Hiç kuşkusuz tarihsel olaylar değerlendirilirken içinde bulunulan zaman-mekan ve koşullar bağlamından kaynaklanan bakış açısıyla değerlendirilir. Bundan dolayı tarihsel olayların her değerlendirilişinde belli farklar doğal olarak ortaya çıkar. Özellikle denenmiş paradigmalar farklı farklı ülkelerde hep aynı sonucu verince, ister istemez farklı bir bakış açısıyla değerlendirme ihtiyacı doğar. Bu da eskiyi aşan bir yaklaşımı beraberinde getirir.
Bu bağlamda içinden geçtiğimiz süreç nedeniyle Paris Komünü’nü bir kez daha değerlendirmek, tümel-tikel veya genel-özel bağlamında ele almak ve ondan gerekli dersleri çıkarmak her zamankinden daha elzemdir. Devlet-komün çatışması üzerinden gelişen tarihsel süreci doğru temellerde karşılamak açısından da böylesi bir yaklaşım önemli ve bir o kadar da kaçınılmazdır.
1-Paris Komünü’nü Ortaya Çıkaran Tarihsel Koşullar
Paris Komünü, modern tarihin en kısa ömürlü direnişi olmasına rağmen etkileri bakımından en sarsıcı olaylarından da biridir. Sadece 72 gün sürmesine rağmen hem siyaset felsefesi/bilimi/teorisi ve hem de toplumsal hareketler üzerinde silinmez bir iz bırakmıştır. Özellikle kendi koşullarında kapitalist moderniteye karşı geliştirilmiş ve belli bir alternatife dayalı bir direniş ve başkaldırı hareketidir. Kendi içinde hata ve eksikleri olmasına rağmen bu, ayaklanmanın özünü ve niteliğini değiştirmemekle birlikte gelecek açısından bir toplumsal model haline geldi.
Özcesi, Paris Komünü bir boşlukta ve tesadüfen gelişen bir olay değil; Fransa’nın sosyo-ekonomik koşullarından kaynaklanan siyasal, ekonomik, sosyal ve hatta askeri derin bir krizin ortasında doğdu. Söz konusu koşullarda Fransa henüz bir tarım ülkesiydi. Nüfusunun %70’i kırlarda yaşıyordu. Her ne kadar sanayi devriminin altyapısı atılmışsa da, henüz sanayi devrimini gerçekleştirememişti. Bir yandan yeni kurulan fabrikalarda vasıfsız emekle çalışan ve çoğu köylülerden oluşan işçiler ve bir yandan da henüz geleneksel zanaatkarlığa dayalı işletmelerde çalışan vasıflı işçiler…
İşte böylesi koşullarda Fransa, Prusya ile bir rekabet halindeydi. Her ikisi de birbirine zit olmakla birlikte birbirine paralel gelişen sosyo-ekonomik bir yapıya sahipti. Prusya da Fransa gibi kendi sanayi devrimini gerçekleştirememişti. Fakat sanayi devrimi için gerekli alt yapıya sahipti. Nüfusunun %60’ı kırlarda yaşıyordu.
Göreceli olarak aynı sosyo-ekonomik yapıya sahip Fransa ve Prusya Kuzey Avrupa’nın hegemon gücü olabilmek için kıyasıya bir rekabet/yarış ve mücadele içindeydi ve bu mücadele devam ederken, 1870 yılında patlak veren Fransa-Prusya savaşında III.Napolyon’un Prusya’ya yenilmesi ve esir düşmesiyle birlikte İkinci İmparatorluk çöktü. Paris kuşatma altındayken III. Cumhuriyet ilan edildi.
Savaşta Fransa’nın yenilmesi nedeniyle Prusya ordusu Paris’i aylarca kuşatma altında tuttu. Ezici çoğunluğu işçi ve küçük esnaftan oluşan Paris halkı büyük bir kıtlık yaşadı. Bu kuşatma koşullarında kedi, köpek ve hatta hayvanat bahçesindeki fillerin yendiği bir dönemden geçildi.
Adına Ulusal Muhafızlar denilen güç, düzenli ordunun aksine, Parisli işçilerden oluşan bu milis gücü radikalleşip kendi toplarını satın aldı.
