Tarihsel Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi Komünalitenin Merkezileşmeye Karşı Mücadelesidir
Hüseyin Ali
Yerel demokrasi, Türkiye ve Kürdistan’da en fazla tartışılan konulardan biri olmaktadır. Bu konuda çeşitli konferanslar ve toplantılar yapılmaktadır. Kuşkusuz yerel demokrasi ve yerel yönetimler önemlidir. Yerel demokrasi ve yerel yönetim demokrasinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Sadece yerelin belli bir yönetim hakkı kazanmasıyla ilgili bir konu değildir. Demokrasiyle ve özgürlükle bağının tarihsel ve güncel olarak ortaya konulması önemlidir. Bu açıdan Rêber Apo’nun daha önceki dönemlerde ve son yıldaki çeşitli görüşmelerde bu konuda oldukça çarpıcı biçimde ortaya koydukları bulunmaktadır. Bunların bilinmesinin yerel yönetimlerin ve doğrudan demokrasinin doğru anlaşılmasını sağlayacağından bu yazımızda bu konuyla ilgili değerlendirmelerine yer vermeyi önemli gördük.
“Demokratik Modernite” kavramı bu çözümsüzlüğün içinde bir çözüm olarak gündemleştirilmiştir. Bunun tarihi köklerine ve yaşanan pratiklere bolca değinmemizin nedeni, gerçek bir çözümden yana olduğumuzun bilinmesi ve söylemek istediklerimizin doğru anlaşılması içindir. Tarihte yaşanan örnekler bize bunun çözümleyici bir sistematik olduğunu göstermektedir.
Çıkış noktamız şudur: Devlet erkindeki yaygın kanaate göre, devletin gücü ne kadar merkezileşirse o oranda da düzen kurulabilir ve sorunlar çözülebilir. Bu konuda tarihteki ilk örnek Akad kralı Sargon’dur. Tüm şehir devletlerini bir imparatorluk altında toplayarak kendi hakimiyeti altına aldı. Böylece şehirlerin özerkliğini yok etti, komünleri dağıttı ve tek tip bir siyasal sistem yarattı. Robespierre, Fransız devrimini yapan tüm güçlerin iradelerini kırarak, devrimin komünal ve özgürlükçü yanlarını budayıp tek tip bir diktatörlük yaratarak düzeni sağlayacağını düşündü.
Ulus-devletin bu merkezileşme hastalığı iki büyük dünya savaşına yol açtı. Günümüzde aynı hastalıktan dolayı oluşturulan güç tekeli nedeniyle dünyanın her bir köşesindeki tüm topluluklar aynılaştırılmakta, denetim mekanizmalarıyla sıkıştırılmakta ve adeta nefes alamaz hale getirilmektedir.
Sargon’un, Robespierre’in veya bir başka merkezileştirme heveslisinin çözümsüzlüğü derinleştirmekten ve yeni sorunlar yaratmaktan başka bir katkıları olmamıştır. Aksine, insanlığı kurtaracak ilkeleri belirleyen yine komünal-kabilesel direnişler, felsefi arayış sahipleri, dini, mezhebi arayışlar ve bilimsel arayış sahipleri olmuştur.
Demokratik modernite çözümü günümüze özgü bir kavramlaştırma değildir; merkeziyetçi uygarlığa karşı tarihin her döneminde kabileler, özgür komünal topluluklar, dini gruplar, felsefi gruplar veya siyasal gruplar biçiminde karşımıza çıkan direniş geleneğinin günümüze uyarlanması olarak düşünülmelidir. Daha anlamlı bir ifadeyle merkezi olmayan, demokratik öz-yönetime, yerel demokrasiye dayanan tüm insanlık pratiğinin güncelleştirilmesidir.
Bu geleneğin temelleri de bölgemizde atılmıştır. Akad, Babil, Asur ve devamında Pers devletleri şahsında somutlaşan merkezileşmeye karşı kent komünlerinde ısrar, kabile özgürlüğünde ısrar bu geleneğin binlerce yıllık bir geçmişinin olduğunu kanıtlamaktadır.
