Yeni bir özgürleşme olanağının ön günlerinde iken geçmiş bağlamında tartışılmayacak pek az şey bulunuyor. Bu zorunluluk geçmiş, bugün ve geleceğin hangi bakış açısından yorumlanacağı açıklığa kavuşturulması gereken ilk mesele haline getiriyor.
Geçen yüzyılın yaklaşık olarak ikinci yarısına kadar Avrupa merkezi bilim, buradan doğan sosyal bilimlerin sunduğu parametreler, yöntem toplumsal paradigmaların çıkış noktasıydı.
Avrupa merkezi düşüncenin sorgulanması üç değişimle bağlantılı gelişti.
Birincisi; bilimlerdeki değişimdi. 19. Yüzyıl sonu 20. Yüzyılın başlarına doğru fizik yasalarını Newton fiziği dışında açıklayan kuantum fiziği oldu. Eski sosyal bilimin konumunu değiştiren ilk önemli gelişmelerden biri kuantum fiziğin doğanın, toplum ve düşüncenin hareketini açıklamak için sunduğu yeni kriterler oldu. Bu gelişme bir açıdan eski bilimlerin Rönesansı, Aydınlanmayı ve çok sonraları Marksist paradigmayı belirleyen temel varsayımları sağlaması olduğu gibi, 21. Yüzyıl fikri zemini sarstı, eski kesinlikleri sorgulamaya zorladı.
İkincisi; İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, Nazizm, modernleşme, modern toplum ve ilerleme fikrine olan inancı sarsmasıydı. Trajedi, Batılı düşünürlerin bir kısmı arasında aydınlanmanın radikal biçimde reddi, bununla bağlantılı bilim, sosyal bilim ve toplumsal paradigmaların reddi ile sonuçlandı. Trajediden kaynaklı yaşanan sinizmine karşın aynı zamanda sosyal bilimlere farklı açıdan bakma olanağı da yarattı.
Üçüncüsü; SSCB’de temsil edilen 20. Yüzyıl sosyalizm deneyiminin çöküşüdür. SSCB bloğu deneyiminin kuramsal yapısı da eski sosyal bilime dayanıyordu. Başarısızlık ya da Immanuel Wallerstein’a atıfla söylersek; başarılı olduğu için başarısız olması, model kadar kuram ve dayanaklarına ilişkin arayışı tetikledi.
Eski sosyal bilimlerin bu kırılma dönemlerinden sonra, üzerlerine bina edilen her konunun elden geçirilmesi gerekliydi. Avrupa ağırlıklı bu yönlü tartışmalar 70’lerde çokça yapılmış, daha sonraları ise yeni bir sosyal bilimin zorunlu olduğu yönünde tartışmalara evrilmişti. Bu temelde geçmiş deneyimler, kuramlar, sosyal bilim bağlamında görüş ve tezler içeren geniş bir külliyat oluştu. Bizim coğrafyamızda ise aynı tartışmalara işrakta oldukça geç kalınması bir yana; çoğunlukla yeni yaklaşımlar sapma sayılarak uzak durulması nedeniyle kuramda durağanlık, çoraklık, adına her ne demek gerekirse, demokratik paradigmanın çıkışına kadar sürmüştür.
Demokratik modernite paradigması tüm bu değişimler ve yeniden şekillenmekte olan sosyal bilimlerden yararlanırken, doğru düşünce sistematiği ile deneyimi de içeren orijinal kimliğini, oluşturdu. Yeni paradigmanın temeli bu bağlamda içinden çıktığı fikir evreninin devrimci eleştirisi kadar, eski sosyal bilimlerin kesinliklerinin sorgulanmasına dayanır. Bu sebeple bugün bu değişimler ve yenilenen parametreler hesaba katılmaksızın demokratik modernite paradigmasının anlaşılması ya da ona dair değerlendirmelerin anlamlı bir yere oturtulması olası değildir.
Demokratik modernite değişimlerin biçimsel olmadığından hareketle; geçen yüzyılın yalnız Marksist, Anarşist, Feminist paradigmalarının değil, paradigmalarının üzerine bina edildiği bilimler ve sosyal bilimlerin eleştirisi, bu bilimlerin kesinliklerinin sorgulanması temelinde anlaşılabilir.