Kurulan yeni hükümetin Prusya ile ağır bir barış anlaşması imzalaması, Paris halkı tarafından “ihanet” olarak algılandı ve büyük bir öfkeye neden oldu.
18 Mart 1871 tarihinde hükümetin halkın elindeki silah ve topları geri almak istemesi başkaldırıyı ateşleyen bir kıvılcım oldu. Kadın ve işçiler topları vermeyi reddetti. Thiers’in gönderdiği askerler halka ateş açmayıp saf değiştirdi ve iki generali vurdu.
Thiers ve hükümet yetkilileri panik içinde Versailles’a kaçtı. Paris, “merkezi otorite”den tamamen arındı.
Bunun üzerine 26 Mart’ta yapılan seçimlerin ardından 28 Mart’ta Paris Belediye Binası önünde büyük bir coşkuyla Paris Komünü ilan edildi.
2-Paris Komünü’nün Yapısı
Komün, sıradan bir “başkaldırı” değil, alternatif bir toplum modelidir. Birçok ideolojik-politik yapının (Blanquiciler, Proudhoncu anarşistler ve Marksist enternasyonalistler) senteziydi. Bu yapı öncülüğünde sosyal düzenlemeler gerçekleştirildi.
Öncelikle din ve devlet alanı birbirlerinden ayrıldı. Din eğitimi lağvedildi. Kilisenin mülkleri kamulaştırıldı. Gece fırınları yasaklandı.Terk edilen fabrikalar işçi kooperatiflerine devredildi.
Ücretsiz, laik ve zorunlu eğitim başlatıldı. Sanat ve bilim alanı halka açıldı. Memurların maaşları ortalama işçi ücretini geçmeyecek bir şekilde sabitlendi. Tüm yöneticiler seçimle görev başına getirilmesi ve istendiği zaman, yani başarısız olduklarında geri çağrılmaları karar altına alındı. Giyotin yakıldı ve Napolyon’un zaferini simgeleyen Vendome Sütunu militarizmin sembolu olduğu gerekçesiyle yıkıldı.
3-Paris Komünü’nün Yenilgisi
Versailles hükümeti, Prusya’nın desteğiyle bırakılan esirlerle Paris Komünü’ne saldırmak için büyük bir ordu topladı. Çünkü bu direnişten Prusya da korkuyordu. Esirleri bırakması da bu nedendendir.
21-28 Mayıs 1871 tarihinde Versailles birlikleri Paris surlarını aşarak şehre girdi. Sokak sokak, barikat barikat süren korkunç bir iç savaş başladı. “Petrolcü kadınlar”olarak adlandırılan kadınlar, barikatlarda en ön saflarda çarpıştı.Hükümet birlikleri ayrım gözetmeksizin binlerce kişiyi kurşuna dizdi. Komünarlar da karşılık olarak Paris Başpiskoposu dahil bazı rehineleri infaz etti. Son direnişçiler Pêre Lachaise mezarlığında, Komünarların Duvarı önünde kurşuna dizilerek katledildi. Yaklaşık 20.000 ila 30.000 Parisli öldürüldü; 40.000’den fazla kişi tutuklandı veya sürgüne gönderildi.
4-Paris Komünü’nün Tarihsel Mirası
Paris Komünü, kendisinden sonra gelen tüm devrimci hareketler için ders çıkarılması gereken bir deneyim olarak görüldü.
Bu bağlamda Marx, Paris Komünü’nü “proletarya diktatörlüğünün” ilk somut örneği olarak değerlendirdi. Ancak, Merkez Bankası’na el konulmaması ve Versailles üzerine hemen yürünmemesi gibi “stratejik hataları” eleştirdi.
Bakunin ve Kropotkin, Paris Komünü’nü devlet mekanizmasının reddedilmesi ve yerel özyönetimin zaferi olarak selamladı.
Paris Komünü’ün kadın hakları, laiklik ve doğrudan demokrasi konularındaki adımları, bugün bile modern demokrasilerin tartıştığı öncü fikirlerdir.
