Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Üzerine Bir Değerlendirme
Bülent Aşa
Tarihsel açıdan bakıldığında devletlerin yerinden yönetimin prensibini kabul etmeleri birtakım tarihsel toplumsal mücadeleler sonrasında gerçekleşmiştir. Yerinden yönetim kavramının Avrupa ülkelerinde bir yönetim prensibi olarak 19. Yüzyılın başından itibaren kabul görmeye başlamasının gerisinde 1830 ve 1848 devrimlerinin etkisi bulunmaktadır. Bu devrimler sonrası Avrupa’da mutlak monarşilerin zayıflamasıyla yerinden yönetim prensibi pek çok ülkede anayasal olarak tanınmıştır.
Ulus-devlet modelinin homojen toplum varsayımına dayanması, farklı etnik kimliklerin siyasal ve yönetsel düzeyde temsil edilmesini zorlaştırmıştır. Ulus-devlet modelinin merkeziyetçi yapısı, özellikle etnik, kültürel ve dilsel farklılıkların bulunduğu ülkelerde siyasal gerilimleri derinleştirmiş ve demokratik temsil sorunlarını gündeme getirmiştir. Gelinen aşamada ise Avrupa’daki katı merkeziyetçi ulus-devletler, ulusal ve azınlık sorunlarının çözümünde yerel özerkliği bir model olarak kabul ederek dönüşümü gerçekleştirdiler. Böylesi bir noktada da “yerel demokrasinin” rolü daha çok ön plana çıkıyor.
Bu bağlamda yerel demokrasinin en geniş uygulama alanı bulduğu yerler ise yerel yönetim birimleridir. Belediyeler, il genel meclisleri, muhtarlıklar, kent meclisleri, komünler gibi siyasal ve toplumsal yapılar yerel yönetim mekanizmalarını oluşturur. Yerel demokrasi “yerel ve dar ölçekte kendi kendini yönetme hakkı” olarak ilk kez komünlerle ortaya çıkmıştır.
Yerel yönetimler, demokrasinin başlıca değerleri olan katılım ve temsil mekanizmalarıyla halkın kendi kendini yönetmesine imkân tanıyan ve toplumun demokratikleşmesini sağlayan kurumlardır. Bir ülkede yerel demokrasinin gelişmesi öncelikle o ülkede demokrasinin kendisinin gelişmesine bağlıdır. Zira yerel demokrasi anti-demokratik bir ortamda gelişemez. Bu nedenle demokrasinin öncelikle bir siyasal kültür olarak ele alınıp geliştirilmesi gerekmektedir.
Yerel demokrasinin önemli savunucularından olan Alexis de TocqoueviIle bunu şu sözleri ile savunmaktadır: Hür halkın asıl gücü kasabalardadır. İlkokullarda ilim ne ise, komünal kurumlarda da hürriyet odur. Bu kurumlar hürriyeti halkın emrine arz ederler. Halka hürriyeti kullanmanın zevkini tattırırlar ve ondan istifade etmeye alıştırırlar. Komün kurumlarına sahip olmayan bir millet hür hükümet kurabilir fakat asla hürriyet fikrine sahip olamaz. Tocqueville’e göre, demokrasinin beşiği yerel demokrasidir ve özgürlüğün temelinde ortak çıkarları adına örgütlenen halk vardır. Tocqueville yerel demokrasi kavramını, seçimlerin alt ölçeği olarak değil; yurttaşın kamusal yaşama fiilen katıldığı, sorumluluk aldığı ve ortak meseleleri tartışarak siyasal olgunluk kazandığı düzey olarak tanımlar. Bu bakımdan Tocqueville’in düşüncesi, bugün Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın savunduğu demokrasinin ilk düzeyi anlayışıyla da uyumludur. Avrupa Konseyi de yerel toplulukları demokrasinin ilk kullanım alanı ve yerel özyönetimi korunan bir hak olarak tanımlar.
Yerel demokrasi kavramının Avrupa’da gerçek anlamda kurumsallaşması ise, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile olmuştur. Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerinden yönetim ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi amacıyla oluşturulmuş önemli bir siyasal ve hukuki çerçeve sunmuştur. Özellikle çok kimlikli ve çok kültürlü toplumlara sahip Avrupa ülkelerinde etnik ve demokratik sorunların çözümünde bu şart, önemli bir araç olarak değerlendirilmiştir.
