27 Şubat 2025 tarihinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın hazırladığı ve İmralı Heyeti tarafından okunan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” dünyada geniş bir yankı bulmuş, sonrasında yaşanan gelişmeler de çağrının ruhuna uygun olarak yaşanmaktadır. Vatandaşların görmeye alışkın olmadığı gelişmeler, halen şaşkınlık yaratmaya devam etse de, temkinli bekleyiş hali halk içerisinde görülüyor. Bu temkinli halin azalması için de süreç içerisinde somut adımların atılması ve olumlu gelişmelerin yaşanması beklenmekte.
Halkın temkinli bekleme halinin umuda evrilmesi için sürece güvenmeleri, güven için de somut adımların atıldığını görmeleri gerekmekte, bunun için de çağrının gereklerinin doğru bir yöntemle yapılması, yöntemin doğru zemini de sürecin hukuksal bir korumaya sahip olmasıyla gerçekleşir.
Müzakerenin başlaması ve çağrının hayat bulmasına dair yöntemi de 27 Şubat 2025 tarihindeki çağrının okunmasından hemen sonra Sayın Sırrı Süreyya Önder’in dile getirdiği “Silahların Bırakılması ve Feshi İçin Siyasetin Hukuki Boyutlarının Tanınmasını Gerektirir.” cümlesi açıklamaktadır. Bu cümle her ne kadar metnin içerisinde yer almasa da, bu konuda her iki tarafın ortaklaştığı ve bu çerçevede hareket edecekleri belirtilmiştir. Silahların bırakılması ve feshi için siyasetin hukuki boyutuyla ilgili bir yol haritasına dair doğru yöntemlerle ilerleyebilmek için öncelikle yüz yıllık süreç içerisinde ülkenin, ulus-devletleşme sürecinde yaşanan, yasal-anayasal değişikliklere ve önceki çözüm süreçlerinde yaşanan gelişmelere göz atmakta fayda bulunmaktadır. Zira bu dönemi doğru okuyup anlamlandırabilmek için geçmişteki hafızayı görüp ona göre bu dönemin yöntemleri üzerinde ilerlemek gerekir.
Birinci Dünya Savaşı’nda tüm tebaanın mücadelesi ile Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, kurulan devlet, farklı etnik ve dini grupların bulunduğu, Mezopotamya mozaiğini yansıtan, bin bir çiçekli bahçe zenginliğinde bir tarih ve kültürü barındırmaktaydı. Kuruluşu ile birlikte devletin farklılıklarına denk düşen bir yönetim yapılanması içerisine girmesi; bu farklılıkların yasa ve anayasa ile tanınması, haklarının güvence altına alınması ve eşit vatandaşlık temelinde aidiyetlerinin sağlanması tarihin hakikat beklentisiydi.
Kürt İnkarının Yarattığı Çözümsüzlük
1921 Anayasası ve kurucu meclis kısmen bu çoğulculuğu karşılamış, ulus-devlet kalıplarına tam anlamıyla girmemiş, çoğulculuk devletin bürokratik kademelerinde ve siyasette halen kabul görüyordu. Kimliğin açıklanması, kültürün yaşatılması, dillerin varlığı kabul görülüyor, ayrıca birlikte mücadelenin sonucu olarak bu saydığımız hakların yavaş yavaş yasal zemininin de oluşturulması beklentisi mevcuttu. Zira, Birinci Dünya Savaşına girerken bu temelde bir fiili toplumsal mutabakat sağlanmıştı. Bu beklentinin karşılanması beklenirken, 1924 Anayasası ile birlikte tekçi bir ulusu benimseyen, diğer farklılıkları hiçbir şekilde kabullenmeyen, yok sayan, varlığını inkar eden, yeni dünya düzeni içerisinde yeni bir ideolojiyi temsil eden bir ulus-devlet kuruluşu aşamasına geçilmiştir. Tabi bu ulus-devlet mantığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1921 Kurucu Anayasası ile birlikte, 1924 Anayasası arasında geçen 3 yıllık zaman dilimi içerisinde, devletin sistem değişikliği için tek başına aldığı bir karar olmayıp, yeni dünya düzeni içerisinde bir pozisyon alma hali olarak değerlendirilmelidir. Bunun temeli de yeni dünya düzeni için milat kabul edilen Sykes-Picot Anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Ortadoğu’nun haritası masa başında belirlenmiştir. Bu harita coğrafyanın tarihsel ve sosyolojik gerçekliği ile uyuşmamaktadır, zira geçen yüz yıldan fazla zaman içerisinde Ortadoğu coğrafyasında kanın durmadığı, gerek devletler arasında gerekse de farklı yapılar arasında çatışmalı/savaş halinin sürekli devam etmesi bu durumu ortaya koymuştur. Sykes-Picot Anlaşmasının en acı sonuçlarını ise özelde Kürtler yaşamış, bir anda dört ayrı devletin toprağı içerisinde yer almış bir millet statüsüne girmiş; evleri, akrabaları, komşuları, taşı, toprağı, hayvanı, anıları, ruhu vb. tüm hayatı, ayrı bir tarafta/devlette kalmıştır.