Şimdi Paris Komünü’nü her yönüyle eleştirel bir tarzda irdelersek, her şeyden önce komünün bileşiminden başlamalıyız: Marx, Engels ve Lenin’in iddia ettiği gibi sanayi proletaryası öncülüğünde gelişen bir ayaklanma değildi. Üstelik Paris’te sanayi proletaryası çoğunluğu temsil etmiyordu ve hatta fabrikada çalışanlar vasıfsız köylülerden devşirilmiş işçilerdi. İşçi, zanaatkar, esnaf ve sanatçılardan oluşan bir halk vardı. Burada bir sınıf öncülüğünden çok emeğiyle geçinen herkesimden insanların bulunduğu bir halk söz konusudur. Buna bağlı olarak buradaki çelişki sınıf-devlet çelişkisinden de öte, bunu da içeren halk-devlet çelişkisi söz konusudur. Yani devlet-komün çelişkisi gelişmenin esas yönünü teşkil etmektedir.
Sorunu tarihsel açıdan ele aldığımızda toplumsal hareketlerin hiçbiri temel-ezilen sınıfın öncülüğünde gerçekleşmemiştir. İstisnasız hepsinde orta sınıfın öncülüğü söz konusudur. Doğası gereği orta sınıf hangi devrime öncülük ederse etsin günün sonunda devrimi karşı-devrime çevirip kendisini egemen-ezen sınıf haline getirir. Arap Yarımadası’ndaki İslam devrinde, Fransız devriminde ve hatta Bolşevik devriminde de bir bütün olarak ezilenler canla-başla katılıp bedel ödemelerine rağmen gerçekleşen aynı şeydir. Marx, proletaryanın fiilen ve bilinçle öncülük edemeyeceğini bildiği için bilincin sınıfa dışarıdan taşırılacağı yaklaşımını esas almıştır. Fakat Marx’ın dikkate almadığı şey dışarıdan bilinç taşıran kesim, ki bunlar genellikle orta sınıftan gelen kesimlerdir, iktidarı ele geçirdiğinde hiçbir zaman bunu proletaryaya devretmediği gerçeğidir. Çünkü iktidarın doğası ve mekanizması buna izin vermez. Adına işçi devleti ve benzeri yakıştırmalar olsa da, bu, hiçbir zaman retoriğin ötesine geçmez. Günün sonunda partinin üst düzeyine yerleşmiş orta sınıftan gelenler proletarya adına ve proletaryaya rağmen bürokratik bir yapı kurarlar. Sovyet örneğinde de görüldüğü gibi bürokratik kapitalizmi ve bunun üzerinde bürokrasinin diktatörlüğü gerçekleşir. Başka bir söylemle Marx, Engels ve Lenin’in Paris Komünü’nden çıkardığı derslerle gerçekleşenin uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığıdır. Özcesi, tarihten bu yana süregelen ve her direnişte açığa çıkan devlet-komün çatışması Paris özgülünde bir kez daha gerçekleşmiştir. Çünkü Anacıl Komünal toplumdan beri hedeflenen ve gerçekleştirilmek istenen komündür. Komün, bir avuç kastik katil dışında toplumdur ve birleştirici bir dinamiktir. Oysa sınıf ayrıştırıcıdır. Bu sınıfı inkar etme veya sınıf savaşını dışlama anlamına gelmez. Komün, emeğiyle geçinen tüm sınıf ve kesimleri kapsar.
Yine, tarihsel örneklerde de görüldüğü gibi temel-ezen sınıfın tamamı iktidar ve devlet gücüne sahip olmaz. Bu sınıfın en hilebazı ve örgütlü eliti, siyasi ve askeri bürokrasinin elitleriyle iktidar ve sermaye üzerine tekel kurup adına kastik katil denilen bir güruh olarak tüm topluma hükmeder. Üstelik tarihsel düzlemde bu sürecin ilk aşaması avcı erkek kastının kadın cinsi üzerine inşa ettiği cinsel iktidarla başlayıp sınıfa doğru yayılıp tüm toplumu egemenliğine alır. Yani cins üzerinde geliştirilen iktidar, devlete doğru evrildikçe tüm-toplumu kapsamına alır. Özcesi, cins mücadelesi/savaşı tarihsel açıdan sınıf mücadelesinden/savaşından önce gelir.
