Düşünce ve Kuram Dergisi

 Devlet İdareciliği ve Toplumsal Yabancılaşma

Veysi Biçen                                                                                                             

 

 Tarihin sırtından zamanın derinliklerine doğru kayıp giderken, tarih bilincimizi yoklamak için ona geri dönüş yapabileceğimizi çoğu kez hatırlamayız. Kayıp gittiğimiz “şimdi” lerin güncelliğine bırakırız kendimizi. Belki an’ı yaşamanın tadı bir başka olur ama, zamanın hiçbir an’ı tarih bilincinin yarattığı şimdilerin toplamından daha kıymetli olamaz. Onun için her seferinde tarih bilincimizi yoklamaya koyuluruz. Oradan bir hafıza, bir bilinç ve bir de analiz gücüne ulaşmayı hedefleriz. Dolayısıyla sosyolojik çözümlemeyi gerektiren her olgunun peşine düşerken, eşik kapı olan tarihin sırtından inme gereği duyarız. O artık kayılacak değil, kalınacak bir yoğunlaşma limanı ve bir mekânın anlam derinliğine dönüşür. Söz konusu toplumsal gerçeklik olunca, ona dair her türlü yoğunlaşma da, hiç şüphe yok ki tarih bilincine yönelmemizi gerektirir. Bu sebepten ötürü, bir olgu olarak “tarih”, bir anlamda tüm (özelde sosyolojik) yoğunlaşmalarımızın kıblesidir. Kıblegaha dönen her düşünür, önce tarih bilincine yönelir. Abdullah Öcalan’ın, tarih bilincinden yoksun olanların geleceğini aydınlatamayacağı yönündeki tespiti, tarih ve zamanın bir inşa potansiyelini içeriyor olmasından kaynaklıdır. Son tahlilde “tarih tezi” olmayanların sosyolojik fenomenlere çözüm gücü olamayacağı da açıktır. Ana metaforumuz bu tezi güncellemek olacaktır.

 

Toplumsal Bölünmenin Tarih Tezini Okumak

Marksizmin tarih anlayışı, birbirinin ardına dizilmiş toplumsal sistemlerden oluşur. Buna düz-çizgisel-ilerlemeci tarih anlayışı denir. Bu tarih anlayışına göre Karl Marks, sınıf ayrımına dayalı çatışma teorisini ileri sürer. Teorinin kökü zıtlık-çatışma-savaş edimlerinden ibarettir. Fakat bu edimler karşıtını gerektiren edimlerdir. Varlığın zıtlık-çatışma ya da savaş hali, doğal bir ikilem ya da bölünme halini gerektirdiğinden, Marks buna sınıf savaşımı diyerek tarihsel toplumu biri proletarya diğeri burjuva olmak üzere ikiye böler. Ona göre: “Bir bütün olarak toplum giderek daha fazla iki düşman kampa, birbiriyle açıkça mücadele eden iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.” Proletarya sınıfını işçi, emekçi, köylü, ezilen ve sömürülen kitle olarak tanımlarken, burjuva sınıfını da devlet ve onun bürokratik aygıtlarına konmuş olan elit bir “kesim” (kitle değil) olarak görür. Her iki sınıfın tamda ortasına “iktidar” olgusunu yerleştirir. Buna göre Marksizm’de ana metafor iktidardır. Köylü, emekçi, işçiden oluşan proletaryanın temel haklarına ve özgürlük bilincine ulaşabilmesi için iktidarı elinde tutmasını ve devlet, bürokratik aygıtlar ile üretim araçlarını elinde bulundurması gerektiğine inanır. Marksizm’deki bu düşünüş biçimi altyapı-üstyapı şeklinde formüle edilir. Özünü iktidar aygıtından alan bu formül, Marksizmin gerçek anlamdaki yönetim biçimidir ve toplumsal bölünme teorisine dayanır.

“Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu” adlı eserinde Pierre Clastres de benzer bir yoruma gitmiştir. Clastres, düşüncenin ana çerçevesini toplumsal bölünme tezi üzerine kurar. Toplumsal bölünmeyi ortaya çıkaran yegâne unsurun ise, iktidar aygıtı olduğuna inanır. Toplumsal bölünmenin temeline aldığı iktidar aygıtının sosyolojik çözümlemesini de Neolitik dönemden başlatarak idareci anlayışa dayalı bir yönetim biçiminin eleştirmeni olur. Ona göre, iktidar öncesi toplumsal bölünme yoktur. İktidarın oluşmasında avcılık kültürünün etkili bir rol oynadığını, yanı sıra şef ve şaman öncülüğündeki yönetimin hiyerarşik yapısından kaynaklı iktidarın oluştuğunu, dolayısıyla oluşan iktidar aygıtının bir bütün olarak yönetimin denetimine geçtiğini ve böylece toplumsal bölünmenin meydana geldiğini savunur. Doğal toplumu iktidar aygıtından yoksun organik ilişkiler ağı olarak tanımlayan Clastres’e göre toplumsal bölünme, toplum ile sonradan devlet mekanizmasına dönüşecek olan yönetim kademesinin birbirinden ayrışmasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Bu ayrışmanın, yani toplumsal bölünmenin gerçekleşmemesi için iktidarın yönetimden (devletten) alınıp topluma verilmesini; zira iktidarın toplumun hizmetinde olması gerektiğini düşünür. Her hâlükârda Clastres, bir ikilem olarak toplum-yönetim öğelerini öne çıkararak toplumsal bölünme vurgusunu yaparken, ana metafor olarak toplum ile yönetimin tamda ortasına iktidarı yerleştirmekten kaçınmaz.

Söz konusu iktidar ve toplumsal bölünme olunca, Alexis De Tocqueville’in düşünce mantalitesi de bundan çok farklı değildir. Liberal demokrasinin savunucusu olan Tocqueville, toplum ile devlet arasındaki uyumsuzluğun farkına varmış biri olarak onları uzlaştırmanın peşine düşer. Çözüm olarak “Ara İktidar” formülüne girişir. Düşünceleriyle modern demokrasileri etkileyen Tocqueville, “devlet dışı” ama “sistem içi” birtakım alternatif modeller geliştirir. Ara iktidar formülü aracılığıyla devlet ile toplumu uzlaştırmanın yol-yöntemi olarak âdemi merkeziyetçi bir yönetim modeli ile sivil toplum kuruluşlarını önerir. Komünü âdemi merkeziyetçi yönetim modelinin en temel birimi ya da formu olarak kabul eder. Ona göre; “komün doğal bir kurumdur ve insan topluluğunun bulunduğu her yerde kendiliğinden kurulur.” Bireyciliğin komün aracılığıyla kırıldığını ve “komünle insanın özgürlüğe ilk adımını attığını” belirtir. Tocqueville’nin komüne dair düşüncesi her ne kadar pozitif olsa da, nihayetinde komünü ara iktidar formu içinde değerlendirmesi sıkıntılı olmuştur. Komün, sivil toplum örgütleri ve âdemi merkeziyetçi gibi politik yapılar ara iktidar olarak düşünülmüş ve iktidar formuna bağlanmıştır.[1]

 

Alternatif Tarih Tezini Okumak

Her ne kadar son ikiyüz-üçyüzlü yılların düşünürleri üzerinden tarih tezimizi okuyor olsakta, iktidar ve toplumsal bölünmeye dair düşünce mantaliteleri, binlerce yıllara varan düşünürlerin bir ürünü ve özetidir. Fakat şu aşamada binlerce yılın kördüğümü olarak süregelen tarih tezinin alternatifini oluşturmak ve buna mukabil çözüm gücü olmak, en temel sorumluluk haline gelmiştir. Bu konuda Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigmaya yönelmek ve buradan Abdullah Öcalan’ın tarih tezini okumak elzemdir.

