Kalemi oynatırken akış rengi yönü ve derinliği olduğunu fısıldamaktadır. Kendine vakıf, sezisine sadık insanın kulağına fısıldayan ses insanlığın kümülatif tarzda biriken yalın sesidir. Doğru anlaşılmayı, doğru anlatılmayı ve doğru emellendirmeyi bekleyen ses, sözü edilen ses tarihin derinliği ve ruhunu taşımaktadır. Ve o ruhta insanlığın ortak ruhudur. Bu tarihsel ruhun bıraktığı izler köklü zihni kalıplar ve paradigmasal yollar taşımaktadır. Her yeniyim, sonum, vazgeçilmezim diyen, her ilerici, devrimciyim diyen akım ve çıkışlar bu realitenin dışına çıkamamışlardır. İpek Böceği misali kendi ördükleri Kozaları içinde yeni dünyalar aramışlardır. Kavramsal, kuramsal ve tarihsel açıdan hangi konuyu, başlığı veya olay, olguyu ele alırsak alalım varılan nokta budur. Değil dediği gibi kötünün içindeki insanı kötülüğe, kötülerin kötülüklerine rağmen açığa çıkarmak olası mıdır? Ya da canavarın (Leviathan) içindeki insanı, insaniyeti, iyiliği, güzelliği? Kötünün ya da canavarın içinde insan var mıdır? Ya da insaniyet, iyilik, güzellik, yeşermiş midir? Varsa bunlar nasıldır? Canavarlaşan insan mıdır yoksa insanlaşan canavar mıdır? Şunu demeye getiriyoruz: Kalem oynatılan konu devlet gibi bir canavar (Leviathan) ise bildik yollar ve söylemlerle merama ermek zordur. Rivayet odur ki Edison ampulü bulana kadar 700 deney yapmıştır. Yanıla yanıla amacına ulaşmıştır. Sabırlı insanmış! Devlete dair belki 700 deney yapılmamıştır ama 700 devlet şekli denenmiştir. Ve sayısını bilmediğimiz bu devletlerin tümü insanın hafızasında yer etmiştir. Zihni melekelerinde kodlanmıştır. İnsandan insana aktarılmıştır. Hafıza canlı yani. Her türlü devlete meyil edilmiş, içindeki “iyilik” bulunmaya, keşfedilmeye çalışılmıştır. Ancak bu hiçbir zaman bulunamamıştır. Zira olmayan şey bulunamaz. Zihni kodlar, üzerinde durulan zemin, dayanılan kriterler ve onu var eden amentüler bize bunu fısıldamaktadır.
Devlet kendini sürekli üreterek, büyüterek, karmaşık ve dokunulmaz kılarak günümüze taşımıştır. Üzerinde o kadar kafa yormasına rağmen ondan çıkılmış tekrar ona dönülmüştür. Kendi kozası içindeki böcek gibi. En karşı pozisyonda duran dahi bu realiteden kurtulamamıştır. Devlet bukalemun misali her renge, her kılıfa girmiş, her döneme uygun zaman ve zemini iyi kullanmış, bunun ideolojik, siyasi, askeri, ekonomik ve felsefi yapısını kurgulamış, yaratmış ve kendini böyle üreterek yaşamını sürekli kılmıştır. Her şey ölmüş, yok olmuş ama devlet ölmemiş yok olmamıştır. Hep kabuk değiştirmiştir. Toplumsal insanın bu kadar zararına olup da yine “toplumsal insanlık” tarafından bu kadar rahat kabul gören, içselleştirilip benimsenen başka bir kurumsal varlık nadirdir. Peki neden bu böyledir? Nasıl böyle olmuştur? Hep böyle mi sürecektir? Sorular çok. Cevapların da barındıran sorular. O zaman bu “hayali birliktelik oyunu”nu ya da “cisimleşmiş tanrı”yı biraz kurcalamaktan zarar gelmez.
Bir Gecelik İlişki Olarak; Devlet
Devlet Arapça bir kelimedir. Anlamı ise; ele geçirilen bir kadınla yaşanılacak gecedir. “Devletin kelime olarak bile tecavüz ve köleleştirme ile ilişkisi oldukça ilginçtir” (Abdullah Öcalan) Kelime anlamı tecavuz, köleliktir ama aslı da böyledir. Yani yaşanan kelime ile sınırlı bir durum değildir. Bunun böyle olduğunu teslim etmeden yapılacak her yorum, söylenecek her söz yarım kalır. Yazık ki hep de böyle olmuştur. Eski Yunan’da ise devlet polis’tir. Yani şehir devleti. Sözcüklere bakılırsa tüzel bir varlıktır. Hukuki bir varlık. Yasal, hukuka uygun. Ama bu onun için yetmez. Daha çok belli bir arazi parçası üzerine palazlanan, hakimiyetindeki her şeye hükmeden, kendini hamisi ve sahibi gören ve bunu tüzelliği ile meşrulaştıran varlık.