Kürtler bu süreçten habersiz dörde bölünerek, dört ayrı devletin vatansız vatandaşı olarak yer almış, bu dört devletin farklı anlayış ve tarihi bir geçmişi ile Kürtlerin tarihi ve sosyolojik yapısı birbirinden farklı olmasına rağmen uzun bir süre meseleyi anlamlandırma çabası içerisine girmişlerdir. Dört parça içerisinde bulunan Kürtler yirminci yüzyıl içerisindeki ulus-devlet mantığının tam anlamıyla sistemleşmeye geçilmediği ilk dönemlerde sınır hattından diğer bir ülkeye çok kolay geçiş sağlamakta, diğer ülkedeki akrabalarını görmekte ve ihtiyaçlarını karşılayıp dönmekte sıkıntı yaşamadığı için bunu ilk başlarda çok da sorun da etmemişti. Daha sonraki dönemlerde devletlerin giderek sınırlarının katılaştığı, karşıdan karşıya geçişin katı bir şekilde engellendiği, sınırlara yüksek duvarların örüldüğü dönemlerde gerçekliği fark etmişler; giderek kendi akrabalarının, kendi milletinin kültürüne, değerlerine uzak kalmış, içerisinde bulunduğu ülkenin asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Özellikle sınır hatlarında bir ülkeden diğer ülkeye geçerken bugüne kadar binlerce insan yaşam hakkı ihlal edilerek öldürülmüştür. Bunun en acı örneği ise Roboski Katliamı’dır. Halen Roboski ile ilgili adalet mücadelesi devam etmekle birlikte Kürt halkında yaratmış olduğu acı eşiği tazeliğini korumaktadır.
1924 Anayasası ile birlikte yeni bir sistemin inşasına geçilmeye başlanmış, bu geçiş ile birlikte geçmişteki tüm tarihsel hafızanın da unutturulması hedeflenmekteydi. Unutturmak için hem yasal ve anayasal değişikliklere başvurulmuş, hem de devletin tüm kurumlarında hafızayı yok etmeye yönelik sistematik bir program uygulanmaya başlanmıştır. İskan Kanunu ile sosyolojik demografi değiştirilmeye çalışılmış, Türklük tek vatandaşlık tanımı olarak zorlanmış, sosyal hayatta dahi bu dayatılmıştır. Türkçe dışında başka bir dilin ne kamusal alanda ne de sosyal hayatta kullanılması istenmemiştir. Anayasada laiklik kavramı düzenlenmiş olmasına rağmen Sünni/Müslümanlık fiilen devletin dini olarak kabul edilmiş; bu şekilde tüm farklı kimlik ve inançların kendilerini var etmeleri ve bu varlık ile yaşamlarını sürdürmelerinin koşulları ortadan kaldırılmıştır.
Yeni bir devlet düzeni içerisinde kendisini var edemeyen, yaşam alanı bulamayan Kürtler bunu kabul etmeyip ses çıkarmaya başlamıştır. İlk olarak Şeyh Sait ve arkadaşları idam edilmiştir. Ardından da Zilan katliamı ve sonrasında da Dersim Katliamı yaşanmış ve Seyit Rıza ile arkadaşları idam edilmiştir. Her isyandan sonra devletin kanuni düzenlemeleri ve uygulamaları daha da sertleşmiş, amaç yeni devlet düzeninin oturtulması için engellerin kaldırılması için en sert uygulamalara gidilmiştir.