Bir yerde ne kadar merkezileşme oluşursa, o oranda tutuculaşma, gelişmeye karşı katı duruş ve giderek faşizm gelişir. Merkezileşme, anlatıldığı gibi ilerleme, çağdaşlaşma değil; aksine çürüme, çürütme ve gericileşmeyi yaratır. Söylenenin aksine hiçbir imparatorluk, hiçbir merkezi devlet rejimi topluma özgürlük vermemiştir. Her yerde ve her zaman özgürlük merkezileşmenin zayıf olduğu; birliğin esas olarak toplumsal ilişkilerde arandığı ve yerel demokrasinin olduğu durumlarda yaşanmıştır.
Merkezi iktidar yapılarının inşa edildiği ana mekanlar olan Ur, Uruk, Kiş, Lagaş, Babil, Ninova, Memphis gibi görkemli kentlerden geriye hiçbir şey kalmamışken, kabile-aşiret yaratımları toplumu beslemeye, ona aidiyet kazandırmaya devam etmektedirler.
Devlet yaratımı zigguratların, piramitlerin inşası bile toplumun sırtında bir yük haline getirilmiştir. Yüzbinlerce insanın ölümü, özgür toplulukların geçim kaynaklarına el konulması, ganimet için yapılan sayısız savaşlar pahasına inşa edilen o görkemli yapıların insanlığa ne gibi bir katkısı olmuştur? Bunu nasıl uygarlık olarak adlandırabiliriz?
İktidarın merkezileştirilmesinin en eski örneğini Göbeklitepe’de görürüz. Bilinen en eski örnek olarak Göbeklitepe, Karahantepe gibi yapılarda toplumun köleleştirilmesinin klan yapılarının ve kadının köleleştirilmesiyle başladığı görülmektedir. Bunun yapılabilmesi için gücün merkezileştirilmesi gerekir. Bütün bu yapıların inşa edilmesindeki amaç, kastik tanrı-kralların yüceltilmesidir. Yaşarken kendi güçlerini abideleştiren tanrı-krallar ölürken de mahiyetleriyle birlikte gömülerek insanlığa kötülüğe devam ederler. Bunlara ilk çağların faşizmi demek yanlış değildir.
Gücün merkezileşmesi toplumsal özgürlüğü, aydınlanmayı ve benzerlerini engelleyen en büyük faktördür. Bu gerçeklik iyi anlaşılmadan, ilkesel olarak buna karşı çıkmanın neden bu kadar önemli olduğu da anlaşılamaz.
Tarihte iki alanda, merkezi iktidar yapılarına karşı direnen ve özgür yaşamını korumaya çalışan kabile-aşiret yapıları söz konusudur.
Birinci alan; bugünkü Arabistan yarımadasıdır. Burada yaşayan Amorit kabileler özgürlüklerine düşkündürler. Yaşadıkları alanda gücün merkezileşmesine veya merkezi bir gücün gelip tutunmasına izin vermezler. Arap dili ve kültürü de bu yapıların eseridir. Son olarak İslam devriminde temel rol oynayan da bu yapılardır. İslam, bir tarafta Bizans, diğer tarafta Sasani imparatorluklarının baskı ve köleleştirme saldırılarına karşı Bedevi kabile ve aşiretlerin ümmet haline gelerek karşı çıkmasıyla doğmuştur. Böylece bugünkü Arap toplumunun da temelini oluşturmuşlardır.
İkinci alan; Zagros-Toros havzasıdır. Burada Kurtiler olarak tanımlanan kabile ve aşiretler de benzer bir rol oynarlar. Aryen uygarlığı olarak da bilinen bu uygarlık yaklaşık beş bin yıldır merkezileşmeyi dayatan güçlere karşı sürekli bir savaşım içinde olmuştur. Bütün saldırılara rağmen köklü bir kültür grubu olarak direnç içinde yaşayarak varlığını bugüne taşımıştır.
Bu kültürel yaratımların bugünkü dünyaya neler kattığını da iyi görmek gerekir. 20. Yüzyılda kimi faşist odaklar Aryen kültürünün yaratımlarını istismar etmeye kalkıştılar. Ancak bu Aryen kültürünün önemini azaltmaz. Özü itibariyle Aryen kültürü binlerce yıldan beridir insanlık kültürüne büyük katkılar sağlamış ve geliştirmiştir. Aryen kültürü bağrında Zerdüştilik gibi bir inanç-felsefeyi doğurdu. Devlet dini haline getirilmeden önce Zerdüştilik özgürlüğün, felsefenin ve bilimin başlangıcındaki kültürel birikimi içerir.