Yeni paradigmayı kendi mezhep ve içtihatlarının ufkundan, doğru ile eğrilerinin zaviyesinden okuma çabasında olanları bekleyen bir zorluk dilidir. Her paradigmanın iş mantığı ve bağlamanı yansıtan dili, kavramları vardır. Fikir dünyamız Avrupa üslup ve kavramlarına o kadar alışkındır ki, yeni paradigmanın dili ve kavramları özelde geleneksel sol kesimlere yabancı görünmekte, yer yer hafifseyici yaklaşım nedeniyle de anlaşılmamaktadır. Demokratik modernite paradigmasının dili ve kavramları, kendi sosyal-kültürel bağları ile dünyayı okuma biçimi ile toplumla temas düzeyi ile ilgilidir.
Ezcümle, kuram ve kavram yenidir. Dolayısıyla kavramları da kuramı da eski parametrelere, kavramları tercüme etmek yerine, yeni bir zaviyeden tarihi-toplumu anlama çabası daha verimli olabilir. Bu yalnız entelektüel bir çaba açısından değil yeni ve ortak bir özgürleşme imkanı büyütmek için de gereklidir. Bu doğrultudaki çabaların 19. ve 20. Yüzyıl sosyalizm tezlerinin yeniden analizini kapsaması gerekir. Zira henüz geleneksel Marksist bakış açısından dahi sistemli ve tutarlı analizler yapılmış değil. Esasında coğrafyamızda sol-sosyalist düşünce dünyası çoğu zaman Kürt özgürlük güçlerine, Abdullah Öcalan’ın yüklediği, sol ve sosyalist kuramın asli kaynaklarından öğrenmedikleri eleştirisinden kendileri de mustariptir. Ayrıca değerlendirmeyi gerekli kılmakla birlikte, Marksist orijinal kaynakların Türkçe çevirileri ile ilgili sorunlardan, çevrilen eserlerin seçmece tarzla literatüre dahil edilmesi, bazı eserlerin ise (teknoloji defterleri gibi) 20. Yüzyıl ortalarında ilk kez basılmış olmasına dek, faktörlerin Marksizm bilgisi ile ilgili herkesin hemen hemen aynı hizada konuşmasının koşullarını söylemeden geçemeyiz.
Demokratik modernite paradigmasının kuramsal ve kavramsal okunuşu ile ilgili gözetilmesi gereken bir faktör, Avrupa sosyal düşünce evreni ve Marksizme koşut oluşmuş olsa da Kürt özgürlük hareketinin pratiğinde olduğu gibi Doğu’nun felsefe, kültür ve düşünce sistematiğinin içinden şekillenmiş olmasıdır. Bu yönlü analiz yöntemine de yansımıştır. Marks ve ardıllarında gördüğümüz, incelenecek olgunun en küçük parçasına ayrılarak ve boşluk bırakılmaksızın en küçük birimine kadar inceleme yolu ile belli bir önermeyi temellendirme Abdullah Öcalan açısından, olgunun hakikatini bilmenin tek biçimi değildir. Modern felsefe lügatı ile söylemek gerekirse; demokratik modernite ile geleneksel sol-Marksist epistemolojisi arasında fark vardır. Demokratik modernite tezlerinin yeterince temellendirilmediği yargısı, bilginin kaynağı ve temellendirilmesi ile ilgili bu farkla bağlantılıdır. Bugünlerde kurama ilişkin çeşitli boyutlar tartışılırken bilginin kaynaklarını, analiz yöntemlerini çoğaltmayı düşünmek, yenilenmenin bir yönü olabilir. Tek bir hakikat mi vardır, onu bilmiyoruz fakat herhangi bir hakikatin farklı biçimlerde dile getirilebileceğini kabul edecek feraseti herkes gösterebilir. Abdullah Öcalan’ın son tezleri gündemde ve tartışılırken kısaca değindiğimiz hususları manifesto tezleri için sabit dayanaklar olarak öne sürmüş olalım.