Yine Marx, Engels ve Lenin’in bahsettiği gibi Paris Komünü’nde “Proletarya diktatörlüğü” biçiminde bir devlet yapılanmasından da söz edilemez. Zaten Marksistlerin azınlıkta olduğu bir ayaklanmadan proletarya diktatörlüğü de çıkmaz; tam tersine burada yerel yönetime dayalı ve doğrudan demokrasiyi esas alan bir öz yönetimden bahsedebiliriz. Başka bir söylemle yerel demokrasi zemininde bir özyönetimdir gerçekleşen.
Paris Komünü koşullarında Marx, Engels ve Lenin yenilginin nedenini yeterince merkezi bir yapının oluşturulmadığına dayandırır. Bu yaklaşım Marksist gelenek açısından anlaşılır bir durumdur. Çünkü söz konusu gelenek devrimi mevcut devleti ele geçirip proletarya yararına kullanmak olarak ele alır. Her ne kadar daha sonra mevcut devleti yıkıp yerine yenisini kurmaktan bahsedilse de gerçekleşen devralınan devlet geleneğinin başka bir söylemle sürdürülmesidir. Üstelik iktidar ve devlet hiçbir zaman halkın veya çoğunluğun iktidarı ve devleti olamaz. Bu iktidar ve devletin doğasına aykırıdır. Zaten belli bir kastik katilin çıkarlarını korumak için oluşturulan iktidar ve devlet yapısı her açıdan bu sürekliliği zor ve ideolojik aygıtlarla sürdürür. Ayrıca sıfırdan bir devlet oluşturmak, arı/saf bir proletarya devleti kurmak ve geleneği es geçmek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Diyalektik açıdan olası değildir. Her koşulda “doğum lekeleri” olur. İktidarsız ve devletsiz yapılarda bile onun şekillendirdiği zihniyet uzun bir süre çeşitli biçimlerde pratikte yansımasını bulur. Bu kaçınılmazdır ve işin doğasında vardır.
Oysa burada yenilginin nedeni merkezîleşememek değil; tam tersine yeterince tabana yayılamamasıdır. Yani merkez bankasına el koymamakla birlikte Paris dışındaki şehirlere yayılamama durumudur. Paris özgülünde ortaya çıkan belediyeler konfederasyonu diğer şehirlere taşırlamamıştır.
Paris Komünü’nde direnişin ve yeni modelin kalbi belediye sarayı değil; tam tersine Paris mahallelerinde doğrudan demokrasiyle faaliyet yürüten siyasi kulüplerdir. Her ne kadar Marx bunları geçici ve bir o kadar da düzensiz yapılar olarak görse de, bunlar aslında doğrudan demokrasinin mekanlarındandır. Üstelik sosyalizm fabrikalardan önce sokak ve meclislerde inşa edilip tüm toplumsal alanlara taşırılır.
Paris Komünü’nün tarihsel mirasından çıkarmamız gereken derslerin başında iktidar ve devlet olmadan da toplumun kendini yönetmesi gelir. Halk meclisleri Paris Komünü’nün günümüzdeki ifade tarzlarından birisidir.
Paris Komünü gerçekleştiği tarihsel süreçte ekolojik sorunlar henüz temel sorunlardan birisi değildi. Oysa bugün Paris Komünü’nden çıkarılan dersle ekolojinin sentezlenmesi gerekir. Çünkü finans kapital çağında doğa tahribatı ve insanın doğaya, kendine, emeğine ve her şeye her zamankinden daha fazla yabancılaşmıştır.
Böylece devasal fabrikalar yerine, yerel toplulukların ihtiyaçlarını karşılayan ve çevreyle uyumlu küçük üretim birimlerine ihtiyaç var. Başka bir söylemle rüzgar ve güneş enerjisine dayalı eko-endüstriyel bir yaklaşım benimsenmektedir. Kentlerin kendi çeperlerinde tarım yaparak endüstriyel gıda zincirine olan bağımlılığı azaltması bu yaklaşımın diğer bir özelliğini verir.
