İnsan denilen varlık, insanlaşma yolundaki uzun oluşum sürecini “kom”ün tarzında yaşadı. “Kom”ünleştiği oranda da varlığını daha kalıcı ve sürekli kılmayı başardı. Ondan önceki diğer insansı türler bunu başaramadıkları için yok olup gittiler. Bu konuda düşünce dünyamızı ontoloji, antropoloji ve arkeoloji gibi bilimlerin ortaya çıkardığı gerçekler doğrultusunda yeterince aydınlatmamız gerekiyor ki günümüz açısından da toplumsal bir varlık olarak insanın, önündeki yok olma tehlikesini görüp bunu berteraf etmenin doğru yollarını bulabilelim.
Sosyoloji, insan varlığının birbiriyle olan ilişkiselliğini tarihsel ve güncel hakikatler temelinde inceleme bilimi ise o zaman en fazla da komüne odaklanması, komünü incelemesi gerekir. Konuya tarihsel gerçekliği içerisinden bakıldığında komün tarihi, çokça bilindiği ve söylendiği gibi Paris Komünü ile başlamıyor.
Konuya Abdullah Öcalan’ın “tarihsel sosyoloji” perspektifi ışığından bakarak değerlendirmeye çalışacağım. Buradan baktığımızda her şeyden önce komün kavramının, Kürtçedeki “kom” kökünden geldiğini görürüz. “Kom” kökü, günümüz Kürtçe’sinin Kûrmancî lehçesinde “grup veya topluluk halinde yaşamak ve eylemek” anlamına gelir. Ek almış hali olan “komün” kelimesi ise “toplanmış olanlar, bir arada olanlar, birlikte ve bir arada yaşayanlar, kendini birlikte savunanlar, tartışma ve toplantı halinde olanlar” gibi anlamlara gelir. Gruplar halinde bir arada olmak, birlikte yaşamak, birlikte eylemek, birlikte kendini savunmak ve korumak, birlikte anlam üretmek, birlikte zaman geçirip tarih yapmak; insanın her açıdan sosyolojik bir varlık olduğunun temel göstergeleridir.
Dolayısıyla tarihsel sosyoloji ışığındaki incelemelere baktığımızda komün tarzı düşünce ve pratiğin, insanın kendi varlığını sürekli ve kalıcı kılmasının biricik yolu olarak yaşandığını görürüz. Nitekim Homo Sapiens türü komün tarzında yaşamayı, hareket etmeyi ve anlam üretebilmeyi başarabildiği için günümüze kadar varlığını sürekli bir gelişim seyri içerisinde devam ettirebiliyor. O zaman varlıksal açıdan günümüzde yok oluşla yüzyüze kalmış olan insanın kurtuluşu için tek yol yine komüne dönmesine bağlı kalıyor.
Bilindiği üzere canlı yaşamların kendini sürdürebilmesi üç temel şarta bağlıdır. Bunlar; beslenme, çoğalma ve güvenlik şartlarıdır. Sadece beslenip, çoğalmak varlığını sürdürmeye ve kendini süreklileştirmeye, kalıcılaştırmaya yetmemektedir. Süreklileşmek ve kalıcılaşmak, o varlığın yaşamını ve yaşamını mümkün kılan habitatını koruyabilmesine, savunabilmesine de bağlıdır. Birlikte yaşamak, birlikte yiyip-içmek, birlikte savunmak, birlikte ortak bir zamanı ve ortak bir anlamı da yaratmak demektir. Bu da ortak dil, ortak tarih ve kültür yaratımı demektir. Tüm bu ortak yaratımların oluşabilmesi için birlikte ortak komünal bir yaşam ortamını yaratmaya ihtiyaç duyulmuştur. İnsanlık tarihindeki bu ilk ortak yaşam “kom”larına çeşitli araştırmacılar kendi dillerinde klan adını vermişler.
İnsanın ilk komünü olarak da tanımlayabileceğimiz klanların ömrü, toplam insanlık ömrünün %98’ini oluşturuyor. Ortalama yirmi beş-otuz kişilik gruplar halindeki bu ilk komünal örgütlenme içerisinde kast, sınıf, devlet gibi olgular elbette yoktu.
Klan toplumunun hiç mi sorunları yoktu. Elbette vardı. Ancak o dönemin sorunları insan eli ve insan aklı sonucunda ortaya çıkan sorunlar değildi. Daha çok doğal afetler sonucunda ortaya çıkan kuraklık, sel baskınları, deprem ve toprak kaymaları, ani buzul ve erimeler gibi doğal evrimleşmeden kaynaklı sorunlar, bunlarla birlikte yiyecek bulma ve yiyeceklerini koruyabilme gibi sıkıntılardı.
Komünleşmeyi İlk Yaratan Kadındır
Doğanın evrimleşmesinden kaynaklı tüm bu sorunlarla baş etmenin tek yolu olarak insan, birlikte yaşamanın ve birlikte hareket etmenin biricik yol olduğunu kavradı ve bu kavrayış etrafında geliştirdiği ortak bir akılla ilk komün deneyimi olarak kabul edebileceğimiz klan tarzını geliştirdi. Klan toplumu, kucağında yaşadığı doğadan kendisini daha üstün görmedi. Daha çok kendisini ona ait, onun bir parçası gibi gördü. O yüzden doğaya benzeyerek, onu taklit ederek yaşamaya ve korunmaya çalıştı. Bunun için de tıpkı doğadaki canlı öbeklenmesi gibi grup tarzında bir yaşama yöneldi.
Bunu ilk geliştirenin insan dişisi yani ana-kadın olduğu artık çoğunlukla bilinen bir gerçeklik olsa da insanlığın ilk dönemlerinden bahsediyoruz. Durumu gerçeğe yakın yorumlayabilmek için o günün ana-kadınını his ederek olaya bakmak lazım. Erkek-insan, sadece birey olarak kendini doyurmak ve kendini korumaktan sorumluydu. Ya da kendi topluluğu kendisi gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetişkin erkeklerden oluşmaktaydı. Doğurduğu ve bakmak, doyurmak, savunmak zorunda olduğu bakıma muhtaç bebe ve çocukları yoktu. Ancak ana-kadının, kendisi dışında ama kendisinden bir parça olarak doğurduğu, bakıma muhtaç yavrularına da bakma zorunluluğu vardı. Kadın biyolojisinden gelen bu farklılığın, kadının kendisiyle beraber yavrularını da korumaya dönük çeşitli yol yöntemler geliştirme zorunluluğuna yol açmış olma ihtimali yüksektir. Bundan dolayı kadındaki örgütlenme ve birarada yaşama özelliği gelişkinlik kazanmıştır. Dolayısıyla yaşamını sürekli kılmanın, kalıcı kılmanın ve kendini koruyup savunabilmenin temel yöntemi olarak toplumsallaşmayı, komünleşmeyi ilk yaratan kadındır diyoruz.