Devlet ve Komün
Abdullah Öcalan’ın Marks’ın “tarih sınıf savaşımlarından ibarettir” tezinin yerine ikamet ettiği “devlet ve komün ikilemi” önerme olarak yeni olmakla birlikte arka planında ciltler dolusu temellendirilen bir külliyat vardır. Devlet ve komün ikilemini yalnızca manifesto üzerinden okumak ve yorumlamak bu yanıyla yanıltıcı olabilir ki, Türkiye sol-sosyalist hareketinin yorumlardaki isabetsizliğinin bir nedeni; Bir Halkı Savunmak, Demokratik Uygarlık Manifestosu, Özgürlüğün Sosyolojisi ve diğer savunmaları görmezden gelme, öyle olmasa dahi eski kodlarla şartlanmalarla okumuş olmalarından ileri geliyor. Böyle olmasa “devlet ve komün” tezinden sınıfların reddedildi biçiminde bir sonuç çıkarmak imkansızdır. Bahsedilen tüm toplumsal çelişkilerin sınıf çelişkisine indirgenemeyeceğidir. Abdullah Öcalan devlet ve sınıfların oluşumunu yalnız ve ağırlıklı olarak ekonomik temel, sermaye üzerinden değil toplumsal yapılar, zihniyet-kültür formları bunların tarihsel kökenleri ile birlikte çözümlemişti. Sümer buluntularının uygarlığın, dolayısıyla kent ve devletin kökenlerinin doğru olduğunu açığa çıkarması Öcalan’ın devlet ve sınıfların oluşumunu incelemesi için temel malzemeyi sunmuştu. Başka bir kaynak mitolojidir. Dinler, toplumsal organizasyonlar, ekonomiler (daha az olmak üzere) tüm sınıflaşmanın, toplumun nasıl sömürgeleştirildiğini temellendirmek üzere ele alınmıştır. En önemlisi sınıf anlayışını, Marks’ın sınıf anlayışından ayıran bir faktör olarak belirtmek gerekirse, sınıf çelişkilerinin de önünde, temel çelişki olarak cins çelişkisini koymasıdır. Engels; Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökenleri adlı eserinde ilk sınıflaşmanın kadının köleleştirilmesi biçiminde geliştiğini ilk yazanlardandır. Buna karşın, bu belirleme Marks’ın Kuramında esaslı bir etkide bulunmaz. Abdullah Öcalan da ise paradigmasının hareket noktalarında biridir. Üstelik sadece kuramla da sınırlı kalmamış, Kürdistan devrimine damgasını vuran program ve stratejilere dönüştürmüştür.
Ayrıca sınıflı uygarlığın ürettiği çelişkilerin statik, sabit kalmadığı, derinleşenlerle birlikte yeni çelişkilerin eklendiği çözümlenmiştir.
Bu açıdan sınıf çelişkisinin reddedildi iddiasını nazik biçimde ifade edersek; temelsizdir! Tarih “sınıflar savaşından ibaret değildir” den kastedilen tüm tarihin- bundan yazılı tarihte kast edilse de- toplumun tüm çelişkilerinin sınıf çelişkisine indirgenmeyeceğidir. Nitekim devlet ve komün ikilemi de tek bir çelişkiye indirgenmez, karşıtların ifadesi olarak yapılan bir soyutlamadır. Toplumsal çelişkilerin sınıfsallıktan özerk başka biçimleri vardır. Ücretli emek ve sermaye arasındaki çelişkilerden ibaret olmayan çelişkilerin sınıf çelişkisi icra edilemezliği, sınıf sorunsalına demokratik modernite yaklaşımıdır ve yeni değildir. Yirmi beş yıldır bu perspektifle mücadele yürütülmekte, devrim inşa sürmektedir.
Cins çelişkisi başta olmak üzere, sömürge uluslarla, sömürgecilik arasındaki çelişkiler de olduğu gibi ekonomik temelli olmayan, ekonomik eşitsizlik kalktığında da süren ve idrar mekanizmaları aracılığıyla sürdürülen çelişkiler (tümü modern dönem ürünü olmasa da) demokratik modernite perspektifinden yeniden yorumlanmıştır. Yorum biçimsel bir şerh etme biçiminde değil, odağı sermaye ile ücretli emek çelişkisinden devlet ve tüm madunlar arasındaki çelişkilere çeken radikal bir değişimi içeriyor.
Devlet sorunsalı da bu radikal yaklaşım üzerinden okumak ve yorumlamak durumundadır.
