Düşünce ve Kuram Dergisi

Dünya Savaşı Tarihsel Hesaplaşma Mı?

Kenan Avcı

 Dünyanın içinde geçmekte olduğu mevcut kaotik hale, birçok çevre “ 3. Dünya Savaşı” demektedir. A. Fırat, 90’ların başında, tam otuz yıl önce bu tanımlamayı ilk defa yaptığında, birçok çevre bunun aşırı ve abartılı tanımlama olduğunu ifade etmekteydi.

  1. Dünya Savaşının tüm boyutları Arap Baharı denilen kontrollü patlamanın akabinde su yüzeyine çıktı. Savaşın karakteri konuşan güç odakları asimetrik yapıların formasyonu, çatışmaların yoğunlaştığı alanlar dünyamızın hangi dar boğazdan geçtiğini gösteriyor. Görünmeyen şey bu dar boğazdan nasıl çıkılacağı ve nereye varılacağıdır. Sahada sayısız güç var. Onlarca asimetrik ve konvansiyonel yapı, yıkıcı bir çatışmanın tam göbeğinde yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Hangi gücün hangisiyle çatıştığını, kimin tam olarak neyi hedeflediğini ve kimin aslında kime hizmet ettiğini kestirmek bile oldukça zorlanmış durumdadır. Şöyle ki bugün ölümüne çatışan tarafların aniden pozisyon değiştirip aynı mevzudan başka yöne namlu çevirebilmektedir. Buda savaşın asıl taraflarını ortada görülenler değil de, perdenin arkasında duranların olduğunu doğrulamaktadır. Sahada görülen yapıların tamamı araçsal güçlerdir.

Ortadoğu sathında vuku bulan 3. Dünya Savaşı’nda  iki karşıt güç, savaş halindeymiş gibi bir tablo sunulmaktadır. Kazın ayağı gerçekten öyle mi? Bu iki güç kimdir, ne için savaşıyor, neyi temsil ediyor, yıkmaya ve yerine yeniden yaratmaya çalıştığı şey nedir? İşte ilk bakışta, finans kapital güçleriyle Bölgesel Statüko’nun çatışması varmış gibi yansıtılıyor. Teori şu: Kapitalist modernite tarihi kırılmasının eşiğindeydi. Ulus-devlet düzeni ve onun ürettiği milliyetçi ideoloji miadını doldurmuş, sermayenin azmanlaşan ihtiyaçlarına cevap veremez noktaya gelmiştir. Kontrol dışı bir toplumsal yapılanma açığa çıkmadan önce, kontrollü kriz yönetimiyle sistemi revize etmek gerekiyordu. Revizyona Ortadoğu’dan başlaması eşyanın doğası  gereğiydi. Zira mevcut düzenin temelleri burada atılmış, kolonları burada dikilmişti. Bu nedenle ilk başta Ortadoğu’daki düzenin aşamalı bir kaosa itilmesi ve en nihayetinde bilinen bölge statükonun (Sykes-Picot) dağıtılması hedeflenmekteydi. Süren savaşın üstü kapalı sunulan sebebi budur! Çok dolaylı ve sonucun özeti bakımından doğru bir dayanakta sayılabilir. Bu sunumda eksik olan yön meselenin tarihselliğidir. Tarihsel oluştaki “ zıtların birliği” ilkesi  görmezden geliniyor. Savaş düzeyine tırmanan mevcut çatışmanın tarihsel temeline inmeli, felsefi doğrultusunu takip ederek güncel yansımalarına gelmeliyiz. Zira  tarih tekerrürlerden ibaret olmasa da günümüzde gizli olan hakikatin bütünlüğüdür. Günümüzdeki o gizin içerisinde saklı bulunan hakikatin üzerindeki ölü toprağını kaldırıp, günceldeki geçmişin neresinde durduğumuzu  ve neyi temsil ettiğimizi kavramak  önem taşıyor.

