Düşünce ve Kuram Dergisi

İçkinliğin Politik İlkesi Kadın ve Komün

Cengiz Baysoy

 

“Tarihi olan halkların tarihinin, sınıf mücadelelerinin tarihi olduğu söylenir.

Tarihi olmayan halkların tarihinin de aynı ölçüde geçerli olan bir yaklaşımla, devlete karşı mücadelelerin tarihi olduğunu söyleyebiliriz.”

(Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum)

 

“Tarih” aşkınlığı, “coğrafya” ise içkinliği ifade ediyor. Aşkınlıkta coğrafya,”devlet”siz hiçbir anlam taşımıyor, ancak ve ancak iktidar ve devlet üzerinden bir anlam taşıyabiliyor. Bu bağlamda tarih, egemenlik ilkesi devlet tarafından coğrafyanın tahakküm altına alınmasıdır. Politik olanı yalnızca egemenlik ilkesi devlet üzerinden düşünmenin kavram setinde coğrafya bundan başka bir anlam ifade etmiyor. İktidar için tarih insan, coğrafya doğadır. Aşkınlık için, politik olanın ontolojik ilkesi devlettir. Coğrafyayı devlet dışında, yani insan, toplum ve politik olarak düşünmenin varlığı bilinmiyor ve ulus-devlet altında yok sayılıyor. Artık coğrafyayı ulus-devlet dışında politik olarak düşünmek gerekiyor. Coğrafya, devletsiz halkların politik vatanıdır ve ulus-devlet, bu vatan üzerinde tahakküm ve aşkın bir iktidardır.

Marksist gelenekte kapitalizm iki siyasal döneme ayrılmıştır: rekabetçi dönem ve emperyalist dönem. Rekabetçi dönem kapitalizmin ilericiliğini, emperyalist dönem ise kapitalizmin siyasal gericiliğini ifade etmektedir. Rekabetçi dönem, kapitalizmin egemenlik biçimi olan ulus-devletin siyasal sınırları altında emeğin çitlenmesi ve burjuvazinin siyasal mülkü altına alınması, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılarak toplumsal sermaye birikiminin oluşturulması dönemidir. Ne yazık ki ekonomi-politiğin içinden bakıldığı için, üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak modernizm ve kapitalizmin bir egemenlik biçimi olan ulus-devlet tarihsel olarak ilerici görülmüştür. Bu bağlamda Marksist birikimde kapitalizmin egemenlik biçimi olarak bir ulus-devlet eleştirisi yoktur. Oysa modernizm ve ulus-devlet, ilksel birikim altında üretici güçlerin gelişimiyle emeğin ücretli emek olarak sınıflaştırılarak sömürülmesinin en yoğun ifadesidir. Ulus-devlet, yalnızca emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması değil; devletsiz halkların vatanı, coğrafyanın uluslaştırılması ve iç sömürge haline getirilmesidir. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve uluslaştırılması kapitalizmin egemenlik biçimi ulus-devlettir.

Lenin’in ifadesiyle; emperyalizm kapitalizmin en son aşamasıdır. Emperyalizm, ulus-devlet altında toplumsal sermaye birikiminin tekelci devlet kapitalizmine dönüşümüyle kapitalizmin siyasal gericileşmesini ifade etmektedir. Emperyalizm döneminde devrimci söylem anti-emperyalizmdir. Anti-emperyalizmle birlikte devrimin siyasal alanı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi altında, kapitalist ülkelerden sömürge ve yarı sömürge ülkelere taşınmıştır. Bu bağlamda anti-emperyalizm, ulus-devlet ilkesini olumlamış ve ilerici görmüştür. Anti-emperyalist devrimlerle oluşan reel sosyalizm, kapitalizmin rekabetçi döneminin “ilerici” ulus-devletine devlet kapitalizmi yoluyla geri dönmüştür.