Doğanın kuytuluklarına çekilip doğurduğu savunmasız ve bakıma muhtaç çocuklarını kendine bakabilir yaşa gelinceye kadar eğitip, besleyip, korumak amacıyla ana-kadın, ilk klan toplumunu geliştirdi. Doğurgan ananın bu ilk itkisini şekillendiren, doğurduğu çocuğu korumak ve büyütmek için gerekli şeylerdir. Doğurduğu ve büyüttüğü çocuklar da başka yeni çocuklar doğuracak ve büyütmek için benzer süreçleri yaşayacaklardır. Burada toplumsallaşmaya kapı aralayan ilk sosyal ilişkinin ana-çocuk ilişkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bir anne önce karnında sonra da dış dünyada yıllarca bakıp yaşattığı, besleyip büyüttüğü yavrusuyla doğal bir ilişki içinde olacaktır. Buradaki anne-çocuk ilişkiselliğinde, insanın ilk kez kendinden başkasını da düşünebilme kaygısı ve yeteneği gelişiyor. Büyük ihtimalle benzer bir kaygı ve duygu durumunu, başta diğer insan kadınları olmak üzere başka doğurgan canlılara karşı da yaşıyor ve bu onun toplumsallaşmasına ve komünleşmesine temel teşkil ediyor. Giderek ananın doğurduğu kızlar ve genç oğlanlar, anneannenin doğurduğu çocuklardan yani dayılar ve teyzelerden, torunlar ve yeğenlerden oluşan bir klan toplumu gelişiyor. Hepsi giderek artık kendisi dışında başkalarını da doyurmayı, eğitmeyi ve koruyup kollamayı kendine dert edinen bir insan topluluğu haline dönüşüyor.
Örgütlenme ve komünalite anlamında toplumsallaşmanın da insanda bir tür savunma refleksi olarak geliştiğini bilmek gerekiyor. İnsanın kendini korumaya tek başına gücü yetmediği için toplumsallaşmaya ihtiyaç duymuştur. Toplumun korunma ve savunma kuralları, tüm toplumların en vazgeçilmez kuralları olarak kabul görmüştür. Ekonomiden sağlığa, “ilkel ahlak” ve politikadan totemik inançlara kadar, toplumsal hayatın tüm alanlarında yaşamın devamlılığı için birçok kural belirlenmiştir. İradi bir varlık olarak kendi biyolojik ve fiziki zayıflığının farkına varan insan, yaşamını sürekli kılmak ve tehlikeler karşısında hem korumak hem savunmak için çözümü, hayatın tüm alanlarını örgütlü kılmada ve ihtiyaca göre düzenlemede görmüştür. Bunu önce klan tarzındaki toplum birimleri biçiminde daha sonra ise daha kalabalık bir bileşimden oluşan kabile tarzı örgütlenmeyle düzenlemiştir. Günümüze doğru yakınlaştıkça ve toplumsal katmanlaşmalar derinleştikçe, kabileler gücünü birleştirerek, daha büyük aşiret yapılarını oluşturmuştur. Çeşitli kabile ve aşiret yapılarının kendi aralarında ortak çıkarlar etrafında ve daha büyük saldırgan devlet güçlerine karşı daha geniş konfederasyonlaşmalara giderek varlıklarını korumaya çalışmışlardır.
Bütün bunlar günümüz insanı ve toplumu için de son derece gerekli şeylerdir. Ancak günümüzde kapitalist modernist sistemin toplumu içine sokmuş olduğu duruma baktığımızda, insan denilen varlığın durumu içler acısıdır. Toplumsal yaşamın kendisi büyük ve derin krizlerden kurtulamaz hale getirilmiştir. Sosyal yaşamın neredeyse tüm alanlarında çok derin krizler yaşanmaktadır.
Günümüz toplumu savaş ve şiddet sarmalından bir türlü kurtulamamaktadır. Şu anda içinde bulunduğumuz Üçüncü Dünya Savaşı koşulları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına taş çıkarırcasına her gün biraz daha yükselip derinleşmektedir. Savaşın üzerinde cereyan ettiği coğrafya olan Ortadoğu’da her gün bir büyük şehir ediliyor. Bu büyük insan kentlerini havadan, tanrıymışçasına bombalayan savaş pilotları, bastıkları bir düğmeyle binlerce hayatı durmadan söndürmeyi “çok itibarlı bir meslek” olarak görmeye devam ediyor. Günümüz dünyası, insanı en kısa ve en ekonomik yoldan öldürmenin taktik eğitimlerini geliştiren askeri akademilerle dolup taşmış durumdadır. Aslında birer ölme ve öldürme merkezi olan bu sözde akademi ve okullarda, asker adına birer savaş robotu, birer savaş makinesi aralıksız ve seri bir biçimde üretilmektedir. Buna NATO ve gizli GLADYO örgütlenmesi ev sahipliği yapsa da NATO dışında kalan diğer ulus-devletlerin de onlardan aşağı kalır bir yanı kalmamıştır.
Ölme ve öldürmeyi öğreten merkezler sadece bu askeri akademi ve okullarla artık sınırlı kalmamaktadır. Ölme ve öldürme biçimleri sanal ortam simülasyonlarında da pazarlanıp öğretilmekte ve “oyun” adı altında insanlar henüz çocuk yaşlarda iken bile sonuna kadar şiddete ve öldürmeye teşvik edilmektedir. Urfa ve Maraş’taki okul katliamları buna verilebilecek son canlı örneklerdir. Yine devlet-mafya-çete üçgeninde cereyan eden kadın cinayetleri ve tecavüz olayları da ulus-devletçi kapitalist sistemin yarattığı krizi örtbas etmenin bir yöntemi olarak geliştirilmektedir. Yıllardır bilinçli bir biçimde ortaya çıkarılmayıp karanlıkta bırakılan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku cinayeti, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabayiş cinayeti, Amed’teki Narin Güran cinayeti de bilinçli olarak yaşatılan toplumsal krizin birer canlı örneğidir.