Güncel bağlamda kıran kırana çarpışan iki güç değil, iki tarihsel çizgiden bahsetmek gerekir. Bunlar da öyle finans kapital güçleriyle bölgesel statüko güçleri değildir. Kendi aralarında iktidar çatışması bulunsa bile, bu iki güç aynı çizginin, erkek egemen zihniyetli kapitalist modernite yapılanmasının paydaşlarıdır.

Tavuk-yumurta ilişkisi gibi biri diğerini yaratmıştır; hep birbirine dönüşerek kendilerini var kılmaktadırlar.

 

Ezeli savaşın  bir tarafı devletçi çizgiyken (kapitalist modernite), diğer tarafı toplumcu devrim  çizgisidir (demokratik modernite). İki maddi yapının, iki askeri-politik  entitenin çarpışmasından da öteye ; iki karakter, iki ideoloji, iki dünya savaşıyor. Bu savaşın tarihsel-politik temeli Sümer’in Zigguratına,  toplumsal mitolojik temeli İnanna’nın Marduk eliyle parçalanmasına, zihni felsefik temeli doğanın dualistik (eril-dişil) karakterine kadar uzanabilmektedir. Yani izlemekte olduğumuz şey, sanıldığından çok daha eski, köklü, acımasız bir savaşın sadece en son perdesidir. Erilliğin doğaya, topluma ve insana dayattığı şiddet sapması aşılmadan, bu yozlaşmış zihniyetin yarattığı ve kendisini daima üretme becerisi gösteren yıkıcı sürekliliğinin önüne geçilemez.

“İki nehrin oluşu” metaforunu kullandı A. Fırat. Bir nehirden Enki Marduk şahsında timsalini bulan erillik zihniyetinin Leviathan boyutuna ulaştırdığı güç, iktidar, tahakküm ve egemenlik laneti akmakta; diğer nehirde Ninhursag İnanna şahsında ete kemiğe bürünen toplumsal direniş, üretim, paylaşım ve yaratım erdemleri akmaktadır. Sözün özü, erdemle lanetin 5 bin yıllık hesaplaşması sürmektedir.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan dramatik tablo, binlerce yılın birikimidir. Ne yeneni ne de yenileni olan bu kadim hesaplaşmanın, hali hazırda içinde bulunduğumuz son sahnesini diğerlerinden farklı kılan temel özelliği, Kadın Kurtuluş İdeolojisi sancağı altında buluşan toplumcu devrim çizgisininin  tarihsel yenilgilere yol açan kilit noktayı tespit etmiş olmasıdır. Sadece tespit etmek tabiki yetmezdi; kurtuluşun paradigmal örgüsünü (demokratik uygarlık), ideolojik çizgisini (demokratik sosyalizm),  politik çerçevesini (demokratik ulus) ve askeri doktrinini (meşru savunma) yaratmak da gerekiyordu. Umudu somutlaştıran temel dayanak noktası burasıdır. Asıl olan da bu değil midir?  Devrimi yığınlar değil, ideolojik-politik kitleler yapar. Bütün boyutlarıyla tutarlı ve geçerli bir paradigma oluşturmadan, özgürleştirici devrimci eylem gerçekleştirilemez; tarihteki sayısız deneyim bunu ispatlamıştır.

Karşı devrimci çizginin (kapitalist modernite) marjinal olduğunu, toplumu, sırtındaki ur misali bünyedeki hastalığa benzediğini ve ancak insan nüfusunun % 1-2 ‘lik kesimini teşkil ettiğini savunuyoruz. O zaman insanlık niçin binlerce yıldır bu uru sırtından söküp atamıyor? Marifet urun kendisini çok iyi örgütlemiş olmasında mıdır? Bağlılık sistemdeki zihniyetin mi bu işin sorumlusudur? Her ikisinin de payı var ama esas faktör bağışıklık sisteminin zayıf olmasıdır. Ur bünyeye yayılmış durumdadır. Ur büyüdükçe bünye yozlaşmakta , erdemliliğini yitirmekte, apolitik olmakta, zayıf düşmekte ve çaresiz kalmaktadır.