Gerek kapitalizmin rekabetçi döneminde gerek emperyalist dönemde gerekse de reel sosyalizmde ulus-devlet, ilerici olarak olumlanmıştır. Ulus-devletin olumlanması, emperyalizm eleştirisinin modernizm ve ulus-devlet eleştirisine dönüşümünün önünü tıkamıştır. Bugün gelinen noktada, mutlaklaştırılmış iki bakış modernist Marksistleri politik olarak kilitlemiştir: Birincisi, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olarak görülmesi; ikincisi, ulus-devletin ilericiliğinin savunulması. Kapitalizmin, bugün geldiği boyutta, “son aşama emperyalizm”i aştığı ve yeni bir küresel egemenliği, III. Dünya Savaşı içinden kurduğu görülmektir ve kapitalizm eleştirisi bir modernizm ve ulus-devlet eleştirisine dönüşmektedir. Bu bağlamda Kürt özgürlük hareketinin büyük katkısıyla Marksist bir modernizm ve ulus-devlet eleştirisi artık kaçınılmazdır. Devletsiz halkların vatanı coğrafyalar ve dünyanın yerlileri geleceğin “halk”ları, bugünün ve geleceğin devrimci politik güçleridir.

Anti-emperyalizm burjuva özlü devrimler demekti; burjuva özlü devrimleri üstlenme çağı kapanmıştır. Artık anti-kapitalist özlü devrimler çağına girmiş bulunmaktayız ve bu çağda demokratik toplum, komünalist sosyalizm altında dünyanın yerli halklarının vatanı coğrafyaların politikleştirilmesi yeni bir sınıfsal paradigmadır. Ulus-devlet sınırlarını parçalayan yeni bir politik paradigma ortaya çıkmaktadır. Bu yeni devrimci paradigmanın karşısında anti-emperyalizm ve ulus-devlet savunusuna dayalı direniş artık gericilik ve sosyal şovenizm üretmektedir.

Kapitalizm yeni bir küresel egemenlik krizi içindedir. Bu kriz modernizmin ortaçağıdır. Kapitalizm modernizmin ortaçağından, III. Dünya Savaşı yoluyla yeni bir küresel egemenliğin kuruluşunun içinden geçmektedir. Kapitalizmin egemenlik biçimi emperyalizm, III. Dünya Savaşı yoluyla yeni bir egemenlik biçimi olan “Emperyal Çağ”a doğru evrilmektedir. Emperyalizm çağından “Emperyal Çağ”a geçmekteyiz. Artık ulus-devletler şirket-devletlere dönüşmektedir. Emperyal çağ postmodern çağdır. Halk kavramı ulus-devlet kavramından kopmuştur. Emperyalizm, ulus-devletler üzerinden bir egemenlik biçimini ifade etmekteydi. Emperyal çağ ise şirket-devletler arası bir ilişkiyi ifade etmektedir. Emperyal çağın kralları şirket-devletlerden oluşmuş politik anonim şirketlerin patronudur. Emperyalizm çağında politik sınırlar ulus-devlet tarafından belirleniyordu. Emperyal çağda politik sınırlar emperyal anonim şirket-devlet ortaklarının ekonomik, güvenlik ve askeri güç çıkarları tarafından belirlenmektedir.

Yeni bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemin devrimci ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir kavram setiyle düşünmek ve yapılanmak bir politik ihtiyaçtır. Abdullah Öcalan, geçmiş teorik birikimleri eleştirel bir düşünmenin içinden geçirerek yeni bir kavram setiyle bu döneme devrimci bir müdahaledir ve düşünmeye davettir. Bu davet, mücadele içinde dövüşürken düşünerek yürüyerek, yaşamı yeniden ve yeniden devrimcileştirme ve özgürleştirme pratiği içinden şölenleşecektir.

 

Potentia ve Potestas

İnsanlık tarihi potentia ve potestas arasında antagonist mücadeleler tarihidir. Potentia içkin güç, potestas aşkın iktidardır. Güç ve iktidar bir ve aynı şey değildir. Güç yapma, yapabilme gücü ve tekilliğin özgürlük pratiğidir. İktidar ise yaptırma gücüdür. İktidar, içkin yapma gücünü politik zorla tasfiye ederek kendi yaptırma gücüne dönüştürmektir. Bu bağlamda iktidar tahakkümdür ve tahakküm içinden düşünülebilir. Tarih, içkin güç komün ile aşkın iktidar-devlet arası bir mücadele tarihidir. Bu hakikat tarihin her döneminde farklı politik mücadelelerin formuna bürünerek görünür olmaktadır.

