Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Uzlaşmanın Önemi

Mehmet Reşit

 

 Türkiye’de 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyetin ikinci yüzyılının nasıl gerçekleşeceği tartışması gündemdeki sıcaklığını koruyor. İki yıl önce AKP iktidarı, ikinci yüzyılı “Türkiye Yüzyılı” olarak ilan etmişti. Abdullah Öcalan da 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda bu konuya yer verip, “Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz” diyerek, yöntem konusunda da “Demokratik uzlaşma temel yöntemdir” belirlemesinde bulundu. Bunun üzerine AKP kanadı yeniden “Terörsüz Türkiye” kavramını daha sık ve yüksek sesle dillendirmeye başladı.

Peki Cumhuriyetin demokrasi ile taçlandırılması nasıl gerçekleşecektir? Sorunların çözümünde başvurulması gereken demokratik uzlaşma yönteminden ne anlamalıyız? Belli ki bu sorular çerçevesinde Cumhuriyetin ikinci yüzyılını tartışmak daha anlamlı olacaktır.

Bazılarınca pek anlamlı gözükmese de öncelikle “Terörsüz Türkiye” deyiminin son derece sığ, dar ve hakikati maskeleme amaçlı olduğunu belirtmeden geçmemeliyiz. Çünkü Cumhuriyetin yaşadığı bugünkü sorunları sadece “Terör” kavramına indirgemek gerçekten çok yetersiz olur. Kaldı ki “Terör” kavramı da son derece müphemdir. Çünkü, okuyan çok haklı olarak “Hangi terör?” sorusunu sorabilir. Ve bu soruya “devlet terörü” cevabını vereceklerin sayısının yarıdan fazla olacağı da açıktır.

 

Yıkıntıları Üzerinde Kurulan Cumhuriyet

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılını öngörebilmek için, kısa da olsa kuruluş ve gelişme özelliklerine bakmak daha anlamlı ve öğretici olabilir. Çok iyi biliyoruz ki, Birinci Dünya Savaşında yenilen Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyet ilan edilirken, birkaç yıllık meclis dışında fikri ve kurumsal hazırlık pek yoktu. İmparatorluk savaşta yenilmiş ve yıkılmıştı. Ortada 600 yılı aşan bir hanedanlık geleneği vardı. Halifelik kurumu varlığını sürdürüyordu. Türk-İslam sentezci İttihat ve Terakki Yönetimi ise demokrasiden daha çok merkeziyetçi bir yapıya sahipti. Bu ortamda Mustafa Kemal, denebilir ki diğer her şeyden çok daha fazla olarak cumhuriyet ilanını tek başına gerçekleştirdi.

Kemalist Hareketin cumhuriyet ilanına nasıl ulaştığı konusu da burada büyük önem taşımaktadır. Bilindiği gibi, sonunda cumhuriyet ilan eden hareket, esas olarak üç temel güce dayandı. Dıştaki temel dayanağı, Rusya’daki Ekim Devrimi ve onun üzerinde yükselen Sovyetler Birliği’nin desteğiydi. İçte dayandığı bir güç Kürt halkının desteği, diğer güç ise Kâzım Karabekir yönetimindeki Doğu Ordusuydu. Mustafa Kemal’in Samsun, Amasya, Erzurum ve Sivas hattını izleyerek Ankara’ya ulaşması bir tesadüf değildi. Yine bu hatta oluşturulan Misak-ı Milli’nin “Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar” biçimindeki vatan tanımlaması da boşuna değildi.

Burada Kemalist Hareketin cumhuriyet olurken başlangıç ilkelerini tersine çevirdiğini özellikle belirtmeliyiz. Bu değişikliğin de 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasında gerçekleştiği bilinmektedir. Kemalist Hareket, Lozan’da Sovyetler Birliği’ne karşı olma temelinde önceki düşmanları İngiltere ve Fransa ile anlaştı. Yine Kürt halkının varlığını yok sayma temelinde Lozan Antlaşması imzalandı. Yani Birinci Dünya Savaşının galipleri ve küresel kapitalist hegemonyanın kurucuları olarak İngiltere ve Fransa; Sovyetler Birliği’ne karşılık, Kürtsüz bir Ortadoğu yaratma karşılığında Kemalist Harekete devlet ilan etme ve Ortadoğu ulus-devlet yapılanmasına öncülük etme hakkı ve de görevi verdi. Ayrıca en çok desteği alınanlardan Kâzım Karabekir’in daha sonra başına nelerin getirildiği de bilinmektedir.