Devlet, bastırılan isyanlardan sonra da kamusal alanda kabul etmediği Kürtleri ve kültürlerini tüm bastıtma pratiklerine rağmen asimile edememiştir. Bunda Kürtlerin yaşam biçimleri, tarihi geçmiş köklerinin derin olması, gelenek olarak devletçi mantığı reddetmeleri ve doğal bir yaşamlarının bulunması olarak sıralanabilir. Asimilasyonun gerçekleşmediği yerde varlık mücadelesi de her daim verilir, Kürtler de bu ülkede demokratik hak temelli mücadelelerini vermiş, vermeye de devam etmektedir.
PKK’nin kuruluşu ve çatışmalı süreç ile birlikte Türkiye’deki mevcut ulus-devlet sistemi bambaşka bir aşamaya geçmiş, yaşanan çatışmalar devletin Kürdistan bölgesinde özel politikalar üretmesine sebep olmuştur. Bu politikalar her ne kadar PKK ile mücadele olarak tanımlansa da daha çok bölge halkının yaşadığı ağır hak ihlallerine dönmüştür. Doksanlı yıllarda köy yakmaları, köy boşaltmaları, faili meçhul cinayetler gibi bölge insanının hafızasında halen unutulmayan yüzlerce vahim olay yaşanmıştır. Bu yaşanan olayları kamuoyuna duyurmaya çalışan siyasi partilerin, STK’ların temsilcileri ya faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş, ya hakkında uzun yıllar süren yargılamalara maruz bırakılmış ya da yurt dışına sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde demokratik siyaset kanalları tıkanmış, STK’ların çalışma alanı da hiçbir şekilde güvenli olmamıştır.
Siyasallaşan Hukuk ve Yargı
Yeni çıkarılan yasaların hukukiliği, adilliği ve hakkaniyetli olup olmaması bir tarafa çıkarılmanın temel nedeni, devletin örgüt ile mücadelesi kapsamında bir devlet politikası olarak düzenlenmiştir. Bu yasalara daha çok demokratik siyaset yürüten siyasetçiler ile siyasi parti seçmenleri, sivil toplum örgütlerinin çalışanların da maruz kalmıştır. “Terörle Mücadele Kanunu”, ceza, usul ve infaz kanunlarındaki istisnai maddeler ile bunları hayatı geçirmeye çalışan askeri ceza mahkemeleri, devlet güvenlik mahkemeleri, TMK ile yetkili özel mahkemeleri, ihtisas mahkemeleri ile yeni bir hukuk düzeni yaratılmıştır. Bu hukuk düzeni modern dünya düzeni içerisinde kabul gören asgari hukuk standartlarının çok altındadır. Bireyi vatandaş olarak görmeyen, vatandaş görmediği içinde adil ve dürüst bir yargılamayı hak etmediği var sayılarak yargılama yürüten bir hukuk düzen sözkonusudur. Yakın dönemde bunun en bariz örnekleri siyasi KCK yargılamaları, öz yönetim sürecindeki yargılamalar, Kobane Davası, milletvekilleri ve belediye eş başkanlarının yargılamaları, kayyum atamalarına ilişkin dosyalar gösterilebilir. Bu yargılamalar birer ceza yargılaması olmayıp serdest ile bindest arasındaki varlık yokluk mücadelesi olarak tanımlanmalıdır. Bu örneklemeler üzerine dahi hukuk/iktidar ilişkisini tanımlamak doğru olacaktır.