Tarih “sınıflar mücadelesi tarihidir” ifadesi ile tarih “komün ile devlet arasındaki mücadele tarihidir” ifadesi arasında ciddi bir felsefi düşünmeye dayanan politik bir fark vardır. Bu iki bakış açısı birbirinden üç farklı düzlemde farklılaşmaktadır. Bu düzlemlerden birincisi, içkinlik ve aşkınlık; ikincisi, ekonomi-politik ile etik-politik düşünme; üçüncüsü ise, emeğin, zenginliğin ve özgürlüğün sermayeden ve servetten, tahakkümden ve devletten önce gelmesidir.

Tarihi sınıflar mücadelesi içinden düşünmek ve kapatmak, politik olanı egemenlik ilkesi tahakküm ve iktidar içinden düşünmektir ve ancak aşkınlık düzleminin kavram seti içinden anlaşılabilir. Tarihi “komün ile devlet arasındaki mücadele” olarak düşünmek ise, politik olanı özgürlük pratiği ilkesi izonomi içinden düşünmektir ve ancak içkinlik düzlemi içinden anlaşılabilir. İçkinlik, tarihi sınıflara ve sınıf mücadelesine gömmek değil, tam tersine, sınıfları ortadan kaldırarak tarihi sınıflara karşı sınıfsızlaşmanın politik pratiği içinden düşünmektir. İzonomi, felsefenin doğduğu Anadolu’nun Ege kıyılarında kurulan Miletos ve 12 İyonya şehrinden oluşan coğrafyadan çıkmıştır. Felsefe genellikle Atina merkezli düşünülmektedir, bu büyük bir yanılsamadır. Felsefenin coğrafyası Anadolu’nun Ege kıyıları İyonya’dır. İyonya’da izonomi, hükmeden-hükmedilen ilişkisinin olmadığı politik eşitlik anlamına gelmektedir. İzonomi, Mezopotamya ve Pers tahakkümünün aşkın düzlemine karşı, Anadolu’nun Batı kıyılarında bir içkinlik düzlemi olarak doğmuştur. Komün ve devlet çatışması içinden tarihi okumak sınıflar mücadelesinin reddi değil, sınıflar mücadelesine aşkınlık düzleminde değil içkinlik düzleminde devrimci bir müdahaledir. Komün, sınıfların iktidar savaşlarına gömülmüş olan tarihten çıkmak, sınıfları ve sınıf mücadelesini tarihsel olarak ortadan kaldırmaktır. Bu bağlamda komün, politik olanı egemenlik teorisi içinde aşkın düşünmeyle antagonist bir yerden, politik olanı içkinlik düzleminde özgürlük pratiği olarak düşünmektir. Abdullah Öcalan bizi hükmeden ve hükmedilen ilişkisi içinde aşkın düşünmeden çıkararak, hükmedenin ortadan kaldırıldığı içkinlik, izonomi düzleminde düşünmeye davet etmektedir. Abdullah Öcalan Marx’ı bir egemenlik, iktidar devlet teorisi içinde aşkınlaştıran, Marksist olmayan Marksistlere karşı Marx’ı içkinlik düzleminde yeniden düşünmeyi önermekte ve komün üzerinden Marx’ı Marx’a yeniden döndürmektir. Marx, aşkınlık değil bir içkinlik düzlemidir.