Savaş ve şiddetin yaşanmakta olan tüm toplumsal sorunlara kaynaklık ettiği doğrudur. Ancak günümüz toplumunun yüzyüze kaldığı tek sorun sadece savaş ve şiddet sorunu değildir. Toplumsal yaşamın sorunsuz bırakılan tek bir alanı neredeyse bırakılmamıştır. Çünkü ulus-devletçi kapitalist modernitenin el atmadığı, oynamadığı, dengesini bozmadığı tek bir yaşam alanı kalmamıştır. İnsanların birbirleriyle nasıl yaşayacaklarından, nasıl ilişkileneceklerinden, nasıl sevişeceklerinden tutalım da neyi nasıl giyeceklerine, neyi nasıl yiyeceklerine, nasıl düşünüp nasıl davranacaklarına, nasıl konuşup nasıl gülüp nasıl ağlayacaklarına kadar insanların yerine karar veren ve insanı aslında ele geçiren bir sistem sözkonusudur. Yani kapitalist modernist sistemin yaratmış olduğu hayat anlayışı, adeta kurulu bir saat gibi, sistemi yönetenler tarafından kurulmuş durumdadır ve herkese buna göre yaşaması dayatılmaktadır.
“Moda” adı altında genel geçerlilik kazanmış tektipleştirilmiş bir insan gerçeği koca topluma dayatılmaktadır. İşin garip yanı ise toplumda öne çıkan kesimlerin de bu durumu fazla sorgulamadan kabul etmeleridir. Sanki hayatı bu belirlenmiş modlar dışında yaşamak mümkün değilmişçesine, bir kabullenme durumu var. Kapitalist modernite çarkını çevirenlerin çizmiş olduğu sınırları aşma çabası ve bu sınırların ötesinde de farklı yaşam seçeneklerinin olabileceği gerçeğine inanç, gün geçtikçe biraz daha azalıyor. Dayatılan bu egemen sistem çarkına, aslında çok da farkında olmayarak, bir tür boyun eğmişlik durumu var. Sistemin çarkı öyle hızlı ve öyle ince yöntemlerle dönüyor ki, kendini sistem karşıtı olarak tanımlayan bazı kesimlerin bile giderek sistemin kendisine nasıl benzeşmeye başladığını görmeye başlıyoruz.
Ulus-Devlet Canavarlaşarak Toplumu Adeta Yutmuştur
Günümüz kapitalist modernite dünyasında toplumsal sorunlar çok fazla çeşitlenmiş durumdadır. Neredeyse sorun yaşamayan toplum alanı yok gibidir. Ekonomiden sağlığa, eğitimden siyasete, hukuktan askeriyeye, demokrasiden kültüre, sanattan spora, felsefeden bilime, ekolojiye hemen hemen tüm alanlarda çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır ve yaşanan bu toplumsal sorunların çoğu, neredeyse kriz düzeyinde boy vermektedir. Ancak tüm bu sorunları üreten ana sebep ise toplumun toplum olmaktan çıkarılmış olmasıdır. Çünkü toplumsal sorunların ana orjinini temel toplumsal dinamiğin çiğnenmesi oluşturuyor.
Kapitalist modernite sisteminin çiğnediği temel toplumsal dinamik ise toplumun etrafında şekillendiği ortak değerler sistemi, yani ahlaki ve politik yapısıdır. Toplum doğası gereği ahlaki ve politik bir yapıda gelişmiştir. İnsanları toplum tarzında bir arada tutan esas etken ortak değerler bütünü olarak ahlak ve politika üretme özelliğidir. Toplumu kendi içinde demokratik bir güç ve irade halinde tutan bu temel niteliğidir, bu temel özelliğidir. Bu da toplumun komünal karakteri oluyor. Toplumsal demokrasinin özü de bu özellikten geliyor. Şayet bir toplum birlikte yaşamanın temel harcı olarak, üzerinde uzlaşılmış ortak bir değerler bütünü olan ahlak ve günlük politika üretemiyorsa o toplum artık toplum olmaktan çıkmış ve başka bir şeye dönüşmüş demektir.
Bir toplumun üzerinde uzlaştığı ortak etik ve ahlaki kurallarını, kendi içinde paylaştığı geçim kaynakları ve işleyen ekonomik sistemini, birlikte yaşadığı halklarla komşuluk ilişkilerini ve bu ilişkiler üzerinde söz kurma hakkını, kendi sağlığı ve güvenliği için ihtiyaç duyduğu kural ve kurumları, çocuklarını istediği gibi eğitme ve yetiştirme hakkını kaybetmişse, orda toplum adına bir şey kalmamış demektir. Nitekim günümüz toplumuna baktığımızda tamda böyle bir gerçekliğe mahkum edilmiş durumdadır. Birey, kendi doğal habitatından, içine doğmuş olduğu doğal toplum ortamından koparılmış durumdadır. Kendi bireysel hayatı dışında hiçbir konuda düşünme ve söz söyleme, karar mekanizmalarına katılma, dolayısıyla toplum dediğimiz ortak ahlak ve politika üretme süreçlerine katılma hakkına sahip değildir. Açıkçası bu yoksunluğu bir sorun olarak görecek, bunu kendine dert edinecek bir birey gerçekliği de bırakılmamıştır. Tam bir evcilleşme, ehlileşme ve uyuşma hali yaşanmaktadır.