Paris Komünü’nde barikatlarda direnen kadın direnişçileri şahsında kadın özgürlüğünü esas alan bir komün anlayışı, günümüzün komün anlayışı olmaktadır. Aslında bu yaklaşım Paris Komünü’nde açığa çıkan eşitlik anlayışının modern versiyonudur. Özel mülkiyet yerine kullanım hakkını, ücretlendirme yerine ihtiyaca göre dağılımın esas alınması aynı anlayış kapsamındadır.
Yukarıda belirtilenler, savaş koşullarından ötürü bir takım hata ve eksiklikleri olmakla birlikte demokratik modernite düşüncesinden/fikrinden beslenen demokratik-ekolojik ve kadın özgürlükçü bir paradigmayla Rojava’da hayat bulmaktadır.
Rojava düzleminde en küçük birim komündür. Her komün 30-40 hanelik sokak veya köyden oluşmaktadır. Her komünde eğitim, sağlık, ekoloji, ekonomi, kadın gibi alanlarla uğraşan komiteler vardır. Komünlerin bileşiminden mahalle meclisleri oluşturulur. Kent düzleminde koordinasyon bölge ve halk meclisleri tarafından sağlanır. Her yönetim kademesinde bir kadın ve bir erkekten oluşan eşbaşkanlar belirlenir. Eşbaşkanlık ataerkil zihniyetten beslenen ve kadın üzerindeki erkek tahakkümünün anti-tezidir. Burada en az sınıf ve devlet kadar hiyerarşi de önemlidir. Hiyerarşi tahakkümle birleştiğinde statü/kast, sınıf ve devletin oluşması işten bile değildir. Bu sınıftan daha eskidir. Yaşlının genç, erkeğin kadın, avcı erkeğin klan üzerindeki hiyarerşisi, özcesi kastik toplum katili hepsinin temelidir. Bunun antitezi veya alternatifi olan Komün anlayışını genel hatlarıyla şöyle değerlendirebiliriz:
İktidarlı-devletli modeller ile komünal model arasındaki fark, sadece bir yönetim farkı değil; yaşamın örgütlenme biçimi, mülkiyet anlayışı ve toplumsal ilişkilerin temeli noktasında taban tabana zıt paradigmaların ve aynı zamanda devlet-komün çatışmasındandır.
Yerelin Hizmetinde: Komünal Model
Diğer modeller bir yana, kapitalist model ile komünal modeli temel faktörler üzerinden karşılaştırabiliriz:
Kapitalist modeli özel mülkiyete dayanır. Üretim araçları (fabrikalar, topraklar, teknoloji) bireylerin veya şirketlerin özel mülkiyetindedir. Bu durum, mülk sahibi olanlar ile emeğini satanlar arasında dikey bir hiyerarşi yaratır. Bu hiyerarşi tahakküme yol açar. Özcesi, özel mülkiyet sahipleriyle emekçilerin ilişkisi bir iktidar ilişkisidir.
Komünal modelde mülkiyetin yerini ortak kullanım alır. Üretim araçları komüne, yani orada yaşayan ve üreten topluluğa aittir. Kimse bir toprağın veya makinenin “sahibi” değildir; ihtiyaç duyulduğu sürece topluluk adına onu kullanma hakkına sahiptir.
Kapitalist modelde üretimin motoru azami kardır. Bir malın toplumsal bir fayda sağlayıp sağlamadığına bakılmaksızın, piyasada alıcı bulabiliyorsa üretilir. Bu, aşırı üretime ve ekolojik yıkıma yol açar.
Komünal modelde üretim topluluğun somut ihtiyaçları karşılamak için yapılır. Kullanım değeri esastır. Ne kadar ekmek, ne kadar konut veya ne kadar enerji gerekiyorsa o kadar üretilir. Bu model, doğayla uyumlu ve sürdürülebilir bir dengeyi hedefler.
Kapitalist modelde dağıtım piyasa mekanizması ve fiyatlandırma üzerinden yürür. Mal ve hizmetlere erişim bireyin alım gücüyle sınırlıdır. Bu da eşitsizliği derinleştiren rekabetçi bir ortam yaratır.
Komünal modelde dağıtım dayanışma ve adil paylaşım esasına dayanır. “Herkesin yeteneğine göre, herkesin ihtiyacı kadar” ilkesi işletilir. Değişim değeri yerine toplumsal refahın kolektif paylaşımı esastır.