Abdullah Öcalan 16 Şubat 2026 tarihinde Dem Parti İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmede; “Demokratik bütünleşmenin ruhuna uygun olan, bir yerel demokrasinin varlığı ve kurumsallaşmasıdır. Suriye için de önerdiğimiz de budur. Yerel demokrasi dediğim şu: Bir kent ya da köy olabilir, bunların kendilerini özgürce ifade etme ve kendilerini yönetme hakkı olmalıdır. Yerel yönetimin şartları belli. Ayrı devlet, bölge demiyorum. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın toplumsal gerçekliğimizle uyumlu ve genişletilmiş bir hali de buna güçlü bir dayanak olur” belirlemesinde bulunmuştur.
15 Ekim 1985’te imzaya açılan ve 1 Eylül 1988’de yürürlüğe giren Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin demokratik sistem içerisindeki rolünü güçlendirmeyi hedefleyen uluslararası bir sözleşme niteliği taşımaktadır. Şart, bugün Avrupa Konseyi’nin 46 üye devletinin tamamı tarafından onaylanmıştır. Avrupa Konseyi bu metni, yerel özerklik ilkelerini tanımlayan ve koruyan ilk çok taraflı bağlayıcı hukukî araç olarak nitelendirmektedir. Şart, yerel demokrasiyi soyut bir ilke olarak değil yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliğini güvence altına alan belirli asgari standartlarla birlikte bir hak olarak tanımlanmaktadır.
Bu yönüyle Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, demokratik katılımın artırılması ve merkeziyetçi yönetim anlayışının demokratikleştirilmesi bağlamında Kürt sorununun demokratik çözümü açısından önemli bir referans noktası oluşturmaktadır. Şart’ın içeriğinde belirleyici olan kavram ise “yerel özerklik”tir.
Türkiye’de Yerel Yönetim Çıkmazı
Yerel özerklik/muhtariyet kavramı Cumhuriyetin kuruluş aşamasında ilk olarak 1921 Anayasası’nda vücut bulmuştur. Bu anayasa Cumhuriyet döneminin en demokratik anayasasıdır. 1921 Anayasası’nın en dikkat çekici özelliği, özerklik ilkesine dayalı yönetim modeli olmasıydı. Anayasanın 23 maddesinden 14 maddesi yani yarısı muhtariyet konusunu düzenlemiştir. 1921 Anayasasının 1. maddesi, idare usulünün “halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi” esasına dayandığını belirtir; 11. maddesi ise vilayetlerin “mahallî umurda mânevi şahsiyeti ve muhtariyeti haiz” olduğunu açıkça düzenler. Aynı anayasal çerçevede eğitim, sağlık, iktisat, ziraat, nafıa ve sosyal yardım gibi alanlarda vilayet şûralarına önemli yetkiler tanınmıştır. Bu hükümler, 1921 Anayasası’nın belirgin biçimde adem-i merkeziyetçi bir ruh taşıdığını göstermektedir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1921 Anayasası’nın yerel özerklik imkânı taşıyan dili, 1924 anayasası ile günümüze dek tekçi vatandaşlık ve merkezileşme lehine tasfiye edilmiş ve Kürtler hukukun dışına itilmiştir. Bu durum, merkeziyetçi ulus-devlet modelini güçlendirmiş ve yerel yönetimlerin özerkliğini sınırlamıştır.
Türkiye’de yerel demokrasinin gelişmesi açısından en azından Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin kaldırılması ve mevcut yasal düzenlemelerde yer alan merkezi idarenin yerel yönetimler üzerinde vesayete imkan veren yasal düzenlemeleri özerklik şartındaki ilkelere göre düzenlemesi demokrasi artı devlet düzleminde iyi bir başlangıç olabilir.
