Düşünce ve Kuram Dergisi

Toplumsal İhtiyaçların Karşılanması ve Komün Çalışmaları

Seher Tümer

 

 Yerel yönetim, toplumların yaşadıkları yerde toplumun ihtiyaçlarını tespit etme ve ihtiyaçların giderilmesi için çözüm yöntemleri geliştirmeyi hedefler. Bu çalışmayı yürütürken de ekolojik dengeyi tahrip etmeden toplum ve birinci doğa arasında darbelenen ilişkiyi yeniden inşa eden bir perspektiften bakar. Günümüzde yerel yönetim tanımı sadece belediyelere sıkıştırılmış gibi görünse de bu düzeyde dar bir anlama sahip değildir. Çünkü modern belediyecilik yapılanmasının tarihi çok yenidir.  İnsanın toplumsallaşmasının temel nedeni ihtiyaç temellidir. Ortak ihtiyaçların ortak bir şekilde giderilmesi, toplumun bir nevi öz savunması olarak kabul edilmiştir. Doğada tek başına yaşamanın hayatta kalma sürecini zayıflattığı bilinmektedir.  Birlikte yaşam, aynı zamanda başta beslenme, barınma ve kendini savunma açısından bilginin de ortaklaşmasını, komünleşmesini sağlarken, çağlar boyunca aktarılarak birikmesini, sonraki nesillerin hayatta kalabilmesini de sağlamıştır.

Toplumsal süreç bu şekilde ilerlerken gerek göçebe toplum döneminde gerekse yerleşik yaşama geçildiğinde, herhangi bir devlet kurumuna ihtiyaç duyulmadan toplumsal ihtiyaçlar ortak bilgi ve emekle giderilmiştir. Özellikle yerleşik yaşamda bir arada yaşama konusunda ahlaki ölçülerin oluşması, toplumun demokratik ve eşit bir yaşam sistemi kurmasında önemlidir. Doğaya müdahale etmeden, doğa üzerinde tahakküm ilişkisi geliştirmeden kurulan yaşam biçimi, aynı zamanda doğayla estetik bir ahengi de beraberinde getirmiştir. Kadın-erkek arasındaki ve devamında doğa-insan çelişkisinin komünal yaşayan toplumda hiyerarşi ve tahakküm oluşturmaya başlaması, aynı zamanda toplumun sağlığının da darbelenmesi anlamına gelmektedir. Bozulan toplumsal sağlık, sağaltılmak yerine binlerce yıl daha büyük darbelere maruz kalınca, bugün yaşadığımız kentlerde her türlü sorunun çözüm adresi olarak da belediyeler görülmektedir.

Kapitalist modernitenin ürünü olan bireycilik karşısında, yeni bir toplumsal inşanın ilk adımı güçlü tarihsel arka planı olan komünal yaşamdır. Bireycilik karşısında kolektif yaşamın inşası olan komün mülkiyet bağlarından kurtulmayı, özgürleşmeyi hedefler. Komün küçük topluluklardan oluşur ve bu küçük toplulukların birleşerek oluşturacağı sistem doğrudan demokrasinin temel taşlarıdır.

Yerel yönetimler neden toplumun komünüdür? Yerel yönetim, tanımı itibarıyla toplumun bütününü ve yaşanılan yeri ilgilendiren konularda çözümler ve faaliyetler kapsamındadır. Yerelde toplumun belli kesimlerini kapsayan sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri vb. pek çok kuruluş mevcuttur.  Bu kuruluşlar, toplumun tamamını kapsamaktan ve çözüm adresi olan dinamiklerin içinde toplumu yeterince temsil etmekten uzak olsalar da neticede yerelin sorunları ve ihtiyaçları konusunda kendi alanları açısından doğru tespitleri yapma ve çözüm önerileri geliştirme konusunda önemsenmelidir. Toplumun tamamının örgütlü olmaması, sorunların ve ihtiyaçların tespitinin ve çözüm önerilerinin geliştirilmesinde güçlük oluşturur. Bu durum toplumun pek çok kesiminin ihtiyaçları konusunda yetersiz ve çözüm üretmeyen süreçlerin yaşanmasına yol açmaktadır.