Kapitalist modelde kararları sermaye sahipleri, CEO’lar veya piyasa spekülasyonları verir. İşçi veya tüketicinin üretim sürecinde söz hakkı yoktur.
Komünal modelde kararlar meclis, Komün ve kooperatifler aracılığıyla doğrudan demokrasiyle alınır. Üretimin ne olacağına, nasıl yapılacağına ve nasıl dağıtılacağına o işi yapanlar ve o bölgede yaşayanlar özyönetim anlayışıyla birlikte karar verir.
Özcesi; komünal modelde üretim araçlarının özel mülkiyetine veya devlet kontrolüne değil, doğrudan o araçları kullanan topluluğun/komünün ortak mülkiyetine ve yönetimine dayanan bir ekonomik modeldir. Bu model, kapitalizmin kar odaklı yapısına ve devletçi ekonomilerin merkeziyetçiliğine bir alternatif olarak, ihtiyaç, paylaşım ve ekolojik dengeyi esas alır.
Bu sistemi daha iyi anlamak için temel yapı taşlarını biraz daha açmak gerekir.
Komünal model, ekonomiyi siyasetten veya toplumsal yaşamdan ayırmaz; aksine onu toplumun bir hizmet aracı olarak görür.
Bu modelde özel mülkiyet yerine kullanım hakkı esastır. Bir toprak işleniyorsa veya bir atölye üretim yapıyorsa, orası o topluluğa aittir. Kullanılmayan kaynaklar ise başkalarının kullanımına açılır.
Pazar veya arz-talep dengesinin neyi dikte ettiğine değil; komünün neye ihtiyacı olduğuna bakılır. Gereksiz tüketim ve israf bu sayede engellenir.
Ekonomik kararlar hiyerarşik bir yönetim (patron veya bürokrat) tarafından değil, yerel meclislerde tüm katılımcıların onayıyla alınır. Komünal sistemi diğerlerinden ayıran en belirgin fark, emeğin ve ürünün niteliğidir.
Bu modeli sadece teorik bir hayal değil, tarihsel ve güncel pek çok örnekte hayat bulan bir modeldir. İşçilerin kendi kendilerini yönettiği, kârın eşit paylaşıldığı veya toplumsal projelere aktarıldığı üretim kooperatifleri bu modelin olmazsa olmazlarındandır.
Takas ağları, yerel para birimleri gibi uygulamalar, küresel finans sistemine bağlı kalmadan, topluluğun kendi içinde değer yarattığı tedbirlerdir.
Yine, ekolojik köyler; kendi enerjisini üreten, gıdasını ortaklaşa yetiştiren ve doğayla simbiyotik bir ilişki kuran yerleşim birimleri aynı modelin öncelediği tedbirlerden birisidir.
Bu modelin üç temel krize çözüm sunduğunu elzem ve bir o kadar da tartışılmazdır.
Her şeyden önce birey ürettiği şey üzerinde söz sahibi olduğu için emeğine yabancılaşmaz.
İkincisi, kâr hırsı olmadığı için doğa bir nesne/kaynak değil, yaşamın ortağı olarak görülür.
Sonuncusu, servet birikimi engellendiği için toplumsal sınıflar arasındaki uçurum ortadan kalkar.
Bütün bunların doğal bir sonucu olarak komünal model, ekonomiyi “geçim bilimi” olarak yeniden tanımlayarak; insanı metalaşmaktan, doğayı ise sömürülmekten kurtarmayı amaçlar.
Komünal model devasa ölçekli modern dünyada uygulanabilirliği, yerel birimlerin federal ve konfederal koordinasyonu ile mümkün hale gelir. Bu modelde “yukarıdan aşağıya” bir emir-komuta zinciri yerine, “aşağıdan yukarıya” bir ağ yapısıyla örgütlenir.
Söz konusu koordinasyonunun temel işleyiş mekanizmaları şöyle sıralayabiliriz:
Komünün temel hücresi sokak, mahalle veya köy meclisleridir. Her komün, kendi tüketim ihtiyaçlarını ve üretim kapasitesini belirler. “Ne üretilecek?” sorusunun cevabı, doğrudan o üretimi yapacak ve tüketecek olan yerel halk tarafından verilir.