İkinci düzlem ise ekonomi-politik ile etik-politik düşünme arasındaki farktır. Ekonomi-politik bakış, siyasal mücadeleyi ekonomik çıkarlara dayalı sınıflar üzerinden düşünmeyle sınırlamış ve tahakkümü yalnızca ekonomik sömürüye indirgemiştir. Bu bağlamda ekonomik-politik bakış siyasal mücadeleyi ekonomik çıkarlara dayalı sınıflar mücadelesi olarak düşünebilir. Etik-politik düşünme ise sınıflaşmayı, sınıflaştırmayı yalnızca ekonomik sömürü ve çıkarlar üzerinden değil, içererek aşan bir tahakküm düzleminde düşünür. Etik-politik düşünme, tahakkümü yalnızca ekonomik sömürü içinden okumaz, tam tersine sömürüyü tahakküm içinde düşünür. Ekonomi siyasetin bir türevidir. Bu bağlamda etik-politik düşünme tahakkümü ve siyasal mücadeleyi toplumsal ilişkilerin her boyutunda düşünürken, ekonomik-politik bakış siyasal mücadeleyi daha ziyade ekonomik sömürünün üretken emek sosyolojisine indirgeyerek darlaştırır. Siyasal mücadele, ekonomik çıkarlara dayalı sınıflar arası mücadeleden çok daha kapsamlı bir düzlemdir. Ekonomi-politik bakış siyasal mücadeleyi ekonomik çıkarlara indirger ve tahakküme dayalı sınıflaştırılmış toplumsal ilişkiler alanını göremez; bu alanları, sınıfı temsil etme iddiasıyla burjuva sınıfından geldiği halde sınıfsal kimliklerini iradi olarak reddetmiş aydın kadrolardan oluşan parti önderliğine tabi olan siyasal bir yedek güç olarak düşünmektedir. “Devletsiz halklar” ve “kadın” sorunu bunların başında gelen toplumsal gerilim alanlarıdır. Bu bakışa göre, devletsiz halklar ve kadın hareketi sınıf hareketi değildir ve bu mücadelelerden sosyalizm çıkmaz. Görüldüğü üzere, ekonomik çıkarlara dayalı sınıflaşma ile tahakküme dayalı sınıflaştırma arasındaki fark politik mücadeleye bakışta ciddi farklılıklar yaratmaktadır. Tarihi “komün ve devlet” çatışması üzerinden düşünmek bu bağlamda etik-politik bir düşünmedir.

Üçüncü önemli ayrım ise, düşünmenin başlangıç ya da çıkış noktasıdır. Aşkınlık ve ekonomi-politik düşünmenin çıkış noktası sermayedir. Sermayenin çözümlenmesi ve mücadeleyi sermayenin krizlerine göre düşünmek temeldir. Varlığın olumlanması “anti”lik üzerine kurulmuştur. İçkinlik ve etik-politik düşünmenin çıkış noktası ise içkinlik, özgürlük pratiği, komün ve emektir, varlığın olumlanması “anti”lik değil içkin kudret artırımıdır. Güç ve hak dışarıdan gelmez ve talep edilerek elde edilmez; güç ve hak içkin ve içeriden kurulur. Bu bağlamda içkin varlık, talep eden değil içkin kurucu güçtür. Böylece sermaye, emeğin yaratıcılığından sonra gelir ve sermaye, emeğin yaratıcılığına tahakküm yoluyla çöken bir aşkınlıktır. Değer, zenginlik, emek ve komün; devletten, tahakkümden ve sömürüden önce vardır. Tarih sınıflar ve devletle değil komün ve zenginlikle başlar. Bu bağlamda bir ilkellik değil tam tersine bir zenginlik olarak komün, devletten çok öncedir. Tarihi sınıflarla başlatanlar politikliği de sınıflara indirger. Buna göre, sınıflar ortadan kalktığında politik olan da ortadan kalkacaktır. Oysa politik olan yaşamın ontolojisi ve bir özgürlük pratiğidir. Politik olan sınıflardan önce komünle başlamıştır ve bir özgürlük pratiği olarak komünle yaşayacaktır. Bu bağlamda komün ve emek politik varlık, devlet ise komün karşısında apolitik varlıktır.