Max Weber devleti “Belli bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan topluluğu” olarak görür. Ancak devletin amacına, özüne ve uygulama deneyimlerine bakıldığında yaşanan sadece fiziksel şiddet değildir. Her türlü şiddeti, baskıyı, öldürmeyi, tecavüzü, sömürmeyi, köleleştirmeyi tekelinde bulunduran bir zümreler ortaklığı, ittifakı olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun içindir ki Karl Jaspers, “meşru gücü kullanma tekeline sahip” tespitinde bulunur. Kuşkusuz sözü edilen meşruluk tartışmalıdır. Kime ve neye göre meşru? Ona kim veya kimler bu ayrıcalığı tanımıştır? Söz edilen meşruiyet kaynağını nereden almaktadır? Soruları kısmen havada kalmaktadır. İşin aslı devlet kendi kendinin meşruiyet kaynağıdır. Bu oyununu kabul ettirmiştir. Bundan olsa gerek Karl Jaspers devamla onu, “yasa ve kurallara göre barışçıl bir tarzda icraat yapan, toplumsal düzeni sağlayan bir organizasyon” olarak değerlendirir. Bundan ala falsifikasyon görülmemiştir. Yoksa naif ve tarihin, devletin gerçeklerinden kopuk bir tespit mi demeli. Ancak durum böyle değildir. Ağırlıklı olarak Batı cenahı devleti olumlar bir noktadan ele almaktadır. Ve bu bakış zamanla yayılmıştır. Misal Jaspers, devlet fikriyatının insanın özünde, fıtratında olduğuna inanmaktadır. Yani insan devleti içinde yaşamakta, yaşatmaktadır. Aslında bunu insanlığın yarısını temsil eden (oluşturan) erkekler için kabul edebiliriz. Devlet erkektir, erkek zihniyetinin ürünü, mirasıdır. Erkek, erkekli daha büyük bir alanda uygulama aracıdır. Dolayısıyla vazgeçilmez zor bir kurumsal inşadır, varlıktır.
Sosyal bilimciler ve de konuya eylemler devleti tanımlarken birkaç noktadan bakarlar. İlk olarak, “devlet bir kurumlar bütünüdür” ve devlet akla gelebilecek bütün kurumlarını kendi kadro, militanları ile doldurur. Yargı, yaşama, yürütme ve diğer bütün kurumları böyle görmek gerekir. Temelde de baskı, zor, şiddet araçlarını elinde bulundurandır. Çünkü devlet asıl olarak onlarla devlettir. İkinci olarak söz konusu kurumlar, “coğrafi olarak sınırları belli olan ve genellikle toplum adı verilen ülkenin merkezinde yer alırlar.” Son olarak da devlet bulunduğu alanda “tek kural koruyucudur.” Sadece bu iki nedene bakıldığında dahi devletin ciddi bir sorunsal olarak ortada durduğu anlaşılmaktadır.
Sokrates veya Platon’dan Abdullah Öcalan‘a kadar geçen yaklaşık 2600 yıllık zaman aralığında devleti tanımlamaya, anlamaya, tanımaya çalışan birçok insan olmuştur. İdeal devletin nasıl olması gerektiğini irdeleyen Sokrates (Platon) devletin kendisini dokunulmaz kılmıştır. Ama ideal devlet demek ölü toplum, insan demektir. Bir yöneticinin vasıflarını sınırlayan Farabi de aynı tuzağa düşmektedir. İlk sosyologlardan sayılan İbn-i Haldun da. Aslından ziyade maketi ile zaman harcamak her zaman aslını büyütmüştür. Ve bu yangılı bakış günümüze kadar devam etmiştir. Marksist geleneğin öncüleri kısmen fark etmişlerdir. Ancak ya çözümleyememişlerdir ya da ömürleri yetmemiştir. Sorun bizzat devletin kendisidir. Devlet sorunun kaynağıdır. Bu zaviyeden bakılmadan fazla mesafe alınamaz.
Tarihsel Kırılma: Devletin Doğuşu
İnsanın diyalektik gelişim evresinin öncelik sıralamasına bakıldığında devlet veya devletleşme önemli bir yer kaplamaktadır. Devlet türü oluşum ve örgütlenme temelini yerleşik hayata geçişten almaktadır. İnsanların bir araya gelerek yerleşik hayata geçmesi önemli olmuştur. Köy ve şehirleşmenin ön adımlarını atması uygarlık evresine de geçiştirir ve bu devletin tarihin sahnesine geçiş anlamına da gelmektedir; şehirleşme devleti doğurmuştur. Devletin prototipi şehir ile atılmıştır. Ortak bir arazi, bunun etrafında şekillenen kültür ve yaşam alışkanlığı, zamanla ortak ruhsal, kültürel yapılanma, düşünce ve zihni formlar bu paralelde somutluk kazanmıştır. Ekonomik refah da eklenince tablo tamamlanmıştır. Bunları gören, zamanlamasını iyi kurgulayıp ayarlayan yaşlı, dini zümre, askeri şef ve hizmetlerine giren genç dinamizm devletin ilk adımlarını şekillendirmiş, tohumlarını atmıştır. Devletin bu çıkışı ve ruşeym hali ciddi bir kırılmayı, çatışmayı doğurmuştur. Bunun adı devlet ile komün arasındaki kırılma ve çatışmadır. Ya da şehir ile kır, yoksul ile zengin, gücü ele geçiren ile buna direnen. İnsanlık tarihinin zorlu ve kanlı aşamasına böyle geçiş yapılmıştır. Bu hala da sürmektedir.
