Düşünce ve Kuram Dergisi

Doğa, İnsan ve Ahlak

Dilşad Şengül

 

Ahlak, toplumun kendini inşa etme zeminlerinden biri olarak, insanı insan yapan temel bir olgudur. Bu sebepledir ki, tarihten bu yana “Ahlakın kaynağı nedir?”, “Değer yargıları nasıl oluşmuştur?”, “Toplum ve birey için en uygun ahlak nedir veya nasıl belirlenir? “, “Toplum kendine özgü ahlak kurallarını nasıl kazanır?” gibi birçok sonru insan zihnini meşgul etmiştir. Özellikle toplumsal kaos anlarında ya da yeni oluşum evrelerinde de soru(n)lara yönelme daha belirgin hale gelmiştir. Yaşamımızın her alanını kıskaç altında tutan kapitalist modernite çağında, yeni bir rönesansa doğru giderken toplumlar, kadınlar, gençler olarak ahlaki değer yargılarımızı bir kez daha gözden geçirmek olmazsa olmaz bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.

Canlı doğa gözlemlediğinde, kimi davranışlar akla diğer canlıların evrim süreci içinde davranış biçimlerini nasıl kazandığı sorusunu getiriyor. Özellikle sosyal gruplar halinde yaşayan hayvanlar alemindeki özgecilik, bu sorgulamaya yönelten bir nokta oluyor.

Canlı yaşamı ortalama 13.8 milyar yıllık evrensel oluşum sürecinin yaklaşık 3.8 milyar yıllık bir kısmını kapsar. 1.8 milyar yıl öncesine kadar ise sadece basit yapıda olan, tek hücreli prokaryot canlıların olduğu kabul edilir. Bu basit yapılı hücrelerin davranış biçimleri de görece basit sayılır; sürekli bölünerek soyunu garanti altına alma eğilimi gösterir. Tek hücreli ve çok hücreli canlı formları arasında duran ve tam bir organizmaya dönüşmemiş pandorina, eurina, volvox gibi koloniler ise hücreler arası iş bölümü (dış hücrelerin hareket ve beslenmeden, iç hücrelerin ise üremeden sorumlu olması gibi) geliştirerek birlikte yaşamanın temellerini atarlar. Bu ilk canlılardan evrimin son halkası olarak kabul edilen insana kadar organizmalar daha çeşitli ve karmaşık formlar kazanarak bulundukları ekosistem içerisinde bir yaşam oluştururlar. Geçen milyarlarca yıl içerisinde canlılar aleminin kimi üyeleri tekil bir yaşamı kimileri de toplu yaşamı benimserler. Bu tutumun temelinde genetik kodlarla işlenen hayatta kalma içgüdüsünün olduğu söylenebilir. Darwin’in “Doğal Seleksiyon” teorisine göre; doğa iyiyi seçer, rekabeti kazanan bireyleri ödüllendirir. Bu sebeple doğada hakim olan “bencil” eğilimdir. Ancak evrim sadece bu eğilimi destekliyorsa hayvanlar aleminde sosyal (ya da organize) yapılar nasıl oluştu? Özellikle sosyal yapıya sahip hayvan topluluklarında, grup üyeleri (akraba veya akraba olmayanlar) içerisindeki topluluğun varlığını esas alan özgeci tutumlar nasıl gelişti? Bu tür sorular insan topluluğundaki özgeci yaklaşımların temelini sorgulamak açısından önemli cevaplar içerebilir.