Ulaşmak istediğimiz sonuç şudur: İlk çağlardan itibaren gelişmeye temel teşkil eden toplumsallıklarla, bu toplumsallıkları bastıran merkeziyetçilikler arasındaki çelişki, temel ve kadim çelişkidir.
Merkezileşme İle Gelişme Arasında Negatif Bir Bağ Vardır
Grek-Roma uygarlığındaki felsefe, hukuk, siyasal rejim, ekonomi, toplum ve daha birçok alandaki ilerleme, daha onlardan önceki uygarlıklarda gelişmişti. Ne zaman ki merkezileşme gelişir, sözü edilen alanların hepsinde ya tekrar ya da gerileme yaşanır. Grekler Batı Anadolu’da ve Ege kıyılarındaki yüzlerce özerk veya bağımsız kent kültürünün üzerinden yükselir. Özerk kentlerin kaynağı da Anadolu ve Mezopotamya’daki köy ve kent kültürüdür. Grekler kentleri birleştirerek merkezi bir krallığa dönüşmelerinden hemen sonra, istilaya, talana ve gaspa başlarlar. İskender’in bilinen dünyayı Helenleştirme amacı, sayısız merkezi devletin temel düşüdür.
Greklerin başaramadığını Roma başarır. Muazzam büyüklükteki Roma imparatorluğu dünyayı yutan bir canavara dönüşür. Neron, Sezar ve Augustus gibi sembol isimler bu canavarlaşmanın somut örnekleridirler. Egemen aristokratik kesimin böylesine bir güce ulaşması, insanlık açısından oldukça ağır sonuçlara yol açmıştır. Güç biriktikçe, kümülatif olarak baskı ve zorbalık da artmaktadır. Asur’un, Babil’in yıkıcılığı, Roma’nın yıkıcılığı karşısında cılız bir deneme gibidir.
Roma’da gücün bu denli merkezileşmesi karşısında özgürlüğü için direnen kentler, köyler, özgür topluluklar, inanç grupları olmuştur. Bu muazzam yıkım makinesine karşı yapabildikleri oranda varlıklarını korumaya çalışmışlardır.
Merkezileşme ile gelişme arasında pozitif değil, negatif bir bağ vardır. Bir yerde ne kadar merkezileşme varsa o kadar gerileme vardır. Tersine özgür-özerk toplumun olduğu yerde gelişme, özgürleşme ve aydınlanma vardır. Örneğin Batı Avrupa aydınlanmasının temelinde Avrupa’daki kent komünleri ve özgür topluluklar vardır. Rönesans, henüz merkezi devletin oluşmadığı koşulların İtalya’sında gelişir. İmparatorluklar rönesansı, reformasyonu üretecek potansiyele sahip değildir. Onlar ancak yaratılan değerleri gasp etme peşindedirler.
Atlas kıyılarındaki kentlerde bilim, sanat ve felsefenin geliştiği dönem olan 17. Yüzyılda, söz konusu bölgede bir imparatorluk yoktur. İspanya imparatorluğu ise bu özgür kent devletlerine karşı savaş halindedir. Buradaki felsefi ve sanatsal gelişimler özgür koşulların ürünüdür. Spinoza, Rembrand gibi kişilikler esasta Hollanda devriminin çocuğudurlar.
Avrupa’daki bilim, sanat, felsefe sıçramasının özgür kent koşullarıyla bağlantısı göz ardı edilemez. Ulus-devlet gelişip de devlet merkezileşmeye başlayınca bu alanları tekeline alır, yaratıcılığı öldürür ve böylece gerilemeye yol açar. Günümüze kadar gelindiğinde, kültür endüstrisi hamlesiyle, kapitalist modernite tüm bu alanları birer kâr kaynağına dönüştürür ve özgür yaşamın sonunu getirir. Artık Avrupa’da soykırımla sonuçlanacak bir ulus-devlet pratiği başlamıştır.
Bu örnekleri, ulus-devletin merkezileştirilmesinin giderek faşizme kadar ilerlediğini göstermek için dile getirdik. Reel-sosyalist kamp da aynı yanlışı arttırarak uygulamıştır. Uygarlık merkezi baskı, kırım ve yok etme dışında bir şey üretecek özellikte değildir. Merkezileşmenin topluma ve toplumsal özgürlüğe bir katkısı olmamıştır. Dolayısıyla bir ulus-devlet ve ulus-devlet merkezileşmesi tercihlerimiz arasında değildir.