Kapitalist modernitenin kendini üzerinden sistemleştirdiği üç temel ayağından en belirleyicisi ulus-devlet ayağıdır. Ulus-devleti sadece bir devlet modeli olarak görüp üzerinden geçmemek gerekiyor. Aslında işin özünde kapitalist moderniteyi ayakta tutan yegane araç konumundadır. Çünkü ulus-devlet bir devlet biçimi olmak kadar kapitalist sistemi ayakta tutan temel bir ideolojik yapıdır da aynı zamanda. Günlük olarak işleyen bir düşünce biçimi, kendini kurumlaştırarak bedenleştiren bir ideoloji, bir inanç biçimi ve “onsuz hayat sürmez” fikrini tüm topluma egemen kılmış bir paradigmasal bakış biçimidir. “Yeryüzünde yaşayan her insanın mutlaka bir ulus-devlete ait olması gerekir; yoksa yaşayamaz, yaşamda tutunamaz, varlığı meşruluk kazanamaz” gibi bir bakış, algı ve inanç günümüzdeki tüm toplumlara egemen kılınmış durumdadır. Her insan en az bir ulus-devletin vatandaşı olmak zorundadır. Yoksa kaçak, yoksa yasadışı, yoksa aidiyetsiz ve kimliksiz sayılır. Yerinden hareket bile edemez ve hem devletler hem de toplumlar nezdinde yasadışı ve kaçak kabul edilir.
Aslında ulus-devletin tarihi çok eski bir tarih değildir. İnsanlık tarihinin sadece son iki yüz-iki yüz elli yıllık süreci ulus-devlet tarzında yaşanmış durumdadır. Yani en kısa süreli bir devletler sistemi, fakat bu kısa süre zarfında da kendisini tüm dünyaya hakim kılmış bir egemen sistem gerçekliğini ifade ediyor. Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın bazı bölgeleri ulus-devlet bedenleşmesini çok özümsemese de onsuz da yaşamaya yanaşmıyorlar. Büyük bir özentiyle kendi ulus-devlet formasyonlarını yaratmanın savaşını veriyorlar. Çünkü “ulus-devletsiz toplum olunamaz” biçiminde bir inanç tüm dünyaya egemen kılınmış durumdadır. O yüzden küresel kapitalist sistem içerisinde kendisine yer açmak isteyen her halk veya toplum biran önce kendi egemen ulus-devlet sistemini yaratmanın savaşını veriyor. Nitekim ulus-devletleşme savaşlarının en büyükleri geçen yirminci yüzyıl boyunca verildi. Bu amaç uğruna yirminci yüzyıl boyunca oluk oluk kan akıtıldı.
Oysa ki geçen yüzyıl boyunca uğruna oluk oluk kan akıtılarak egemen ulus-devlet haline gelmiş bu toplumların, günümüzdeki haline bakıldığında hiç birinin halinden memnun olmadığı görülüyor. Çünkü ulus-devlet denilen sistemin kendisi canavarlaşarak toplumu adeta yutmuş; üzerine konduğu toplumun tüm doğasını, ortak değerlerini, ruhunu emmiş ve eritmiş durumdadır. Toplumun elindeki dinamikleri, kendi tekeline almış durumdadır. Toplumu her bakımdan soymuş, çırılçıplak ve savunmasız, iradesiz bırakmıştır. İnsan dediğimiz varlık, toplum haline gelerek insanlaşmıştı. Günümüzden geriye bakıldığında çok geri görülen ilk klan toplumu, kabile toplumu bugünkü topluma oranla çok daha güçlü ve iradeli bir durumdaydı. Her bakımdan kendine yeten; kendi kendini yaşatabilen, yönetebilen ve savunabilen bir durumdaydı. Bunun için gereken her türlü donanımını kendi öz bilinci çerçevesinde sağlama yeteneğini ortaya çıkarabilen bir durumdaydı. Oysa bugünün toplumu atomlarına kadar parçalanmış, etrafında güç ve destek alabileceği, birbirine yaslanarak ortak düşünebileceği, ortak söz kurabileceği, ortak plan-proje oluşturup eyleyebileceği kimsesi kalmamış gibidir.
Bir ulus-devlet projesi olarak vatandaş safsatalığı etrafında toplum tamamen savunmasız kılınmış, elindeki tüm nimetlere ve silahlarına el konulmuş durumdadır. Tıpkı tanrıların ateşi çalması gibi varı-yoğu çok sinsice elinden alınmış ve ona yaşam veren ateşi herkesin gözü önünde çalınmıştır.
Dikkat edilirse, bir atom altı parçacık bile yok olmaya karşı, parçalanmaya karşı müthiş bir direnç gösterebiliyor. Çünkü maddenin bölünebilen en küçük parçacığı bile direncini yitirdiğinde başkalaşmaya uğruyor, bütünlüğünü yitirip başka bir şeye dönüşüyor. Bir tür iradi kırılmaya uğruyor, bozuluyor; kendisi olmaktan çıkıyor; yok olup başka bir şeye dönüşüyor. Ve işin garibi madde bunun farkında olduğu için bölünmeye, parçalanmaya yok olmaya karşı tepki göstererek yüksek düzeylerde enerji açığa çıkarıyor. Bu etki-tepki olayı hem maddenin iç yapısında hem de tüm canlılar dünyasında benzer biçimde işliyor. Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi canlılar alemi içinde biyolojik açıdan savunması en zayıf olan varlık insandır. İnsan yavrusu, bebeklik dönemi başta olmak üzere, büyüdükten sonra da biyolojik ve fiziksel açıdan oldukça savunmasızdır. Baskı ve saldırıdan kurtulmak için tehlike anında uçacak kanatları, öldürecek zehri, parçalayacak bir pençesi veya bir gagası, saplayacağı dikenleri yoktur. İradi bir varlık olarak insanın kendisini savunması, akıl gücünü kullanmasına bağlı kalıyor. İnsan tarih boyunca aklını kullanarak kendini korumayı başarmış ve her türlü tehlike karşısında kendini savunabilmiştir. Kendini savunma refleksi sürekli devrede tutulmazsa, insan denen varlık, tür olarak kendini uzun süre ayakta tutamazdı. Kısa süre içinde yok olup giderdi. Ancak akıl gücü sayesinde kendini ve birbirini durmadan koruyarak ve savunarak günümüze kadar var olmayı başardı.