Türkiye Şart’ı 21 Kasım 1988’de imzalamış, 9 Aralık 1992’de onaylamış ve Şart 1 Nisan 1993’te yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na taraf devletler arasındadır. Ancak, taraf olunduğundan bugüne Şart’ın uygulanması konusunda ciddi sorunlar yaşanmıştır, bu sorunlar bugün de sürmektedir. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na taraf olma aşamasında şartın 4.6, 6.1, 7.3, 8.3, 9.4, 9.6, 9.7, 10.2, 10.3 ve 11. maddelerle bağlı olmadığını beyan etmiştir. Bu çekinceler Yerel yönetimlerin iç idari örgütlenmelerini kendi organlarınca belirlemesi, merkezi vesayetin azaltılması, mali özerklik kapsamında yerel yönetimlere hareket özgürlüğü, uluslararası alanda yerel makamlarla işbirliği yapmaları ile uluslararası birliklere katılma hakkının tanınması ve yargı yollarına başvuru hakkının genişletilmesi, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye tarafından çekince koyulan konuları oluşturmaktadır.
Şartın 2. maddesine göre, özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır. Bu ilke yerel özyönetimin, yalnızca sembolik bir kabul değil; demokratik karar organları, geniş bir özerklik alanı ve bu yetkilerin kullanılmasını mümkün kılan araçlarla birlikte anlaşılması gereken çok boyutlu bir ilke olduğu belirtilmektedir. Böylece Şart, yerel demokrasiyi merkezî iktidarın lütfuna bağlı bir idarî düzenleme olmaktan çıkarıp, hukukî korumaya sahip kurucu bir ilkeye dönüştürür. Türkiye için Anayasal düzeyde, tanımaya karşılık gelen açık bir hüküm bulunmamaktadır. Anayasa’nın mahalli idareleri düzenleyen 127. maddesinde, “yerel özerklik” deyimi yerine maddenin 2. fıkrasında “yerinden yönetim” ilkesi denmiştir. Ancak bu ifade, Şart’ın içerdiği ölçülerdeki bir yerel özerklik vurgusunu karşılar nitelikte görünmemektedir.
Özerk yerel yönetim “kavramı” 3. maddede açıklanmaktadır. Bu madde özerkliği bir hak ve yerel yönetimlerin kapasitesi olarak tanımlamaktadır. Buna göre, özerk yerel yönetim kavramı, yerel yönetimlerin, yasalarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel halkın çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve olanağı anlamını taşır. Aynı maddede bu hakkın, gizli oyla seçilen meclisler veya kurullar eliyle kullanılacağı; ayrıca yurttaş meclisleri, referandumlar ve doğrudan katılım biçimlerinin de hukuken mümkün olduğu ifade edilir. Bu düzenleme, yerel demokrasinin iki ayağını birlikte kurar: Temsilî demokrasi ve doğrudan yurttaş katılımı. Dolayısıyla Şart, belediye meclislerini yalnızca hizmet üreten idarî organlar olarak değil, yurttaş iradesinin yerel düzeyde kurumsallaştığı demokratik alanlar olarak görür.
Sözleşme, yerel özerkliği bir hak olarak tanımladığı için bu durumda sözleşmede tanınan haklara ilişkin devletin negatif, pozitif ve usuli yükümlülükleri karşımıza çıkmaktadır. Negatif yükümlülükler, 6. Maddede “yerel yönetimlerin görevleri için gereken uygun idari örgütlenmeye karar verme hakkı,” 11. Maddede “Birlik kurma ve birliklere katılma temelinde örgütlenme hakkı” 7. Madde de ise görev süresince seçilmişlere sağlanan statü güvenceleridir. Pozitif yükümlülükler ise 6/2 maddesinde yerel yönetimlerin, liyakat yeterlilik kriterlerine göre personel istihdamına imkan vermesi, 9. Madde de yerel yönetimlerin yeterli ve görevlerle orantılı öz kaynaklara sahip olma hakkıdır. Sözleşmede tanınan hakların usuli yükümlülükleri ise şartın 4. Maddesin 6. Fıkrasında, 5. Maddesinde ve 9. Maddesinin 6. Fıkrasında tanımlanan danışma (Yerel yönetimleri doğrudan ilgilendiren tüm konulara ilişkin planlama ve karar alma süreçleri içinde, kendileriyle olanaklar ölçüsünde zamanında ve uygun biçimde danışılması) hakkıdır. Bu hak aynı zamanda yerel yönetimlere siyasi ve idari bir güvence tanımaktadır. Sözleşmenin 11. Maddesi ise yerel yönetimlere yargı yoluna başvurma hakkı tanıyarak yargısal güvence vermektedir.