Merkezi ulus-devlet çözümünden uzak durmamızın tarihsel nedenleri vardır. Tarihte yerel veya özerk yapıların yaratıcı ve çözümleyici güçleri daha fazla olmuştur.
Komünler, kabile-aşiretler, dinler, mezhepler yukarıda anlattığımız baskı makinesinin karşısında tarih boyunca izledikleri direniş çizgisine, savundukları komünal toplum değerlerine ve var olan dirençlerine rağmen, söz konusu toplulukların istenildiği ölçüde başarılı olamadıkları ortadadır. Başarılı olmamalarının bir nedeni, merkeziyetçi imparatorluk ve devletlerin amansız bastırma savaşlarından kendilerini kurtaramamalarıdır. Merkezi devletçi eğilimden daha geri ya da çözümsüz olduklarından değildir. Despotik rejimler her zaman baskın çıkmış; kabile-aşiret ve inanç grupları her zaman savunmaya çekilmiştir. Bu da onları sürgit bir savunma psikolojisi içinde tutarak, sağlıklı gelişmelerini engellemiştir.
Siyasi ve Hukuki Boyut Bu Sürecin Olmazsa Olmazıdır
Tarihe bu gözle bakıldığında, Kürt sorunu bağlamında ne söylediğimiz ve nasıl bir çözüm istediğimiz artık daha iyi anlaşılacaktır. PKK reel-sosyalist bir hareket olarak devlet kültürüne dayalı bir çözüm geliştirmek istedi. Küresel dünyada revaçta olan ulus-devlet çözümüne, ulusal kurtuluş savaşıyla ulaşma hedefiyle yola çıktı. Aşma sürecine kadar da geçerli stratejinin bu olduğu söylenebilir.
Ancak Kürtler, derinliğine bakıldığında gerek konjonktürel gerek bünyesel nedenlerle, hatta kapitalist sistemin gadrine uğramış ve diri diri gömülmeye çalışılan bir halk olması itibariyle ancak ağır bedeller ödeyerek kendi imhasını durdurmaya çalışmaktadır. Kapitalist modernite dönemindeki kültürel ve fiziki soykırımlar ve daha öncesinde Êzidîlere ve Ehli Hak kesimlerine karşı geliştirilen fermanlarında olduğu gibi, Kürt toplumunun imhası gerçekleştirilmiştir. Kapitalist sistemin bölgedeki ulus-devletleri olan işbirlikçi Arap rejimleri, Türk ulus-devleti, İran ulus-devleti -bugün artık Afganistan’ı da buna eklemek gerek- hepsi kan deryasına dönüşmüş veya dönüştürülmek istenmektedir. Sistemin çözüm yöntemi budur.
Sıra Kürtlere geldiğinde, “varlığını bile savunma, ortadan kaybol, kendini yok et, mezarını da kendin kaz!” denmektedir. Ermeni, Rum sürgünlerinde, tarihte Yahudi sürgünlerinde, bugün Filistin sürgününde uygulanan yol-yöntemleri aşan bir uygulama Kürtlere reva görülmektedir.
Kürt sorununun çözümünü gündemleştirerek, varlığın kabulünü sağlamada önemli bir mesafe kaydettik. PKK bunu gerçekleştirdi; ancak bunun ötesine geçip, demokratik bir çözümü gündemine aldığında sistemin imha saldırılarına uğramaktan kurtulamadı. Anlaşıldığı gibi bölgedeki ulus-devletler değil, esas olarak küresel sistemin kendisi Kürt varlığının tasfiye edilmesinde bölgedeki ulus-devletle birlikte belirleyici bir rol oynamıştır.
Oluşturulan kısır döngüyü kırmak için PKK’nin aşılmasının en doğru adım olduğunu anladık ve bu adımı attık. PKK süreç içinde Kürtlerin varlığını kanıtladı ve demokratik topluma dönüşerek kendini aştı. Bu, PKK’nin en temel kazanımıdır. Mevcut stratejisi ve örgüt yapısıyla artık kendini tekrarlamaya başladığı açıktı. Mühim olan onun yerine konulacak örgütlenme formunun çözüme uygun olmasıdır.
Teorik ve pratik bağlamda reel-sosyalizmden ayrışmanın bir ürünü olarak demokratik modernite; ulus-devlet çözümü yerine demokratik ulus çözümü tarihi bir gelişme olarak gündemleştirilmektedir. Stratejik olarak şiddet ve savaş bir araç olmaktan çıkarılmakta, yerine demokratik siyaset ve hukukun icra edilmesi bir ilke olarak benimsenmektedir. Siyasi ve hukuki boyut bu sürecin olmazsa olmazıdır.