Canlılar alemindeki simbiyotik ilişki biçimlerinde karşılıklı yarara (başka bir değişle çıkara) dayanan birliktelikler (mutualist) gelişse de bir tarafın hiçbir yarar sağlayamadığı kommensalist birlikler de oluşmuştur. Yani doğal yaşam sadece çıkar, rekabet, canlı yaşamını garantileme vb. üzerinden kendini yapılandırmamıştır sonucuna gidebiliriz. Özellikle sosyal hayvanlar içerisinde grubun esenliği için bireyin kendi yaşamını tehlikeye atma pahasına özgeci tutumlar geliştirdiği gözlemlenmektedir. Bilim bugün bu tutumların kökenini tam açıklamaktan henüz uzaktır. Ancak ilk oluşum sebebini açıklayamasak da canlının yaşamının bulunduğu sosyal grubun varlığıyla ilintili olduğu bir realitedir. Bireylerin bu özgeci tutumlarının ait oldukları gruba karşı sorumluluklarıyla ödüllendirildikleri ve bu biçimde teşvik edildikleri fikri de oluşmaktadır. Hayvanlar alemindeki böylesi güdüsel özgecilik, insanlar gibi bilinçli tercihlerin bir sonucu değildir elbette. Simpson; “İnsan, kelimenin tam anlamıyla etik olan tek organizmadır ve insanınkiler dışında anlamlı bir etik bulunmamaktadır” değerlendirmesini yaparken bu noktaya dikkat çekmektedir. Ama Ernst Mayr’in dediği gibi; “İnsan öncesi atalarımızdaki karşılıklı özgecilik, ahlakın kökenlerinden biri olabilir.” Çünkü mimetik düşünce biçiminin hakim olduğu dönemde doğa ve doğadaki ilişkiler taklit edilir ve insansılardan bizlere aktarılan genetik kodların etkisi de bu özgeci güdüyü destekler pozisyondadır. Tüm bu etkileşimlere rağmen tıpkı toplumsallaşma, kültür, dil gibi ahlak da insanı özgüdür. Doğadaki insan türü dışında hiçbir canlı bir ahlak düzenine sahip değildir. Çünkü bir davranışın ahlaki sayılabilmesi için o popülasyonun ve mensubu olan bireylerin Simpson’un da dikkat çektiği gibi;

a-Alternatif davranış biçimlerinin olması

b-Alternatif davranışları muhakeme etme yeteneğinde olması

c-Tercihlerinde özgür olması

d-Davranışlarının sonucunu önceden görebilme yeteneğinde olması

e-Ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu taşıma iradesi gösterebilmesi gerekmektedir. Bu da bir bilinç, düşünsel ve beyinsel bir gelişim ister.

Ahlakın gelişimi için insan beyninin gelişmesi ve toplumsallığın oluşması önemli bir zemindir. İnsanı insan yapan temel argümanlar bu ilişki üzerinden biçimlenmiştir. İnsanın türlerden ayrılma süreci en az 5 milyon yıl olarak kabul edilir. Bu dönüşüm ve birinci doğadan ikinci doğaya geçiş evremizde morfolojik, fizyolojik değişim sürecinden geçtiğimiz kabul edilir. Dönüşüm evremizde ise en önemli gelişimi beynimiz göstermiştir.