 

Toplumsal Ayrışmalar İhtiyaçları Farklılaştırır

Devlet-komün arasındaki tarihsel çelişkide, kent- sınıf-devlet, her üç oluşuma tarihsel süreler açısından baktığımızda, toplumun doğal varoluşu, toplumsal yapısını bozan bir rol oynamıştır. Toplum, özünden uzaklaştırılıp, devletli sistem içerisinde edilgen hale getirilip, üzerinde tahakküm kurulan bir yapı haline dönüştürülmüştür. Toplumların varoluşu doğal aşamalardan geçerek (klan, kabile vb.) uluslaşmaya kadar gelse de, devletlerin ortaya çıkmasıyla toplumun demokratik ve komünal yapısı bozulmuş; kastlaşma, sınıflaşma gibi bozulmalara götürülmüştür.

Bu ayrışmalar toplumda ihtiyaçlarında da farklılaşmaları getirmiştir. Kurulan bu sistemde “üst sınıflar” imkânlar açısından daha çok avantajlıyken “alt sınıflarda” kalanlar da mevcut imkânlardan yararlanma konusunda çok daha geri planda kalmıştır. Toplum, komün halindeyken imkânlardan ihtiyaç dahilinde eşit yararlanılır, devletin çıkışıyla tarihin akışı eşitliği toplumun ve kadının aleyhine çevirmiştir.

Ulus-devlet sisteminin aşırı merkeziyetçi yapısı, toplumun kendi sorunlarını çözmesini zayıflatır. Bu durum, toplumsal sağlığın olumsuz etkilenmesine yol açar. Çünkü sağlık sosyolojik; psikolojik, fizyolojik ve politik olarak iyi olma hâlidir. Yaşanılan kentlerde özellikle karar alma süreçlerine katılım göstermeyen toplum, kendisi için başka bir erkin alacağı karara uymak zorunda kalmaktadır. Bu kararlar, genel itibarıyla toplumların etnik, inanç ve kültürel değerleri göz önünde bulundurulmadan alınmaktadır. Yekpare bir toplum anlayışı ile alınan kararlar, kendi olmayan bir insan, kendi olmayan bir kadın ve kendi olmayan bir toplum için alınmış kararlar karşısında başkalaşıma uğramayı gerektirir. Bu haliyle insan toplumsallığından, kültüründen ve hatta dilinden vazgeçmek zorunda kalmaktadır. Kendi etnik kimliği ve kültüründen uzaklaşıp başka biri gibi olmak, “hiçbir şey olamama hali”ni de getirir ki, bu yukarıda tarif ettiğimiz toplumsal sağlığın bozulmasını başlatır.

Kentler ne kadar büyük olursa olsun, toplumun tamamının karar alma süreçlerine katılımı çok zor değildir. Tabii ki ilk tercih kentlerin bu kadar büyümemesi ve doğadan kopmamasıdır. Günümüzde oluşmuş devasa kentlerde şimdilik geriye dönüş mümkün olmadığından dolayı toplumu bulunduğu yerde örgütlemek, kendi içerisinde binlerce komün oluşturmak imkânsız değildir. Toplumun örgütlenmesi önünde katı yasalar yapmak yerine, toplumun demokratik örgütlülüğünü güçlendirecek yasal düzenlemeler, bu anlamda işleri kolaylaştırıcı rol oynar. Oluşacak komünler yoluyla toplumun pek çok sorunu bu komünler üzerinden çözülebilir. Ya da oluşacak komünler yereldeki kurumlarla işbirliği halinde toplumun sorunlarına çözüm olacak politikaları üretebilir.