Soruna dar anlamda hukuki düzenleme gibi dar bir perspektiften bakmıyoruz. Yeni hukuki düzenleme, Türkiye’de yaşayan tüm etnik kimlikleri ve inanç gruplarını kapsayacak biçimde demokratik siyaset kanallarının açılması ve yerel demokrasi için elzemdir.
Özcesi demokratik müzakere ve mücadele hukuki düzenlemelerle iç içedir. Demokratik müzakere ile taraflar arasında ulaşılacak anlayış birliğinin hukuki güvenceye kavuşturulması, şiddetin bir araç olmaktan çıkarılmasına ve sürecin zehirlenme riskinin ortadan kalkmasına yol açacaktır.
Özellikle son bir yılda devletle ilişkilerimizde sağlanmaya çalışılan dönüşüm bu gerçekliği ifade ediyor. Savaşın, çatışmanın olduğu yerde demokratik müzakere olmaz. Elbette Kürt’e dayatılan “kendi varlığından vazgeç ve terk et” uygulaması da her türlü çözümün önünü tıkar. Şiddetin devre dışı bırakılmasının ardından, demokratik siyaset kanalları açılmaz ve hukuk devreye girmezse, sürecin provoke olması, kesintiye uğraması veya başka güç odaklarının çeşitli biçimlerde kaşıması tehlikesi hep olacaktır. Yaşanan zorluklar biraz da bu gerçeğin yeterince anlaşılmamasıyla ilgilidir.
İktidar-muhalefet ayrımına gitmeden, bazı siyasal güçlerin şiddetten, askeri yöntemlerden vazgeçmemizi kendi varlığımızdan vazgeçme gibi algılamak istedikleri anlaşılmaktadır. Bu hamlemizin liberal çözümün bireylere dayalı entegrasyonu biçiminde olduğunu anlayanların az olmadığı anlaşılıyor. PKK’nin aşılması hamlemizden sonra, fiilen de bitirildiğimizi ilan etmemiz isteniyor. Sözüm ona ondan sonra bizim için bazı iyi şeyler düşünülecekmiş!
Bu inkârcı ve asimilasyonist yaklaşımın tarihte karşımıza çıkan örneklerden hiçbir farkı yoktur. Bu çevrelere söylemek gerekir ki, bunun adı çözüm değil, soykırımda ısrardır. Böyle bir yaklaşıma karşı da mücadele etmek demokratik görevlerimiz arasındadır. Bu yaklaşımda ısrar edilir ve yeniden devletin merkezine hakim olması gibi bir sonuca doğru evrilirse, açık ki, demokratik siyasetin de yolu tıkanır ve başka yöntemler devreye girer. Bu bir tespittir ve somut gerçekliği ifade ediyor. Süreç demagojiyle geçiştirilemeyecek kadar hassastır ve herkesten böyle bir hassasiyeti göstermeleri beklenmelidir.
Yeniden altını çiziyoruz; bir ulus-devlet amacımız yoktur. Ama bu, varlığımızın anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması için mücadele etmeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. Tam tersine amacımız demokratik siyaset ve hukukla kendimizi ifade etme ve varlığımızı tartışılır olmaktan çıkarmadır. Bu gerçeğin çok iyi anlaşılması gerekir. Bunsuz en küçük bir adımın bile hiçbir güvencesi olmayacağından, siyaseten yok hükmünde olacaktır.
Daha çarpıcı gelebilecek bazı hususları ifade etmekte yarar vardır. Eğer komisyonun demokratik siyasetin ve hukuk yolunun açılması gerektiğine dair önerileri TBMM’de acilen karşılığını bulursa, o zaman demokratik toplum çözümü devreye girecektir. Yani sürecin barış kısmı parlamentoda demokratik siyaset ve hukukla çözümlenirse, ardından daha uzun bir sürece yayılması gereken demokratik toplum çözümü söz konusu olacaktır.
Demokratik toplum çözümü ne zaman gelişir? Parlamentoda demokratik siyaset ve hukuksal düzenlemelerin onaylanması halinde, ikinci aşama olarak devreye girecektir.