Mensubu olduğumuz memeli sınıfı içerisinde en aciz doğan tür olduğumuz, birçok memeli türüne göre kısa süre içerisinde gelişim gösterdiği bildiğimiz bir husus. İnsanın ise kendi hayatını tek başına idame ettirecek aşamaya gelmesi için uzun yıllar gerekir. Bu bir dezavantaj olarak düşünülebilir. Oysaki hayvanların kısa süre içerisindeki gelişkin tavırları belli şablonlarla dolu bir beyinle doğmasının sonucudur. Ancak, insan yavrusu söz konusu olduğunda durum değişkenlik gösterir. Kimi bilim insanları ve felsefeciler insanın boş bir levha (tabula rosa) gibi doğduğunu, kimileri ise tam bir bilme haliyle doğduğunu savunmuşlardır. Son bilimsel gelişmelere göre, evrim süreci içerisinde insan beyni ikisi arasında bir yerde durmuştur. Genetik mirasını taşıdığımız hayvanlar alemindeki kimi doğuştan refleksleri taşısak da beynimiz şablonlarla sınırlandırılmamış esnek bir yapıya sahiptir. Örneğin; yeni doğan bir bebek ve yetişkin bir insan beyninin sahip olduğu nöron sayısı hemen hemen aynıdır. Fakat bir bebeğin nöronları birbirinden hem farklı hem de bağlantısıdır. Bebeğin gelişim sürecinin ilk yıllarında dış dünyadan aldığı bilgilerle bu nöronlar birbirleriyle hızlı bir biçimde bağlantı kurmaya başlarlar. Bu bağlantılar iki yaşına kadar zirveye ulaşır. Bu dönemden sonra ise yararlı olan bağlantılar (sinaps) güçlenir, başarı gösteremeyenler ise bulanmaya başlar. İnsan beynindeki bu yapım sürecinin yaklaşık 25 yıl olduğu ifade edilmektedir. Yani, genç beynin esnekliği kökenini beynin bu yapısından almaktadır. Kısacası çocukluğumuz boyunca içinde bulunduğumuz ortam beynimizi ilmek ilmek dokur. Toplumsal yapımımızı kazandığımız veya kurduğumuz en önemli aşamadır. Ahlak bilgisi ile doğmasak da değer yargılarını bilinçli düşünme yetisini, öğrenme kapasitesindeki geniş bir dünyayı sunan bu esnek beyin yapısı, evrimin bizlere kazandırdığı en büyük mirastır belki de.

 

İlk Toplumsal Örgütlenme ve Ahlak

İlk toplumsal örgütlenme olan klanlar, küçük akraba birlikleridir. Bu birliğin toplumsallaşmasına öncülük eden, kültür oluşturucu ve kural koruyucusu ana-kadındır. Yani ilk bilinçli ahlaki değerler ana-kadın kültürü ile gelişmiştir. Bunda biyolojik, içgüdüsel etmenlerin etkisi şüphesiz vardır. Çünkü, kadın doğuran, besleyen ve yaşatandır. İlk eğilim olan doğal özgeci tutumlardan kaynaklı bu ahlaki normlar çoğunlukla beslenme, üreme ve toplumu korumaya dönük tedbirlerdir. Klanın büyüyüp, görece daha karmaşık hale gelmesiyle bu ilk tedbirlerin ötesine geçme ihtiyacı da doğar. Genişleyen yaşam alanı topluluğun gözlemlenmesine, tecrübelerin analiz edilmesine, toplum için faydalı olana kadar verilmesine olanak sağlayan bir bilinci de gerekli kılar. Çünkü, toplumun zorlu yaşam koşullarında hem dış hem de iç etkenlere karşı hayatta kalması güçlü düşünüş biçimini gerektirir. Bu gelişimi ifade ederken sıralı bir tarz ortaya çıksa da özünde yaşanan toplum, bilinç, kültür, dil, ahlak gibi olguların iç içe ve diyalektik bir gelişim seyri göstermesidir. İlk ahlaki normlar oluşturulurken de henüz “iyi” veya “kötü” ahlak gibi bir ayrım söz konusu değildir. Öz, toplumun iyiliğidir.

Abdullah Öcalan’ın ifade ettiği gibi, birer savunma örgütü olarak ortaya çıkan kabilelerin en önemli öz savunma güçlerinden biri toplumsal ahlaktır. Binlerce yıla yayılan “kom” kültürünün normları kadının kapsayıcı, yaratıcı, yaşatıcı düşünce biçiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Neolitik çağa geçişi de ifade eden bu dönemde, kurulan köylerdeki insanların bu normları hangi sözcüklerle ifade ettiklerini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Fakat, güçlü bir dilin oluştuğunu, sözlü bir gelenekle normların aktarıldığını, toplumsal bir bellek oluşturulduğunu arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bulgular da gözlemleyebiliyor, yorumlayabiliyoruz. Bugün de bu ahlak normları varlıklarını her şeye rağmen koruyorsa ve toplumun esasını teşkil ediyorlarsa kaynağını bu güçlü özden aldıklarındandır.