Devletin tarihsel kökeni, toplumun sınıflara bölünmesi üzerine zuhur etmiş olması, Marks tarafından incelenmiştir. Yine ilk sınıflaşmanın kadın emeğinin gasp edilmesi yoluyla gerçekleştiği de Marks ve Engels tarafından biliniyordu. Fakat ne Marks ne de Engels modern devleti bir iktidar aygıtı olarak tıpkı sermayenin işçiye, modern kölelere dönüştürdüğü gibi her sınıfı herkesi iktidarın birer dişlisi haline getirmesi üzerine yeterince durmadı. Bunda modern ulus-devletin tüm görüntüleri ile apaçık ortaya çıkmaması henüz hiçbir yerde ezilen sınıfların devlet aracılığıyla bir sistem kurma deneyimi yaşamamış olmalarının etkisi vardır. 1844 devriminde burjuva sınıfının iktidarı elinde tutmak için binlerce işçiyi kurşuna dizmesi, 72 günlük Paris Komünü deneyiminin acı yenilgisi, Marks’ın devriminin ancak iktidarın daha güçlü tahkim edilmesi yoluyla mümkün olduğu sonucuna götürebildi. Devlet iktidarı bahsedilen dönem tecrübesi ancak bu kadarını soyutlayabilmelerine olanak sağlamıştı. “Tüm tarih sınıf savaşımları tarihidir” tezinin 1844 öncesi burjuva Jakobenizm’in icadı olduğunu hatırlatalım. Bununla birlikte Marks’ın devlet ve sınıflaşma sorunu çözümlemede farklı bir yol izlemesinin bir nedeni de toplumsal devrimin temel veri olarak maddi üretim ilişkilerini görmesidir. Marks, toplumu sınıflara ayıran ödevi en hassas yerinden yakalamak istiyordu ve ona göre bu ekonomiydi. Oysa devletin mülkiyet ilişkilerinden çıkmasına karşın tıpkı başta sadece bir eşdeğer olarak doğan ve özerkleşen para gibi, özel nitelikler kazandığı, bu açıdan sistem devinimin kendini yeniden üretmesinin aracı haline geldiği, 200 yıllık deneyim deneyimle açığa çıktı. Modern devletin herhangi biçimi ile üretim ilişkileri arasında biçim dışında pek az fark vardır artık. Devlet yalnızca basitçe bir sınıfın ekonomik çıkarlarının uzantısı değildir. Bizzat onun kalbi ve beynidir. 20. Yüzyıl reel sosyalizmde ortak mülk kalktığı halde sistemin yeniden kendisini üretmesinin nedeni budur. Devlet yalnız özel mülkiyeti değil doğayı, bireyi, toplumu her alanı kuşatmıştır. Bu biçimiyle özel mülkiyetten doğsa da onunla sınırlı değildir. Ne köleci dönem ne ortaçağın belirli rollerle sınırlı devletleri ile benzerliği kalmamıştır. Kapitalist sistem sermaye ile birlikte ondan daha fazla iktidar mekanizmalarına dayanmaktadır. Devlet bu iktidar mekanizmalarının en komplike olanıdır.
20. Yüzyılın sistemsel çelişkileri sermaye, ücretli emek çelişkisine indirgeyen temel tezinden doğan paradigmanın, program ve stratejilerin işe yaramadığı kanıtlandı, devlet ve komün ikilemi tam olarak eski paradigma toplumsal çelişkileri-kapitalist modernite kaynaklı sınıflaşmaları ortadan kaldırmadığı için eskinin hilafına oluşmak zorundaydı. Devlet ve komün ikilemi bu açıdan sınıf çelişkilerini reddetmek bir yana eski paradigma ile aşılamayan bu çelişkileri aşma perspektifi ve iddiasını öne sürüyor.
Deneyimin de gösterdiği gibi eşit ve özgür topluma ulaşmanın tek bir biçimi olduğu iddiası geçersizleşmiş, demokratik moderniteye kadar yerine paradigma düzeyinde yeni bir seçenek konulamamıştır.
Bu yanıyla evet, devlet ve komün ikilemi tezi, proleter diktatörlüğü ya da devletin ele geçirilmesi, devletin araçsallaştırılması yoluyla yukarıdan devrim modelini içermemektedir. Devletin sosyalist toplum inşasının aracı olamayacağı, olamadığı, merkeziyetçi hiçbir formülün eşitlik ve özgürlük imkanı yaratamayacağını, yakın tarih göstermiştir. Sorunun yalnız iktidarın egemen sınıflardan alınması bağlamında ele alınması devletin sosyalizmi bozan etkisi üzerine analizleri karartmakta, perdelemektedir. Nihayetinde 20. Yüzyıl sosyalist hareketleri iktidarı, devleti ele geçirememiş, bu sebeple de yenilmiş değiller. Aksine devlet ele geçirilmiş, ilga edilmiştir. Bununla birlikte SSCB pratiğinde görüldüğü gibi sosyalizmin gerçekleştirilmiş olduğunu, gözünü gerçeklere karşı sıkıca yumanlar dışında kimse iddia edemiyor. Bu bir yana sınıfların, maddi eşitsizliklerin ortadan kalkması şurada kalsın, özgürleşme anlamında sosyalizm idealine içeriliği pek çok değerin bozulmasında sorumlulukları vardır. Fakat sosyalizm, dünya halklarının özgürlük, eşitlik ideali olarak kendini yenilemektedir. Devlet ve komün ilkesi, komünizmin bu çağda yeni bir eşitlik ve özgürlük denemesi olarak bu misyonu da taşıyor. Kendini tarihin eleştirisine tabi tutma cesareti gösterebilen herkesin bu misyona ortak olması mümkün.