Abdullah Öcalan, her şeyden önce mevcut tarih tezlerinin çoğunu eleştirmekle başlar. İbn-i Haldun’un tekerrür eden döngüsel tarih tezini, ilericiliğe kilitlenmiş Darwinci ve pozitivist tarih tezini, sonsuzluk ya da tarihin sonu gibi kaderci tarih tezlerini ve Marksizm’in düz-çizgisel-ilerlemeci tarih tezini eleştirmekle yeni bir tarih tezini oluşturur. Buna göre Abdullah Öcalan’ın tarih anlayışı düz, çizgisel, doğrusal, döngüsel, ilerici ya da gerici herhangi bir forma dayanmaz. Onun tarih anlayışında toplum, zamanın tüm birimlerini yaşar. Yani toplumlar bazen gerileme zamanını, bazen ilerleme zamanını, bazen döngüsel zamanı ve bazen de doğrusal ya da çizgisel zamanı yaşarlar. Tarihsel-toplum bu zamanların tümünü bazen iç içe bazen de ayrı ayrı yaşar. Örneğin Kürtler Kasr-ı Şirin’den bu yana gerileme zamanını yaşarken Kürt siyasal hareketiyle birlikte ilerleme zamanına geçiş sağlamıştır. Dolayısıyla Abdullah Öcalan, tarihsel-toplumun tüm gelişmelerini çatallaşma tarih teziyle açıklar. Onun tarih tezi farklılık ve çeşitliliğe dayalı Çatallaşma Tarih Tezi’dir. Bu teze göre toplumların gelişme diyalektiği homojen olmayıp heterojen bir çoğulculuk anlayışı üzerine şekillenir. Toplumsal formun kök hücresi olan klan formu bile kendi içinde homojen olsa da onun gelişme diyalektiği heterojen bir zemini gerektirir. Klandan kabile, aşiret ve ulus formuna kadar tarihsel-toplumun gerçek doğası demokratik ve komünaldır. Neolitik öncesi ve sonrası fark etmeksizin demokratik ve komünal yapısını koruyan kitlelerin tümü doğal toplum kapsamında olup ahlaki ve politik toplum değerindedir. Ahlaki ve politik toplumun organik yönetim anlayışı ise komündür. Komün kendi içinde doğal bir yönetim merciidir. Erksiz değildir ama iktidarsızdır. Erk ve iktidar birbirinden ayrı şeylerdir. “Erk” doğal-otorite anlamına gelir. Bu otorite anlayışında söz, dil, akıl ve fikirlerin birliği ile düşünceler bütünlüğünün tutarlılığı esastır. İktidar ise tekelcidir. Sadece ekonomik tekelcilikten bahsetmiyoruz: dil tekelciliği, söz, akıl tekelciliği, fikir, düşünce tekelciliği, kültür, inanç tekelciliği, özgür irade tekelciliği gibi değerleri tekelleştirme girişimlerinden bahsediyoruz. Komün tüm tekelci anlayışları reddeden bir doğallığa sahiptir. Hakiki yönetim merciidir. Nasıl ki Pierre Clastres doğal toplumu organik ilişkiler ağı olarak tanımlıyorsa, aynı şekilde komünün “yönetim” anlamındaki iç işleyişi de organiktir. Organikten kasıt kolektif bilinçtir. Bütünlüğü bozmadan sağlayan kolektif iradedir. İnsan anatomisine benzeyen merkezsiz yönetim anlayışıdır. Kalp, beyin, böbrek, mide, ciğer, bağırsak, dil, göz, kulak, burun vs.nin hiçbiri tek başına merkez rolüne sahip değildir. İlişkiler kolektiftir ve birbirini beslemeye, tamamlamaya ve bütünlüğü sağlamaya dönüktür. Burada bir düzen ve sistem vardır. Bu düzen ve sisteme organik yönetim diyebiliriz. Komün işte böyle bir yönetim anlayışına sahiptir. Yani tekelcilik ya da iktidardan yoksun ve ona ihtiyaç duymayan bir yönetim anlayışıdır.