Abdullah Öcalan; “Şehir ve devletin damgasını vurduğu toplumla kırsal ve komünal toplum arasında köklü farklar, çelişkiler vardır. Şehir ve devletin damgasını vurduğu toplum ne kadar devletçi ve otoriter ise, kırsal toplum o denli komünal (eşitlik) ve demokratiktir (özgürdür)” derken bu realiteye dikkat çekmektedir. Şehir devletlerinin surlarla, duvarlarla, bentlerle çevrilmesinin asıl nedeni dış saldırılara karşı koruma amaçlıdır. Bunu zamanın şehir devletlerinin birbirlerine karşı saldırıları ve savaşları bağlamında anlamak gerekir. Bu sebep daha sonraları ön plana çıkmıştır. Yani devletlerin daha baskın hâlâ aldığı, coğrafyalarında hakim konuma geçtiği, komünal yapının belli ölçülerde direnişinin kırıldığı zamanlara tekabül etmektedir. En temel çelişki kendi içinde en zorlu çatışma ve direnişi de barındırmasıdır. Özünde kırsaldan, komünaliteden doğan ve ona bağımlı olan devlet hep onunla çatışma halinde olmuştur. Komünalite devlet tarafından ihanete uğramıştır. Paslı hançer misali bağrına saplanmıştır. Devlet kendisine doğuran realiteye çatışma, ölüm, yıkım, yok etme, köleleştirme olarak geri dönmüştür. Ve bütün bunları uygarlık, medeniyet, ilericilik, özgürlük, iyilik adına yapmıştır. Kurumlaşan şehir-devleti daha örgütlü, disiplinli, komplike ve kurnaz olduğu için, dağınık, görece güçsüz, örgütsüz komünaliteye karşı başarı sağlamıştır. Ancak bunu hal çıplak zor, askeri güç ile açıklayamayız. İşin içine maneviyat denilen inançsal, tanrısal güçler ile ekonomik bolluk ve zenginlikte girmiştir. Bunda rol oynamıştır. Bunlar şehri, şehir devletlerini çekim ve cazibe merkezi haline getirmişlerdir. İşin asıl olarak bu boyutunu göz ardı etmemeliyiz.
Verimli Hilal’de boy veren, serpilip gelişen toplumsal gelişim ifadesini Sümer Rahip Devleti dediğimiz kurumsal örgütleme ile bir üst evreye taşınmıştır. Modernleşme, uygarlaşma olarak da tanımlanan bu yapılanma kendi periferisindeki bütün komünal-kırsal oluşumları barbar, vahşi, gerici görmüştür. Buna en somut örnek Gılgameş Destanı’dır. Bu zihni yapılanma günümüze kadar böyle gelmiştir. Uygar toplum denen bu yapılanma özünde hiyerarşik-hanedan yapılanmasının da rengini taşımaktadır. Üretim ve düşünce kalıplarındaki değişim hayatın her alanında yansımasını bulmuştur. Ürün bolluğu ve çeşitliliği kurnaz ve hileli insana alan açmıştır. Alt-üst tabakalaşma, sınıflaşma devlete yürü ya kulum demiştir. Zamanla bu form bir canavara dönüşmüştür. T. Hobbes’un kitabına da adını veren (Leviathan) canavar asıl olarak Kitab-ı Mukaddes’te geçer. Onun da Mezopotamya orjinli olduğu tartışmasızdır. Denizden çıkan canavar olarak tasvir edilir. Peki neden deniz? Deniz içine aldığını boğan, yutan, önüne çıkanı parçalayan bir gerçeğe sahiptir. İnsanların, onun karşısındaki çaresizliğini metaforize eder. Bu işin bir boyutudur. Öte yandan su ile sulama sistemi ile de ilişiği yok mu? Bu iki yönlüdür. İlki eski Tufan hikayelerine de yansıyan yöndür. Su, Tufan karşısında insanlar savunmasızdır. Su canavar misali önüne çıkanı siler, süpürür, yutar, yıkar. İkinci olarak insanların tarımda sulama sistemine geçişleri ile beraber bolluk, zenginlik, ürün fazlalığı doğar. Bunun üzerinde hak iddia edenler öne çıkar. Bu da devlet denen canavara götürür. Toplum, insanlar arasındaki nifak, çatışma, öldürmede canavar kışkırtandır. Her halükarda karşımızda devlet denen canavar zuhur etmiştir ve bunun su ile deniz ile bağlantılandırılması ilginçtir. Su hem yaşam hem ölüm kaynağıdır. Devlet de böyle görülmüştür. Bu paradoks hâlâ sürmektedir. Susuz yaşam olmazdan, devletsiz yaşam olmaza geçilmiştir. Onun için sözü edilen devletsel canavarın “toplumsal gelişme üzerindeki kanlı, istismarcı ve zaman zaman soykırımcı yürüyüşünü” doğru anlamak gerekir.