Komün
“Devlet” gibi “komün”ün tarihsel bağı, tek biçimli, tek boyutlu düşünülmesi, komün hakkında soyut fikirlerin, boşluklarla dolu tanımlamaların kaynaklarından biridir. Komün, geleneksel sosyalist literatürde iki biçimde karşılık bulmuştu. Birincisi; sınıfsız toplumlar döneminin ideal formu (ilk-el çağ toplum) ikincisi; sınıflı dönemler boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde, aniden ortaya çıkan, parlayıp sönen, kısa süreli eşitlikçi hareketler olarak. Ortadoğu’nun komünal hareketlerinden Avrupa’daki Heretiklere, Paris Komünü’nden Bakü Komünü’ne, Sovyetler’den 70‘ler (kısmen farklılıkları olmakla beraber) Komünü’ne kadar tümü bu kapsamdadır.
Abdullah Öcalan’ın sosyolojisinde komün ve komünalite analizlerinde, ilk-el çağ komün formu (ve içeriği) ile bugünün toplumu arasında kesintisizlik vardır. Buna göre; komünalite ve komün “sınıflı toplumun” tarih sahnesine çıkışı ile birlikte yok olup gitmemiş, silinmemiştir. Komünal bilinç ve muhtelif tarihsel toplum formlar aracılığı ile varlığını sürdürmüştür. Demokratik toplumun her zaman, tarih boyunca var olduğu fikri ve yine toplum tarihinin “köleci, feodal, kapitalist toplum” biçiminde tasnif edilişine itiraz, aynı sosyolojik çözümlemeye dayanır. Bu açıdan tarihsel toplum hareketleri, toplumda varlığını sürdüren kodlar, bellek ve değerlerin sistemleşme hedefiyle açığa çıkması, siyasi boyuta evrilmesi olarak okunabilir.
Bugün toplumun karşısına doktoriner, şematik ve soyut formüllerle çıkmak yerine toplumun tarihsel akışına verili olan komünal değer ve ilkelerin canlandırılması, yeniden inşası, komünün bu tarihten bağlamını doğurmuştur.
Başka bir boyut; geçmiş komün deneyimlerinden farklı olarak bugünün komünlerinin özgürleşme bağlamında düşünülmesidir. Tarihsel komün hareketleri (özelde modern dönemdekiler) eşitlik perspektifinden, bir açıdan hedefler hiyerarşisi biçiminde (önce eşitlik sonra özgürlük) komün ilkeleri belirlemişti. Eşitlik konusu ise önemli ölçüde demokratik eşitliklerin sağlanmasına dayanıyordu. Sosyalizm deneyimlerinde bu daha açık görünür. Oradaki zayıflıklar, bu anlayışla da bağlantılıdır. Özgürlük, sosyalist kuram ve programlarda komünizme, komünizm ise belirsiz bir geleceğe bırakılmıştı.
Demokratik modernite, bu açıdan da geçmiş sosyalizmlerin komün tasarısından ayrıdır. Toplumsal özgürlüğü, özgürleşmeyi bugünden gerçekleştirmeye, başka bir yönden, toplumun dolaysız pratiği yoluyla başarmaya odaklanıyor. Kürdistan devriminin siyasi başarısının arka planında, şimdi de özgürleşme bakışıyla yaşanan toplumsal dönüşüm ve komünü bir özgürleşme olanağına dönüştürme pratiği vardır.
Son olarak; “devlet ve komün ikilemi” üzerine sayısız tartışmalar olacaktır, bu olandır. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken tezin “Nasıl bir özgürlük?” sorusunu bugünden sormak, yanıtlar aramak için sunduğu, yeni düşünsel ve maddi pratik zemindir. Bu zeminde tartışmak önemli olsa da yeni çağda özgürleşme deneyimi olarak komünleri inşa etmek, soru ve yanıtları yaşamda sınamak, bu kaos ve kriz zamanında daha ivedi görünüyor.
Yoruma kapalı.