Toplumun en temel ilişkileneceği alanların başında da “belediyeler” gelmektedir. Belediyeler de bugün merkezi devletin izdüşümü olarak yerel devlet gibi bir rol oynamaktadır. Toplumun her kesimi ile buluşabileceği yol ve yöntemler mümkünken, belediyeler en büyük kentlerden en küçük ilçelere kadar toplum adına karar alabilmektedir. Devasa kentlerde bir sokak, bir mahallenin ihtiyaçlarını dar bir belediye meclisi grubuyla tespit etmek ve çözmek mümkün değildir. Bu durumda merkezi devlet sistemiyle aynı pratiği ortaya çıkarmaktadır. Karar alma süreçlerinde toplumun içinde olduğu bir sistem hem kaynakların doğru kullanımını hem de toplumun sağlık hâlini iyileştirmeyi sağlayacaktır. Devlet ve komün arasındaki binlerce yıllık çelişkinin çözümü merkeziyetçi anlayıştan vazgeçip yerel demokrasinin güçlendirilmesinden geçmektedir.

Bir diğer konu da ortaya çıkan kentlerin devletleri doğurması ve devletler içerisinde devasa kentlerin yükselmesi, çevresel tahribatın yanı sıra doğadan koparılmış toplumun açığa çıkması olmaktadır. Doğadan koparılmış toplumun sağlıklı olduğundan bahsetmek mümkün değildir. Çarpık kentleşme tanımı uzun zamandır dillere pelesenk olsa da çarpık kentleşmeye yönelik çözüm yolları arayışları da genel bir politika haline getirilmemektedir. İnsan, doğduğu yerde doyabilecekken, pek çok nedenle büyük kentlere göç etmek durumunda kalmaktadır. Bu göçün nedenlerinden birisi de sahte özgürlük algısıdır. Büyük kentlerde özgür olunacağı hissiyatı toplumların yaşadıkları topraklardan büyük göçlere yol açmış ve kentlerin her geçen gün ihtiyaçları karşılamak adına daha da büyümesine neden olmuştur. Düzensiz göç, bilinçli bir politika olsa da sorunlu kentsel planlamalar, çarpık kentleşmenin gerekçesi olabilmiştir. Bu kentlerde yaşamak, insanın görme mesafesinden tutalım, toplumsal ilişkilerin yok olmasına kadar derin sorunlara yol açmaktadır. Kendi doğasından koparılmış birey, çarpık kentlerde hayatta kalmaya çalışırken, zamanının çoğunu iş ve ulaşımda geçirerek, geri kalan zamanını evde geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu durum bize sanayileşmenin ilk yıllarındaki günlük 16 saat çalışma süresini ve geri kalan zamanını evde kişisel bakım ve dinlenme dışında hiçbir şeye vakti kalmayan toplumu hatırlatmaktadır. Bu durum karşısında yüzlerce yıl önce isyan eden toplum, bugün rıza üretimi yoluyla aynı durumla karşı karşıya olduğunu görmekten uzaktır.

İşte bu durum kırsal yaşamın geriliği, imkânsızlıkları gibi konuların okullardaki ders kitaplarından sinema dizi vb. alanlara kadar işlenmesi yıllar içerisinde toplumun algısıyla nasıl oynandığını ve nasıl rıza üretildiğini de göstermektedir. Mevcut sistemin zor veya rızaya dayalı yöntemleri uygulamak için artık çok fazla çaba sarf etmesine gerek kalmamıştır. Gelişen teknoloji sayesinde hayal pazarlama işlerini kolaylaştırmıştır.