Ulusal yargı organlarından beklediğini alamayan Kürtler, uluslararası hukuk mekanizmalarına başvurup o mekanizmalardan sonuç almayı ummaktaydı. Belli bir zaman için de olsa bu beklentiler kısmen karşılanmaktaydı. Özellikle AİHM’nin kuruluş felsefesi liberal düzlem içerisinde olmasına rağmen Türkiye’de verilen mahkümet kararları göz önüne alındığında, bir nebze de olsa nefes aldırıp kısmi bir tatmin sağlıyordu. Ama 2011 yılındaki ‘Arap Baharından’ sonra gelişen göç dalgaları, Avrupa Konseyi siyasetini de etkilemiştir. Bu etki ile Konsey giderek sağ eğilim gösteren bir yapıya dönüşmüş, bu dönüşümün ilk etkilendiği veyahut konumlandığı yer yargı organları olmuştur. Yani AİHM olmuştur diyebiliriz. Verilmesi gereken kararların zamana yaydırıldığı, başvuru yollarının giderek katı şekil şartlarına dönüştüğü, karar verdikten sonra kararlarının uygulanıp uygulanmadığını etkin bir şekilde takip edilmediği, denetlemediği, ayrıca uygulanmayan kararlar (Gurban Dava Grubu, Kavala, Demirtaş, Yüksekdağ Kararları) açısından da sürekli bir dengeyi gözettiği, varoluş amacına uygun hareket etmekten ziyade siyaseten belli kaygıları taşıyarak hareket ettiği görülmektedir. Konseyin bir diğer organı olan ve işkenceyi önlemek amacıyla kurulan CPT’de İmralı Ada Hapishanesinde uygulanan ağır tecrit politikalarına karşı pasif bir tutum sergilemiş, gerekli adımları hiçbir zaman atmamıştır. Kürt Sorununa ilişkin temel sorunların yargıya taşınmasında, uluslararası yargı organları içinde en etkin yargı mekanizması AİHM’dir. Ancak bu mahkeme de Türk ulusal mahkemeleri gibi siyasi dengeleri gözeten bir yerden yaklaşmaktadır. Gerek ulusal gerekse uluslararası yargı mekanizmaları, dava dosyalarında siyasetin gölgesinden çıkarak hukuka uygun, adil ve dürüst bir yargılamayı içerecek cesur kararlar vermeyi göze alamamaktadırlar. Bu durum da ulusal ve uluslararası yargı mekanizmalarının siyasete hizmet eder bir hal aldığının gösteriyor.
Yüzyılı aşan ülke tarihinde antidemokratik yasal ve anayasal değişiklikler, devlet bürokrasisindeki uygulamaları, özel olarak mahkemelerin pratiklerinin tamamını göz önüne aldığımızda bir bütün olarak devlet politikasının uygulandığı, bu politikanın kökleşmiş bir hal aldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu kurumlar içerisinde bulunan farklı dinamiklerin kökleşmiş yasal düzenlemeler ve uygulamaların arkasına sığınarak ayak diretebileceği, süreç içerisindeki gelişmelere karşı duracağı ihtimalini göz önüne almak gerek. Bu sürecin olumlu nihayete ermesini isteyen her iki tarafın yüzyılı aşan zaman diliminde bu antidemokratik yasaları, mahkemelerin, bürokratik ve askeri kurumların reflekslerini iyi bilmeleri gerekir ki olası yol kazalarını önleyebilsinler.
2013-2015 Süreci ve Sonuçsuzluk
Bugüne kadar gelinen zaman dilimi içerisinde devlet ile PKK arasında zaman zaman dirsek temasları olmuş, her defasında devlet içerisindeki farklı dinamikler bu girişimleri baltalamıştır. Buna örnek verecek olursak; Özal’ın ölümü, Necmettin Erbakan’ın başbakanlık koltuğundan indirilmesi, yine 2013/2015 sürecinde Rojava’da yaşanan gelişmeler, devletin oraya göre kendini konumlandırdığı için devam eden süreci sona erdirmiştir. Tekrar bir temas için ise hayli zorlu süreçlerden geçilmiş ve bir müzakere ortamı da büyük acılar yaşandıktan sonra başlamıştır. 2013-2015 yılları arasında başlayan süreç de hem yoğun çatışmaların olduğu hem de demokratik siyaset zemininin yargı eliyle daraltılmaya çalışıldığı bir dönemde başlamıştı. Bu süreç içerisinde gerek iç dinamikler gerekse de uluslararası dengeleri gözetecek bir alt yapı kurulmadan başlanmış, hukuksal zemini yaratılmadan, tarafların atacağı adımları ve sorumluluklarını denetleyecek bir formül yaratılmadan ilerletilmeye çalışıldığı için çok kırılgan yapıda, sonuç alınması da imkansız bir durumdu ve öyle de oldu. Süreç içerisinde müzakereler yürütülmeden sona erdi.
