Düşünce ve Kuram Dergisi

Tarihsel Referans Noktamız Kök Hücre

İbrahim Çoban

Tarih tek taraflı ve olaylara indirgenerek anlatılıyor. “İki insan kavga etmek istemişler, bir kahraman şöyle, öteki böyle söylemiş. Sırp kralı gitmiş falanca yerde bir suikast olmuş, öbür ülke buna kızmış, ardından savaş çıkmış” şeklinde tarih anlatımları var. Toplumun sorunları ve toplumsal hareketler o dönemin çelişkilerinden, zamanından ve yaşayışlarından kopartılarak anlatılıyor.

Yine, gerçekler zamandan koparılarak mutlaklaştırılmak isteniyor. Şimdiki dinler sanki yirmi-otuz bin yıldır yaşanmaktalarmış gibi anlatılıyor. Tek tanrılı dinlerin yaşı, Hz. İbrahim’den bu yana dört bin yıldır. Buna karşı insan ömrü, iki milyon yıllık bir zaman dilimine sahiptir. Anacıl toplumun zamanı on dört bin yıla dayanır. O halde iki milyon yıllık insan ömrünün sadece binde ikisi tek tanrılı dinlerle geçmiştir. Anacıl toplumdan bu yana geçen on dört bin yılın sadece dörtte birlik bir bölümünde tek tanrılı dinlerden bahsedilebilir. Geriye on bin yılı aşkın bir zaman kalıyor. Bu zaman zarfında elbette ki başka inanışlar olmuştur.

Bugün ezeli-ebedi olarak tanıtılan ulusların gerçeğine bakmak gerekir. İki yüz elli yıl geriye gidilirse, o zaman ulus denen bir olgunun henüz oluşmadığı görülebilir. Dört bin yıl önceye bakacak olursak tek tanrılı dinleri göremeyiz. Beş bin yıl öncesinde ise uygarlık yok! Ama zamanın hep bu zaman, iktidarların hep bu iktidarlar, dinin hep bu din, devletin hep bu devlet olduğu öğretiliyor. Yani geriye de, bakılsa hep o olduğu, ileriye de götürülse hep o olacağı propagandası yapılıyor. Bu propagandanın etkisiyle, çoğu zaman bugünkü toplumu bugünkü zamanla anıyoruz. Hâlbuki iki yüz yıl önceye bakacak olursak neler değişmez ki; sınıfsallık, devlet biçimleri, toplumsal yaşayış vb. bugünkü gibi olmadıklarını görürüz. Dört yüz yıl önce neler değişmiyor? İki bin yıl önce neler değişmiyor? Beş bin yıl önce neler değişmiyor? Demek ki, bu zamanın ağır baskısı altında toplum anlaşılamaz, doğru da yorumlanamaz. Onun için bir toplum sosyolojisi yapılacaksa ki yapılmalıdır, bu sosyoloji o zamanın oluşturuculuğundan ve özelliklerinden kesinlikle ayrı ele alınamaz. İşte buna “sosyolojinin tarihselleştirilmesi” deniliyor.

Evrensellik, farklılıklarla yani tikellik ile mümkün oldu. Bu anlamda uluslarla, kadınla, erkekle, bitkiyle, hayvanla şu veya bu dinden olanla, şu veya bu müziği sevenle vs. birçok tikellikle oluştu. Sadece toplumları sayarsak bile, toplumların içinde binlerce farklı etnik grubun ve inanç yapısının olduğunu görürüz. Evrensel tarih içerisinde zamanın oluşturuculuğu, evrenselliği de farklılaştırarak, canlı ve çelişkili kılarak, çelişkiyi çözerek oluşan göreceliliklerle toplumu var etti. Dolayısıyla tüm görecelilikler evrenselliğin rengini taşır. Aynı zamanda evrenselliğe katkı sunar. Göreceli olanın farklılaşması evrensel olanı da etkiler. O nedenle bir ulus tarihini anlamak istiyorsak, kesinlikle dünya tarihini bilmek zorundayız. Dünya tarihini kabataslak da olsa gerçek hareketliliğiyle anlamak istiyorsak, bütün ulusları az çok tanımamız lazım.