Tam bu noktada 3.Yol siyaseti bu toplumun imdadına  Hızır gibi  yetişmektedir. 3. Yolu, çaresizliğin içinde yaratılan çare, uçurumun kenarından bulunan yol, okyanusun ortasında oluşturulmuş umut adası biçiminde tanımlamak abartı sayılmamalıdır. 3.Yol ( demokratik ulus) , 3. Çizginin (demokratik modernite), insanlığa sunduğu alternatif siyasettir. Devletli sapmayı ifade eden birinci çizginin ( kapitalist modernite), kendisini  iki siyasal üslupla ifade etmektedir.  Bunlarda ilki küresel emperyalizm, ikincisi bölgesel emperyalizm siyasetidir. Toplum, aynı çarkın iki  dişlisinden farkı olmayan bu kıskacın içinde çaresiz bırakılmaktadır. İşte sanki finans kapital ile bölgesel statüko antagonist bir çatışma içindeymiş de , toplum birinden diğerini seçmek zorundaymış gibi yansıtılmaktadır. Oysa gerçeklik bu değil. Rusya ile ABD‘nin, İran ile İsrail’in, İngiltere ile TC’nin özde hiçbir farkı yoktur. Hepsi devletçi , iktidarcı,  cinsiyetçi, tahakkümcü ve sömürücülükte sınır tanımayan daimi kapitalist modernite unsurlarıdır. Oyunu bu temelde kurgulamaktadır. Yani topluma “ya finans kapitalin sömürüsü ya bölgesel statünün  zulmü” dilenmesinden başka bir alternatif sunmamak, devletli uygarlığın 5 bin yıldır ustalıkla kurguladığı en son tuzağıdır. Toplum, kayıkçı dövüşünden farklı olmayan  bu iki eril yola mecbur ve mahkum değildir artık; üçüncü yolun tarihi önemi bu noktada açığa çıkıyor.

 

Devletçi Uygarlık Tuzak Kurar

Hiç kuşkusuz tarihte devletli uygarlığın ilk baş kaldıran güç Özgürlük Hareketi değildir. Bu tarihsel sapmaya karşı sayısız zaman ve mekanda sayısız direniş gelişmiştir. Bunlardan bazıları dönemsel politik zaferler de elde etmiştir. Bizzat Özgürlük Hareketinin  dayandığı sosyo-politik dokunun öncülleri devletli uygarlık karşısında defalarca zaferler kazanmıştır. Örneğin; Gutilerin Akad’a, Huri-Mitanilerin Babile, Medlerin Asura karşı kazandığı dönemsel zaferler  bu kapsam ve niteliktedir. Keza dinsel hareketler Heterodoks isyanlar, peygambersel çıkışlar, kültürel direnişler, vb. hepsi bu kategoriye girer.

Özgürlük Hareketini diğer tüm öncüllerinden farklı, avantajlı ve yetkin kılan özelliği, sistemin karşısında yeni bir sistem kurgulama ferasetine sahip olmasıdır. “İkinci çizgi” (demokratik modernite) paradigmasının “Üçüncü Yol” ( Demokratik Ulus) yaklaşımı bunun ifadesidir. 5 bin yıllık devletli uygarlık sürecinde açığa çıkan tüm toplumsal direnişler, sadece isyan ettiler. Özgürlük Hareketinin farklı olarak yarattığı şey isyancılığın sınırlarını aşıp insancılık işine soyunması oldu. Devlet sistemini bütün yönleriyle reddeden onunla kısır çatışmalara girmeyi öncelemeyen, kendi alternatif demokratik sistemini olabildiğince geniş toplum kesimlerini içine alacak tarzda yapılandırmaya odaklanan, bunu yaparken de gelişmesi mutlak bütün karşı devrimci saldırıları meşru savunma çizgisinde göğüsleyen; özgüce dayalı, iradi duruşu koruyan, devletli uygarlığın bütün toplumu bölüp çatıştırma numaralarını boşa çıkaran bir anlayışa sahip olduğu için, 3. Yol siyaseti halklar nezdinde karşılığını bulmakta, hak  ettiği ilgiyi görmektedir.