Demokratik toplum stratejisi ulus-devlet stratejisinden farklıdır. Ulus-devlet stratejisi, ağırlıklı olarak askeri güçle yürütülmek durumundadır. Demokratik toplum stratejisi, demokratik siyasetle yürütülür. Bir imha ile karşı kaşıya gelindiğinde, toplumsal varlık söz konusu olduğunda ve siyasetin tüm kapıları kapandığında silahlı mücadele de dahil her türlü mücadele yöntemi devreye girer. Eğer hukuken ve siyaseten mücadele yürütme ortamı varsa, strateji askeri olamaz. Demokratik siyaset ve hukuk stratejisi esastır, pratiği halkın demokratik hareketliliğiyle gerçekleştirilir. Anayasal ve yasal düzenlemeler hukuku ifade eder. Bu hukuka bağlı kalınarak demokratik siyaset yürütülür.
Dolayısıyla demokratik toplum stratejisi ulus-devlet stratejisinden köklü bir ayrılığı ifade etmektedir. Bu strateji demokratik toplum sosyalizmini esas almaktadır. Sosyalist anlayışımız, çatışmaya ve savaşa dayalı değildir. Çatışma ve savaşa dayalı bir sosyalizm inşa edilse ve on yıllarca sürdürülse de sonuçta çözülmekten ve çürümekten kurtulamaz.
Demokratik toplum sosyalizmi esas olarak demokrasiye dayalı olarak inşa edilir. Demokratik olmayan bir sosyalizm, sosyalizm değildir. Sosyalizm olduğu iddia edilse bile çözülmekten ve çürümekten kurtulamaz. O halde inşa edilecek sosyalizmi demokrasiye, demokratik siyasete ve hukuka dayandırmak zorunludur veya temeli böyle olmalıdır. Çünkü sosyalizm demokrasisiz, demokratik siyaset ve hukuksuz olamaz. Belki ilan edilebilir, fiilen geliştirilebilir, ama demokrasi, demokratik siyaset ve hukuk olmadan er veya geç yıkılır. Sosyalizm demokratik siyaset ve hukukla süreklilik kazanabilir ve kalıcı hale gelebilir. Bu temelde yaşamsallaşabilir ve halklara mal edilebilir.
Demokratik entegrasyon çözümümüzün esasıdır. Demokratik entegrasyon da gerçek anlamda halkın iradesinin gerçekleştiği yerel demokrasi ve yerel yönetimle önem kazanabilir. Demokratik entegrasyonu taktik olarak ele almıyoruz. Bir teknik olgu da değildir. Stratejik bir olgudur ve demokratik toplum teorisi ve siyasetine dayanmaktadır. Uygulama kısmını da hukuk ifade ediyor. Buna göre entegrasyon ve özgürlük yasalarının çıkartılması gerekiyor. Entegrasyon önündeki anayasal ve yasal engeller kaldırılmalı, entegrasyon hukuku geliştirilmelidir.
Mevcut anayasanın bir 12 Eylül kalıntısı olduğu tartışmasızdır. Faşist bir anayasadır. Dolayısıyla demokratik entegrasyonun ve demokratik cumhuriyetin anayasası olamaz. Bu temelde demokratik cumhuriyetin yeni bir anayasa gerektirdiği herkesçe dillendirilmektedir. Demokratik cumhuriyet anayasası gündemdedir. Bağlantılı olarak demokratik yasalar da gündeme gelecektir.
Demokratik cumhuriyet anayasası hem bir bütün olarak ülke bağlamında tüm toplum kesimlerinin demokratik hak ve özgürlüklerini hem de yerel demokrasiyi esas almak durumundadır. Mevcut anayasa ve yasalar katı temelde merkezidir. Bütün bölgesel farklılıkları bir sayan monolitik bir anlayışla hazırlanmıştır. Tüm kapitalist devletlerde yereller oldukça gözetilmiştir. Ancak Türkiye, üyesi olmaya çalıştığı AB’nin yerel özerklik şartına bile çekince koymuştur. Demek ki bu noktada tutucu, özgürlük karşıtı bir tavır söz konusudur. Bu, demokrasi açısından yanlış bir tavırdır. Burada yerel demokrasinin inkârı vardır.