Toplumun başarı şansını arttıran, ahlaki kuralların varlığı ve toplum üyelerinin bu kurallara uyum gösterme yetenekleridir. Tarihsel tecrübeler bizi bu sonuca götürmektedir. Öte yandan bir toplumun kendine özgü ahlaki normları nasıl kazandığı sorusu da aklı kurcalayan bir nokta olarak durmaktadır. Farklı coğrafyalarda ortaya çıkan ahlak kurallarının benzerlikleri veya aynı coğrafyada farklı normların olması, düşünüş biçiminin özüne dair ipuçları verse de sorgulanmaya değer bir konudur. Bilhassa aynı coğrafyada şekillenen komünal ana-kadın kabileleri ve kastik katil toplulukları arasındaki çatışmayı ve mücadeleyi düşündüğümüzde bu soru daha çok anlam kazanmaktadır. Ahlak kurallarının “iyi” veya “kötü” olarak kategorize edilmesi de bu savaşımın sonunda ortaya çıkan köleci uygarlık düzeninin yaratımı ve literatürüdür. Bu ayrım her geçen gün kartopu gibi büyümekte, toplumu yutabilecek aşamaya gelmektedir. Ahlak da erdem de baş eğenler içindir“ diyen Diderot, “ahlak beynin zayıflığıdır“ diyen Rimbaud ya da çağın filozofu olan Nietzsche bile ahlakı ele alırken bu ayrımın tuzağından sıyrılmamışlardır.

 

Ana-Kadın Ahlakına Karşı Kastik Hukuk

Komünal kabileler ve kastik katil grubu arasındaki savaşımda hedef alınan “kom” kültürünün ahlaki değer yargıları, kurulan kölelik düzeninden en çok payını alan ilk ahlak oluşturucu olan kadın olmuştur. Yalan, talan, tecavüz, kölelik zihniyetinin temsilcisi olan devletçi uygarlık sisteminin “kom”un ahlaki değer yargılarına karşı oluşturduğu ise kanun (yasa) düzeni olmuştur.

Tarihte bilinen ilk yazılı hukuk düzeni olan Hammurabi Kanunları’nın temelini kadın ve toplum köleliğine dayanan mülkiyetçi anlayıştan aldığı bilinen bir durumdur. Şehirleşme, devletleşme ile oluşan katmanların her biri kendi içinde farklı çıkar normları oluşturmuşlardır. Katmanların kendi içindeki çatışmalar, çıkarları vs. katı, tutucu, cezalandırıcı bir düzeni de beraberinde getirmiştir. Kom’un esnek, kapsayıcı, yaratıcı ahlak düzeni bu katı hukuk düzeni ile aşındırılmaya çalışılmıştır. Bugünkü hukuk sistemi incelendiğinde ilk kanunların sadece daha boyutlanmış ve özelleştirilmiş bir versiyonu oldukları; toplum yerine bireyin veya azınlık bir grubun mülkiyetini korumaya dönük olduğu görülebilir. Adaleti mülkün temeline yerleştiren bir grup insanın el kaldırıp indirerek toplum ihtiyacını karşılaması beklenemez. Evrim sürecinin akışına baktığımızda genel eğilim çeşitlenmeye dönüktür. Canlı doğasının kendisi bile bir yasa çerçevesinde, kesinlikler üzerinden işlemiyorsa, akışkan ve esnek bir yapıya sahip olan toplum nasıl katı hukuk kurallarıyla yönetilebilir ki? Doğa, akışkan dinamiği bir eğilim olarak ortaya koyuyorsa bunun bir anlamı vardır. Yaşam her an değişim ve dönüşüm hali içerisinde ise, ahlak kurallarının da bu çerçevede belirlenen politikaların da değişen koşulların üstesinden gelebilmesi için çok yönlü olması gerekmektedir.