Devletli uygarlığın toplumların oyunlarını ve insanlığın önüne kurdukları tuzakları iyi anlamak gerekiyor. A. Fırat, dört tane temel tuzaktan bahseder. Bunlardan ilki; “dinciliktir”. Toplumlar binlerce yıl din /mezhep farklılıklarının düşmanlaştırması sonucu birbirlerini kırımdan geçirdiler. Demokratik modernite çizgisi, dinin siyasallaştırılmasının bir tuzak olduğunu anladı ve onu sosyo-kültürel zemine oturtarak, egemenin etkili bir toplum kırım silahı olmaktan kurtardı. İkincisi ;”milliyetçilik”tir. Asırlarca diz dize yaşamış olan halklar, milliyetçilik zehiri ile uyuşturuldu ve birbirine düşürüldü; hiç farkında bile olmadan kapitalist modernite hesabına birbirini kılıçtan geçirdi. Egemenin bu en etkili acımasız silahına karşı “demokratik ulus” yaklaşımını geliştiren A. Fırat, dil, din, tarih ve kültür farkının ulus olmanın önünde engel teşkil etmeyeceğini, demokratik ulus olmak için zihniyet birliğini geliştirmenin yeterli olduğunu ispatladı. Rojava örneğini bunun soluk alıp veren en somut örneğidir. Bu yaklaşım, “tek dil, tek bayrak, tek devlet, tek vatan” nidalarıyla çığıran siyasal faşizmi ters köşeye yatırmış, ontolojik boşluğa sürüklemiş, tarihi çöküşün eşiğine getirmiştir. Egemenin toplum kırım oyunlarından üçüncüsü; “cinsiyetçiliktir”. Marks’ın “para metaların kraliçesidir” perspektifine karşılık “metaların kraliçesi kadındır” hakikatine gün yüzüne çıkaran A.Fırat, cinsiyetçi politikaların kadın şahsında gerçekleştirilen derinlikli  bir toplum kırım saldırısı olduğunu  bilince çıkardı ve buna karşılık “ Kadın Kurtuluş İdeolojisini” yapılandırdı. Şu noktanın altını çizmek önemli; birçok devrim kendi saflarında kadına yer vermiştir ama kadının safında yer alan ilk devrimci hareket Özgürlük Hareketi olmuştur. Dördüncü ve son kırım oyunu ise; “bilimciliktir”. Descartes ile başlayan ve adına modern felsefe denilen düşünce evresinin açığa çıkardığı  pozitivizmin rasyonalist körlüğü, Marks da dahil olmak üzere, toplum adına fikir ürettiğini ve  eylem örgütlediğini söyleyen bütün düşünce insanlarının zihin dünyalarını esir almıştır. Son tahlilde kapitalist modernitenin liberal bireyciliğine  meşruiyet zemini yaratan bu “ modern putçuluk “kapitalizmin mecburi geçiş durağı , devleti zorunlu kötülük olarak bir nevi aklarken, insanlığın kurtuluşuna hizmet ettiklerini düşünmektedir. Çünkü  algılama tarzı düşünce sistematiğini ve bakış açısı pozitivizmin dökümhanesinden çıkmıştır. Sömürgeciliğin felsefi yapı taşı olan özne-nesne ayrıştırmasının pozitivist bilimciliğin başlattığını ve bu felsefi sapma aşılmadan zihniyetin özgürleştirilemeyeceğini gelinen aşamada artık kavramış bulunuyoruz.

Demokratik modernite (ikinci çizgi) paradigması ve demokratik ulus (üçüncü yol) stratejisi, egemenin 5 bin yılda geliştirilebilir ustalığı bütün sömürü tuzaklarını, tahakküm yöntemlerini bastırma taktiklerini yönetme stratejilerini  ve hileli ikna tuzaklarını deşifre etmekle sınırlı kalmayıp tüm bunlara ideolojik , politik, düşünsel, kültürel, askeri, ekonomik ve sosyal düzlemde karşı koyuşun yol, yöntem ve araçlarını da yarattı. Ezilen halk kitleleri er ya da genç sabırla örülüp deneyimle sağlamlaştırıldıktan sonra insanlığın dikkatine demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü  paradigmasının etrafında kümelenecek, doğru formüle edilmiş sistematik düşünce alternatifinin sağlandığı stratejik üstünlükle, erkek egemen devletçi zihniyeti aşma onuruna nail olacaktır.