Özellikle kentsel mimari ve planlamalar belediyelerin sorumluluğunda olduğu için, yerel yönetimlerin demokratik örgütlenmesi bu anlamda önemlidir. Kentlerin doğadan koparılmadan inşasının mümkün olduğu bilinmektedir ve kentlerin bu kadar devasa büyümesinin önüne geçilebilinir. Gelişen dünyada kimi imkânların eğitim, sağlık, iş gibi alanların çevreye yayılması zorunlu göçleri bir miktar engelleyecektir. Paris Komününden sonra ortaya çıkan kentsel dönüşüm projeleri, bugün yaşadığımız coğrafya açısından da örnek alınan bir durumdur.  Mimari yapılanma şeklinden kent içerisinde nerde sosyalleşelecek, nerede yaşanılacak, nerede çalışılacak vb. gibi konular, tepeden alınan kararlarla belirlenmektedir. Bu yöntem mahalle kültürünün yitirilmesine de yol açmıştır.  Kendi mahallesinin temizliğinden güvenliğine kadar, kendisini sorumlu hisseden toplum anlayışından, bugün yan komşusuna selam bile vermeyen insan prototipi ortaya çıkmıştır. Birkaç köy büyüklüğünde siteler (etrafı duvarlar ve dikenli çitlerle çevrili olanlar) kendini güvende hissettirmek duygusuyla yapılsa da toplumun birbirine olan güvenini daha da aşındırmaktadır. Kendi sitesinin dışını görmeyen çocuklar ve gençler yetişmektedir.  Aynı zamanda yaşadığı site de dahil, çevreye karşı hiçbir sorumluluk duymayan bütün sorumluluğu çalışan veya belediyeye ait gören bir zihniyet gelişmiştir.   Mevcut site yapılanması her ne kadar toplumun aleyhine bir durum ortaya çıkarsa da toplu bir yaşam alanı olduğundan yola çıkılarak site içi örgütlenmeler yürütülebilir.

Daha önce yaşanılan yerlerde kendi sokağını da temizleyen bir toplum anlayışı mümkünken, bugün kentler devasa çöp üreten kirli ve sağlıksız yaşam alanları olarak tanımlanabilir.  Zaman zaman yapılan temizlik kampanyaları mevcudu değiştirmekten uzaktır.  Kampanya yerine daha kalıcı çözümler üretilebilir.  Özellikle “belediyenin işi”, “belediye temizlesin” olarak görülen bu çalışmalar karşısında kentlerin temizliğinin daha da aşındırıldığı görülmektedir.  Belediyelerin yerel bir devlet gibi görülmesi, burada da karşımıza çıkmaktadır.  Toplumu sorumluluk almaktan uzaklaştıran bir zihniyetle belirlenen yönetim anlayışı idarecilikten günü kurtarmaya çalışmaktan öteye geçemiyor.  Sadece sandıkta oy vermeye hapsedilmiş bir demokrasi algısı, zamanla toplumda kendini tüm sorumlulukların dışında gören bir anlayış geliştirmiştir. Tam da bunun karşısında mahallelerde temizlik kültürünü yeniden canlandıracak çalışmalar yürütülüp, kalıcı hale gelmesi için kendi mahallesinin sorumluluğunu alacak toplum anlayışı ortaya çıkarılabilir ve bunun için mahalle sokaklarda komün tarzı örgütlenmeler oluşturulabilir.   Yine aynı şekilde sokakların güvenliğini de başka yerde arayan bir anlayışta gelişmiştir. Kendi sokağında-mahallesinde yaşanılan her türlü yozlaşmayı (uyuşturucudan, fuhuşa, kadına çocuğa yönelik şiddete istismara kadar) görmezden gelen ve bunun zamanla normalleşmesini sağlayan zihniyet karşısında yerel yönetimlerin rolü önemlidir.  Özellikle kadınlar, gençler ve çocuklar açısından mahallenin sokağın güvenli hale getirilmesinde belediyelerin rolü önemlidir. Sokakların aydınlatılmasından otobüs durak noktaları gibi teknik, belediye hizmetlerinin kent geneline yayılmasına kadar pek çok çalışma belediyeler tarafından yürütülebilir. Yine kentlerdeki diğer STK’lar ile kentlerde güvenli yaşamın inşası açısından ortak çalışmalar yürütülebilir.

Mevcut kent politikaları, toplumları özünden uzaklaştıran ve bireyciliği ön plana çıkaran bir zihniyetle yürütülmektedir.  Aynı zamanda “modernlik” adı altında cazip kılınmaya çalışılan kent yaşamı, toplumun üretimden kopmasına, işçi ve işsiz devasa kitlelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu kentler de deyim yerindeyse, karın tokluğuna çalışan milyonlar demektir.