Avrupa Birliği uyum yasaları ile 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmelerle birlikte istenen düzeyde olmasa da belli bir standarda ulaşan yargı mekanizması, 2015 ve sonrasında ülkemizde yaşanan olaylar bizleri neredeyse 80’li ve 90’yı yıllara geri götürdü. 2015 yılından sonra otoriterleşmeye hızlı bir geçiş yaşandı ve demokratik siyasetin kanalları kullanılamaz hale geldi. Bu sırada sivil toplum yargı tehdidi altında çalışmalarını yürütmeye çalıştığı, demokratik bir toplum düzeninin oluşması adeta imkansız hal aldı. Özellikle 2016 yılındaki OHAL süreci ile birlikte temel hak ve özgürlüklerde ciddi bir geriye dönüş yaşandı, yer yer uygulamalarla geçmişe rahmet okuyacak pratikler yaşandı Milletvekilleri, belediye başkanları, siyasetçiler, gazeteciler, avukatlar ve hak temelli faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri mensubu olan binlerce insan tutuklanmış, uzun süre hapishanede kalmış ve halen de hapishanelerde kalmaya devam ediyorlar. Ceza yargılamaları ile birlikte OHAL KHK’ları ile insanların kamudan ihraç edildiği, İmralı’da uygulanan tecrit, belediyeler kayyum atanması gibi daha nicesini sayacağımız hukuksal uygulamalara insanlar maruz kaldılar. Bu uygulamalar karşısında yargı organları etkili bir hak arama yolu görevini yerine getirememiştir. İşte bu uygulamalar iktidar yargı ilişkisi bağlamında meşru olup olmama durumunu çok iyi bir şekilde kamuoyuna sunmaktadır.
Bu otoriterleşmenin yaşandığı birortamda, 2024 yılının Ekim ayında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis de anlamlandırma zorluğu yaratn konuşmasından sonra diyalog zemini oluştu. Önce Milletvekili Ömer Öcalan ve ardından İmralı Heyetinin İmralı Ada Hapishanesinde PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüştüler. Böylece yeni bir döneme girildi.
Barış Sürecinde Hukuki Gereklilikler
27 Şubat’ta Öcalan’ın yaptığı “Barış ve Demokratik Çağrısı”nın karşılık bulup hayata geçebilmesi için metinde yer almayan fakat devlet heyeti ile ortaklaşılan “Silahların Bırakılması ve Feshi İçin Siyasetin Hukuki Boyutlarının Tanınmasını Gerektirir” söylemi metnin hayat bulması için yöntemin ne şekilde olması gerektiği belirtmektedir.
Modern hukuk devletlerinin temel yapı taşlarından biri olan demokratik toplum düzeni, yalnızca siyasal katılım ve çoğulculuk ilkeleriyle değil, aynı zamanda şiddetin reddi ve çatışmaların barışçıl yöntemlerle çözümünü esas alır. Bu bağlamda, silahlı çatışmaların sona erdirilmesi ve silahlı aktörlerin silah bırakması, demokratikleşme süreçlerinin hem ön koşulu hem de doğal sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Silahların bırakılması, teknik bir güvenlik meselesinden öte, çok katmanlı bir siyasal ve hukuki dönüşüm sürecini ifade eder. Bu dönüşüm, hem bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı bir toplumsal sözleşmeye geçişi hem de geçmişle yüzleşmeyi ve toplumsal onarımı kapsayan geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.
Barış görüşmelerinde sürecin nihayete ulaşabilmesi için öncelikli olarak müzakerelere başlanmadan önceki süreci ihtiva eder, bu süreçte müzakerelere başlandığında kimlerin hangi pozisyonda görüşmelere katılacağı taraflar arasında tartışılır ve karara bağlanır. Bu süreç özellikle çok gizli yürütülür. Bir sonraki aşama da müzakere zemininin yaratılması yani tarafların ateşkes zeminini yaratacak adımlar atması ve çatışmasızlık zemininin oluşturulması, sonraki aşama da müzakere masasında ortaklaşmanın sağlanması ve anayasal/yasal değişikliklerin yapılmasıdır.