Demokratik Konfederalizm Bedenleşmesi
Şimdi ne yapmak gerekiyor? Toplumu bu hal ve vaziyetin içinden nasıl çekip çıkarmak gerekiyor? Çok açık ki konu “birey mi, toplum mu?” düzlemindeki tartışmaların çok çok ötesinde hayati bir konudur. Çünkü gelinen aşamada bireyin durumu da içinde yaşadığı toplumun durumundan daha iç açıcı değildir. Gelinen noktada devleşen ulus-devlet canavarı karşısında yapayalnız kılınmış, kendi bireysel dünyasına hapsedilmiş birey tek başına ne yapabilir ki? Ya dünyayı yöneten kastik katil sistemin kendisini merkezine yerleştirdiği kapitalist modernite ve ulus-devlet bedenleşmesi içinde utanmazca ve acımasızca kendisine bir yer açar ya da dönen çarkın dişleri arasında çiğnenen milyonlar gibi sessizce kendi üzerine düşen sistem yükü altında inim inim inlemeye devam eder. Mevcut egemen sistem içerisinde bireyin tek başına yapabileceği farklı bir şey yoktur. Ya adına “vatandaş” denilen birey, sistemin iyi bir adamı olur ve tüm günahlarına ortak olur ya da ölünceye kadar çalışıp, hizmet edip sistemin tüm yükünü sessizce kendi sırtında taşımaya devam eder, bunu bir kader gibi görür. Nitekim günümüz dünyasında bu kadere razı olmuş bir çoğunluk var. İşte tam da bu razı olmuş gibi görünen çoğunluğun uyandırılması, ayağa kaldırılması, kendisi için düşünen, kendisi için üreten, kendisi için konuşup eyleyen yeni bir insan gerçeğine dönüşmesine ihtiyaç var.
Dünya insanlığının yüzde onunu tekel ve sermaye sınıfı olarak sayarsak, geri kalan yüzde doksanını toplum dediğimiz varlık oluşturuyor demektir. Bunun yüzde onunun da ulus-devletlerin yüksek bürokrasisini oluşturduğunu varsayarsak, geriye kalan yüzde seksenlik bir toplum var. Dünya insanlığının yüzde sekseni hacimsel olarak küçük bir oran değildir. Aslında bu çoğunluk sadece hacimsel bir çoğunluk değildir. Kendi içinde bilimi, felsefeyi, teknolojiyi, sosyolojiyi, ekonomiyi, savunmayı üreten bir çoğunluktur. Ancak bu, ürettiklerine sahip çıkmayan, ürettiklerini sistemin tepesindeki yüzde onluk kan emici vampirlerin ellerine veren bir çoğunluktur. Kendi varlığının, kendi gücünün, kendi kudretinin farkında olmayan bir çoğunluktur. Sadece işçi-emekçi çoğunluktan bahsetmiyoruz. Kastik katil sistem içinde “sahip” konumunda olmayı seçmemiş olan herkes, aslında bu çoğunluğun içerisinde kendisine yer bulabilir. Yeter ki bilinçli ve istekli bir biçimde kan emici bir kastik katil haline gelmiş olmasın.
Ancak dünya insanlığının bu yüzde seksen çoğunluğunun çok ciddi bir sorunu var. Bilerek veya bilmeyerek tüm enerjisini, tüm düşünsel ve bedensel enerjisini maalesef kastik katil sistem olan kapitalist modernitenin hizmetine harcıyor. Toplumsal çoğunluğun bu durumdan kurtulması gerekiyor. Bunun içinde bulunduğu durumun farkına varıp bir uyanma, bir aydınlanma ve ona paralel bir demokratik örgütlenme sürecini yaşamasına ihtiyaç var. Çünkü dünyayı yönetip-yönlendiren kastik katil gerçeği, içinde yuvalandığı kapitalist modernist sistem, çarkını sürekli ve aralıksız bir biçimde, son derece örgütlü bir biçimde yürütüyor. Hiç boşluk bırakmıyor. Ama onun karşısında konumlanabilecek sözkonusu toplumsal çoğunluk ise aynı oranda örgütsüz, sistemsiz ve dağınık durumdadır. O yüzden toplumsal çoğunluğun canavarlaşan ulus-devlet sistemi karşısında kendini örgütleyip sistemli kılmasına, güç ve irade sahibi olmasına ihtiyaç var. Bu durum, insan toplumunun hem küresel çapta hem bölgesel çapta hem de kendi ülke koşullarımız açısından geçerli bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmış bulunuyor.
Kendi ülke koşullarımız açısından varolan imkan ve olanaklar gözler önündedir. Abdullah Öcalan ve Kürdistan Özgürlük Hareketi öncülüğünde tam elli üç yıldan beri yürütülmekte olan amansız bir mücadele gerçeği var. Elli üç yıllık mücadelenin ardından gelinen bir nokta var. Bilinçlenme, aydınlanma, eğitim, örgütlenme, silahlı mücadele gibi her biri kendi içinde derya kadar birikim ve değer oluşturan çalışmalar geliştirildi. Ancak elde edilen birikim ve tecrübe ne Kürt sorununun çözümünü geliştirmeye ne de toplumun diğer sorunlarının çözüme kavuşmasına yetebilmiş değildir.
Abdullah Öcalan’ın 2005’ten beri başta Kürtler olmak üzere bölge ve dünya halklarının gündemine koymuş olduğu yepyeni bir paradigma fikri var. Demokratik ekolojik ve kadın özgürlükçü bu yeni paradigmanın ulusal toplumunu ise demokratik ulus olarak formüle etti. Nasıl ki kapitalist çağın ulus zihniyeti ve biçimi ulus-devlet ise demokratik çağın alternatif ulus zihniyet ve biçimi olarak da demokratik ulus formasyonunu Kürtlerin ve birlikte yaşadıkları diğer halkların gündemine koydu. Dokuz temel boyut üzerinden demokratik ulusu tanımladı. Demokratik ulusun temel örgütlenme politikasını ise demokratik konfederalizm bedenleşmesi olarak ortaya koydu. Halkın, toplumun kendi içinde komün ve meclisler biçiminde örgütlenerek demokratik konfederalizm bedenleşmesini geliştirmesini istedi. Aslında bununla toplumu, ulus-devlet karşısında yeniden örgütlü ve iradeli bir güç haline getirmeyi amaçladı. Dört parça Kürdistan’da demokratik konfederal toplum sisteminin gelişmesi için önemli bir mücadele ve çalışma yürütüldü. Ancak gelinen noktadan dönüp arkamıza baktığımızda Kürtler olarak, her ne kadar devletleşmemiş bir halk olsak da, devletçi zihniyetten ve işleyen sisteminden nasibimizi aldığımızı görebiliyoruz. Dolayısıyla demokratik konfederal toplum sistemini Abdullah Öcalan’ın öngördüğü temelde geliştiremediğimizi kabul etmek durumundayız. Bunu zamanında ve istenilen biçimde yeni paradigma zihniyetiyle geliştirmeyi başarabilmiş olsaydık, Kürdistan’daki durum belki de bambaşka olabilirdi. Benzer bir durumu Rojava devrim sahası da yaşadı ve yaşıyor.