 

Devrimin Bir Zamanı Olabilir Mi?

 

Bu , kuşkusuz öyle tepeden inme bir devrimle olacak iş değil. 21. yy  da devrimci mücadelenin karakteri biraz farklı olmak zorundadır. Kapitalist modernitenin ulaştığı askeri kapasite, ideolojik yaygınlık ve kültürel hegemonya düzeyi, klasik yol ve yöntemlerle devrim  mücadelesi yürütmeyi oldukça zorlaştırır. Ne 19.yy ‘ın ne de 20. yy’ın  koşullarında yaşamaktayız. İçinde yaşadığımız çağda karşı devrim çizgisi toplumun kılcal damarlarına kadar inmiş, teknik üstünlüğü kontrol kapasitesini artırmış durumdadır. 19-20. yüzyılın politik çalkantıları ve iktidar çatışmalarının yarattığı devrimci süreçlerin açığa çıkmasına çağımızın karakteri izin vermiyor. Kapitalist sistem toplumsal alt-üst oluş süreçlerini kontrollü ve denetimli yürütmeye özen göstermektedir. Örneğin; Fransa-Prusya Savaşı’nın Paris Komünü’ne, Rusya-Prusya Savaşının Ekim Devrimi’ne yol açması gibi kontrolsüz gelişmelerin yaşanmaması için devrimci potansiyeli envai çeşit yol ve yöntemle baskılama ve denetimde tutmaya azami özen gösteriyor sistem. Bu da ani politik devrimleri ateşlemesine cevaz vermiyor. Paris Komünü ve Ekim Devrimi, konjonktürün ürünü olan politik devrimlerdi. Süreç içerisinde doğru bir paradigmasal eksende kaderlerini birer toplumsal, kültürel, ideolojik zihniyet devrimlerine dönüştüremedikleri için, birinin ömrü 70 gün ve  diğerinin ömrü 70 yılda sınırlı kaldı. Günümüzde devrimlerin baskın karakteri politik değil, ideolojik ve kültürel olmak zorundadır. Politik iktidarı ele geçirmeyi değil, toplumla inşa edilen  ”kültürel hegemonya”yı kurmayı hedefleyen bu devrim stratejisidir.

Lenin devrimin zamanı için “ bugün erkendir, yarın geç olacak” demişti. Bu söylem Ekim Devriminin konjonktüre bağlı politik yanına işaret eder. Açılım şudur; koşullar oluştuğunda devrim yapılabilir. Politik perspektife çok ayrı bir bakış olmasa da, zihniyet devrimi bakımından yetersiz kalmaktadır. Devrimin bir zamanı olabilir mi? Devrimin süreçleri getirdiği tehlikelerden korumalı ve sunduğu imkanlardan yararlanmalı, elbette olması gerekendir; fakat devrimin kalıcı olması , onun zamanın ve mekanın sınırlarına hapsedilmeye zihniyetle inşa edilmesiyle mümkündür. Önce devrim yapıp sonra zihniyeti yaratılamaz; ruh olmadan beden yaşatılmaz.