Dünya deneyimleri, yöntem açısından tecrübe katmakla birlikte her birinin çözüm süreci, süreç içerisinde başvurulan yollar, sürecin zaman dilimi çok farklılık arz etmektedir. Bazen müzakere süreçleri başlamadan önce, bazen müzakere aşamasında farklı dinamikler tarafından süreç baltalanmış, tekrar müzakere masasına dönüldüğünde en başa sararak ilerlemeye çalışılmıştır. Müzakere masasına oturmadan önce taraflar birbirlerini zayıflatmak için çeşitli girişimlerde bulunabilir, suikastlar ve saldırılar gerçekleşebilir. Örneğin Kolombiya hükümeti masaya oturmadan önce FARC’ın üç liderini öldürmüştü. Yine İngiltere/IRA, İspanya/ETA, Güney Afrika/ALNC çatışma çözüm deneyimlerinin hiçbirinde müzakere başlandığı gibi bitmemiş, süreç içerisinde defalarca kez kırılmalar yaşanmış, bazen süreçler bitirilip çatışmalı döneme geri dönüldüğü, bazen ara verildiği, ama genel itibari ile bu dönemlerin sancılı geçtiğini tarafların görmeleri gerekir. Müzakere masasında bu tür sabotaj girişimleri her zaman yaşanabilir. Her ne kadar taraflar birbirlerini zayıflatarak masaya oturmak isteseler de bu tür sabotajlar süreci baltalayan ve uzatan adımlar olduğu unutulmamalıdır. O yüzden tarafların öncelikle müzakere masasına oturmadan belirli ilkelerde ortaklaşması gerekmektedir. Her iki tarafın da çözüm motivasyonundaki iradelerinin sürekli olması gerekmekte, tarafların bu müzakere masasına dönemsel kaygılar ya da zaman geçirme, karşı tarafı tuzağa çekme vb. reflekslerle yaklaşmaması müzakere masasının ayaklarının kırılgan olmasının önünü alır.
Her dünya deneyimi farklı zaman dilimi içerisinde çözülmüş, bazen bozulan süreçlerin başa sarması motivasyonu ciddi anlamda etkilemiş, zamana yayılmasına neden olmuştur. Mevcut ülkemizdeki süreçte taraflar birbirini yenemediklerini kabul ettikleri ve Ortadoğu’nun konjonktürel durumu bunu zorladığı için başlamıştır. Dünya örneklerinden ve önceki çözüm sürecinden edindiğimiz izlenim sürecin tıkanan noktalarında başa sarmamasının önünü alacak yöntemlerle ilerlemek gerekmektedir. Bunun bir ayağını doğru siyaset yürüterek, diğer ayağını da sürecin aşamalarında gerekli olan hukuki düzenlemeleri yaparak geliştirebilir. Doğru siyaset topluma süreci kavratmak ve sürece sahiplenmeyi sağlar, hukuksal düzenlemer ise güvenli bir zeminde ilerlemeyi gerçekleştirir. Hukuksal düzenlemeler sadece kanun değişikliğini ihtiva etmez, ayrıca bürokraside sürecin ruhuna uygun ve gerekli adımların atılmasıdır. Mahkemelerden düşman ceza hukuku mantığını terk edilmesi ve adil kararlar vermesini de içerir. Önceki süreçte hukuksal düzenlemeleri yapmayı bırakalım, pratikte hukuksal düzenleme gerektirmeyen bürokratik adımları dahi atmaktan imtina edilmiş, uygulamada ki sorunların devlet içerisindeki başka dinamiklerden kaynaklandığı iddia edilmişti. En bariz örneği ise hasta tutsaklar olmuştur. Devlet heyeti, hasta tutsaklar öncelikli gündem olmasına rağmen, bu konuda her iki taraf da ‘mutabık’ olmasına rağmen bürokratik engeller nedenlerle engellendiği iddia edilmiştir. O yüzden yapılacak hukuki düzenlemeleri hayata geçirecek kamu görevlilerinin ve yargı mensuplarının sürecin doğasına uygun hareket etmelerinin sağlanması gerekir. Yani idari ve yargısal pratiğin iyileştirilmesi elzemdir.
Taraflar ilk defa diyaloga girmedikleri için önceki diyaloglarda yapılan hatalar tarafların birbirine olan güvenini zedelemiştir. Bu güvensizlik daha fazla Kürt toplumunda oluşmuştur. Kürt halkı hem yüzyıllık tanınmama halinin oluşturduğu olumsuz hafıza hem de önceki sürecin nihayete erememesinden kaynaklı olarak bir an önce somut adımların atılmasını beklemektedir. Somut adımların atılması geciktikçe sürece olan inancında ciddi anlamda bir gerileme yaşanabilir.