Geldiğimiz noktada, geçmiş pratiklerimizi de sorgulayarak yepyeni bir sürece giriş yapmaya çalışıyoruz. Bunun için öncelikle kendimizi devletçi, iktidarcı zihniyet ve kalıntılarından arındırarak yeni bir başlangıç yapmaya yoğunlaşıyoruz.
Çıkardığımız bazı önemli dersler var. Bu temelde demokrasiyi doğru kavramaya ihtiyaç olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi, ne parmak sayısı ne de toplumun bazı kesimlerini siyasete taşımak da değildir. Siyasette kadın ve gençlerin sayısını sadece artırmak da değildir. Halkların temsili için belli kotalar oluşturmak da değildir. Kuşkusuz bunların tümü geliştirilecek toplumsal bir demokrasinin birer parçası ama kendisi değildir. Gerçek bir demokrasi, söz konusu toplumun gerçekten kendisi için düşünebilir, kendisi için konuşabilir, kendisi için üretebilir, kendisini savunabilir, haklarını koruyabilir ve kendisini yönetebilir bir duruma gelme halidir. Bir başka değişle toplumun elindeki ekmeği ulus-devlet canavarına kaptırmama gücünü ve iradesini açığa çıkarma halidir. Bunu başarmak için ne gerekiyorsa onu yerli yerinde yapma halidir. Gerçek bir toplumsal demokrasi değişken, akışkan ve dinamik olmalıdır. Ortaya çıkan ihtiyaçlara göre kendini değiştirme yeteneğine sahip olmalıdır. Kesinlikle devlet gibi statik ve donmuş bir cisim gibi olmamalıdır. Kendisini her an yenileyebilen canlı bir metabolizma gibi olmalıdır. Toplum adına örgütlenme değil toplumun kendi örgütlenmesi olmalıdır. Toplum adına birilerinin örgütlenip güçlenmesi değil, toplumun kendi örgütlenmesine dayalı bir toplumsal güçlenmeyi ortaya çıkarmalıdır. Toplum adına söz kurma değil toplumun kendi kurduğu sözleri olmalıdır. Kuşkusuz tüm bunlar kendi içinde çok ciddi bir toplumsal eğitim ve aydınlanma faaliyeti gerektirir.
Demokratik toplumun iki esas üzerinden kendini oluşturması ve inşa etmesi önemlidir.
Birincisi; yukarıda biraz anlatmaya çalıştığımız düşünce ve zihniyet faaliyetleridir. Toplumun da öncüsünün de kendini zihniyet anlamında çok ciddi bir demokratizasyondan geçirmesi gerekiyor. Kendini bu konuda eğitmesi, aydınlatması, çözümlemesi gerekiyor. Kendini her yaşta eğitmek, değiştirmek-dönüştürmek, geriliklerini ve yetmezliklerini görüp tespit etmek, bunları gidermek için kendini ideolojik-politik ve entelektüel açıdan beslemek ve donanımlı kılmak kesinlikle kompleks yapılacak, gurur yapılacak, basite alınacak bir konu değildir ve işin özünü oluşturuyor.
İkincisi ise, toplumun her alanda kendisini komünler temelinde örgütlemesidir. Örgütsüz toplum canavarlaşan ulus-devlet karşısında güçsüz, paramparça dağılmış bir toplumdur. Dolayısıyla örgütsüz toplum, demokratik bir toplum da olamaz. Demokratik olabilmesi için güç ve irade sahibi olması gerekir. Kendi kararlarını alamayan, iradesini ortaya koyamayan bir toplumu, bırakalım egemen ulus-devletleri, hiç kimse dinlemez. Ama örgütlü toplumu, her konuda kendi kararlarını alabilen, günlük yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilen bir toplumu devlet de dahil herkes dinlemek zorunda kalır. Çünkü kendisi hakkında alacağı kararların, üreteceği günlük politikanın savunuculuğunu yapar. Kendi ahlaki yasalarını ve günlük politikasını kendi özgür iradesiyle örgütlü zemininde belirler ve içinde yaşadığı devlete de kabul ettirmenin demokratik mücadelesini yürütür. Kuşkusuz tüm toplumların ulus-devletler karşısında böyle bir demokratik örgütlülüğe ihtiyacı var. Ancak elli üç yıllık mücadele sahibi olan Kürdistan toplumunun buna çok daha fazla ihtiyacı var.
Kürt Toplumunun Tarihsel Sosyolojisini Komün Oluşturuyor
Kürdistan’da demokratik toplum örgütlenmesinin kök hücresini komün oluşturur. Kürdistan’da demokratik toplum örgütlenmesinin komünal temele oturtulması rastgele yapılmış bir seçim veya tercih değildir. Kürt toplumunun tarihsel sosyolojisini komün oluşturuyor. Kürt ve Kürdistan tarihi sosyolojik açıdan incelendiğinde neredeyse bir komün tarihi olduğu görülür. Abdullah Öcalan’ın görüş ve değerlendirmelerinden oluşan Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nda, Kürt ve Kürdistan tarihi özellikle de sosyolojik açıdan kapsamlıca incelenmiş ve bu sosyolojiye damgasını vuran kök hücrenin klan-kabile komünleri olduğu çok açık bir biçimde ortaya konulmuş. Zaten konunun başında da anlatmaya çalıştığımız gibi klan ve kabile toplumu, komün toplumudur. Dolayısıyla komün aslında Kürt’ün tarihsel sosyolojisinin kök hücresidir. On binlerce yıllık kültürel ve sosyolojik şekilleniş bu demokratik komünalite üzerinden yürümüş. O yüzden günümüz Kürt kültür ve sosyolojisine de en çok denk düşecek bir örgütlenme tarzıdır demokratik komünal toplum.