Aslında çok bilinçli ve örgütlü olmasa da 1920-23 arasında yaşanan kurtuluş savaşının belli bir toplumsal temeli vardı. Yani demokratikleşmeyi geliştirecek bir toplumsal ve siyasal zemin söz konusuydu. En başta Kürtlerin belli bir örgütlülüğü mevcuttu. Yine Anadolu’daki diğer toplulukların da belli bir örgütlenmeleri ve bu temeldeki mücadeleleri söz konusu oldu. Çok güçlü ve örgütlü değildi ama, eğer esas alınıp üzerinde durulsaydı cumhuriyete gidiş belli bir demokratikleşmeyle birlikte olabilirdi. Fakat Mustafa Kemal öncülüğündeki siyasi elit, savaştan yenilerek çıkmış olmanın, İngiltere ve Fransa gibi güçlerin işgale kalkışmasının ve zayıflığın verdiği ruh haliyle daha çok merkezileşme eğilimine sahipti. Kültürel olarak Osmanlı yönetim kültüründen geliyorlardı. İttihatçı kadro yönetimde hızla etkili oldu. Farklılıkların alternatif yönetim geliştireceği korkusu yönetim ortamına hep hakîm oldu. Sonuçta Osmanlı mutlakiyeti ve meşrutiyeti ile Halifelik aşılarak cumhuriyet ilanına ulaşıldı; ancak ilan edilen cumhuriyet daha çok biçimsel ve merkezi kaldı, orduya dayalı bir yapı kazandı. M. Kemal ve İnönü dönemleri böyle ifade edilebilir.

Türkiye’de cumhuriyetin şekillenmesi ve demokrasiye açık hale gelmesi açısından İkinci Dünya Savaşı sonrası bir şans olabilirdi. Fakat ABD-Sovyet bloklaşmasının ve ardından yaşanan iki dünya savaşının yarattığı korku, Türkiye’deki yönetim kadrosunu çok daha fazla ihtiyatlı ve tutucu hale getirdi. İki blok arasında kendi demokratikleşmesini yaşama yerine, sırtına bir tarafa dayamayı ve kolay yönetim anlayışını ifade eden bir tarzda 1952 yılında NATO bloku içinde yer alındı. Zaten tam şekillenmemiş olan cumhuriyeti bu sefer doğrudan NATO şekillendirdi; tamamen NATO’nun Ortadoğu çıkarlarına ve Sovyetler Birliği karşısındaki mücadeleye göre şekil aldı. Bu süreç 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri olarak işleyip askeri vesayet iyice perçinlendi. Bu dönemde cumhurbaşkanları bile genelkurmay başkanlarından seçildi.

Söz konusu askeri darbeler, cumhuriyetin merkezi ve oligarşik yapısını daha da geliştirip güçlendirdi. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi, toplumdan, demokratik hak ve özgürlüklerden duyduğu korkuyla devlet sistemini tam bir askeri-faşist temelde yeniden şekillendirdi. Türkiye gerçeğine uymayan ve Türkiye toplumuna çok dar gelen adeta bir deli gömleği toplumun üzerine geçirdi. 45 yıldır hala bu sistem yaşıyor ve esas olarak toplum bununla yönetiliyor. AKP-MHP ittifakının getirdiği “Cumhurbaşkanlığı sistemi” de esas olarak merkezi oligarşik yapıyı daha da güçlendirmiş bulunuyor.

Türkiye deneyimine bakınca insan devlet yönetiminin genelde korku üzerine kurulmuş olduğunu çok daha açık görüyor ve iyi anlıyor. Herhalde buna “İktidar korkusu” deniyor. Korkuya dayalı bu yönetim gerçeği tüm devletler açısından genel olsa da Türkiye Cumhuriyeti yönetimlerinin korkusu geneli de kat kat aşıyor. Kuşkusuz bunun da merkezinde “Bölünme korkusu” bulunuyor.

“Bölünme korkusu” Osmanlı İmparatorluğu’nda 17 ve 18. Yüzyıllardan itibaren en çok yaşanan korku oluyor. Bu, önce Hristiyan toplumların İmparatorluktan kopacağı korkusu olarak doğup gelişiyor. 19. Yüzyılda Arap toplumunun İmparatorluktan kopacağı korkusu yaygın yaşanıyor. Nitekim Birinci Dünya Savaşı içinde Arap toplumları İngiltere ve Fransa denetiminde ayrı devletler olarak şekilleniyor. 1915’de Ermeni ve 1924’te Süryani katliamları yaşanıyor. NATO’ya girdikten üç yıl sonra 6-7 Eylül’de Rumlar yağmalanıp sürülüyor.