Devlet, komünal toplum üzerinde en acımasız, kanlı ve yıkıcı saldırılarını en az 5-6 bin yıldır aralıksız sürdürmektedir. Yeri gelmiş maskeli, örtük yeri gelmiş maskesiz, açık şekilde yapmıştır. Dayanışmacı, ortaklaşmacı yani komünalitesinden gücünü alan toplumsal yapılanmayı parçalamış, bölmüş, karşıtlaştırmış ve bundan kendine yaşam iksiri devşirmiştir. Zira parçala, böl, yönet devletin uzmanlık alanıdır. Bu metotla toplumu toplumla vurmuş ve kendine hizmete, gönüllü köleliğe mecbur bırakmıştır. Günümüzde devletin herhangi bir kurumunda gönüllü-maaşlı işçi-memur olmak için nelerin yapıldığı bilinmektedir. İşte bu geleneğin ve gönüllü köleliğin temeli 5-6 bin yıl önceye dayanmaktadır. Sümerler‘de bu rolü en iyi Zigguratlar oynamıştır. Kapalı, bilinmeyen, gizemli bir yapılanma. Asıl etkisini ve gücünü de bu özelliğinden almaktadır. İktidar odaklarının halktan uzak, kapalı, ulaşılmaz olmalarının sebebi budur. Nasıl ki Samsun’un gücü uzun saçlarında, Akhilleus’un gücü topuklarında ise devletin de gizemindedir. İşte devletin ana rahmi bu gizemli Ziggurattır. Daha doğrusu Zigguratın tanrı katıdır. Tanrı rahip katı. Onun için devlet Ziggurattan çıkma (türeme) canavardır. İnsanın kendi yaratımı olan Frankenstein ya da ucube ve cellat.
Erkek Sosyalizminin Devletle İmtihanı
Bu sorunsal hep güncelliğini korumuştur. Devlet ortadan kaldırılmalı mı esnetilmeli mi tartışması en dinamik tartışmadır. El Hayati’ye göre devlet insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır ve devrimle yıkılmaz. Çünkü devlet; “Bu ilişki tarzıyla vardır, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür.” Ama o bununla da yetinmez. Onun nasıl sönümleyeceği ile ilgilidir. Der ki; “Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle; iktidara talip olunarak değil, insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler; özgürlükçü, dayanışmacı ve yaratıcı yeni bir hayat tarzı kurarak eritilebilir. Asıl olan iktidarı almak değil, kişinin öncelikle ve kesinlikle kendisinin devlet dışına çıkması, devlet dışı bir içerikle tanzim edilmiş günlük hayat ihlallerini tasarlaması ve yaşamasıdır.” Bu mümkün mü? Ya da ne kadar mümkün? Devletin dışına çıkılarak onun bitebileceğini düşünmek fazla optimist gelmektedir. Fakat devleti daha fazla devletleşerek de yok edemezsin. Devleti yok sayarak, görmezden gelerek, kaale almayarak eriyebileceğine inanmak hayatın ve de devletin gerçekliği ile uyumlu değildir. Diğer açıdan doğru bir yerden yaklaşılmaktadır. Devletin kendisini üretmesinin araçlarını elinden alarak bu kısmen başarılabilir ve bunun da adı komünalitedir. Özgürlükçü, dayanışmacı, yaratıcı denirken bu anlaşılmalıdır. Devletin dışına çıkmanın tek doğru metodu budur. Bu da zihni, düşünsel, eylemsel bütünlük içinde ele alınmalıdır.