Toplumlar açısından göçün nedeni, her ne olursa olsun, yaşadığı yerin yabancısı olmasını ve öyle yaşamak zorunda kalmasını beraberinde getirmektedir. Toplumsal ilişkilerin aşındığı kentlerde dayanışma ilişkileri de yok olmaya başlar. Bazen olağanüstü durumlarda deprem, sel gibi doğa olayları veya savaş gibi insan yaratımı olağanüstü durumlarda toplumsal hafıza ve vicdan kendini hatırlatıp dayanışma ilişkileri güncellenebiliyor. Lakin toplumun örgütlü olmaması ve yaşadığı yerin yabancısı olduğu toplumlar açısından, bu dayanışma süreçleri kısa sürede bitmektedir. Bir diğer neden, toplumun ancak kendi yaşamını idame ettirebilecek kadar bir ekonomik girdiye sahip olması da bu dayanışma sürelerinin kısa olmasının bir nedenidir. Yaşadığımız dönem açısından ortaya çıkan ekonomi politikaları da zaten toplumun büyük bir kesimi için özellikle kadınlar, yaşlılar ve çocuklar açısından derin yoksulluk koşullarını oluşturmaktadır. Bunun sonucu, her zaman olağanüstü halde yaşayan binler, milyonlar demektir.

Kent yaşamında üretim yapılan alanların ve yaşam alanlarının birbirinden uzak konumlandırılması, yaşamın bütünlüğü açısından da problemli bir durumu ortaya çıkarmıştır. Kapitalist sistemin ürünü olan bu şekilleniş, işçileşmeyi insanın doğal yaşamıymış gibi bir algıyı da toplumda   oluşturmuştur. Doğduğu topraklarda doyma şeklinde olan yaşam biçimi, toprağa yabancı bir toplumu şekillendirmektedir. Özellikle kentler açısından baktığımızda   tekellerin hakimiyetinde olan ekonomi ve pazarı sömürü alanları olarak görebiliriz. Bu sömürü biçimi açlıkla terbiye edilen toplumu belediyelere yönlendirmekte ve belediyeler istihdam alanı veya yardım kuruluşu gibi görülmektedir. Yıllar içerisinde geliştirilen bu zihniyet, her belediyenin “yerel bir devlet” olarak görülmesi sorunu, en derin krizlerden birine dönüşmüştür. Toplum örgütleme sorumluluğu burada da karşımıza çıkmaktadır. Toplumun demokratik örgütlenmesi, komünal değerlerin açığa çıkarılması ve kent yaşamında yaşanılan alanların aynı zamanda üretim alanlarını da kapsayacak şekilde dizayn edilmesi, “muhtaçlık” ilişkilerini de en aza indirgeyecektir.

 