19. Yüzyılda Avrupa aydınlanmasının kısmi bir etkisi olsa da 20. Yüzyılın başında İttihat ve Terakki Yönetiminin Türk-İslam sentezci bir çizgiyi geliştirmesi, bu etkinin olumlu boyutunun yansımasını yok ediyor. Kurtuluş savaşı sırasında Çerkez Ethem gibi güçlerin varlığı Kemalist Hareket içinde bölünme korkusunu artırıyor. 1925’ten itibaren ise “Bölücülük” Kürtlerle özdeşleştirilerek herkese tam bir “Bölünme sendromu” yaşatılıyor. Bu temelde cumhuriyet, tümüyle bir Türk, Sünni ve erkek cumhuriyet haline getiriliyor. Türk, Sünni ve erkek olmayan toplum ve bireyler üzerinde çok yoğun bir sömürgeci ve soykırımcı baskı uygulanıyor.

Demokrasisizlik Türkiye’de tek boyutlu ve sadece yönetimde değildir; tersine çok boyutludur, zihniyette, ideolojide, sosyal yaşamda, ekonomide, sanatta her alanda yaşanmaktadır. “Kürt düşmanlığı” temelinde ırkçı-şoven yaklaşımlar, tekçi faşist zihniyet örgütlü bir devlet politikası halinde insanlara verilmektedir. “Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak,..” gibi ırkçı faşist nakarat, yöneticiler tarafından sürekli tekrarlanmaktadır. Kuşkusuz demokratikleşme önündeki en temel engel, Kürt halkının varlığını ve demokratik haklarını inkâr eden zihniyet ve siyasettir. Diğer alanlardaki demokratikleşememe de buna bağlı olarak yaşanmaktadır. İşçi ve emekçilerin, kadın ve gençlerin en ufak demokratik talepleri, esasta Kürtleri hedefleyen “Terörle mücadele” kapsamında ve bu gerekçeyle boğulmaktadır.

 

Demokratikleşmenin Kilidi Kürt Sorunun Çözümüdür

1925’ten beri Kürt sorunu ve bunun yarattığı çatışma durumu yüz yıldır Türkiye demokratikleşmesinin en büyük handikapı konumundadır. Osmanlı’da olmayan bu sorun, zihniyet ve siyaset düzeyinde ilk olarak İttihat ve Terakki yönetiminde açığa çıkarılmış, cumhuriyet de buradan devralmıştır. 1920-23 döneminde Kürt desteğinde yürütülen savaş sürecinde Kürtlere verilen “Özerklik” sözünün, Lozan’da İngiltere ve Fransa ile anlaşma temelinde gündemden düşürülüp yerine getirilmemesi, Kürtlerde derin bir hayal kırıklığı ve tepki yaratarak yüz yıldır süren direniş ve çatışma durumuna yol açmıştır. Kendi inkârcı ve imhacı zihniyet ve siyasetinin yol açtığı bu çatışmalı durumu nedenine bakarak çözeceğine, sonucuna bakarak düşmanca ezmeyi ve yok etmeyi esas alması Türkiye’nin imkânlarını adeta tümden tüketmiştir.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girilmiş olduğu bu süreçte, mevcut Kürt karşıtı zihniyet ve siyasetle cumhuriyet tamamen tıkanmış, artık yürüyemez hale gelmiştir. PKK öncülüğündeki Kürt direnişinin elli yıl sürmesi ve tüm saldırılara rağmen ezilip tasfiye edilememesi, adeta Türkiye’nin kaynaklarını tümden tüketmiştir. Bunun içindir ki AKP Yönetimi, bir yandan toplum üzerindeki sömürüyü kat kat artırırken, bir yandan da doğa üzerinde tam bir yağma ve talan saldırısı geliştirmiştir. Bugün Türkiye’de olduğu kadar hoyratça bir doğa ve toplum sömürüsü herhalde dünyanın hiçbir bölgesinde yoktur.