 

Modernite ve Ahlak

Metafizik algılarımızın bir ürünü olan ahlak, toplumu ayakta tutan, varlığını sürdüren, bireyleri toplumsallık temelinde bir arada tutan temel harçtır. Ahlakın etki alanı toplumun en küçük biriminden en geniş yapısına kadardır ve tüm etkinliklerin en iyi yapılma biçimini ifade eder. Bu sebeple felsefe, din ve bilime dair hemen hemen tüm disiplinlerde tartışılan ana konulardan biridir. En az 30 bin yıllık geçmişe sahip olan ahlak, günümüzde de öneminden hiçbir şey yitirmemiştir.

Kapitalist modernite çağında uygarlık krizinin en derin hali yaşanırken, değer yargılarında da önemli değişimler yaşanmaktadır. Ahlaki değerlerdeki büyük çöküş toplumu, doğayı bir yokuşa doğru hızla sürüklemektedir. Savaşlar, epidemik hastalıklar, doğal kaynakların fütursuzca tüketilmesi, uyuşturucu, aile içi ensest ilişki, şiddet sarmalı, fuhuş, hızla artan kadın katliamları, önü alınamayan nüfus artışı, tüketim kültürü ve atık madde birikimi, doğanın tahrip edilmesi vb. birçok sorunu sıralayabiliriz. Bu sorunların bir kısmı sadece kapitalist moderniteye özgü olmasalar da sorunların gittikçe derinleştiği ve dünyayı ciddi krizler gezegeni haline getirdiği inkar edilemez bir gerçekliktir. Kapitalist modernitenin bu kaotik, krizli, yıkıcı politikalarının yol açtığı ahlaki sorunlara dair fikirlerimizi üç ana tema altında ifade edersek:

1- Doğaya karşı ahlaki sorumluluk: İnsan türü ve birinci doğa özünde bir bütünü ifade eder. İnsanın varlığı da özgürlüğü de doğanın varlığına bağlıdır. Ancak birinci doğadan kopan insan gerçekliğinin yarattığı yıkımlar endüstriyalizm ile doruğa ulaşmış bulunmaktadır. İnsan ve doğa arasındaki ilişki tahakküm ilişkisine döndükçe doğal kaynaklar tüketilerek arz-talep ilişkisini aşan “üretim” etkinlikleri, bir grup “kast”ın azami kâr hırsı, savaş tekniğindeki gelişim ve sermaye tekellerinin doğa ile birlikte toplum üzerindeki hakimiyetini beraberinde getirmiştir. Toplum bu tekelci ideoloji ile mekanik bir çöplüğe doğru çekilmektedir. Kendi kendine yeten ekonomik etkinliklerin yıkımı bir yana; ekoloji, kadın, özgürlük, politika gibi sorunlar da katlanarak artmaktadır. Bu çılgın devle mücadele ederken asıl yapılması gereken ideolojik mücadeledir. Ekolojik toplum inşasıyla mevcut tekelci anlayış aşılmalı, ihtiyaç temelli kendi kendine yeten ekonomik düzene geçilmeli, bencil eğilimler aşılmalı, topluma ve doğaya saygı esas alınmalıdır. Milyarlarca yıllık birikime ve gelecek kuşakların yaşam hakkına saygı temelinde bile olsa doğa yaşamı korunmalıdır. Öcalan’ın da vurguladığı gibi “Sosyalizm üçüncü doğanın inşasıyla mümkündür.” Sosyalizmin, ahlaki değer yargıları ekolojik zihniyetle gezegenimizin geleceğini garanti altına alır.