Hiç kuşkusuz bir komün (örneğin bir köy veya mahalle), her türlü ihtiyacını (enerji, ağır sanayi, tıbbi malzeme) tek başına karşılayamaz. Bu noktada federasyonlar devreye girer.
Tarım odaklı bir komün ile enerji odaklı bir komün, tamamlayacılık ilkesi temelinde ihtiyaçlarını federal bir düzlemde takas eder. Federasyon düzeyindeki kararlar, yetkileri sınırlı ve komün tarafından her an geri çağrılabilecek delegeler vasıtasıyla alınır. Bu, bürokrasinin oluşmasını engeller.
Konfederasyon, birçok federasyonun bir araya gelmesiyle oluşan en geniş ağdır. Ancak buradaki “planlama”, merkezi devletlerin dayattığı otoriter planlamadan farklıdır. Su, madenler veya büyük enerji hatları gibi ortak kaynakların adil paylaşımı konfederal düzeyde koordine edilir. Modern teknoloji ve veri ağları kullanılarak, hangi bölgede neyin eksik veya fazla olduğu anlık olarak takip edilir. Böylece arz-talep dengesi piyasa vahşetine veya bürokratik hantallığa düşmeden sağlanır.
Devlet-komün çatışması ekseninden bakarsak; konfederal koordinasyon, devletin “tekelleştirici” gücünü parçalar. Mülkiyet merkezde toplanmaz, konfederasyonun tüm hücrelerine yayılır. Karar alma gücü merkezde değil, çevrededir, yereldedir. Merkez sadece iş ve rol koordinasyon görevi görür.
Bu modelde teknoloji, bir “gözetim veya otorite” aracı olmaktan çıkıp, yerel birimlerin birbiriyle hızlı ve verimli koordinasyon kurmasını sağlayan bir “özgürleşme aracı” haline dönüşür.
Yerel ile genel arasındaki diyalektik yönteme dayalı bakış açısının ekonomi politiğe uygulanması, ne yerelin kendi içine kapandığı bir dar görüşlülüğe (lokalizm) ne de genelin yereli ezdiği bir merkeziyetçiliğe izin verir. Bu bakış açısı, her bir yerel birimin ancak konfederal bir bütünün parçası iken özgürleşebileceğini, genel koordinasyonun ise ancak yerelin özgünlüğüne dayandığında demokratik kalabileceğini kavrar.
Bu diyalektik denge, yerel bencilliği ve merkezi otoriterleşmeyi şu mekanizmalarla aşar:
Diyalektik perspektifte yerel birim (tikel), genelin (tümel) bir yansımasıdır. Bir yerel komünün sadece kendi refahını düşünmesi, kapitalist rekabet mantığının yerel ölçekte yeniden üretilmesidir. Konfederal ekonomi, yerel birimleri birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan organik bir bütünün parçaları olarak görür. Bir bölgedeki bolluk, diğer bölgedeki eksikliği gidermek için bir “hak” değil, bir “sorumluluk” olarak tanımlanır.
Yerel birimlerin kendi içine kapanma (yerel egoizm) riski, etik bir siyaset ve konfederal hukuk ile aşılır.
Eğer bir yerel birim konfederal ağın sunduğu genel imkanlardan (örneğin teknoloji paylaşımı, ağır sanayi ürünleri veya savunma) faydalanıyorsa, bu bütünün sürdürülebilirliği için kendi artı-ürününü kolektif havuzla paylaşma bilincine sahip olur.
Yerel meclis ile konfederal konsey arasındaki gerilim, sürekli bir müzakere ile çözülür. Bu, statik bir yapı değil, sürekli devinen ve kendini yenileyen bir süreçtir.
Konfederal koordinasyon, yerel birimleri birbirinden habersiz birimler olmaktan çıkarıp birbirine sinir ağlarıyla bağlı bir yapıya kavuşturur.
Yerel birimlerin üretim fazlası veya ihtiyaçları şeffaf bir şekilde tüm konfederasyon tarafından görülürse, “saklama” veya “bencillik” zemini ortadan kalkar.