Yukarıda dile getirdiğimiz her aşama uzun sürebilir, beklenen düzeyde ilerlemeyebilir ama kendi içinde her iki tarafa ayrı ayrı sorumluluk yükler. Çözüm açısından iradenin azalmaması gereken bir pozisyon içermelidir. Abdullah Öcalan çağrı yaptı, Örgütte çağrıya karşılık verdi, bunun sonucu hem fesih kararı alındı hem de öz savunma dışında hiçbir durumda çatışmasızlık halini bozmayacağını belirtti. Bunun sonucu gerek PKK gerekse de Kürt halkı devletin somut adımlar atmasını beklemektedir. İşte bu noktada Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde açıklamış olduğu çağrı ve sonrasında belirtilen hukuki boyutun gereklerinin yerine getirilmesi koşulunu devletin yerine getirmesi gerekmektedir. Şu aşamaya kadar atılan adımlar müzakere masasının koşullarını yaratmak ve olası kazalara karşı yol temizliği yapmaktı. Bu dönem sorunsuz bir şekilde atlatıldı, bu aşamada artık müzakere masasına oturma, masada tartışma ve sonuç almaya dair adımların atılması gerekmektedir. Müzakere masasında tartışılacak konular ve gündemler için yasal değişikliklere başlanmalıdır. Şu an meclis bünyesinde bir komisyon oluşturulması, silahların bırakılması gündemi ilk konu olarak müzakere masasının üzerinde bulunmakta. Öncelikle müzakere sürecinin bir şemsiye yasasının bulunması gerekmektedir. Bu yasanın kapsamı net ve müzakere masasını ve sürecin taraflarını korumalı. İçinde bulunduğumuz süreç olağan bir süreç olmayıp insanların hukuki güvenliklerinin yasal güvence altına alınması gerektirir. Önceki süreçlerde sürecin ceremesini en fazla sürecin yürütücüleri çekmiş, yargılamaya maruz kalmışlardır. Savcılar ve hakimler başlatılan soruşturmalarda yargılananlara “Siz neden Adaya, Kandil’e gittiniz, bu açıklamayı neden yaptınız?” gibi sorularla insanları hem zor durumda bırakıyor hem de kanaatlerini bu durum etkiliyor, o yüzden şemsiye bir kanuni düzenleme, müzakere masasındaki gündemler konuşulmaya başlanmadan hayata geçirilmesi gerekmekte. Ardından meclis çatısı altında komisyonun kurulması ve silahların bırakılması konularına geçileceği ön görülmelidir.
Şemsiye yasadan sonra müzakere masasında konuşulup ortaklaşılan her bir konunun ihtiyacı temelinde bir yasal düzenlemesinin yapılması gerekir. Müzakere masasının çalışma koşullarının sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için beklenen yasal değişiklikler; ‘PKK’li gerillaların yasal statüleri, ülkeye dönecekler açısından hukuki güvenliklerinin sağlanarak yargılamaya maruz bırakılmamaları, PKK üyesi olmak, örgüte yardım etmek, ülkenin birliği ve bütünlüğünü bozmak, örgütün propagandasını yapmak suçlamaları ile ilgili yargılamaları devam vatandaşlar hakkında mevcut davalarının sonlandırılması gibi konularda ve yasal düzenleme gerektirmese bile hasta tutsakların ve infazı yakılan mahpusların tahliyesi gibi konularda öncelik sonralık durumu gözetilerek’ şeklinde sıralanabilir. Bu değişiklikler müzakere masasında temel tartışma konusu olan kimlik, anadilde eğitim, yerel yönetimleri güçlendirilmesi gibi yasal ve anayasal değişikler öngörülen konuların daha rahat tartışılmasını da sağlayacak, masanın müzakere konularını sadeleştireceği için tarafların elini rahatlatacaktır.
Değişiklik yapıldığı taktirde yasal değişikliklerin hayata geçirilmesi için yargı organlarına ve bürokrasiye gerekli enformasyonlar yapılmalıdır. Çünkü içinde bulunduğumuz otoriterleşme ortamı sadece yasal düzenleme ile aşılacak bir durum olmayıp, aynı zamanda bu yasaların uygulanma probleminin de aşılması gerektirir. 27 Şubat Çağrısının başlığı da bu durumu çok iyi özetlemektedir. İhtiyaç duyulanın hem barış hem de demokrasi olduğu söylenmiştir. Bu açıdan mesele sadece teknik olarak yasal değişiklik değil ayrıca demokratik toplumun koşullarının da oluşturulmasıdır. Ancak bu yapılabilirse süreç başarıya ulaşır.