Türkiye şimdi de aynı zihniyetle Suriye’ye yaklaşmaktadır. Yerel demokrasi olmamalıdır, gibi bir tavır geliştiriyor. Sadece Kürtlerin değil, Türkmenlerden Dürzilere, Laiklerden Alevilere kadar herksin yerel demokrasi sorunu varken, tek bir kişinin otoritesine göre bir anayasa geçerli kılınmak isteniyor. En hafif deyimle bu kadar anti-demokratik bir zihniyet olamaz. 21. Yüzyılda bu zihniyetle yol alınamayacağı açıktır.
Ülke bütünlüğünü esas alan, yerel demokrasiyi ihmal etmeyen yeni bir anayasa Türkiye’yi ikinci yüzyılda güçlü kılabilir. Yerel demokrasiyi tanımayan bir anayasa demokratik olamaz. Sadece Türkiye için değil, bütün bölge için demokrasinin vazgeçilmez ilkesi yerel demokrasiyi tanımaktır. Ortadoğu için gerekli olan böyle bir anayasal çözümdür. Yerel demokrasi olmadan ulusal bütünlük içinde demokrasi olamaz.
Tekrar belirtme gereği duyuyoruz; tüm Avrupa ülkeleri yerel demokrasiyi temel şart olarak kabul etmektedir. Yerel demokrasisi olmayan bir demokrasiyi tanımamaktadır. Amerika ve Avrupa devletlerinin hemen hemen tümü ya federedir ya da bölgesel, yerel demokrasiye sahiptir. Gelişmiş demokratik tüm ülkelerde durum böyledir. Türkiye’nin yerel demokrasiye çekince koyması demokrasisinin düzeyini gösteriyor. Üstelik amansız bir denetimle engellemeye çalışıyor. Bunun aşılması gerekir.
Devletle diyalog ve müzakere yerel demokrasisiz düşünülemez. Tüm diyalog ve müzakereler yerel demokrasiye dayalı geliştirilir. Bir geçiş aşaması yaşanacaktır. Bunun için “geçiş hukuku” gereklidir. Adı üzerinde, geçiş hukukudur. Ama demokratik entegrasyon kalıcı, demokratik ve yerel demokrasiyi içeren hukuku gerektirir. Demokratik entegrasyon ancak yerel demokrasiyle anlamını bulabilir, devletle demokratik ilişkisi yerel demokrasi üzerinden düzenlenir.
Yerel demokrasinin olmayışı Türkiye’yi ciddi sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Son yıllarda uygulanan kayyım politikası, genel olarak belediyelerin rant kapısına dönüşmesi ve daha birçok sorunun kaynağında yerel demokrasinin olmayışı yatar. Ciddi bir keyfiliğin olduğu kayyım atamalarında ortaya çıkıyor. Demokrasinin bu denli kolayca inkâr edilebildiği bir ülkede, hiçbir sorun çözülemez ve çözülemediği de ortadadır.
Sadece Kürt sorunu bağlamında değil, bir bütün olarak Türkiye için mevcut yerel yönetim sorunlarını aşmanın yolu, güçlü yerel demokrasiden geçer. Yerel demokrasinin güvence altına alınması en gerçekçi ve tek çözüm formülüdür. Yerel demokrasi sadece Kürtler için değil, tüm Türkiye ve Ortadoğu için de sorun olduğu yaşanılanlardan anlaşılmaktadır. Suriye, Irak ve İran için de gerekli olan, yerel demokrasinin tam ve eksiksiz uygulanmasıdır.
Demokratik siyasetin stratejisi yerel demokrasisiz olmaz. Demokratik siyasetin en temel niteliği yerel demokrasiyle iç içe olmasıdır. Gerçek anlamda bölücülük karşısında durulmak isteniyorsa; bu tür bir çıkmazla karşı karşıya gelinmek istenmiyorsa, tüm bunların alternatifi olan yerel demokrasinin önünün açılması için gereken anayasal ve yasal reformların yapılması kaçınılmazdır. Tüm olumsuzlukların panzehiri demokratik siyaset ve yerel demokrasidir. Sorunların gerçekçi ve kalıcı çözümü bu stratejiyle mümkün olabilir.