Yerel bir birimin nehir yatağına kuracağı bir baraj veya fabrika, tüm havzayı etkiler. Diyalektik yönteme dayalı bakış açısı, yerel kararın genel ekolojik sistem üzerindeki etkisini gözetmeyi zorunlu kılar.
Devlet, yerel ile genel arasındaki bağı vergi ve baskı/zor ile kurar. Komünal ekonomi ise bu bağı ihtiyaç ve rıza/ özgürlük ile inşa eder.
Ekonomi, teknik bir hesaplama alanı olmaktan çıkıp bir “ahlak felsefesi” haline gelir. Yerel birimin bilinci, “benim topluluğum” sınırından “konfederal toplum” sınırına genişler.
Yerelliğin belirleyici olması, diyalektik terazide ağırlık merkezinin tabana konulması demektir. Bu yaklaşım, konfederalizmi merkezi bir otoritenin “yerelleşmesi” olarak değil, yerelin kendi özgür iradesiyle bir “üst koordinasyon” inşa etmesi olarak tanımlar.
Yerelliğin belirleyiciliği, sistemi şu temel dinamik üzerinden ayakta tutar:
Karar alma gücü, yukarıdan aşağıya delege edilen bir yetki değil, yerelin devredilemez hakkıdır.
Bir sorun veya ihtiyaç hangi düzeyde çözülebiliyorsa (sokak, mahalle, köy), karar orada alınır. Konfederal düzey, ancak yerelin gücünü aşan (örneğin bölgeler arası ulaşım veya büyük ölçekli ekolojik sorunlar) meselelerde bir “hizmet birimi” olarak devreye girer.
Yerel birimler, genel kararları kendi yaşam alanlarını tehdit ettiği noktada veto etme veya temsilcilerini anında görevden alma hakkına sahiptir. Bu, “genelin” yereli yutmasını engelleyen en güçlü sigortadır.
Yerelliğin belirleyici olduğu bir ekonomide, her komün mümkün olduğunca kendi kendine yetebilmeyi hedefler.
Ekonomi, küresel tedarik zincirlerine bağımlılık yerine, yerel biyobölgenin sunduğu imkanlara göre şekillenir. Bu, yerel birimi “genel”in ekonomik şantajlarına karşı dirençli kılar.
Dev fabrikalar yerine, yerel ihtiyaçlara göre ölçeklendirilmiş, çevreye duyarlı modüler üretim birimleri (atölyeler, kooperatifler) esastır.
Yerelliğin belirleyiciliği, “evrensel” adı altında dayatılan tektipleştirici kalıplara karşı bir kalkandır.
Konfederasyonun bir parçası olmak, belirli temel etik ilkeleri (ekoloji, kadın özgürlüğü, hiyerarşi karşıtlığı) kabul etmeyi gerektirir. Ancak bu ilkelerin nasıl hayata geçirileceği yerelin kültürel dokusuna, tarihine ve rengine bırakılır.
Genel yapı, yerel renklerin silindiği bir “gri alan” değil, her yerelin kendi rengini koruduğu bir “gülbahçesi” olarak tasavvur edilir.
“Tarih komünün devlete karşı savaşıdır” ifadesindeki zafer, ancak yerelliğin bu belirleyici niteliğinin korunmasıyla mümkündür. Devlet, her zaman “genel”in adına konuşarak yereli mülksüzleştirir ve kimliksizleştirir. Komünal model ekonomi ve siyaset geneli, yerelin hizmetindeki bir koordinatör seviyesine indirgeyerek bu tarihsel gaspı tersine çevirir. Bu nedenlerden ötürü komünal model doğrudan demokrasiyi esas alan, eko-endüstri, etik-estetik yaklaşımla özgür kadın öncülüğünde geliştirilen bir modeldir.
Sonuç olarak, Paris Komünü’nden bu dersler çıkarılırken yukarıda eleştirilen “Kapital”i yazan Marx‘tır. Etnoloji Defterleri’ni yazan, ilerlemeci tarih anlayışından vazgeçip Rusya’da köy komünlerinden sosyalizme geçirebileceğini söyleyen ve devletten çok “Komün”ü önceleyen Marx değil burada eleştirilen.
Kaynakça:
Yoruma kapalı.