Kürtler kendi tarihlerinde mutlaka bir kabilenin bir aşiretin ferdi olarak yaşamışlar. Kabile ve aşiretten önce de klanlar düzeyinde bir yaşam sürmüşler. Günümüzde bile hala Kürdistan’ın sınır boylarında özellikle de Botan’da kabile ve aşiret yapıları hala varlığını koruyor. Mevcut aşiret yapılarının gericileşen birçok yönü vardır. Ancak tarihteki varlıkları itibariyle, kastik katil düzenler ve baskıcı zalim devletçi yapılar karşısında kendi toplumunu koruyan yapılar olarak varlıklarını sürdürmüşler. Yani Kürdistan’da tarih boyunca kabile ve aşiret yapıları çok önemli bir rol üstlenmiş ve bu rolleri sayesinde Kürdistan’da Kürt varlığı kendini ayakta tutmayı başarabilmiştir. Bu atıfta bulunurken ya da Kürdistan’da bu sosyolojik gerçekliği ortaya koyarken aşiretlerin gericileşmiş yönlerini övmek veya savunmak amacında değilim. Ancak kültürel yatkınlığın, sosyolojik yatkınlığın olduğunu bilmek bakımından belirtiyorum. Toplumsal bir olgunun gericileşmiş yanlarını eleştirmek, ama toplumsal varlığın kendisini sürdürmesi bakımından yapmış olduğu hizmetlerini de görmek gerekiyor. Bu anlamda kabile ve aşiret yapılarının örgütlü toplum iradesini devleşen kastik katil düzeni karşısında nasıl savunduğunu da görmek ve bilmek gerekiyor. Ama kendi içinde yaşamış olduğu gericileşen ve aşması gereken yanlarını da iyice görüp adaletli bir biçimde ayıklamak gerekiyor. Başka bir deyişle; ne pozitivist inkarcı bir yaklaşımla ne de sorgusuz sualsiz kaderci kültüralist bir bakış ve yaklaşımla ele almamak gerekiyor. Buradan bakıldığında klan, kabile ve aşiret yapıları Kürdistan’da toplumsal varlığın kendini koruması, savunması ve sürdürmesinde tarihsel bir rol oynamıştır. Kabile ve aşiret toplumundan kopan unsurlar ise şehir varoşlarında yoksul bir Kurmanclaşma süreci içerisine girmiştir. Kurmanclaşmayı, aileciliğe dayalı bir şehirleşen Kürtlük olarak anlamak lazım. Abdullah Öcalan Kürdistan’daki bu yeni sosyal yapıyı manifestoda çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymuş. Ancak Kurmanc denilen yeni sosyal yapının devleşen ulus-devlet yapısı karşısında kendini güç ve irade haline getiremediği de açıktır. İşte tam da bu yeni sosyal yapının kendisini ve diğer çevreleri de ortak potaya çekerek, ulus-devlet tekeli karşısında demokratik komünler biçiminde örgütleyip, güçlü ve iradeli yeni bir toplumsal yapıya dönüştürmesine ihtiyaç var. Kürdistan’da tam elli üç yıldan beri yürütülen özgürlük mücadelesini kalıcı bir toplumsal örgütlenme iradesine dönüştürecek olan da budur.
Geçen süreçte Kürdistan’ın birçok yerinde bir halk örgütlenmesi olarak komün ve meclisler oluşturulmaya çalışıldı. Bazı iyi pratikler de ortaya çıktı. Ancak genel bir değerlendirme yaptığımızda demokratik toplumun amacına uygun bir biçimde, süreklilik kazanan komün hareketine dönüşmediği de açıktır. Kürdistan’ın Bakur’u, Rojava ve Başur’da da kalıcı bir demokratik toplum örgütlenmesine dönüşmediğini görüyoruz. Bunun en temel nedeni bu işin paradigmasına tam olarak girmemektir. Kürt toplumu olarak belli kavrayış sorunlarımız elbette var. Bunu inkar edemeyiz. Dolayısıyla öncü yapı olarak da toplumsal yapı olarak da bir demokratikleşme sorunumuzun olduğunu inkar edemeyiz. Bir de kendi toplumsal tarihimizi ve sosyolojimizi tanıma, bilme ve çözümleme sorunumuz da var. O yüzden oluşturmaya çalıştığımız demokratik komünal toplumun köklerinin kendi tarihsel toplum gerçekliğimizden geldiğini de yeterince kavrayamıyoruz. Bunu başarmak için en çok da tarihsel sosyolojimizi güncel demokratik modernite ile buluşturmamız ve birbirini beslemesini sağlamamız gerekiyor. Yani ne tek başına tarihte yaşadıklarımız ne de günceldeki halimiz, demokratik bir toplum olmamıza yetmeyecektir. O yüzden tarih ile güncel gelişmeleri buluşturmamız gerekiyor.
Bu ne demektir?
Bu güncel olarak demokratik toplumu tarihteki sosyolojik kök hücremizle de uyumlu hale getirerek, komünler üzerinden yeni bir toplumsal örgütlenme hareketini geliştirmek anlamına geliyor. “Neden komün?” sorusunun cevabı tarihsel sosyolojimizde yatıyor. Çünkü komün tarzı, tarihte toplumsal bir varlık olarak bizi ayakta tutmuş, bizi korumuş, bizi savunmuş; bitmemizi ve yok olmamızı önlemiş. Kastik katil unsurların acımasız saldırıları karşısında gerektiğinde göçebe komünler olarak dağların doruklarına çıkmış, oradan kendimizi savunmamızı sağlamış, gerektiğinde çöllerin derinliklerinde, ormanların kuytuluklarına yerleşmiş ve orada hayatımızı sürdürmemizi sağlamış. Tehlike geçtiğinde yerleşik köy ve ovalara yerleşerek toplumsal varlığımızı sürdürmemizi sağlamış. Yani “kom” tarzı veya “kom”ün tarzı yaşam, varlığını garantiye alma tarzıdır. Her şeyin başında bir korunma ve savunma tarzıdır. Nitekim Kürdistan’da birer komün olan her kabilenin, her aşiretin kendine yeter düzeyde bir geçim kaynağı, koruma ve savunma gücü, değerler sistemi, ahlaki yapısı ve politik duruşu vardı. Yine Kürdistan’da oluşturulacak bir demokratik komünler hareketinin de toplumu bu düzeyde bir özyeterlilik ve özirade sahibi kılması gerekiyor. Bunu kendine amaç edinmesi gerekiyor. Bunun için de sonuna kadar demokratik olması gerekiyor.