2- Toplum ve birey ahlak çelişkisi: İnsanın ontolojik özü toplumsallığıdır. İnsan türü de dahil hiçbir canlı, mensubu olduğu ekosistemin sınırlarını görmezden gelerek mutlak bir bağımsızlık, bireysellik oluşturamaz. Nasıl ki doğa tüm canlılara nasıl yaşamalarına dair birçok özellik kazandırmışsa, insanın kazandığı en büyük yeti de toplumsallığıdır. Lakin günümüzdeki en büyük ahlaki açmazlardan biri birey ve toplum arasındaki makasın açılmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalist modernite komünal toplum yapısını 8 milyarlık birey öbeklerine dönüştürmektedir. “Birey haklarının” ön plana çıkması, benmerkezci düşüncenin derinleşmesi liberalizm ile birlikte bir ideolojik disiplin haline gelmiştir. Liberalizm de öz, bireydir. Birey, bireysel özgürlük toplumdan önce gelir. Liberal düşüncenin gelişmesi toplumsal isyanın sonucu bir devrim olarak lanse edilse de ‘kapitalizmin dini’ olduğunu söylemek daha yerinde bir ifadedir. Öcalan; “Kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından ne de silahından kaynaklanmaktadır. Sonuncusu ve en güçlüsü olan sosyalist ütopya da dahil tüm ütopyaları her renge bürünen ve en değme sihirbaza taş çıkartan kendi liberalizminde boğması onun asıl gücünü oluşturmaktadır” değerlendirmesi ile liberalizmin kapitalist modernitedeki yerini ortaya koymaktadır. Kapitalizm toplumu tek tek bireylere bölerek aralarındaki yönetilebilir “sorunlar ve çatışmalar” üzerinden hükümranlığını liberalizm ile pekiştirmektedir. Çünkü, parçalanmış örgütlülük, saldırıya açık bir zemin oluşturur. Öte yandan “toplum ahlakı” ve “birey ahlakı” gibi suni bir çelişki ortaya çıkarır. Gericilik-ilericilik tartışmaları ile kaos daimi kılınır, toplumun mihenk taşı olan değerler manipüle edilir, toplumsal uzlaşma müthiş bir mühendislikle baltalanır ve toplumun harcı olan ahlaki değerler aşındırılarak toplum bir moloz yığını dönüştürülür. Oysaki bireyin gücünü de özgürlüğünü de belirleyen toplumun gücü ve özgürlüğüdür. Toplumu olmayanın bireyselliği de olmaz. Komünal sistemin inşasında da öz toplum ahlakı, ana-kadın zihniyetini esas alan ahlak anlayışıdır. Bireyin komününe karşı saygıyı, sorumluluk bilincini, bağlılığı, ahlaki değerlerinin korunmasını esas almasıyla sosyalist ve özgür bir kişilik inşa edilebilir. Uygarlığın hukuk düzeni içinde suç batağına dönüşen, yaşamının her alanı işgal edilen, parçalanmış toplum gerçekliği ancak sosyalist ahlak düzeni ile bu kıskançlık kurtulabilir.