Köy-Kent İlişkilerinin Yeniden Kurgulandığı Bir Sisteme İhtiyaç Var

Tarım alanlarını yok eden kent anlayışı; toplumu sitelere, beton binaların içine hapsederken, oluşan devasa kentlerde tüketim anlayışını da tek tipe indirgiyor. Giyimden gıdaya kadar toplumların kendi kültürlerinin dışına çıkan tek tip bir anlayışa hapsedilmiş olmak, kültürel çeşitliliği yok eden hastalıklı kitleler üretiyor. Özellikle besin zincirindeki doğal olmayan süreçler sağlıksız beslenmeye götürüyor. Sağlıksız bırakılan toplum yine kapitalist sistemin sağlık alanında inşa ettiği hastanelerde sağlık aramaya itilmekte ve toplumun çok büyük bir kısmının ilaca bağımlı yaşamasına yol açmaktadır. Bugün artık köy yaşamında bile kendi ürettiğini tüketme kültürü neredeyse yok olmak üzeredir. Binlerce yıl toplumu ayakta tutan köy ve kırsal üretim biçiminin yerini büyük tekeller kanalıyla üretilen ambalajlı gıdalar diyebileceğimiz ürünler almıştır. Çoğu zaman bu ürünler doğal, ekolojik ürün gibi mevcut kavramlarında içi boşaltılarak pazarlanmakta ve toplum atalete uğratılıp hazırı tüketen bir toplum haline gelmektedir. Kırsal alan politikaları da zaten toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı bırakalım her geçen gün daha gerilemekte ve insanları topraktan, doğadan, üretimden koparıp kentlere mecbur hale gelen bir durumu ortaya çıkarmaktadır.  Toplumların binlerce yıllık üretim hafızası hala yerindedir. Ve sadece bunu yeniden hatırlatmak ve toplumu harekete geçirmek gerekmektedir. Bunun örgütlenmesi yine belli bir bilince ve ideolojiye sahip kurum kuruluşlar kanalıyla yapılabilir. Mevcudu kabul edip büyütmek yerine, ekolojik kentler çalışmalarını öncelemek gerekmektedir. Belediyelerin kırsal kalkınma çalışmaları bu noktada önemlidir. “Kentsiz köy olur ama köysüz kent olmaz” düsturuyla özellikle topraktan, üretimden koparılmış kesim açısından ilgili kurumlarla ortak projeler kapsamında yapılacak çalışmalar köyleri hareketlendirecektir. Bunun yanı sıra köylerin kentsel ihtiyaçları açısından (sağlık, eğitim vb.) sağlıklı ve güvenli ulaşım çalışmaları gibi imkanların sağlanması belediyelerin önceliği olmalıdır. Mevcut sistemi kabullenmeyen topluma sadece öncülük etmek yeterli olacaktır. Köylerin ve kentlerin ihtiyaçları, çağın gereği olarak değişmiş, büyümüş ve çeşitlenmiştir. Toplumsal ihtiyaçların karşılanması süreci de devasa iş gücü ve devasa kaynaklar gerektirmektedir. Köy-kent ilişkilerinin yeniden kurgulandığı bir sistemi acilen hayata geçirmek, toplumun derinleşen ekonomik krizlerine çözüm üretmek açısından önemlidir.

Kentlerin bu kadar büyümesi, özellikle ekonomik ihtiyaçlar açısından toplumun düşürülmesine yol açmıştır. Toplumun düşürülmesi, kentlerde toplum sağlığını doğrudan ilgilendiren, anti-toplum diyebileceğimiz devasa sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların başında fuhuş, uyuşturucu ve şiddet gelmektedir. Çocuklar, gençler ve kadınlar için hiçbir yerin güvenli olmadığı duygusunu uyandıran bu durum, topluma hepten bir hapis hayatını dayatmaktadır. Son derece yaygın olan madde bağımlılığı neredeyse 6-7 yaşlarına kadar düşmüştür. Toplumun geleceği olarak tanımlanan çocuklar ve gençler bu tür yöntemlerle yok edilmektedir. Toplumun örgütlülüğü ve yerel yönetimlere düşen rol, özellikle bu kısımda çok daha fazla önem taşımaktadır. Toplumun bütün kesimleriyle kurulacak ilişki biçimi, sosyal örgütlenmeler ve kültürel etkinliklerden kültür-sanat, spor ve alternatif eğitim kurumlarına kadar pek çok çalışma, belediyeler ve yerel yönetimler alanı açısından zorunluluk arz eden bir durumdur. Kadına ve çocuğa yönelik istismar durumlarını toplumda normalleştirmeye çalışan zihniyet karşısında, kadın ve çocuk alanı çalışmaları ehil kurumlar tarafından yapılmalıdır. Bu türden çalışmalar kısmen yapılsa da yeterli olmadığı ve toplumun içinde yer almadığı için de karar süreçleri ve çalışmalar başarılı olmaktan uzaktır. Mahallelerde, sokaklarda, köylerde bu konuları merkezine alacak komünler, komisyonlar rahatlıkla kurulup toplumun kendi sorunlarını görmesini ve çözümü birlikte üretmeyi önüne hedef olarak koymasını ve yitirilen toplumsal kültürlerin yeniden açığa çıkmasını sağlayacaktır.