 

Aşkın ve Sınıflaşma Pratiği: Sermaye ve Devlet

Emek, toplumsal değer üretme gücü olarak yaratıcı bir güçtür. Sermaye, yaratıcı güç olan emeğin politik olarak mülksüzleştirilmesi pratiğinin tarihsel olarak aldığı biçimdir. Sermaye, emeğin yabancılaşmış biçimidir ve emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak metalaştırma pratiğidir. Diyalektikte varlığın kendini olumlama pratiği, olumsuzlamanın olumsuzlanmasına dayalı özdeşliktir. Özdeşlik çelişkiye dayalı karşıtların birliğidir. Bir varlık olarak sermaye kendisini ücretli emekte olumsuzlayarak, ücretli emek de sermayede kendini olumsuzlayarak özdeşlikte kendilerini olumlarlar. Bu bağlamda ücretli emek emeğin sermayeleşmiş biçimidir. Birinin varlığı diğerinin zorunlu koşuludur. “Aynı zamanda hem ücretli emeğin korunmasını hem de sermayenin ortadan kaldırılmasını istemek, demek ki kendi içinde çelişkili ve kendi kendini çürüten bir taleptir.”[1] Bu bağlamda, sermaye ile ücretli emek arasındaki çelişkiye dayalı ilişki antagonist değil agonisttir. Bu çelişkinin getireceği çatışma, toplumsal bir antagonizmayı oluşturmaz ve reformizmin koşuludur. Modernist Marksistler, emek siyasetini ücretli emek siyasetine indirgemişlerdir. Oysa emek ile ücretli emek aynı şey değildir. Ücretli emek, emeğin sınıflaştırılarak sermayeleştirilmiş biçimidir ve ücretli emek sermaye içi bir sınıftır. Sermaye, emeğin içkin gücünü, onun elbirliği altında kolektif gücünü mülkleştirme ve yönetme gücüdür. Sermaye, yaptırma gücünü yapma gücüne dönüştürmektir. Sermaye, bir sınıf olarak var olduğu sürece vardır. Sınıfsal varoluşu, sınıf üretme gücüne bağlıdır ve toplumsal emeği sürekli ücretli emek altında sınıflaştırmasına içkindir. Bu bağlamda diyalektik, sınıfsallaştırma pratiğinin politik felsefesidir.

Sermayenin kendini olumlama pratiğinin politikliği, sınıflaştırmanın ve bu sınıflaştırılmış sınıfların arasındaki iktidar çatışmasının ifadesidir. Sermaye, emeği ücretli emek altında sınıflaştırmakla yetinmez. Ücretli emeği, kapitalizmin üretimi ve yeniden üretiminin gücü olarak özneleştirir. İnsanlar bir emekçi değil çıkarlarına dayalı şirket bireylerdir. Bu bağlamda, ücretli emeğin politikliği üzerinden yürütülen bir “emek” siyaseti, sermaye sınıfları arası sınıf mücadelesine kapatılmış bir siyasettir.

 