Tarih ve toplumu tek parçadan ele alan yaklaşıma monist demek mümkündür. Tersinden, evrensellik adı altında da buna benzer bir hata yapılıyor. Hiç farklılıklar yokmuş gibi tarihi ve toplumu tek bir özellikle izah eden monist yaklaşım bilimsellikten uzak olduğu gibi tekçi bir zihniyeti doğurur. “Mono” Latince “tek” anlamındadır. Zaten Monist kavramı da bu tekçilikten geliyor. Bunun karşısındaki diğer yaklaşım ‘aşırı göreceli’ yaklaşımdır. Yerel, az, tekil ve tikel olanı hiçbir evrensel özellik taşımayan, kendi başına bir oluşum olarak ele almak, aşırı göreceliliğe düşürür. “Her tikel kendi başına evrenseldir, ortak özellikler yoktur ve her yerel kendi başınadır, başkasıyla bağı yoktur” diyen yaklaşıma da tarih ve toplum bilimlerinde aşırı göreceli yaklaşım deniyor.

Aynı Zihniyet Ve Yapılar Bir Günde Değişmeyebilir

Bilinçlerimizde tarihin doğuşumuzla başladığı yargısı hâkimdir. Bunu aşacak kaç kişi vardır? Hatta bunu bir kenara koyalım; bir işe girdiğimizde ya da bir yere gittiğimizde oradaki işleri ya da gelişmeleri kendi gittiğimiz tarihle başlatırız. Adeta “ben şu işe girdim, şu alana geldim ve tarih öyle başladı” deriz. Basit gibi görünebilir ama bu anlayışın pratiğe ve zihniyete yansıması böyledir. Kaçımız tarihe kapitalist dönemin düşünce biçimini aşarak yaklaşabiliriz? Bizde tarihin kapitalist olduğu algısı var. Gerisi hep hikâye gibi geliyor. Gerçek tarih ve toplumu hep içine doğduğumuz dönemde oldukları haliyle kavrıyoruz. Toplumsal sorunlar hep bu şekildeymiş gibi kurguluyoruz. Aksi belirtilip, daha önce başka türlü yaşandığı söylendiğinde “olabilir ama kanıt olursa inanırım” deniliyor. Gerçek tutumumuz budur. Mesela neolitik çok eskiden yaşanmış güzel bir cennet dönemi ve bir daha da yaşanamaz olarak görülüyor. Çünkü bugünün toplumsallığını o kadar ağır, o kadar baskın bir karakter olarak yaşıyoruz ki, başka bir alternatifi düşünemiyoruz. İktidarlar kendi yaşadıkları dönemleri gerçek tarih ve toplumsallık olarak gösterir. Buna karşı tarihe ve topluma bütünselliği içinde bakabilmek hakikat algımızı güçlendirecektir.

Sosyoloji, toplumu ve toplumsal sorunları inceleyen bilim dalıdır. Tarih ise toplumun oluşum süreci ve yaşayış zamanı olarak tanımlanıyor; “Varoluşun, gerçekleşen sürecin yorumudur”. Bu anlamda tarihin sosyolojikleştirilmesi ve sosyolojinin tarihselleştirilmesi, ikisini birbirinden koparmadan, birbiri yolu ile izah etme yaklaşımıdır. Toplum tarihsiz, tarih de toplumsuz anlaşılamaz. Bundan dolayı ‘toplumsal tarih’ ve ‘tarihsel toplum’ diyoruz. Bu anlayış genel anlamda bilgi yapılarının parçalanmasına karşı hepsini birlikte, iç içe ve birbirine yardımcı olma temelinde ele alma yaklaşımıdır. Tarih ve toplumun anlaşılması için tarih, sosyoloji, antropoloji, arkeoloji, jineoloji gibi bilimlerin yanı sıra mitoloji, din ve felsefe birlikte kullanılmalıdır. Bilgi-iktidar yapıları ancak böyle aşılıp hakikat rejimi oluşturulabilir. Evrensellik ve görecelilik, yani farklılık ve tikellik birlikte kullanılır. Orada çoğu evrensel-tikel, monist-aşırı göreceli, döngüsel-ilerlemeci kavram işler.

Döngüsel ve ilerlemeci denilirken zamanın döngüsel olduğu kast edilir. Yani zaman tekrar içerir. Dün yaşadığımız zaman ve mekân şartları bugün için de geçerli olabilir. Aynı zihniyet ve yapılar hemen bir günde değişmeyebilir. Bunların hepsine döngüsellik denir. Mesela güneşin dün olduğu gibi bugün de doğması, aynı saatlerde aynı rotayı izleyip kendini tekrar etmesi döngüselliğe örnek olarak verilebilir. Bir kişi belli bir süre ya da bazen bir hayat boyu aynı mekânda kalabilir.