Günümüzde bu duruma bir de Üçüncü Dünya Savaşının Ortadoğu’da geldiği düzey ve Türkiye açısından oluşan çok ciddi tehdit eklenmiştir. Kapitalist modernite sistemi, İsrail denetimindeki yeni enerji yolu projesiyle Ortadoğu’da yeni bir hegemonya şekillendirmeye çalışmaktadır. 1991’de Körfez Savaşıyla bu süreci başlatmış, 7 Ekim 2023 Gazze savaşıyla da yeni ve son aşamasını geliştirmiştir. Gazze, Lübnan ve Suriye ardından İsrail ve ABD şimdi de İran’a saldırmakta, İslami rejimi yok etmek istemektedir. Belli ki İran’dan sonra da sıra Türkiye’ye gelecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail hegemonyasına boyun eğmesi istenecektir. Eğer Kürt özgürlüğü temelinde Türkiye kendini demokratikleştirmezse, o zaman ya İsrail ile savaşacak ya da İsrail’e tümden teslim olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin başka bir şansı kalmamış gibidir.

Görülüyor ki, demokratikleşemeyen cumhuriyet ikinci yılına girişte tam bir tıkanma ve tehdit altındadır. Birinci yüzyılda olduğu gibi Kürt karşıtı ve demokratikleşemeyen yapısıyla kendini sürdürmesi ve ikinci yüzyıla devam etmesi mümkün değildir. Abdullah Öcalan’ın belirttiği gibi, ancak demokrasiyle taçlandırılırsa ikinci yüzyılda kalıcı olup süreklilik sağlayabilir. Demokratikleşmenin kilidi de Kürt sorunun çözümüdür, Kürt karşıtlığından vazgeçilmesi ve tarihi Kürt-Türk kardeşliğinin yeniden yaratılmasıdır. Ancak “Bölücülük korkusunu” atar ve Kürtlerle kardeşleşirse, Kürt karşıtı faşist ve soykırımcı zihniyet ve siyaseti değiştirirse, kardeşlik hukukunu yeniden geliştirirse, işte o zaman diğer tüm sorunlarının da çözüm yolu açılır ve Türkiye’nin demokratik yeniden yapılanması gelişir.

Bunun için de kuşkusuz iki temel şey gereklidir. Birincisi, cumhuriyetin demokrasiye duyarlı hale gelmesi, demokratik toplumun varlığını ve onunla demokratik uzlaşma içinde birlikte yaşamayı kabul etmesidir. Bu da tekçi zihniyet ve ideolojik yapılanmayı aşması, farklılıkları kabul edip eşitliklerini öngörmesi, çoğulcu ve katılımcı bir yönetim ve yaşam tarzını esas almasını gerektirir. İkincisi ise, demokratik toplumun örgütlü ve etkin hale gelmesidir. Bunun için, bir yandan devletten gelen engelleme ve baskıları kırabilmek için sürekli demokratik siyasi mücadeleyi geliştirmek, diğer yandan ise sürekli bir eğitim ve örgütlenme ile demokratik toplum inşasını geliştirmek gerekir.

Çok açık ki, demokratik toplum ile devlet karşıtlığı tarihseldir. Her ikisinin de kendine göre bir anlamı ve olumlu veya olumsuz işlevi vardır ve bunların değerlendirilmesi elbette ayrı bir şeydir. Burada önemli olan husus, demokratik toplum ile devletin birbirini yok etme temelinde karşıtlaşmaması ve böyle bir çatışma durumuna yol açmamasıdır. Yani diyalektik karşıtlığın doğru işletilmesi, birbirini yok etme temelinde işletilmemesidir. Elbette farklılıkları ve karşıtlıkları ortadan kalkmaz, yine aralarındaki mücadele sona ermez; ama bu mücadelenin birbirini yok etme temelinde yürütülmemesi, mücadele ve uzlaşma çizgisinin birlikte işletilmesidir. İşte “demokratik uzlaşma” ile kastedilen bu olmaktadır ve bu da ancak sağlam bir demokratik hukuk boyutuna dayalı olarak demokratik siyasetle yapılır.

Hep uzlaşma olmayacağı gibi, hep mücadele de olmaz. Mücadele ve uzlaşma diyalektiğini zaman ve mekân temelinde iyi işletmek gerekir. Buna da ‘demokratik uzlaşma’ denmektedir. Demokratik uzlaşmayı boyun eğme, teslimiyet ya da yenilgi olarak ele almamak ve bunlarla karıştırmamak gerekir. Demokratik uzlaşma da bir mücadele ve sorun çözme yöntemidir ki, yerinde ve zamanında kullanıldı mı en etkili biçimde sorun çözücü olur.