Devlet formunun önüne arkasına istediğimiz kadar farklı adlandırmalar takalım. Şayet özüne dokunamıyorsak bu bir anlam ifade etmez. Bugünün liberal kapitalist devleti yarının sosyalist devleti olur. Bu sadece ismi değişimden ibaret kalır. 20. Yüzyılda yaygınlık kazanan reel sosyalist deneyiminde bunu tecrübe ettik. Haksızlık yapmak istemeyiz ama tabloda ortada. Yeni Köye eski yollarla varılmıyor. Yeni devlete de eski zihniyet ve mekanizmalarla varılmaz. Lenin bunu görmüştür. Eski devlet mekanizmalarını olduğu gibi devraldılarını ve bunun talihsizlikleri olduğunu belirtmiştir. Çaresizdir. Hatta bu mekanizmaların devrime zarar verdiğini, sık sık karşılarına çıktığını da tespit etmiştir. Marksizmin devrim esnasında proletaryaya devletle ilgili verdiği en büyük dersi şöyle belirtir: “İşçi sınıfı; hazır devlet aygıtını ele geçirmekle yetinmemek, onu yıkmak, parçalamak zorundadır.” Ama yapmamıştır. Çünkü ihtiyaç duymaktadır. Proletarya’nın, baskı yapan bu askeri ve bürokratik güce gereksinimi vardır ona göre. Yani devleti bu aşamada bütünüyle karşısına alamaz. Fakat geçici gereksinim duyduğu askeri ve bürokratik güç devriminin kalbine oturarak devleti değil devrimi sönümlemiştir. Bunlara rağmen Lenin çözümü de kısmen bulmuştur. En azından tespitte: Demokrasi. Daha fazla demokrasi. Ancak Lenin’in gözden kaçırdığı ya da tam göremediği devletin kendisinin en büyük sorun olmasıdır. Devletin devlet olmaması değişmez. Esner, taktik icabı geri çekilir, demokrasiye duyarlılığı, ilgili kılınabilir, o da demokrasi bilincini edinmiş kesimler tarafından ama doğasına dair bir demokratikleşme, özgürlükçülük, iyilik olmaz. Devlete farklı sıfatlar (sosyalizm, demokrasi gibi) takarak onu artık “devlet olmayan bir şey” haline getiremezsiniz. Yazık ki bu hataya hep düşmüştür. Onca deneyime rağmen hala da sorunun kaynağına inilmemişti.
Marks, Engels, Lenin gibi önderleri tenzih ederek, yaşanan sosyalizm deneyimlerini erkek sosyalizmi olarak görmek iyi bir başlangıç olabilir. Ne reel ne başka bir şeydir, yaşanan erkek sosyalizmidir, asker sosyalizmidir. Kadının, komünalitenin özünü taşıyan, direnişçi, yaşamdan gelen, yaşamdan beslenen ortaklaşmacı, dayanışmacı yönlerini dışlayan veya çok amorf bir tarzda, o da söylemi aşmayacak şekilde ele alan yaklaşım ve deneyimler gerçek sosyalizm kategorisinde değerlendirilemez. Sosyalizmin DNA’sında komünalite vardır. Kadının paylaşımcı, yaşatıcı, barışçıl ve kapsayıcı özü vardır. Ancak yaşanan kadının rengini, aklını, fikrini taşımayan erkek egemen ve eril bir sosyalizmdir.
Lenin, “Devlet Üzerine” adlı eserinde durumu irdelemiştir. İşin ciddiyet ve vahametini anlamıştır. Fakat o da devletin püf noktasına inememek de ya da onu görmezden gelmektedir. Şu tespiti tarihidir: “Adına devlet denen ve özünde insanların bunun tüm halkın ortak iktidarı demek olduğu şeklindeki eski masallara inanarak kör inanca dayalı bir saygıyla durdukları makineyi proletarya kaldırıp atacak bu bir burjuva yalanıdır diyecek.
Biz bu makineyi kapitalistlerin elinden zorla aldık. Ve biz, aldığımız bu makineyle, bu sopayla sömürüyü paramparça edeceğiz. Ve ancak dünyanın hiçbir yerinde sömürü ve sömürme olanağı kalmadığında; toprak sahibi ve fabrika sahibi kalmadığında, patlayana dek tıkananların karşısında açlıktan kıvrananlar kalmadığında ve bunların bir daha var olmalarının olanağı da kalmadığında, bu makineyi hurdaya çıkaracak, parçalanmaya terk edeceğiz. O zaman devlet de olmayacak sömürü de.” Tespit uzundur ama değerlidir. Ve de yetersizdir. İnsanın keşke diyesi geliyor. İmkansızı istiyoruz ama aynı oranda gerçekçiyiz de. Çünkü burjuvazinin elinden alınan sopa proletaryanın elindeki sopaya dönüştü. Sopa aynı sopa. Görevi ve işlevi de aynı. Kapitalistin elinden alınan sömürücü makina, proleterin elinde benzer bir işlev gördü. Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, alt-üst hiyerarşik kastlaşma nüans farkı dışında sürdü. Sosyalist yaşam, ahlak, özgürlük, ilişki, demokrasi, kültür, bilincine ulaşılamadı. Yani hayal ile gerçek arasındaki makas açıldı.