Döngüsel-ilerlemeci tarih ve toplum yaklaşımına göre tarih ne düz ilerler, ne de hep yerinde sayar. İkisini de içeren, ama ikisinde de kavramı değişen bir döngüsel-ilerlemecilik vardır. İki yaklaşıma da yer yer rastlamak mümkündür. Hem sürekli bir tekrar duygusu ve yaşayışı varmış gibi gelir, hem de her gün yeniden doğup, yaşayıp, ilerlediğimiz için sürekli ilerliyormuşuz gibi görünür. İkisi de doğru değildir. İkisi de hemen hemen kafa ürünü, zihniyet inşasıdır. Doğru yorum ikisinin nasıl ele alındığına bağlıdır. Aslında her gün doğmak ilerleme anlamına gelmez, değişim anlamına gelir. İlerleme de hep ileriye doğru olmaz. O da bir inşadır. Döngüsellik de sadece göründüğü gibi hep tekrar değildir. Her gün güneşin doğması gibi tekrarlar vardır. Bunlar evrenselliğe ve birliğe giren yanlardır. Bu durum döngüsellik anlamında bir doğruluk taşır. Felsefi kavramlarla söylersek; ‘determinizm’ doğrudur, ama ‘kuantum’ da doğrudur. Eğer ikisi birlikte işliyorsa, bu daha doğrudur. Determinist yanlar hiç yokmuş gibi her şeyi kuantumla izah etmek de yanlıştır. Çünkü aslında kuantum determinist yanları da içerir. Demokratik Konfederalizm Öcalan, toplumlar açısından buna ‘gelenek’ dedi. Oluşumun değişmeyen yanları vardır. Ama aynı zamanda her saniyede, her mekânda, her zihniyette, her bedenleşmede değişen yanlar da söz konusudur.

Tarih ve toplum hem bir döngüsellik hem de bir ilerleme yani değişim içindedir. Döngüseldir, çünkü toplumun varlığı her dakika, her saniye değişmez. Bu anlamda toplumsal varlığın sürekliliği bir döngüselliktir. Ama değişim anlamında sürekli işler. Bu da onun ilerlemeci yanını ortaya koyar. Bunlardan hangisinin döngüsellik, hangisinin değişim ve farklılaşmayı içerdiği konularına çeşitli insan yorumları katılmış. Ama doğru yorum, bunları iç içe ve birlikte ele almaktır. Değişime bazıları ‘devrim’, bazıları ‘iktidar’, bazıları ‘sınıfını üstün kılmak’ demişler. Bazıları her gün sürekli doğmaya ilerleme demiş, değişimi öyle tanımlamışlar. Bu tarz tanımlar, bakış açılarıyla bağlantılı, inşa ürünüdürler.

Anacıl Toplum, Uygarlık İçinde Yaşamaya Devam Ediyor

Solcuların ilerleme tarafını sağcıların da gelenek tarafını tuttuğunu söyleyebiliriz. Sanki ikisi de doğruymuş gibi… Solcu olduğumuz için bizde ilerlemecilik, yani Batılı zaman anlayışı çok hâkimdir. Doğulu olmamıza rağmen döngüsellik yaklaşımı bayağı zayıflamış. Bunun sonucu olarak; her doğan gün geçmişten iyi bir şey getirecek anlayışı var. Devrim hep ileride görülür. Aynı zamanda gelenekten kopukluk muazzam düzeydedir. Bu anlayışlar, solcularda had safhadadır. Evrensel tarihe bakmazlar, içinde yaşadıkları toplumun en modern haline takılıp kalırlar. Çünkü onlara göre sol, ilerleme demektir. Zamanın ve toplumun en ileri hali solculuktur. Bu nedenle en uç modernist onlar oldular. Devrim yapacaklardı, ama gelenek ve ahlaki-politik toplumdan öyle bir koptular ki kapitalizme savruldular. Çünkü ilerlemecilik anlayışı gereği onu en ilerici sistem olarak gördüler. Mukadderatçılar, yani sağcılar da aşırı gelenekçidir. Hiçbir yeniliği kabul etmez, hatta tehlikeli bulurlar. Kaygılarını, çıkarlarını ve korkularını oraya yükler, kaybedeceklerini düşünürler. O nedenle neredeyse zamanın ilerlememesini ve değişmemesini isterler. Hiç şüphesiz ikisi de yanlıştır. Demokratik Konfederalizm Öcalan, ikisinin de iç içe ele alınmasının daha doğru olduğunu söylemekle birlikte, solcu anlayışı daha çok eleştiriyor. “En azından mukadderatçılar zamanın ve toplumun oluşumundaki geleneği fark etmişler. Diğeri daha kopuk ve yüzeyseldir” diyerek kapitalizme savrulan ilerlemeciliği köklerinden kopuş olarak tanımlıyor.