Şart’ın 8. maddesi, yerel makamlar üzerindeki idarî denetimin ancak anayasa veya kanunla öngörülen usul ve hallerde yapılabileceğini, bu denetimin normal olarak hukuka uygunlukla sınırlı olması gerektiğini ve müdahalenin korunmak istenen menfaatle orantılı tutulmasını şart koşar. Bu hüküm, merkezî yönetimin yerel demokrasiyi etkisizleştirecek ölçüde vesayet yetkisi kullanmasını sınırlayan temel güvencelerden biridir. Yerel seçimlerle oluşmuş iradenin, ölçüsüz idarî denetim yoluyla fiilen hükümsüzleştirilmesi, Şart’ın mantığıyla bağdaşmaz.
Yerel demokrasinin olmazsa olmazlarından biri yerel yönetimlerin mali özerkliğini sağlayacak düzenlemelerin yapılmasıdır. Şart’ın 9. maddesi, yerel makamların kendi yetkileri çerçevesinde serbestçe tasarruf edebilecekleri yeterli mali kaynaklara sahip olması gerektiğini, bu kaynakların üstlendikleri sorumluluklarla orantılı olmasını ve en azından bir bölümünün oranını belirleyebilecekleri yerel vergi ve harçlardan gelmesini öngörür. Özellikle aşırı merkezî finansman sistemi, sınırlı öz gelir, hibe ve fonlara erişimde merkezi onay süreçleri, siyasi iktidarın mali konularda yerel yönetimlere danışmaması gibi sorunlar mali özerklik açısından şartın koruyucu etkisini işlevsiz bir hale getirmektedir.
Şart’ın 11. maddesi ise yerel özerkliğin yargısal korumasını güvenceye bağlar. Buna göre yerel makamlar, yetkilerini serbestçe kullanabilmek ve anayasa veya iç hukukta yer alan yerel özyönetim ilkelerine saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla yargısal başvuru hakkına sahip olmalıdır. Bu hüküm son derece önemlidir; çünkü Yerel demokrasi, ancak seçilmiş yerel organların yetki alanlarını koruyabilecek etkili hukuk yolları bulunduğunda gerçek anlamda güvence altına alınmış sayılabilir.
Yerel Yönetimler ve Devlet Baskısı
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Şart’ı onaylayan devletlerce uygulanmasının denetimi ise Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tarafından yapılmaktadır. Bu denetim yargısal olmayıp siyasal nitelik taşımakta ve düzenli olarak yapılmakta ve denetimlerin sonuçları rapor edilmektedir. Avrupa’daki bölgesel demokrasiyi izlemesinin bir parçası olarak Kongre, Avrupa Konseyi üye devletleriyle düzenli bir diyalog yürütmektedir. Bütün konsey üyesi ülkelerde yerel ve bölgesel demokrasinin durumu hakkında ülke raporları hazırlamakta ve özellikle, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ilkelerinin nasıl uygulandığını izlemektedir. Avrupa Konseyi, üye ülkelerde gerçekleştirilen yerel ve bölgesel seçimlere zaman zaman gözlemci göndermekte ve raporlar hazırlamaktadır. Bu raporlar, Kongre’nin izlenen ülkeye ilişkin olarak alacağı tavsiye kararına da esas oluşturmaktadır.
Türkiye’de yerel yönetimlere ilişkin düzenlemeler ise, Avrupa standartlarına ve bu bağlamda Yerel Yönetimler Şartı’na aykırı durumdadır. Çünkü, demokrasinin gereği olan yönetimde yerellik ilkesi uygulanmamaktadır. Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin Türkiyeye ilişkin çok sayıda rapor ve tavsiye karar içeriğinde, Türkiye’de yerel yönetimlere dönük demokratik olmayan uygulamaların, Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nın hedeflerine ve ilkelerine aykırılığı tespitine yer verilmiştir.