Söz konusu iktidar olunca bir olgu olarak devleti ele almak durumundayız. İktidarın gelişimi devlet öncesine ve belli bir hiyerarşik zihniyetin gelişimine dayanır, fakat iktidar devlet ile sistemleşmiştir. Devletin doğuşu bu anlamda önem teşkil etmektedir. Güncel tarih bilgilerine göre devlet Sümerler ile doğuşunu gerçekleştirmiştir. Abdullah Öcalan’ın tarih tezi bu doğuşu bir sapma olarak değerlendirir. Devleti ahlaki ve politik toplumdan sapmış olan egemenlikçi bir mekanizma olarak görür. Çatallaşma tarih tezi de daha çok bu ayrışmanın bir sonucu olarak gelişmiştir. Ayrışma ya da sapma hali bir kopuş halidir ve köke bağlı olarak yabancılaşmanın ana kaynağıdır. Yani iktidar ve devlet yabancılaşmanın kökenidir. Abdullah Öcalan, devleti temsil eden çizgiye maddi uygarlık, ahlaki ve politik toplumu temsil eden çizgiye de demokratik uygarlık demiştir. İkilem denilen şey de buradan çıkar. Burada önemli olan şey ikileme yaklaşımın ne olması gerektiğidir. Marksist ekol bu ikilemi doğrudan diyalektiğin zıtlık ilkesiyle açıkladığı için mevzuya toplumsal bölünme perspektifinden yaklaşım sergilemiştir. Ve dolayısıyla iktidar aygıtına da ihtiyaç duymuştur. Abdullah Öcalan ise pozitif diyalektiği savunduğu için ikilem düşüncesine yansımalar da pozitif olmuştur. Pozitif diyalektiğin esaslarına göre yaklaşım sergilediği için mevzuya toplumsal bölünme perspektifinden bakmaz. Bundan kaynaklı olsa gerek ki, Abdullah Öcalan’ın çatallaşma tarih tezinde “toplumsal bölünme” diye bir şey söz konusu değildir ve bu sebepten iktidara da ihtiyaç duymaz. Marksizmin toplumu proletarya ve burjuva sınıfı olarak ikiye bölmesini de bu nedenden ötürü eleştirir. Çünkü birbirinin mutlak reddi üzerine kurulu bir çatışma teorisidir. Çünkü sapma olanı keskin bir kılıçla karşıtına dönüştürmektir. Oysa sapma hali yabancılaşma halidir ve yabancılaşan sapmayla da mücadele edilir; mücadele edilen sapmanın değişim ve dönüşümü sağlanır ki, Abdullah Öcalan’ın deyimiyle demokrasi ve hukuka, daha genel anlamıyla toplumsal değer yargılarına duyarlı hale gelebilsin. Yoksa Abdullah Öcalan’ın Devlet + Demokrasi formülünü anlayamayız. Bu formülle ne demek istediğini çözemeyiz. Zira bugün yabancılaşan bir şeyi düzeltmeye, tehdit ve tehlike olmaktan çıkarmaya çalışıyoruz. Marksizmin göremediği şey buydu! Devleti ya da burjuvayı (mecazen) uzaylılar sanmasıydı! Marksizm sadece toplumsal bölünmeyi sağlamakla yetinmedi; aynı şekilde tarihi de böldü. Köleci devlet, feodal devlet, kapitalist devlet, sosyalist devlet tanımlarıyla tarihi de bölmüş oldu. Tarihsel-toplum bir bütün olarak bölünmüş oldu. Marksizm belki bunun teorisini oluşturdu ama bu yaklaşım bin yıllarca vardı zaten. Fakat bugün koca bir tarihten dersler çıkarmış yeni bir ekol-paradigma vardır ve buna göre de yeni anlamlar ve alternatif çözüm önerileri sunabiliyoruz. İktidara ve devlete karşı nasıl yaklaşmamız gerektiğini ve yabancılaşmaya karşı ne tür önlemler almamız gerektiği üzerine yoğunlaşabiliyoruz. Toplumsal bölünmenin gerçekleşmemiş olmasını bir avantaj olarak görüyor ve bu sebeple iktidara da ihtiyaç duymuyoruz. Zira Abdullah Öcalan’ın tarih tezinde iktidarı toplumla devlet arasına sıkıştırmanın lüzumu olmadığı gibi devlete de herhangi bir ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak yegâne perspektif olan sapmanın yarattığı yabancılaşmaya karşı tedbir ve kolektif örgütlenme bilinci ahlak ve politikanın gereğidir.

 