Marksist gelenekte devletin kendiliğinden buharlaşması görüşü genel kabul gören bir görüştür. Zaten temelde Marks, Engels’e dayandırılmaktadır. Engels, “devletin gerçekten de tüm toplumun temsilcisi olarak sahneye çıkması anlamına gelen ilk eylemi”nden söz eder. Ancak bizce devletin tüm toplum adına bir eylemi yoktur. Ne böyle bir eylemi vardır ne de el koyduğu üretim araçlarını tüm toplum adına yapmıştır. Bu devletin gerçeğine terstir. Engels’e göre devletin kendiliğinden uykuya dalmasının yolu toplumsal ilişkilere müdahalesi art arda tüm alanlarda gerçekleş bitirdikten sonraya tekabül eder. Kişilerin yönetilmesinin yerini, şeylerin idare edilmesi ve üretim süreçlerinin yönetilmesi alır. Devlet “ortadan kaldırılmaz”, “ yok olup gider.” Sorun devleti toplum adına, toplum için ve hayrına iş gören bir varlık olarak tanımlamaktadır. Ama Sümer’den beri böyle bir durum hiç olmadı. Hele devletin kendiliğinden sönümlememesi, uykuya dalması çok naif bir beklentidir. Devlet kendi kendine elindeki güçten neden vazgeçsin? Bu tıpkı egemen erkeğin kadın üzerindeki 5000 yıllık egemenliğinden gönüllü vazgeçmesi gibidir. Erkek bu konforundan hem de kendiliğinden vazgeçer mi? Kadının büyük ve görkemli direnişi olmadan bu statüsünü bırakır mı? Hem doğru hem mantıklı gelmiyor. Yapsaydı şimdiye kadar yapardı. Onun için hiçbir devlet türü kendiliğinden sönümlenmez, uykuya yatmaz. Bu yanardağ misali dönemsel olsa da, gün gelir yine harekete geçer. Bunun önünde ne engeldir? Bir baskı, şiddet, tecavüz kültürü olan devlete karşı bu beklentinin içinde olmak, olmayacak olana amin demektir. Devlet zamanla kuruluş amaçlarından cayar mı? Toplumun ezici bölümünü proletarlaştırarak, ekonomi yönetimini de işçiye teslim ederek devlet sönümlenir mi? İddia budur. Hedef ve amaçlanan da. Ancak ikinci yani toplumsal doğa ve de toplum buna evet der mi? Şüphelidir. Halihazırda fazlasıyla ütopik ve gerçeklik dışı bir sav olarak durmaktadır. Her şeyin tekleştiği bir toplum tahayyülü toplumun toplum olma vasfına uymamaktadır. Ama sınıfsal bakış açısı tersini söylemektedir. Sınıfın olmadığı, bütün herkesin eşit olduğu yerde iktidara da, devlete de gerek bulmaz. Dolayısıyla ihtiyaç kalmayan devlet sönümler, uykuya dalar.
Sol cenahta devlet nasyonu her zaman bir paradoks olarak öne çıkmıştır. Bir yanda “devletin sönümlenmesi gereği” ve buna olan samimi inanç öte yandan devleti “kullanan işçi”nin durumu, eylemi. Marks hiçbir zaman özgürleşen, güçlenen devlet, özgürleşen güçlenen birey formatında durmadı. Her zaman devlet ile bireyi karşı karşıya konumlandırdı. Tıpkı daha çok devlet daha az toplum ya da tersi gibi. Ne demokratik ne özgürlükçü devlet olamazdı. Ancak demokrasiye, özgürlüklere duyarlı devlet olabilirdi. Marks’ın eksik bıraktığı nokta devleti “toplumun yoğunlaşmış ve örgütlenmiş gücü” olarak görmesiydi. Bunun yanında devletin komünizm ile birlikte sönümleneceği iddiası. İkisinin de olamayacağı sanırız netleşmiş durumdadır. Devlet ile toplumu bu şekilde yan yana konumlandırma sorunluydu. Asıl olan ikisinin karşı karşıya tanımlanmasıdır. Zira devlet topluma savaşla başlar ve topluma savaş açma halidir. Onun için toplumun yoğunlaşmış, örgütlenmiş gücü olamaz. Toplumu parçalayan, kendine, özüne, emeğine, kültürüne, tarihine yabancılaştıran araçtır. Çünkü kendini tanıyan, bilen, kendisi için var olan, kendisi için düşünen, eyleyen, bilinçlenen toplum devlete en büyük tehdittir.
Marksist geleneğin devleti tanımlama yolculuğu şöyle olmuştur. Devlet; “Başlangıçta sivil toplumun siyasi ifadesi olarak tasarlanmış, ardından egemen sınıfın örgütlenmesi ile özdeşleştirilmiş, nihayet, üçüncü, birikimsel bir uğrakta, egemen sınıfın bunu bir araç olarak kullandığı bir toplumun ürünü olarak tanımlanmaktadır.” (Marksizm sözlüğü) aslında bu yolculuk birçok şey netleştirmektedir. Konuyu çok da çokça uzatmak istemiyoruz. Devletin toplumla tek bir ilişiği olabilir. O da hizmetine sokmak. Devlet anti-halkçı, anti-toplumcu bir varlıktır topluma karşı kurulmuş bir tuzak ve komplodur. Çünkü, “devlet egemen sınıfla kaynaşmıştır, bizzat egemen sınıftır.” Toplum, halk değildir. Veya “bir sınıfın egemenliğe ulaşmak için aldığı biçimdir.” Ötesi değildir. Egemen sınıfta Hegel’in imrenerek anlattığı gibi ahlakın a’sı yoktur. Ahlaki ilke, değerleri koruma yoktur. Dolayısıyla hak ve ödevlerini de hakkaniyetle sağlayamaz. Marks boşuna “hayali birlikler oyunu” dememiştir. Keşke sadece oyunla sınırlı kalsa. Hayatın tam merkezine yerleşmiş, toplum karşıtı bir leviathan olarak durmaktadır.