Kongre, yönetim sisteminin temel yapısına dönük olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda 127. maddesinin Avrupa Yerel Özerklik Şartı’na uygun hale getirilmesini vurgulamaktadır. Kongre, 127. maddede, özel olarak, beşinci fıkranın değiştirilmesi üzerinde durmaktadır. Bu fıkraya göre: “Merkezi idare, mahalli idareler üzerinde, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idari vesayet yetkisine sahiptir.” Buna göre, Anayasa’nın 127. maddesine dayanarak, merkezi hükümet, yerel yönetimler üzerinde genişletilmiş bir vesayet denetimi yürütmektedir. Bu durum, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda vurgulanan yerellik ilkesine aykırı bulunmaktadır.
Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin 2007 raporu ve tavsiye kararı, Türkçe yanında diğer dillerde de kamu hizmeti sunma kararı alan Diyarbakır Sur Belediye Meclisinin organlık sıfatının düşürülmesi üzerine yapılan şikayetler sonrasında hazırlanmıştır. 2005’te yeni Belediye Kanunu’na işlenen ve siyasi konularda karar alma halinde Belediye Meclisinin feshi konusu bu raporda ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu doğrultudaki belirlemelere göre, Türkiye’de Türkçe dışında dillerde konuşan vatandaşların kültürel hakları zedelenmektedir. Siyasi karar yasağı, kamusal işlere karar verme ve bunları yönetme hakkını kapsayan yerel özerklikle bağdaşmamaktadır. Türkiye’nin, Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi ile Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartını onaylaması, çözüm olarak önerilmiştir.
Avrupa Yerel ve Bölgesel Yerel Yönetimler Kongresi Türkiye’ye ilişkin 2011 yılındaki tavsiye kararında, 2005 yılından sonra yerel ve bölgesel demokrasi açısından reformların yavaşladığı ve yeni anayasa sürecinin ülkedeki adem-i merkeziyetçiliği güçlendirmek için kullanılması gereği belirtilmiştir. Bu doğrultuda, idari vesayetin kaldırılması, kamu hizmetlerinin sunumunda dil tercihinin gündeme getirilmesi, yeni köy kanununun kabul edilmesi, yerel yönetimler için yeni bir gelirler kanununun kabul edilmesi, il özel idarelerinin işlerinde valinin görevlerinin azaltılması ve Avrupa Yerel Özerklik Şartı’na koyulan çekincelerin kaldırılması gibi tavsiyeler dile getirilmiştir.
Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin 2017 raporu, Olağanüstü Hâl döneminde yerel yönetim yasalarında yapılan antidemokratik düzenlemelerin, Avrupa Yerel özerklik Şartı’na uygunluğunun değerlendirilmesi açısından önemlidir. 2017 raporunun yazıldığı dönemde onlarca belediye başkanı ve ayrıca meclis üyeleri görevden uzaklaştırılıp tutuklanmıştır. Şikayetler üzerine Türkiye’ye gelen delegasyon, yerel yönetim temsilcileri ile sivil toplum temsilcileriyle görüşüp, bu görüşler rapora yansıtılmıştır. Türkiye’de, 2016-2018 arasındaki olağanüstü hâl yönetimi döneminde, 5393 sayılı Kanuna 674 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararname yoluyla eklenen, terör suçları düzenlemesiyle, Anayasanın 127. maddesindeki görev suçları nedeniyle geçici görevden alma hükmünün kapsamı genişletilmiştir. Belediye Meclisi içinden bir kişinin seçilmesi hükmüne istisna getirilerek, görev suçları nedeniyle geçici görevden alınan belediye başkanlarının yerine, merkezi yönetim tarafından, seçimle gelmeyen kişilerin belediye başkanı olarak atanması olanağı sağlanmıştır. Bu atamaları, büyükşehir ve il belediyelerinde İçişleri Bakanı, diğer belediyelerde de valiler gerçekleştirmiştir. Bu düzenlemeler halen yürürlükte olup, olağanüstü hâl yönetim biçimi, yerel yönetimler bakımından olağanlaşmıştır. Kongre’ye bu düzenlemeler, Avrupa yerel Özerklikler Şartı’nın; kamusal işlerin seçilmiş temsilciler eliyle görülmesi (madde 3), idari vesayetin sınırlılığı (madde 8), etkili başvuru hakkı (madde 11), yerel yönetim yetkilerinin diğer makamlarca işlevsizleştirilmesi yasağı (madde 4) gibi güvencelerinin ihlaline neden olmaktadır.
Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin 2022 tarihli Türkiye izleme raporu, yerel demokrasi bakımından daha somut sorunlar da tespit etmiştir. Raporda, belediye başkanlarının mahkeme kararı olmaksızın görevden uzaklaştırılması pratiğine son verilmesi, kayyım niteliğindeki hükümet görevlendirmelerinin bırakılması ve geçici görevden uzaklaştırma halinde belediye meclisinin kendi içinden vekil başkan seçebilmesine imkân tanınması tavsiye edilmiştir. Aynı raporda, mevcut müdahale pratiklerinin toplam etkisinin yerel işlere müdahalede gerekli orantılılık ilkesine uymadığı; belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması ile yerlerine hükümet görevlisi atanmasının yerel demokrasiyi özellikle ağır biçimde bozduğu belirtilmiştir. Türkiye raporu, bu bakımdan, Şart’ın yerel demokrasi için neyi korumak istediğini anlamak açısından oldukça öğreticidir.
Mali özerklik bakımından da benzer bir tablo söz konusudur. Şart’ın 9. maddesi yerel makamların kendi yetkileri çerçevesinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklara sahip olmasını öngörür. Buna karşılık Türkiye’de yerel yönetimlerin öz gelirlerinin sınırlı oluşu, merkezi transferlere yüksek derecede bağımlılık ve bütçe süreçlerinde yerel makamlarla danışma mekanizmalarının zayıflığı, mali özerkliği fiilen daraltmaktadır. Kongre raporu, mali desantralizasyonun güçlendirilmesini ve yerel gelirlerin artırılmasını özellikle tavsiye etmektedir.
Sonuç;
Yerel halkın karar alma süreçlerine doğrudan ya da etkili biçimde katılması, seçilmiş yerel organların yetki ve meşruiyetinin tanınması, kamusal hizmetlerin yerel ihtiyaçlara göre düzenlenmesi ve kültürel-toplumsal taleplerin yerel düzeyde ifade edilebilmesi, pozitif barışın kurumsal dayanaklarını güçlendirecektir.
Türkiye’de yerel yönetimlerin özerkliği, mevcut haliyle anayasal ve yasal düzenlemelerle sınırlandırılmış durumdadır. İdari vesayet, merkezi onay süreçleri, kayyım atamaları ve mali bağımlılık, demokratik meşruiyetin zayıflamasına neden olmaktadır. Yerel demokrasinin geliştirilmesi için Özerklik şartına konulan çekincelerin kaldırılarak 1921 Anayasası’nın “yerel demokrasi” ruhunun yeniden güncellenmesi elzemdir. Anayasa’da yerel özerklik ilkesinin açıkça düzenlenmesi, Yerel yönetimler mevzuatının Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uyumlu biçimde revize edilmesi, Kayyım uygulamalarının kaldırılması ve seçilmiş iradenin anayasal bakımdan güvence altına alınması, yerel yönetimlerin mali özerkliğinin güçlendirilmesi, kamusal hizmetlerin kültürel çoğulculuğa uygun bir şekilde yerine getirilmesine yönelik mevzuat değişikliği, Türkiye’nin kamu yönetimi sisteminin daha adem-i merkeziyetçi bir yapıya dönüşümünü sağlayacak şekilde merkezi yönetimden yerel yönetimlere yetki devrinin gerçekleştirilmesine olanak sağlayacak yasal değişiklikler, merkezi idarenin ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri gidermek, insan haklarının uygulanmasını sağlamak için belediyelere ek kaynaklar sağlaması gerekmektedir. Bu reformlar, demokratik halk katılımının ve yerinden yönetim ilkesinin hayata geçirilmesi noktasında önemli katkı sunacaktır.
Yoruma kapalı.