Yabancılaşmaya Karşı Komünü Örgütlemek 

İktidar ve devleti yabancılaşmanın kökeni olarak saydık. Devlet idareciliğinin her tür yapısal ve ideolojik yaklaşımı yabancılaşmanın risklerini taşır. Devletin tüm kurumları yabancılaşmanın merkezi olarak rol oynar ve tüm gerçekliklerin özüyle oynanır. Hakikat algısı pragmatist bir incelikle tersyüz edilir. İnanç alanında mabetlerin iman dâhil olmak üzere her tür ritüeli devlet mantalitesine göre düzenlenir. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’da devletin çıkarına örgütlenen Anglikan kiliseleri ve aynı mantıkla örgütlenen Türkiye’deki diyanet gibi kurumlar dinin inanç ve iman ilkeleriyle oynayarak dini devlete entegre ederler ve dini devletin hizmetine sunarlar. Eğitim alanı belki de en tehlikeli alanlardan biri olarak iş görür. Tarih bilinci tümüyle çarpıtılır. Bilgi sistemi ideolojikleştirilerek etnik kökene indirgenir ve dünya tarih bilgisi gasp edilmeye açık hale getirilir. Dil, kültür, sanat, edebiyat gibi alanların tümü tekelleştirilerek asimilasyon politikalarına tabi tutulur. Özel savaş yöntemleriyle siyaset ipotek altına alınırken Psikolojik Harp Dairesi aracılığıyla kitle üzerinde algı operasyonu yürütülür, sindirme politikaları esas alınır. Psikolojik Harp Dairesine bağlı basın ve medya kuruluşları gerçekleri kriminalize ederek asparagas haber sunumu ve kirli bilgi akışıyla toplumu uyutma girişiminde bulunulur. Ordu düzeni ise yabancılaşan kişiyi celladına sevdalı hale getiren en temel kurumların başında gelir. Devlet dairelerinin hemen tümü kadrolarıyla birlikte sistemiçileşmenin teorik ve pratik çalışmasını yürütür. Paradigmanın çözümlediği üzere dincilik, bilimcilik, milliyetçilik ve cinsiyetçilik sistemiçileşmenin temel argümanları olarak işletilir. Özellikle ulus-devlet modeli tüm bu girişimleri zirveye taşıyarak sistemiçileştirme stratejisini yüzden yüze sonuç almaya vardırır. Sayabileceğimiz daha pek çok devlet idareciliğinin teorik ve pratik çabası sistemiçileştirmeye dönüktür. Sistemiçileşme ise, yabancılaşmaya doğru yol almaktır. Demokratik Modernite dergisinde Murat Aslan’ın “Ontolojik olarak tümden yabancılaşan bir varlık ölür” belirlemesi doğru bir tanımlamadır. Ancak meseleye sosyolojik açıdan baktığımızda arada kimi farklılıklar görüyoruz. Sosyolojik olarak tümden yabancılaşan varlık (insan) ölmez, acı çeker. Çünkü kendisi olmaktan çıkmıştır. Kendisine ait olmayan şeyleri yaşar. Kendi benliğiyle, özsel değerleriyle barışık değildir. Rahat ve mutlu olduğunu sanır oysa huzursuz ve mutsuz olduğunun farkında olamayacak kadar da kendinden geçmiştir. Bu bir ölme tarzı değil, acı çekme tarzıdır. Sosyolojik olarak yabancılaşan insan ölmediği için yabancılaşmaya bir de yalnızlık eklenir. Yalnızlık ve yabancılaşma serüvenleri sadece sosyolojik boyutlar olarak değil, aynı zamanda psikolojik argümanları da içerir. Yani sosyolojik boyutla birlikte psikolojik boyut da ele alınır. Abdullah Öcalan’ın “yalnız birey yoktur toplumu yıkılmış birey vardır” dediği bu sözden ne anlamalıyız? Buradaki toplumu yıkılan bireyden kasıt nedir? Yabancılaşmaya yalnızlık eklenince toplumu yıkılan birey çıkar ortaya. Yani bu öyle toplumu yıkılmış bir bireydir ki, etrafında milyonlarca insan olsa, milyonlarca insanın tam da ortasında kendini yalnız hissetmekten kurtulamayan insandır. Hem sosyolojik hem psikolojik olarak tahlil edilmeyi gerektiren bir durumdur bu. Sistem, güya kendisine kimlik kazandırarak “birey” dediği insana vaad ettiği şeyler üzerinden onu boğar, nefessiz bırakır, toplumunu yıkar. Tüm bunlar yabancılaşmanın bir sonucudur. Yabancılaşmanın kaynağı ise devlettir. Devlet yabancılaşmanın kökenidir. Bir mekanizma olarak zaten kendisi sapma yoluyla yabancılaşmaya uğramıştır. Karakteri, doğası ya da fıtratı “sapma” olduğundan, toplum karşısındaki esas görevi sapmacılıktır. Toplumu ve bireyleri kendi yolundan saptıran bir potansiyele sahiptir. Önemli olan bu potansiyelin etkisini minimum bir düzeye çekerek onu potansiyel olmaktan çıkarmaktır. Bu da organik yönetim biçimi olan komünü örgütlemekle mümkündür.