Demokratik olmayan bir komün, ne Kürdistan’da ne de dünyanın başka bir yerinde pratikleşemez. Çünkü demokratik komün sistemi “canımız istedi de hadi kuralım” deyip kurulacak bir yapı değildir. Reel sosyalizmde olduğu gibi kaba materyalist mekanik yöntemlerle, modernite adına pozitivist sünni yöntemlerle ya da tıpkı bir devlet kurar gibi devletçi iktidarcı zihniyetin zaptu raptı altında kurulacak bir yapı değildir. Toplumun giderek daha da canavarlaşan ulus-devlet tekeli karşısında yok olmamak için kendini yeniden var etme ihtiyacından kaynaklı olarak oluşturulacak demokratik bir toplum yapısıdır. Toplumun yok olmamak için ve yeniden var olmak için günlük kararlarını alabileceği, gündemlerini oluşturabileceği, birbirini tanıyabileceği, birbirine karşı oluşturulmuş yabancılıklarını giderebileceği; ekilmiş sınıfsal, dini, mezhepsel, etniksel yarılmaları aşabileceği; her türlü tartışma-plan ve projeyi gündemine alıp yeterli düzeyde tartışabileceği; ihtiyaç duyacağı her türlü kararı alabileceği ve aldığı kararların pratik sahada uygulayabilme iradesini açığa çıkarabileceği bir demokratik toplum sistemidir. İşte giderek daha da canavarlaşan ulus-devletin karşısına böyle bütünlüklü, güçlü, iradeli bir demokratik toplum olarak dikilmek için her düzeyde ve her alanda komün tarzında bir örgütlenmeyi esas almaktan bahsediyoruz.
Geçmiş süreçte Kürdistan’ın bazı yerlerinde başlatılan komün çalışmalarının demokratik toplum amacına tam ulaşma şansını bulamamış olması, bu konuda bir soğumaya ve kendini geride tutmaya yol açmamalıdır. Tam tersine neden doğru ve amaca uygun bir pratiği ortaya çıkaramadığını tartışmak, bundan önemli dersler ve sonuçlar çıkarmak, daha güçlü bir kararlılık ve heyecanla pratikleşmeye yönelmek önemlidir. Komünler pratiğinde özellikle de ruhta ve düşüncede bir yenilik yakalamak pratikleşme aşamasında da bir yeniliğe götürecektir. Yeni bir komünler hareketine yoğunlaşırken, oluşturulacak komün anlayışının günümüz aile kurumundaki bütünlüklü duyguya denk bir duygu ve düşünce düzeyini ortaya çıkarmasına da yoğunlaşmak gerekir. Bir aile ferdi, niye ölümüne kendi ailesini sahipleniyor ve koruyor da neden bir komün üyesi, kendi komününü buna denk bir duygu ve düşünce ile sahiplenip, savunmuyor diye kendimize sormamız gerekiyor. Demek ki öyle bir yeni anlayış ve pratikleşme düzeyi ile demokratik komünleri kurmak gerekiyor ki, ona üye olacak herkesin tıpkı kendi ailesini sahiplenir gibi sahiplenmesi ve savunur gibi savunması gerekiyor. Bu da oluşturulacak olan demokratik komünler sisteminin büyük bir aşkla ve şevkle örgütlendirilmesine bağlı olarak gelişebilecek bir durumdur. Demokratik bir komünü oluşturacak olanların kendilerinden kattıkları istek, sevgi ve aşk, şevk düzeyi bunu belirleyecektir.
İçinden geçmekte olduğumuz Barış ve Demokratik Toplum sürecinin bütünlüklü hukukuna dayalı olarak gelişecek olan demokratik siyaset stratejisinin, pratikleşme zemini tam da demokratik komünler temelindeki bu demokratik toplum örgütlenme çalışmaları olacaktır. Bu açıdan Kürt halkının ve Kürdistan toplumunun önünde duran en temel çalışma demokratik komünler çalışması olmaktadır. Demokratik siyaset birçok kesimin anladığı gibi parlamentodaki yüksek siyaset zemini değildir. Kuşkusuz parlamenter siyasete de yön verir niteliktedir. Ancak bizzat kendisi değildir. Parlamentoda siyaset yapmak halk adına orada siyaset yapmaktır. Halk adına karar almaktır. Ancak gerçek demokratik siyaset halk adına değil bizzat halkın kendi siyasetini yapmasıdır. Halkın kendi yerel örgütlenme zemini içerisinde düşündüğünü söylemesidir; ihtiyaç duyduğu kararı bizzat kendisinin alabileceği mekanizmalara sahip olmasıdır. Bu da çok geniş olan yerel demokratik komün örgütlenmesi sayesinde pratikleştirilebilir demokratik toplumsal sistemdir. Halkın kendisi hakkında doğrudan karar alabileceği zemindir, demokratik komün zemini. Günlük olarak sözünü doğrudan söyleyebileceği, kendi yaşamı ve içinde yaşadığı habitatı konusunda uygun göreceği her türlü kararı alabileceği ve pratikleştirme alanlarını oluşturabileceği demokratik bir sistemdir. Bu anlamda komün esasında; demokratik toplumun öz iradesi, özyönetimi ve özsavunma zeminidir. Demokratik Kürdistan bireyinin ya da özgür yurttaş bireyinin yeni evi, yeni ailesi, yeni okulu, yeni ocağı ve yeni yuvasıdır. Kendini kattığı oranda onu koruyacak ve kollayacak olan biricik demokratik dünyasıdır. Bu yenilik karşısında heyecanlanmamak ve kalp çarpıntısını duymamak mümkün değildir, değil mi!
Yoruma kapalı.