Tekraren üstüne basa basa söylersek, devlet hiçbir dönem tüm halkın devleti olmadı. Zaten halkın devleti de olamaz. Şayet sistemdeki (biz buna erkeklik sosyalizmi dedik) gibi tüm halkın devleti miti bir yanılsamaydı. Artık-değeri halka pay ederek, üretim araçlarının yönetimini ve denetimini halka (işçiye) devretme söylemi de böyledir. Bunlar hiçbir suretle olmadı. Her dönem bunlara sahip çıkan elit bir zümre öne çıktı ve palazlandı. Tıpkı kapitalist oluşumlardaki gibi. Abdullah Öcalan bunu ulus-devlet üzerinden ele alır. Ulus-devleti bir sınıf ve ideolojik form olarak görür. Bunun da gerçeğin kendisi olmadığını belirtir. Çünkü “Ulus’un devleti olmaz. Hatta dar anlamda sınıfların da devleti olmaz” der. Ona göre “Devlet en az 5000 yıllık bir gelenek olup kartopu, nartopu gibi yuvarlana yuvarlana günümüze kadar gelmiş birçok parçaya bölünmüş, bazı etnisiteler onu çok, bazıları az kullanmış, kullananlar da tüm etnisite olmayıp bazı hiyerarşik ve sınıfsal gruplar olmuştur.” Durum bu kadar açıktır. Devleti kullanan etnisite ve sınıfları da devlet kullanmıştır. Hem de çok daha fazla. Kullanan kullanılır. Kaldı ki devlet, çıkarı olmayan hiçbir şeye izin vermez. Zira devlet özü itibariyle, “örgütlenmiş köleci sistem yönetimidir.” Ahlakı olmayan kölenin hakkı olur mu? Sadece ölüm çizgisinde yaşama karşılığında hizmet hakkı dışında.
Devlet-Birey İlişiği
Düşünce üzerine çok şey söylenmiştir. Yani fikri yaratım. Kimileri bunu kavram yaratmak olarak görürken, kimileri düşünülmemiş olan olarak görür. Ama özü “kendi üzerine düşünme”den geçer. Bunu yapmazsa düşünce sayılmaz. Devlet üzerine düşünmekte böyledir. Devleti fiziki bir organizasyon olmaktan çok küçük bir devlet olarak zihni biçimde ele almak daha gerçekçidir. Abdullah Öcalan buna; “Devlet, iktidarın kendini tek taraflı onaylatmak, sürdürmek için zihniyet yaratımı ve uygulamasıdır” der. Bu zihni yaratım her dönem başat rol oynamıştır. Sümerlerde mitoloji, Greklerde felsefe, ortaçağ dünyasında din, modern Çağ’da bilim esasta bu işlevi görmüştür. İdeolojik, zihni araçlar her zaman rolünü layıkıyla oynamıştır. Devletin toplamı bu zihni kurumlar, bu kurumların toplamından ibarettir. Louis Althusser bunları ideolojik araçlar olarak adlandırır. Ve din, eğitim, aile, hukuk, siyaset, sendika, medya, kültürü bu kategoride ele alır. Ordu, hapishanelerde bu işlevin tamamlayıcılarıdır. Kuşkusuz bunların her biri kendi içinde dallara, kollara ayrılır. İşte bu devasa yapı düşünüldüğünde devletin kapsama, etkileme alanı da anlaşılmış olur. Devlet bütün bunlarla kendi kurumlaşmış, devletleşmiş bireyini amaçlamaktadır ve “her kurumlaşmış kişi ise devletin cisimleşmiş taşıyıcısı” olmaktadır. Küçük bir devlet zihni olarak bir birey, böyle şekillenmektedir. Devletten çok devletçi olma buradan türemedir. Artık kurulan çark aksamadan işlemektedir. Devletin anlık müdahalelerine ihtiyaç yoktur.
Devlet düşünen, sorgulayan, merak eden toplum ve insandan korkar. Devlete soru soran sorunlu muamelesi görür. Devlete birey değil sürü lazımdır. İtiraz eden, kendine değer veren, değerli gören, toplumunu önceleyen, toplumsal bilinç ve ruhu, duyguyu önemseyen insan devletin potansiyel düşmanıdır. Devlet, ben senin yerine soru sorarım, sorgularım, düşünürüm, sen sadece” yap” der. İnsanları denetiminde tutmak için her yöntemi dener. Her zaman elinin altında iç ve dış düşmanı hazır bulundurur. Öyle düşman olduğundan değil buna ihtiyaç duyduğun undan yapar. İnsanları bir arada tutmanın iyi bir metodudur bu. Bütün devletler bu konuda hemfikir ve anlaşmalıdır. Devlet devleti tutar. Devlet devlete ihtiyaç duyar. Devletin dilinden en iyi devlet anlar.