Demokratik siyaset entegrasyonu tekniki bir uygulama olarak ele almamak gerekiyor. Yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi, ciddi reformlar gerektiriyor. Devletle demokratik toplumun entegrasyonu sihirli bir icat değildir. Ama önemsiz de olamayıp temel uzlaşım formülasyonudur. Uygulama içindir. Uygulama alanı en çok yerel demokrasidir. Devletin yerel demokrasiye açık olması, demokratik devletin de ayrılmaz bir niteliğidir. Ondan ayrı düşünülemez. Eğer demokratik devlet iddiası varsa, onun en somut ifadesi yerel demokrasinin kabul edilmesidir. Yerel demokrasiyi kabul etmeyen devlet, demokratik olamaz. Demokrasi asıl olarak yerelden gelişip tüm ülkeye yayılır. Bunun dışında istendiği kadar söylemde veya anayasada “demokratik bir devletiz” denilsin, demagojiden öteye gidemez ve örtülü faşizmin ifadesi olur.
Dolayısıyla demokratik entegrasyon demokratik siyaseti, demokratik siyaset de yerel demokrasiyi gerekli kılar ve bunların pratik çözümü de hukukla gerçekleşir. Bu da yukarıda ifade edildiği gibi anayasal ve yasal değişiklikleri gerektirir. Demokratik topluma ancak böyle ulaşılır.
Şu husus açıktır; Kürtlerin kazandığı jeo-stratejik ve politik konum onları stratejik bir güç haline getirmiştir. İster Türkiye ve diğer ulus-devletler, ister ABD, İsrail veya diğer küresel güçler olsun, hangisi Kürtlerle demokratik, eşit ve özgürlük esaslı stratejik ittifak kurarsa, o güç kazanır. Elli yıllık mücadele sonucunda Kürtler tarihte ilk kez böylesi bir konuma erişmişlerdir. Ortadoğu’daki Kürt jeo-stratejisinin çarpan etkisi tüm bölgeyi etkileyeceğinden belirttiğimiz Kürt stratejik ittifakı Ortadoğu çapında etkili olmayı getirecektir.
Türkiye’ye önerimiz, demokratik toplum entegrasyonu temelinde Ortadoğu’da Kürtlerle stratejik ittifaktır. Bu ittifak herhangi bir halka veya devlete karşı değildir. Tersine tüm Ortadoğu halklarının eşit, demokratik ve özgür yaşamının sağlanmasına dayalıdır. Bu da ideolojik, ahlaki ve politik çizgimizin olmazsa olmazıdır. Karşıtlık temelinde ittifak kurma politikamız yoktur. Karşıtlık politikaları ve hegemon olma hırsı Ortadoğu’yu kan deryasına çevirmiştir. Baştan beri Ortadoğu’da politikamız karşıtlık temelli değil, ittifak ve birlik temellidir.
Türkiye açısından anayasal ve yerel demokrasi yasaları çerçevesinde Kürtlerle demokratik entegrasyon, tüm Kürtleri bu strateji ekseninde tutacaktır. Bu, tarihsel ittifak geleneğine de uygundur. Şunu da belirtelim; Osmanlı-Kürt tarihsel ittifakı, kapitalist güçlerin böl-parçala politikası sonucunda Osmanlı’nın merkezileşmeye meyletmesi ve Kürt ittifakını dağıtması nedeniyle yıkılmıştır. Eğer Kürtlerle stratejik ittifak politikasını devam ettirseydi, Doğu’dan aldığı güçle Avrupa’dan gelebilecek her türlü yönelime karşı koyabilecekti. Ama Kürtlere saldırıp en önemli ittifakını karşısına aldığında, stratejik olarak düşmanlarına karşı güçsüzleşti ve kaybetti.
Cumhuriyet sonrasında 1924 anayasası ile Kürtlere yönelik imha ve inkâr politikası yüz yıl sürdürüldüğü için Türkiye günümüzde yaşadığı ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal krizlerle karşı karşıyadır. Eğer demokratik entegrasyon temelinde tarihi ittifak güncellenirse Türkiye rahatlıkla bir Japonya, Fransa, Almanya olabilir. Kürt Sorununun Türkiye için gerçek anlamda pranga olmasının nedeni, Kürt inkârı ve imhasında ısrardır!
Not; Demokratik Modernite dergisinin 53. sayısındaki ‘Kürt Varlığında Aileden Demokratik Ulusa Dönşüm’ başlıklı yazımızın son paragrafında Rêber Apo’nun Özgür İnsan Savunması’da (Atina Savunmasında) ‘Kürt teşisi dönecek, Ortadoğu’yu demokratik uygarlığa taşıyacaktır’ veciz sözü matbaa basımında değiştirilerek yanlış yazılmıştır. Bu bilgilendirmeyi yapmayı okuyucularımız için gerekli gördük…
Yoruma kapalı.