“Toplumsal doğa esas olarak ahlaki ve politik bir oluşumdur, varoluştur. Toplumlar varlığını sürdürdükçe, ahlaki ve politik nitelikleri devam eder. Ahlaki ve politik niteliğini yitiren toplumlar dağılmaya, çürümeye ve yok olmaya mahkûmdur.” “Toplumun kendini yönetme yeteneğini yitirmesi en büyük toplumsal hastalıktır”. (Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlik Manifestosu) Yerel yönetimler toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamını düzenleyen sağlık merkezleri olarak da tanımlanabilir ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin yalnızca siyasal bir reform değil, toplumun bütünsel sağlığının yeniden inşası olarak görebiliriz. Burada da yerel yönetim tanımı sadece belediyeler olarak ifade edilmemektedir. Belediyeler, yerel yönetim alanı içerisinde ana omurga görevi görse de içerisinde toplum ve STÖ’ler olmadan, mevcut devlet kurumlarından öteye giden bir çalışma ortaya çıkmayacaktır. Toplumun kendi vicdanı ve demokratik zihniyetiyle yürüteceği tartışmalar ve kararlar demokratik yönetimlerin açığa çıkmasını sağlayacaktır. Bu nedenle yerel yönetimler güç iktidar ilişkilerinin şekilleneceği alanlar değil; zihniyet sorunları başta olmak olmak üzere, toplumun sorunlarının çözümlendiği alanlar olmak zorundadır.

Özellikle mevcut belediyecilik anlayışının rantı artıran, toplumu kendi kültüründen uzaklaştırıp popüler kültürü salık veren, eril zihniyet ürünü, tamamen kâra dayalı yapılaşmayla toplumu nefessiz bırakan bir zihniyetle çalışması, toplumu sağlıksız bırakmaktadır. Devletlerin ilk ortaya çıktığı tarihten itibaren toplumun doğal halini bozan başkalaştıran bir yapısı olduğundan bahsetmiştik. Devletlerin büyümesi ve kentlerin oluşumu tarihsel süreç içerisinde her kenti devlet minyatürü haline getiren, katı bir yapılaşmayı oluşturmuştur. Her kent kendi içerisinde devleti temsil eden kurumlarla yeni kastlar oluşturmuş ve “yerel devlet” konumuna gelmiştir. Mevcut belediye yasaları ve anlayışı da bu sistemden bağımsız değildir. Belediyeler yapısı itibariyle daha demokratik olması gereken kurumlarken, katı devletçi zihniyetin uzantısı gibi çalışmaktadır. Özellikle belediye yönetimleri seçimlerle belirlenmiş olmasından dolayı demokratik olmak zorundadır. Kentlerdeki diğer kurum yönetimleri merkezi atamalarla belirlenirken, belediyelerin seçimle belirlenmesi halkın yönetim iradesini belirlemektedir. İmardan, sosyal politikalara, kadın politikalarından ekolojiye, temizlikten sağlığa kadar, bütün alanlarla ilgili karar alma yetkisine sahip olan belediye meclislerinin, bu çalışmalar açısından asgari düzeyde de olsa bilgi sahibi olan kişilerden oluşması, çalışmalar açısından daha doğru politikaların belirlenmesini sağlayacaktır. Bu teknik bilgilerin yanı sıra yaşanılan yerin bilgisine sahip olmak da gereklidir. Toplumun dilinden kültürüne, doğasından geçim kaynaklarına kadar bilgi sahibi olmak, o yerel açısından demokratik bir sürecin işletilmesinde elzemdir. Seçimle yönetime gelmiş olmak; toplum üzerinde tahakküm kuran bir anlayıştan, bireysel kaygılardan ziyade kendini toplumun iradesi olarak gören ve yerel demokrasinin inşasından da kendini sorumlu gören bir anlayışa sahip olmayı gerektirir.  Yerel demokrasinin inşa süreci, katı merkeziyetçi anlayışı geriletip, toplumun kendisini özne olarak göreceği bir toplumsallığı açığa çıkaracaktır.