İçkinlik ve Bir Sınıfsızlaşma Pratiği: Emek ve Komün

Marx’ta, emek kavramı ile ücretli emek kavramı özdeş değildir. “Emek kendine ve ücrete ayrışır. İşçinin kendisi bir sermaye, bir metadır. Karşılıklı düşmanca karşıtlık.”[2] Ücretli emek, sermaye tarafından sınıflaştırılmış sosyolojik bir sınıftır. Ücretli emek, sermayenin üretici gücüdür. Emek, ücretli emek karşısında sınıf olmayan gücü, sermayenin sınıflaştırmasına karşı sınıfsızlaşmayı ifade eder. Emek, sınıflaşmış sermayenin üretici gücü olan ücretli emek ve sermaye karşısında, sınıfsızlaşmanın yaratıcı gücüdür. Bu bağlamda sınıf olamayan güç, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşmanın yıkıcı gücü, üretici güçlerin gelişimine içkindir. Emek, başından itibaren sermaye karşısında antagonist bir güçtür. Ücretli emeğe göre kapitalizm ilerici, emeğe göre ise kapitalizm başından itibaren siyasal gericiliktir. Emeğin politikliği, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşma antagonizmasına içkindir. Ücretli emeğin sınıfsallığı sosyolojik iken, emeğin sınıfsallığı politiktir. Bu politik güç, temsil ve aşkın güç parti değil, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” ifadesinde yatan içkin güç komündür. Ücretli emeğin kendini olumlama pratiği, sermayenin olumsuzlanması üzerinden kendini olumlamaktır. Emeğin olumlama pratiği ise, kendini olumlama pratiği üzerinden sermayeyi olumsuzlamaktır. Devletin olumsuzlanması, emeğin komünle kendini değerli kıldığı içkin olumlaması yoluyla mümkündür. Sermaye kavramı karşısında, ücretli emek muhalefeti, emek ise antagonist kurucu gücü ifade eder. Sermayenin olumlama pratiğinin öznelliği diyalektik iken, emeğin olumlama pratiğinin öznelliği anti-diyalektiktir. Emeğin olumlanması, bütün sınıflaştırma pratiğini sınıfsızlaştırma politik pratiğiyle kilitlemek ve yıkmaktır.

“Komünist devrim… çalışmayı ortadan kaldırır ve bütün sınıfların egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır; çünkü bu devrim, artık toplum içinde bir sınıf işlevi görmeyen, artık toplum içinde bir sınıf diye tanınmayan, ve daha şimdiden artık bugünkü toplum içindeki bütün sınıfların, bütün milletlerin, vb. yok oluşunun ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir.”[3] Marx için proletarya, ücretli emeğe karşı emektir. Proletaryanın politikliği yalnızca kapitalizme değil, bütün sınıflara, bütün sınıflaştırma ilişkilerinin üretim ve yeniden üretimine antagonist bir karşıtlıktır. Bu antagonist okuma, sınıfsallaştırmaya karşı sınıfsızlaşma pratiği, emeğin politik öznelliğinin kuruluşu komündür.

 

Tahakkümle Sınıflaştırılmış Varlık: Kadın

“Patrici”nin Latince karşılığı “patricius”tur, kökü “pater” olan “baba” anlamından gelmektedir. Roma’da patriciler soylulardır ve yönetim soylulardan oluşur. “Pater”, “Papa” baba anlamına gelmektedir. Halkımızın anladığı “baba” kavramı bu bağlamda aile kurumunun maneviyatından gelmez, tam tersine bir hiyerarşiyi, aşkın bir tahakkümü ifade etmektedir. “Patriarkal” sözcüğünün kökü de “patricius” ve “arche” sözcüklerinden gelmektedir. “Arche” kök, başlangıç, her şeyin ölçüsü güç, anlamlarını içermektedir. Bu bağlamda Patriarkal, egemenliğin, aşkınlığın ölçüsü “baba”dır.

Cinselliğin cinsiyet kimliği yoktur. Cinselliğin cinsiyet üzerinden düşündürülmesi politiktir. Erkek’in toplumsal cinsiyeti otorite, yönetici, aşkın egemen güç anlamını ifade eden particius kelimesinin kökü “pater”, papa, baba anlamlarıyla politik olarak belirlenmiştir. Erkek, bir Papa olarak hükmedendir.

Kadın kavramının toplumsal ve politik anlamı egemenlikten gelmez. Grek mitolojisinde Gaia yeryüzü, toprak, doğurganlık ve canlılığı ifade eder. Bu bağlamda “Kadın” kavramının politik anlam kökü yoktur. Devlet üzerinden “Erkek”in bir anlamı olmasına karşın “Kadın”ın adı yoktur. Kadının ancak politik aşkın egemen güç erkek üzerinden bir anlamı vardır. Kadın erkeğin kaburgasından yaratılan, Âdem’in yasak elmayı yemesine neden olan, başından itibaren günahkâr ve lanetlenmiş varlıktır. Böylesi köklü ve ontolojik bir problemin tarihsel kökleri bilinmesine karşın ne yazık ki modernist Marksistler tarafından kadın hareketi sınıf hareketine engel görülmüş ve sınıf mücadelesine yedeklenecek ikinci sınıf bir problem olarak düşünülmüştür.

