müttefikleri olan güçler üzerinden silahlı çatışmalar biçiminde bir karakter kazandırılarak dünya savaşına dönüştürülmüştür.

 

Kapitalist sistemin yarattığı canavarlar, onları da tehdit eder noktaya geldiklerinden tarihin garip bir cilvesi olarak II. Paylaşım Savaşına benzer tarzda demokratik özgürlükçü güçlerle taktik ittifak geliştirmek durumunda kalmışlardır.

 

III.Dünya savaşı olarak Ortadoğu’da başlatılan savaşın, parçalanmış halklar, sınıflar, inançlar ve en genel anlamıyla ezilen toplumsal kesimler açısından, doğru ve yanlış sonuçlarıyla beraber bilince çıkarılarak ele alınması ve tarihsel tecrübeler ışığında değerlendirilmesi, sadece bölge halklarının geleceği açısından değil, bütün insanlığın geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.

Dolayısıyla insanlığın ortak değeri olarak gelişen Rojava Devriminin yarattığı bütün kazanımların korunarak daha da geliştirilmesi, sadece Ortadoğu toplumlarında yaratılan baskı,sömürü ve  parçalanmışlığın aşılması açısından değil, dünyanın ezilen bütün halkları ve emekçileri açısından da  büyük önem taşımaktadır.İnsanlığın ortak değeri olarak gelişen devrimi ,insanlığın evrensel değerlerinin buluşarak; birleştiği özgür yaşam alanı haline getirme görevi, yakıcı bir görev olarak durmaktadır.

 

”Her şeyin sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil,

dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.”

 

Burda tarihi ele alışta düz çizgisel bir yaklaşım söz konusu diye düşünüyorum. Önderlik DUM’ da “Evren ne sonsuz evrenselci düz çizgisel anlatımla ne de sonsuz benzer dairesel döngülerle izah edilebilir” diyor.  Burada Marks’ın “Tarihin tekerleği hep ileriye ve iyiye doğru döner” sözünü çağrıştıran bir anlatım var.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.