Evrensellik her tekile ayrı ayrı yansır. Zaman-mekân, zihniyet- yapılanma, çelişkiler iyi izlenmelidir. Evrensellik olduğu gibi kaba bir şekilde her tekile yansımaz. Yani her ulus evrenselliği aynı şekilde yaşamaz. Her ulus devletçiliği farklı yaşar. Her topluluk demokrasiyi farklı yaşar. Hatta her cinsiyet kendiliği farklı yaşar. Her din, her toplumu aynı şekilde etkilemez. Bir evrensel oluşmuşsa, monist yaklaşımla onun kaba bir şekilde her yerde aynı şekilde yaşanılacağı düşünülemez. Bu, her tekilde çok ciddi farklılıklar ve canlılıklar eşliğinde yaşanır.

Evrensel tarihin gelişim-değişim diyalektiğinde hiçbir toplumsal dönemin bitmediği düşünülür.  Öcalan’ın düşüncesinde bu daha da önemlidir. Anacıl toplum uygarlık içinde devam eder, köleci toplum feodal toplum içinde sürer, feodal toplum kapitalist çağda varlığını korur. En genel anlamda anacıl toplum, kapitalist toplum içinde devam eder. Tüm toplumsal örgüler ağırlıklarını kaybedebilir, yapılanmaları bozulabilir, işlevsellikleri dağılabilir ama pozitif olarak evrensel olma özelliklerini korurlar. Pozitif olarak kendi farklılığıyla farklılıkların içinde yaşamaya devam ederler. Kısacası, evrensel tarihte ‘pozitif diyalektik’ işler. Hiçbir toplumsal yapılanma, işleyiş ve zihniyet tam anlamda(iktidar yapısı dahi olsa) bir diğeri tarafından bitirilemez. Çünkü farklılığın oluşum özelliği böyledir. Bir farklılık kendi içinde işleyerek diğerinde devam eder. İç çeşitlilik de bundandır, döngüsellik de buradan gelir. Bu farklılıkların sürekli yaşıyor olması, hem göreceli dediğimiz kendi olmayı, hem de süreklilik olarak döngüselliği yaratır. Değişmeyene kadar o kendi zamanını ve toplumsallığını yaşar. Biri gelip hâkim olduğunda ki uygarlıklarda böyle oluyor; gerilemiş gibi gözükse de farklılaşarak yine de kendisini devam ettirir. Dolayısıyla anacıl toplum, uygarlık içinde yaşamaya devam eder. Ama farklılığını ve tikelliğini de devam ettirerek. Yine döngüselliği içinde kimi değişimler, uygarlıkla etkileşimin yarattığı tahribatlar olsa da kendisini tekrar eder. Döngüselliği içerisinde farklılaşarak kendisini sürdürür. Kısacası evrensel tarih içerisinde bu söylenilen özellikler, hem evrim kuşağının bir devamı olarak, hem içinde hiçbir toplumsallığın bitmemesi bakımından çeşitliliğin sürmesine sebep olur. Yani evrensel tarih çok büyük bir çeşitlilikle ve farklılıkla algılanır.