Devlet her zaman bir meşruiyet zemini, dayanağı arar. Yaptıklarını buraya dayandırır. Toplumu, insanları bir arada tutmak, yaptıklarına haklılık payesi biçmek için buna ihtiyacı vardır. Hep zorla, baskıyla olmaz. O son kertede devreye girer. Öncelik ikna gücündedir. Fakat ikna da özünde korkuya, baskıya, yalana, hileye, kandırmaya dayanır. Zygmunt Bauman çok can alıcı noktadan yakalamıştır. Çağdaş toplumsal dönemin temelinde cellatları görmez. Aksine profesörleri görür. Çünkü der; “Devlet gücünün temel aracı ve simgesi giyotin değil Doctorat d’tat’dır (devlet doktorası).” Bu tespit Abdullah Öcalan’ın bilim-pozitivizm değerlendirmesinde de vardır. Sözde meşruiyete dayanan, akademik vb. ayağı olan bu şiddet daha yıkıcıdır. Zaten “yasal eğitimin tekeli yasal şiddetin tekelinden daha önemli, daha merkezidir” derken de son taşı gediğine oturtmaktadır. Çıkışından günümüze kendini üreterek, yenileyerek, inceltip daraltarak ve meşrulaştırarak gelen devlet, artık zihinlerde olmasa olmaz minvalinde yer yer almıştır. Her insan birer devlete dönüşmüştür. Devlet zihni kod olmuştur. İnsan nasıl ki küçük kozmos ise devlette küçük zihindir. İnsanların düşünce kod ve kalıpları, sezgi ve duyguları küçük küçük devletlere dönüşmüş gibidir. El Hayati’nin sözünü ettiği devletin dışına çıkmak bu noktada aciliyet kazanmaktadır. Bunları görmek, fark etmek, kendini yeniden kurgulamak kaçınılmazdır. Bunun atomu parçalamaktan da zor olduğu aşikardır. Yanlışı, yalanı doğru gören, boyun eğen, verilene razı olan, kendi bedeni üstünde devletin başını, aklını taşıyan, bu anlamda kendine, duygularına, düşüncelerine, istemlerine, hatta bedenine, yaşamına yabancılaşan bir insan, toplum realitesi ile karşı karşıyayız. Gösterene değil sistemlere bakan, gösterileni esas alan, Hegel’in mağara metaforu misali gölgeyi gerçek dünya olarak gören, kabul eden bir çarpıklıkla ya da.
Sonuç Niyetine;
Komün ve devlet, tarihin direnişçi çizgisinin başlangıç noktalarından biri olarak dalgalanırken, ikisi arasındaki ikilik ve ilişki de gelgitli olmuştur. Çelişki ve çatışmaları derin ama antagonistce olmamıştır. Birbirinin inkarından ziyade kabulü akdine dayanan bu ilişki hâlâ da sürmektedir. Her ne kadar devlet kanadı her zaman baskın ve sorunlu taraf olarak dursa da. Yapılması gereken devleti küçültmek komünaliteyi büyütmektir. Devleti en aza indirgemek komünaliteyi en fazlaya çıkarmaktır. Demokratik toplum ya da ahlaki-politik toplumun inşasının altın oranı budur. Olmazsa olmaz kriteri, ilkesi ya da direniş sürüyor. Sürecek de. Hayati olan bu bilincin yaygınlık kazanması, kendi için bilincin baskın konuma gelmesi, taşırılmasıdır. Tarihin komün yani direniş kanadında konumlananlar ve bu damardan beslenenler öncelikle zihni kodlarındaki devletsel, erkeksel DNA’ları sorgulamalı, kendilerinden başlamalıdır. Kendinde devleti, devletçiliği yaşayarak, yaşatarak yol alınmaz. Anlamlı bir sonuç da mesafe de alınmaz. Demokratik sosyalizme giden yol; erkek sosyalizmini öldürmekten, komünalite dışı yaşamdan vazgeçmekle başlar. Her konuda devrimsel metodu esas alan Marksizm, devlet konusunda evrimci bir çizgide durmaktadır, dersek yerindedir. Sümer Zigguratlarında yolculuğuna başlayan devlet, ABD Beyaz Sarayı’ndaki vahşi çıplaklığıyla yolculuğuna devam etmektedir. Vahşi ve ahlaksız yüzü daha aleni, belirgin ve aymaz bir şekilde! O zaman mücadele ve de direniş sürüyor. Son sözü komünalite söyleyecek. Ya sosyalizm temelinde komünalite ve daha fazla demokrasi ya demokratik sosyalizm öncülüğünde toplumsal inşa.
Yoruma kapalı.