21.yy’ın ilk çeyreğinde  gene derin bir kaos ve çatışma içinde olduğumuz görülen bir realite. Fakat  bu defakinin belirleyici bir farkı var. Kaos ve çatışmayı doğuran tetikleyici unsur, iktidar odaklarının kendi aralarındaki çıkar ve paylaşım kavgası değil, sistemin varoluşsal krizidir. Kriz çok boyutlu ve derindir. İdeolojik, politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve hatta teknolojik bir tükenmişlik hali söz konusudur. Buzullardan Ozon tabakasına, sudan toprağa, bin çeşitlilikten sosyal renkliliğe kadar yüzbinlerce yılın birikimi olan tüm maddi-manevi değerler oburca tüketilmektedir. Kapitalist modernite  kendisinin de temel dayanağı olan doğayı ve toplumu yok etmektedir.19-20. yy da zenginliğin, sömürünün kaynağı görünen insan varlığı, günümüzde, sermayeyi tüketen biçer döver gibi algılanmaktadır. Nüfus planlaması, gıda çeşitliliği gibi arayışlardan sonra aslında yapay zeka tartışmalarını da  bu açıdan irdelemek gerekir. Kapitalist modernite, bilinen toplumsallığı yok etmek için mi yapay zekayı geliştiriyor? Yapay zeka teknolojisi iş ve emek gücünün yerini alırsa, kapitalist modernitenin oluşturduğu marjinal toplumsallığın insana ihtiyacı kalır mı? Şimdiye kadar hep ” toplum devletsiz olur ama devlet toplumsuz olamaz” diyorduk. Acaba sesimizi duyan devlet, kendi yapay toplumunu yaratım sürecine mi girdi? İnsan nüfusunun azaltılması tartışılıyor ama bunun nasıl yapılacağı bilinmiyor. Bilinen toplumsal düzenin, siyasal sistemin ve insanlık ilişkilerinin gerçekten de sonu geliyor gibi. Kanlı mı kansız mı olacak, kapitalizm mi hakların özgürlük çizgisi mi  galebe çalacak, geçici bir uzlaşma mı sağlanacak? Kriz yönetimi taktiğiyle çatışmalar sür git devam mı edecek, hiç öngörülemeyen yeni durumlar mı oluşacak, vb. olasılıkları öngörmek zor olsa da, şurası bir gerçek; Özgürlük Hareketinin elinde insanlığın ve hatta doğanın lehine somut bir çözüm reçetesi var. Süreç hangi yöne akarsa aksın, bu çözüm reçetesi yegane özgürlük yolu olarak varlığını sürdürecek, herkesin dikkatini çekecek, ezilen insanlığın kurtuluş gemisi olacaktır.

Evet, böyle bir tarihi kesitin içindeyiz. Nuh ve Tufan diyalektiği güncelliğini korumaktadır. Önderliksel, toplumsal direniş geleneğinin ilk örneği olan Nuh fenomeni ile egemenin gazabını simgeleyen Tufan saldırısı iyi anlaşılmalıdır. Aynı şekilde gemi metaforu da direniş cephesi olmaktadır. Sümer’in Enuma Eliş Destanı’nda aktarılan ve sonrasında bütün kutsal kitaplarda yer bulan bu mitolojik tasarım, esasından ezen-ezilen çelişkisini anlatmaktadır. Tanrılar katında egemen tanrıları temsil eden Anunnakilerle gök tanrıları temsil eden İgugular arasında başlayan bu özgürlük mücadelesi, insanların yaratılmasına ve çelişkinin tanrıların kendi arasında, tanrılarla insanlar arasına taşınmasına yol açmıştır. Tufan olayına uzanan tarihsel-mitolojik süreç ayrıca incelenmelidir. İşin özü, ezenin ezilene  gazabını göstermesidir. Tanrıların (egemenin) tufan kararı almasının nedeni, büyüyen toplumsal direnişin kontrol edilemez boyutlara ulaşmasıdır.

Nuh’un Gemisi efsanesi bu bağlamda toplumsal belleğe işlenmiş beşeri hafızadır. “Nuh” önderliksel çıkışı, ”Tufan ‘egemenin soykırımcılığını’, “gemi” ezilenin direniş cephesini simgeler. Ortadoğu açısından anlamı şudur: devletli uygarlığın zulmü soykırım boyutlarına ulaştığında bir önder çıkıyor; toplumu belli bir ideolojik-politik – askeri cephede topluyor ve insanlığı kurtuluşa taşıyor.

  1. Fırat’ın vurguladığı gibi “tarih günümüzde gizlidir”. Yani bir tufan soykırım saldırısının tam ortasındayız; fakat paniğe gerek yok! Nuh’un gemisinden çok daha sağlam bir gemi inşa etti A.Fırat. bu gemi Rojava Limanı’nda demirli şimdi; üçüncü yol, ortaya çıkar.
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.