Yaşanılan yerin yönetiminde belediyeler önemli merkezler olsa da tek başına yerel yönetimi tanımlamaz; sadece yerel yönetimin önemli bir bileşenidir.  Belediyelerin bugün rant ve istihdam alanı gibi görülmesinin nedeni; tüm topluma ait olanın, erkek egemen devletçi sistemin prototipi haline getirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.  Belediyelerin en temel işleri, toplumla birlikte yerelin ihtiyaç duyduğu hizmetlerin üretilmesidir.  Ancak bu şekilde yeniden ait olduğu forma döndürmek mümkündür. Belediye yönetimlerinin seçimle belirlenmesi tek başına demokratik olduğu anlamına gelmez. Yerelin yönetiminin demokratik olması, toplumla birlikte yürütüldüğü oranda gelişir. Bununla ilgili daha önce geliştirilmeye çalışılan komün, meclis gibi oluşumların tekrar güncellenmesi gerekmektedir. Kentlerdeki sivil toplum örgütleri vb. ile oluşturulacak kent konseyleri de yerel yönetimin önemli bir kurumsallaşmadır. Yaşanılan yerin bilgisinin, o yereldeki toplumda olduğunun bilincinde olan yerel yöneticiler, o yere ait bilgilerin tarihsel ve güncel açıdan demokratik toplumun inşasındaki öneminin de farkındadır. O yüzden yaşanılan yerin yönetimi de bu bilgilere sahip insanlardan oluşmalıdır. Her ne kadar devlet dairesi algısıyla şekillendirilmiş olsa da, belediye çalışmaları özelliklede seçilmişler açısından “memur zihniyeti”yle, mesai saati esas alınarak yapılacak çalışmalar değildir. O kentte yaşamak, o coğrafyayla, o toplumla nefes alıp vermek gerekir. O coğrafyanın bütün özelliklerine hakim kurumsallaşmalarla birlikte çalışmak, insan merkezli anlayıştan uzak, bütünlüklü bir yerel yönetim sisteminin inşa edilebilmesi açısından önemlidir.

Mevcut sorunlar, krizler sadece günümüzde yaşanan krizler değildir.  Tarihin pek çok döneminde benzer krizler yaşanmıştır. Bunun karşısında çözüm yöntemleri de geliştirilmiştir. Karmatiler’den Bedrettin hareketine, Mondragonlar’dan Kibutzlara ve çağımız devrimi olarak tanımlanan Rojava Devrimi’ne kadar, önümüzdeki pek çok örnek bu anlamda yolumuza ışık tutacak bilgi ve pratiğin sahibi olmuşlardır.

Yerel yönetimler yalnızca teknik hizmet sunan yapılar değil; aynı zamanda toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamını düzenleyen temel alanlardır. Toplumsal sağlığın yeniden inşası, merkeziyetçi yönetim anlayışının aşılması ve yerel demokrasinin güçlendirilmesiyle mümkündür. Bu bağlamda komünal örgütlenmeler, toplumun kendi ihtiyaçlarını doğrudan belirleyip çözüm üretebildiği bir zemin sunmaktadır.  Kapitalist kentleşmenin yarattığı yabancılaşma, eşitsizlik ve toplumsal çözülme süreçlerine karşı, yerel düzeyde geliştirilecek katılımcı ve demokratik mekanizmalar hem toplumsal dayanışmayı güçlendirecek hem de daha sağlıklı bir toplumsal yaşamın önünü açacaktır. Sonuç olarak; yerel yönetimlerin toplumla birlikte yeniden yapılandırılması, yalnızca yönetsel bir reform değil, aynı zamanda bütünlüklü bir toplumsal dönüşümün de temel koşullarından biridir.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.