3- Kadın, cins kırımı ve ahlak: Evrim sürecindeki en büyük halkalardan biri canlılar dünyasında eril-dişil ayrımın ortaya çıkmasıdır. İki cins arasındaki tek bir kromozom farklılığı muazzam bir çeşitlilik yaratmıştır. Doğadaki dişil türün kadınlaşma öyküsü ise insan doğasının toplumsallaşması ile ilintilidir. Kadın, özgün düşünce dünyası, ahlak kuralları, kültürel etkinlikler ile hem kendi cinsini yaratmış hem de toplumu bir bütün olarak kaplayıp, erkeğe de insanlığını kazandırmıştır. İlk toplumsal örgütlenme biçimlerindeki bu diyalektik birliktelik, kastik katil grupların saldırılarıyla kölelik düzenine dönüşmüştür. Toplumsal sorunların tümünün kökeni bu çatışmaya bağlıdır. Tarih dediğimiz olgu, komünal toplum ve egemen erkek erki (uygarlık, devlet vs.) arasındaki çatışmaların, gerilimlerin bir tezahürüne dönüşmüştür. Bu çatışma düzleminde en çok darbeyi alan kadının öz kimliği, özgürlüğü, ahlaki değer yargıları olmuştur. İlk “nomos” koyucusu olan kadın “namus” anlayışının kurbanı haline gelmiştir. Kapitalist Modernite çağında bu namus anlayışının bile ötesinde bir durum söz konusudur. Kadın kadınlığını unutmuş, sahte özgürlük anlayışıyla en küçük yapı taşına kadar pazarlanan bir metaya dönüşmüştür. Birbirine yabancılaşan iki cins, karşıtlaşan toplum düzleminde iki kutba yerleştirilmiştir. Pornografik ilişki biçimleri, fuhuş sarmalı toplumu bir örümcek ağ gibi kuşatmıştır. Yaşanan bir soykırımdır ve bu soykırım gerçekliği çocuk dünyasına kadar sirayet etmiştir. Toplumsallığın, değer yargılarının, özgürlük bilincinin kazanıldığı çocukluk ve gençlik evresi ne yazık ki yozlaşmanın gerçekleştiği bir aşamaya gelmiştir. Tüm bunların sonucunu da maalesef yaşayarak görüyoruz. Toplumu bu kıskançlıktan kurtaracak olan şey ise kadın özgürlüğünün kazanılmasıdır. Kadın öz örgütlüğünü kurarak tüm toplumu kapsayan, demokratikleştiren, komünalleştiren ve böylece özgürleştiren misyonun yeniden sahibi olmalıdır. “Kom” kültürünün ve komünal yaşamın inşası kadın ahlakıyla mümkündür. Birbirine kırdırılan, yabancılaştırılan kadın-erkek cinsi bu ahlaki uzlaşıyla yeniden diyalektik karakterini kazanabilir. Komünal toplumun iç örgütlülüğünde çevresi ile ilişkisinde, doğa ile uyumunda esas alacağı da bu ahlaki düşünce, yeni toplumsal uzlaşı karakteridir. Gelecek kuşakların selameti de bu ahlaki normların kazanılmasına bağlıdır.

 

Sonuç Yerine;

Abdullah Öcalan; “Olgunun karakteri onun var olma ve var kılma diyalekti üzerinden şekillenir” der. Demokratik modernitenin karakteri de sosyalist, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü varoluşuyla ilintilidir. Kapitalist modernitenin yıkımları bu karakterin inşası ile aşılabilir ve bu bir tercih değil bir zorunluluktur. Var olan konjonktür de bu bir hayal, ulaşılması zor bir şey gibi görülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki tüm toplumsal zihniyetleri, disiplinleri insan yaratmıştır ve insan tarafından yıkılabilir. Elbette zorlukları vardır. Bin yılların kodlarını aşmak, her an saldırı altındayken yeniden inşayı gerçekleştirmek kolay olmayabilir. Fakat bu zorlukları imkansız olgular olarak ele almak; milyarlarca yıllık doğa diyalektiğini görmezden gelmektir, insan iradesine ve toplumun gücünü yok saymaktır. I. Silone’nin dediği gibi; “Özgürlük size armağan edilmiş bir şey değildir. İnsan diktatörlükle yönetilen bir ülkede yaşayabilir ve özgür olabilir. Bunun için diktatörlüğe karşı bir yaşam sürmek yeterlidir. Ancak kendi kafasıyla düşünen insan özgür insandır. İnandığı şey adına kavga eden insan tam olarak özgür insandır. İnsan kendi özgürlüğünü başkalarından dilenemez. Özgürlüğü elde etmek gerekir.” Özgür insan ve özgür toplumun inşası da sadece ütopya değildir. Toplumsal ahlak ve politika ile, zihniyetin demokratik ilkeler çerçevesinde biçimlendirilmesi ile, eğitimle, kom kültürüne dönüşle gerçekleştirilebilir bir ülküdür. Yeter ki istem ve emek olsun…

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.