Uygarlık devletle başlatılır. Devlet öncesi toplumsal tarih kendi kendine yetemeyen, zenginliğin olmadığı, toplumsal hayvanın politik olarak toplumsallaşamadığı ve insanlaşamadığı bir ilkelliktir. Bu bağlamda politik olanın, insan olmanın tarihi sınıf ve devletle düşünülmektedir. Sınıfların olmadığı devletsiz ve devlet öncesi toplumlar ilkel komünal toplumlardır. Böylece komün kavramı da ilkel bir kavram olarak algılatılmıştır. Devlet karşısında komün ilkeldir.

Devlet karşısında komün kavramının ilkel görülmesinin en önemli nedeni, ilkel komünal toplumların “Kadın merkezli” toplumsal düzeni ifade etmeleridir. Kadın merkezli toplumsal düzeni ifade eden devletsiz ve sınıfsız komün, izonomi, yani hükmeden ve hükmedilen ilişkisini reddeden bir eşitlik ilişkisi üreten politik bir toplumdur. Bu bağlamda komün yalnızca mülkiyet kavramına bağlı olarak toplumsal mülkiyet ilişkisine göre değil hükmeden ve hükmedilen ilişkisinin olmayışına göre de belirlenmektedir.  Komün yoksul bir toplum değil tam tersi zenginlik üreten bir toplumdur. Kendi İhtiyaç ekonomisine göre günde 3-4 saat çalışan ve ürettikleri toplumsal artıyı şenliklerinde harcayan politik ve zengin bir toplumdur. Kadın merkezli politik toplum komünün başına ne geldiyse ürettikleri bu zenginlikten gelmiştir. Bu zenginliğe çöken ve toplumu başkasının ihtiyaçları için çalıştıran, köleleştiren ve yapma gücünü yaptırma gücüne dönüştüren erkek-merkezli kastik katildir. Devlet ve sınıflar kastik katilin ürünleridir. Erkeklik, aile içi özel alan değil toplumsal ilişkilerin sonsuz küçüklüklerine yayılmış egemenlik ve tahakküm ilişkilerini ifade eden politik bir toplumsal düzendir. Etik-politik bakış açısına göre, komünden devlete dönüşüm politiktir. Ekonomi-politik bakış için bu dönüşüm üretici güçlerin gelişiminin zorunlu sonucudur. Politik değil bilimsel ve tarihsel zorunluluktur.

Marx’ın “Etnoloji Defterleri” notlarını da dikkate alınarak Engels tarafından kaleme alınan “Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni” kitabında; “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkek ile kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir.”[4] İfade edildiği gibi kadın sorunun politik bir sorun olduğunun altı çizmiştir. Bu politik sorunun altında yatan temel olgu “Mülkiyet” kavramıdır. Mülk ekonomik bir kavram değil politik bir kavramdır. Komünal mülkiyet özeli değil aidiyeti ifade eder. Değer ve zenginlik toplumsaldır. Bireysel üretilen ürün bir kullanım değeri taşımasına karşın değer üretimi ve zenginlik değildir. Değer ve zenginlik kültür üretimini içerir ve bireysel değil ortak olan elbirliğinin ürünüdür. Tekil emek toplumsal ihtiyacın ifadesidir. Tekillik bir çokluktur, toplumlaşma çokluğun ortak olan el birliğidir. Tekillik, ortak olan değer ve zenginliğe, değer ve zenginlik ise tekil olana aidiyetle bağlıdır.

Mülkiyet, aidiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Aidiyetteki tekillik, bireyciliğe; ortak olan, özele; değer ve zenginlik, servete dönüşmüştür. Böylece değeri üreten emeğin elbirliğinin politik gücü komün, politik zorla tasfiye edilmiştir. Değeri üreten emeğin elbirliği politik zorla köleleştirilerek sağlanmıştır. Böylece erkek eksenli toplum aidiyete değil mülkiyete dayanmış ve mülkiyete bağlı olarak tahakküm erkeğe bağlı soy hiyerarşisiyle hukuksallaşmıştır. Mülkiyet ekonomik evrimin değil, politik zorun ifadesidir.