Abdullah Öcalan’ın sınıf yerine komünü ikame etmesi, yeni dönemin organik yönetim perspektifini açıklığa kavuşturması bakımından hayli öğretici olmuştur. Ona göre “tarih, bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir. (…) Marksizmin sınıf kavramı yerine komünü geçiriyoruz” diyen Öcalan, devamında “(…) benim düşüncem, bu ayrımın hem tarihte geçerli olduğu tarihsel materyalizm bir sınıf savaşı değil de, savaş da demeyeyim, komün ve devlet ikilemi biçiminde geçmiştir. Bütün tarih bundan ibarettir.” Anlaşıldığı üzere ana perspektif komün ve devlet ikilemi biçiminde şekillenirken toplumsal bölünmenin gerçekleşmemesi için kelimelerin özenle kullanıldığına tanık oluyoruz. “Savaş da demeyeyim” belirlemesinden sınıf veya komün ve devlet ikilemi biçiminde ifadeye kavuşan “ikilem” mantığının yanlış anlaşılmaması içindir. Komün ve devlet ikilemi derken, buradaki “ikilem” kelimesinden, karşı karşıya gelmiş iki öğenin birbiriyle mücadelesini anlamak gerekiyor; yoksa komüne karşı devlet öğesinin bir ikilem değeri taşıyor olmasından kaynaklı olmasa gerek. Son tahlilde komün yabancılaşmanın ve dolayısıyla devlet idareciliğinden kurtulmanın panzehiri niteliğindedir. Toplumu komünal bir olay olarak gören Öcalan’a göre “Toplumsallık da komün demektir. İlk-el komün klan demektir. (…) komüne dayalı etik ve politik kavramları esas alıyoruz. Ahlaki politik toplum dedik ama bu özgürleşen komünün adıdır. (…) Ahlaki politik toplum kavramı, komün değerlendirmesinin başka bir ifadesidir. Komünün devlet karşısında ifade bulması” demek oluyor.

Bu anlamda komün insanın toplumsallaşmaya adımını attığı ilk-el aşamalardan beri vardır. Avcılık, toplayıcılık, büyücülük, fetiş ve totem gibi oluşan bütün toplumsal sistemler, komünün eylem, birlik ve bütünlük potansiyelinin bir sonucu ve faaliyeti olarak gerçekleşmiştir. Yani komün her şeyden önce bir örgütlenme formudur ve toplum formunun enerjisidir. Komün kendi başına organik bir yönetim biçimidir ve hiçbir merkezi yapıya ihtiyaç duymayan, kendi kendine yeten ve kendi kendini yönetme sanatıdır. Komün, Demokratik Ulus’un en temel özgürlük birimi ya da toplumsal formun ana kaynağıdır. Komünün eylem gücü aktif olduğu sürece devletin her tür yabancılaşma riskinin sonuç alması mümkün değildir. Çünkü komün her tür yabancılaşmaya karşı bir direnç merciidir ve bu merci kaynağını komünün organik yönetim özelliğinden alır. “Devleti olmayanın tarihi olamaz” sözünün yanılgısı, komünler ve Kürt hafızası (tarihi) üzerinden gerçekliğini yitirmiştir. Organik yönetim anlayışının (komünlerin) gerçek tarih tezi karşısında, yabancılaşmanın kökeni olan devletin sapma-tarih tezi tüm çıplaklığıyla deşifre olmuş ve inandırıcılığını yitirmiştir. Gelinen aşamada komünün değil devletin tarih tezi tartışmaya açık hale gelmiştir. Bahsettiğimiz  komünal yaşam temelinde de kuşkusuz kadının, doğal toplum sürecinden günümüze kadar süren, değer yaratımının öncülüğü vardır. Kadın öncülüğü ve emeği ne kadar bu tarihsel sapma doğrultusunda oluşturulan tarih tezinde yer almasa da toplumsal sosyolojinin ana kolon özelliğini taşır ve gelinen aşamada bu yadsınamayacak bir gerçeklik olarak hem tarihe hem de hem de günümüz komünal mücadeleye damgasını vurmuştur. Şüphesiz sapma tarih tezinin deşifrasyonunda Abdullah Öcalan’ın kadın kurtuluş ideolojisi etkili olmuştur. Bu temelde kadın kurtuluş ideolojisinin her tür başarısı, organik yönetim biçimi olan komünün ve bir bütün olarak yerel yönetimlerin özgürleşmesi demek olacaktır.

 

Kaynaklar:

[1] Demokratik Modernite Dergisinin Devlet ve Komün İkileminde Sosyalizm konu sayı başlıklı, Aralık 2025 tarihli, 53. Sayı. Cezmi KARTAL: Komün ve Devlet İlişkisine Tocquevilleri Bir Bakış ve Ara İktidarı Komünleştirmek.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.