Çok açık ki, günümüz Türkiye’sinin hem doğru bir demokratik zihniyet ve siyasete ve hem de demokratik uzlaşmaya ihtiyacı vardır. Mevcut cumhuriyetin yaşadığı tıkanma ve çıkmaz ile karşı karşıya bulunduğu tehlike kesinlikle bunu gerektirmektedir. Bu anlamda Devlet Bahçeli’nin bazı açıklama ve çağrıları son derece yerinde ve anlamlı olmuştur. Diğer muhalefet partilerinin de bu düzeye gelmesi ve AKP üzerinde de bunun için demokratik baskı uygulanması gerekir. Bu temelde demokratik toplumun inşası geliştirilir ve cumhuriyet demokratik topluma duyarlı ve onunla birlikte yaşar hale getirilirse, sorunların çözümünde demokratik uzlaşı yöntemini herkes esas alıp etkili kullanırsa, işte o zaman tıkanma ve tehlike aşılıp cumhuriyetin ikinci yüzyılı kalıcı ve sürekli hale gelir.

Cumhuriyetin yaşadığı mevcut tıkanma ve tehlike ortamında Abdullah Öcalan’ın demokratik çözüm içeren Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Türkiye açısından gerçekten ön açıcı olmuş ve çok büyük bir şans ve imkân oluşturmuştur. Hem demokratikleşme projesi ve hem de demokratik uzlaşma yöntemi Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların çözümünü vermektedir. Elli yıllık büyük mücadele ve kırk yıllık savaş ardından ve süreci doğru okuma temelinde oluşturulan bu çözüm çabalarının anlaşılmayacak ve eleştirilecek bir yanı yoktur. Tersine tüm demokratik ve yurtsever kesimlerin elbirliği ederek söz konusu çözüm projesini gecikmeden hayata geçirmek gerekir.

Hakikat böyle olmasına rağmen, tarihlerinde ciddi bir çalışma yapmamış ve gelişme sağlamamış olan ve her adımda da Abdullah Öcalan’a karşı çıkıp engel olmaya çalışan küflenmiş bazı çevrelerin, bu kadar ciddi ve özverili çalışma yapan Öcalan’a saldırmaları ve karalama kampanyası geliştirmeye çalışmaları gerçekten çok kötü bir durumdur. Bu tür çevreler, mevcut tutumlarıyla Abdullah Öcalan’ı doğrulamakta ve yüzkarası Judenratlar olduklarını ortaya koymaktadırlar. Öyle anlaşılıyor ki, Abdullah Öcalan’ın düşünce ve çabaları maskelerini daha çok düşürmekte ve böylelerini çılgınca davranışlara sürüklemektedir. İnanıyoruz ki, gerçek yurtsever ve demokratlar zaten bu zevatı çok iyi tanımaktadır ve onların karalama kampanyasına itibar etmeyerek doğru yolda çözüm çabalarını sürdüreceklerdir.

Sonuç olarak, çok açık bir biçimde görülüyor ki, Abdullah Öcalan’ın önerdiği Barış ve Demokratik Toplum Projesi ile demokratik uzlaşma yöntemi Kürtler ve Türkiye toplumunun kurtuluşu açısından ilaç gibidir. Bu proje ve yöntem uygulanırsa Türkiye demokratikleşir, onun için de Kürtlerin özgürlüğü sağlanır. O halde tutarlı tüm yurtsever ve demokratlar bu yöntemi esas almalı ve önerilen projenin hayat bulması için gece-gündüz çalışmalıdır. Tabi daha fazla katkı sunup rol oynayabilmesi için de Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü talep edip, bu temeldeki mücadeleyi de geliştirmelidir. Kürtler ve Türkiye halkları için, Aleviler ve diğer dinsel gruplar için, kadınlar ve gençler için, işçi ve emekçiler için kurtuluş mümkündür; ancak bunun yolu Kürt özgürlüğüne dayalı Türkiye demokratikleşmesinden geçmektedir. Tüm kesimlerin daha çok örgütlenip birleşerek bu mücadeleyi geliştireceklerine ve cumhuriyetin ikinci yüzyılını demokrasi ve kardeşlik yüzyılı haline getireceklerine inanıyoruz!

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.