Engels, kadın sorununun politik özünü ifade etmesine karşın; “Kadının kurtuluşunun ilk koşulu bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve koşul karı koca ailesinin toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.”[5] ifadesiyle aileyi “iktisadi” birim olarak görür. Ailenin kökü “familia”dır. “Familia”, karı-koca ve çocuklar için değil, yalnızca köleler için kullanılır. “Famulus” “evcil köle” demektir ve özel alanı ifade eder. Özel alan öldürme hakkının olduğu alandır. Bu bağlamda aile ekonomik birim değil tamamen politik birimdir. Aile, devletin toplumsal birimidir.

Ekonomi-politik açısından kadın, üretim alanını değil yeniden üretim alanını ifade eder. Marksist değer teorisine göre, kârdan ücret alan işçiler üretken emektir. Üretim sektörünün dışındaki sektörlerde çalışanlar ücretlerini üretken emeğin yarattığı artı değerden alırlar. Marx için öncü işçi sınıfı üretken emektir. Hizmet sektörü, devlet sektöründe çalışan emek sömürülse de üretken emek değildir. Üretim dışı emek ise lümpen proletaryadır. Marx’ta sınıfın kendi içinde kategorileştirilmesi ve hiyerarşileştirilmesi özetle böyledir. Marksistlerde evi içi yeniden üretim emeğinin politik karşılığı yoktur. Bu bağlamda modernist Marksistler açısından ev içi yeniden üretimi ifade eden kadının sınıfsal kimliği yoktur. Üretimin içinde olduğunda ise, sınıfsal kimliği var fakat kadın kimliği yoktur. Modernist Marksistler açısından kadın ancak emekçi kadınlar içinden düşünülebilir. Kadın ekonomik olarak sınıflaştırılmadan düşünülemez. Oysa kadın, politik bir sınıflaştırma ilişkisidir ve doğrudan öldürme hakkına sahip bio-iktidar ilişkisidir. Ekonomi-politik içinden düşünen Marksistler açısından ilk sınıflar mücadelesinin devrimci, antagonist kanadı kadın ve kadın mücadelesinin otonom bir politik karşılığı yoktur. Kadın mücadelesi, erkeklerle toplumsal eşitlik ilkesinden öte gidemeyen, sınıf ve sosyalizm mücadelesi içinde düşünülen yedek bir güçtür.

Etik-politik bakış açısı içinden bakıldığında ise kadın, tahakkümle kurulmuş politik bir sınıftır. Kadın sorunu iktisadi çıkarlara dayalı bir sınıf içinde düşünüldüğünde anlaşılamaz. Kadın sorunu, tahakküme karşı doğrudan bedenin özgürlük talebidir. Öldürme hakkının meşru olduğu özel alanın politikliğidir. Kadın, evcilleştirilmiş köle “famulus”tur. Kadın kurtuluşunun ilk koşulu toplumsal ilişkilerin sonsuz küçüklerinde dolaşan erkek egemen tahakkümün parçalanmasıdır. Patriarkal, toplumsal ilişkilerin ruhundaki devlettir. Reel sosyalizmde olduğu gibi sınıf, devrimden sonra devletleşebilir. Kadın devrimi asla devletleşmeyecektir. Kadın sınıfsızlaşmanın politik gücüdür ve temelden komünalisttir. Kadın, devlete karşı komündür. Kadın hareketi, Marksizmin ekonomi-politik düşüncesinin, etik-politik açıdan devrimci eleştirisidir. Devrimi kadın oluştur ve komün kadındır.

 

[1] Karl Marx, Grundrisse, Birikim Yay., 1979, s. 399.
[2] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yay., 1993, s. 162.
[3] K. Marx ve F. Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yay., 2004, s. 66.
[4] F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, s. 27-28.
[5] A.g.e., s. 79.
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.