Evrensel tarih bakış açısı demokratik bir bakış açısı içerir. Evrensel tarih bakışı ile düşünülmeden, bir toplumdan bahsedilir, bütün tarih oraya dayandırılır, bütün gelecek de o toplum üzerine kurulursa geriye kalan tüm çeşitlilik inkâr edilmiş olur. Mesela “Dünyayı Amerikalılar yönetiyor. Zaten geçmişte de Amerikalılar kutsaldı. Gelecekte de onlar yönlendirecek” denirse, başka herhangi bir ulusu anlatmaya bile gerek kalmaz. İktidar bakış açısına göre tarih ve toplum anlatılmış olur. Ama evrensel tarihçilik söz konusuysa, o zaman on dört bin yıllık anacıl toplum geleneği ile doğa ve evren diyalektiği içinde oluşan bütün toplumların takip edilmesi gerekir. Anacıl toplumun kaynak oluşu nedeniyle tekrar tekrar oraya gitmek gerekir. Bu toplum günümüzde nasıl yaşıyor? Üzerine hangi dönemde nasıl toplumsal yapılanmalar eklendi? Neler değişti, neler değişmedi? Kim bu değişimlere katkı sundu? Kim fazla, kim az etkiledi? Bu sorulara cevap temelinde bir evrensellik anlatılınca, tikellikler ve farklılıklar da, bütün çeşitliliğiyle anlatılmış olur.

Bu aşamada, en ciddi ve kritik soru, bu özellikleri anlamak için tarihte neyi izleyeceğimiz sorusudur.  Öcalan bu soruya cevaben “bir olanı, ana kök hücreyi, oluşum kaynağını izlemek lazım” diyor. Yoksa kesinlikle doğru bir tarih ve sosyoloji yapılamaz. Tarihte neyin referans alınıp izleneceği sorusuna bir sürü farklı cevap verilmiştir. Mesela bir yöntem olarak tarihte erkek izleniyor. Şu anda Özgürlük Hareketinin külliyatı dışında kalan, tüm kitaplara bakalım, yoğun bir erkek tarihi buluruz. Yani “herkesin ortak özelliği erkekliktir” deniyor. Toplumun erkekten oluştuğu ve onu yönetenin de erkek olduğu iddia ediliyor. “Bu hep böyleydi, hep de böyle olacak. O nedenle tarih ve sosyoloji yapılıyorsa erkek izlenmelidir” iddiası sunuluyor. Açıktan böyle söylenmezse bile bu durum böyledir. Yine ikinci bir cevap olarak “hepimizin ortak olduğu nokta devlet ve iktidardır, bu nedenle devlet izlenmelidir” deniliyor. Marksistler dahi, bir uygarlık yaratımı olan sınıfın izlenmesi gerektiğini söylüyorlar. “Tarihi tarih yapan sınıf çatışmalarıdır. Hepimizin ortak paydası ezilen sınıf olmaktır. O halde hepimizin ortak olduğu ezilen sınıf izlenmelidir” deniyor. Yani bizi bir yapanın, izlememiz gereken ve tarih ile toplumu doğru kurmamızı sağlayan ortak özelliğin sınıfsal olarak eziliyor olmak olduğu söyleniyor.

Fakat  Öcalan bizi bir yapanın ‘ahlaki-politik toplum’ olduğunu söyler. O nedenle sosyoloji ve tarihte ahlaki-politik toplumun bizi biz yapan kök hücre olduğunu belirtir. Hepimizin ortak özelliğinin, bütün toplumsallaşmanın, şu anda yaşayan her şeyin; kadın, erkek, ezen ve ezilen sınıflar, dinler vb. herkesin dayandığı temelin ahlaki-politik toplum olduğunu ifade ediyor. Ve görülüyor ki ahlaki-politik toplum olmasaydı, hiç kimse bugüne gelemezdi. Kök hücre, anacıl toplumun ahlaki-politikliğidir. O zaman ana hücre izlenmelidir.

Ana hücre izlenilmeden tarih izah edilemez, toplum anlatılamaz. Sınıfa veya dar bir ulusa dayanarak değil, ana hücre esas alınarak problemler hakkında çözüm önerilmeli. Ahlaki-politik toplumun günümüzde nasıl farklılaştığı, toplumların ahlaki-politik özellikleri nasıl yaşadıkları, ahlaki-politik toplumdaki bozulmalar, doğru yaşamlar, çelişkiler, her toplum, ulus, din, sınıf veya cinsiyette farklılıklar arz eder. Bunların izlenilmesi gerekir. Ama birlik oldukları yan da ahlaki-politik toplumsal yandır. Düzeltilecek, yeniden inşa edilecek yer orası olduğu gibi, var olanın yeniden canlandırılacağı yer de orasıdır.

Bunları da beğenebilirsin