Yasal değişiklikle birlikte bu değişikliklerin toplum tarafından içselleştirilip anlamlandırılabilmesi için de demokratik siyaset kurumları, sivil toplum örgütleri, yazarlar, aydınlar tarafından bir dizi çalışmalar planlanmalı, halka bu mesele anlatılıp halkın bu sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Bu çalışma da mecliste kurulacak komisyonun bünyesinde yürütülebilir. Burada anlatılacak konu sadece barış kavramı değil, barış ile birlikte demokratik toplumun inşası birlikte ele alınmalıdır. Sadece barış ele alındığında devlet ile örgüt arasında kazanan-kaybeden tartışması da başlar, kısır döngüye yol açabilir. Demokratik toplum inşasının gerekliliği ülkede mevcut otoriter yapının son bulması adına da önem arz etmektedir. Bu süreç içerisinde demokratik kitle örgütlerinin sadece yasal düzenlemelere güvenip beklememeleri gerekir, yasal değişiklikler tek başına yetmez buna demokratik mücadelenin enstrümanları ile güç vermek gerek.
Demokratik Toplumun İnşası
Silahlı çatışmalardan çıkış sürecinde, toplumsal barışı inşa etme amacına yönelik olarak geçiş dönemi adaleti mekanizmaları önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, geçmişte yaşanan sistematik hak ihlallerinin açığa çıkarılması, mağdur haklarının tanınması, adaletin tesisi ve gelecekte benzer ihlallerin önlenmesi hukuki açıdan zaruridir.
Toplumsal uzlaşmanın sağlanmasında, yalnızca hukuki değil aynı zamanda etik ve tarihsel bir sorumluluk da söz konusudur. Hakikat komisyonları bu çerçevede, geçmişin karanlık alanlarının aydınlatılmasına, mağdurların tanıklıklarının kayıt altına alınmasına ve devlet-toplum ilişkilerinde güvenin yeniden tesis edilmesine katkı sunmaktadır.
Silahların bırakılması süreci, yalnızca çatışmasızlık haliyle sınırlı olmayan; aynı zamanda hukukun üstünlüğünün ve demokratik normların tesisiyle birlikte yürütülmesi gereken çok boyutlu bir süreçtir. Bu süreçte hukuk, hem geçmişle hesaplaşmanın hem de geleceğin inşasının temel aracıdır.
Barış ve demokratik toplum çağrısı, yalnızca bir retorik değil, güçlü bir normatif zemindir. Bu zeminin tahkim edilmesi, çatışma dinamiklerinin hukuki ve siyasal araçlarla dönüştürülmesine bağlıdır. Nihai hedef, şiddetin değil müzakerenin, silahın değil hukukun, dayatmanın değil katılımın egemen olduğu bir toplumsal düzenin inşasıdır.
Müzakere sürecinde Kürtlerin hedefi temel hak ve özgürlükler noktasındaki taleplerini bir seviyeye çıkartmak, bu seviyeden sonrası içinde demokratik siyaset içerisinde mücadele zeminin devam ettirmek. Daha önceki süreçlerin sona ermesinden hemen sonra devletin Kürtlere yönelimi daha şiddetli ve ağırdı. Bu sürecin amacı ise bir daha geriye dönmemek ve ülkede çatışmasızlık halini sona erdirip demokratik siyasetin önünü açmaktır. Zira her bozulan süreç bizleri kuyunun daha derinine indirmekte, daha sonra toparlamak, tekrar bir müzakere sürecini başlamak için daha fazla emek harcamak gerekiyor.
Kürtler, yüzyıl önce başlayan ulus-devletler serüveninde tüm dünya güçleri tarafından yok sayılarak yüz yıllık bir yalnızlığa mahkum edilmiş ve unutulmaya bırakılmıştır. Kürtler bu yüzyıllık süre içerisinde tarihin gerisinden gelerek koşan bir atın peşinden gider gibi bir mücadele vermiş, demokratik siyaset zemininde verilen mücadele dünya halkları nezdinde yüzyıllık bir yalnızlığı aşarak yüzyılın akı olmuşlardır.
Yoruma kapalı.