Öcalan’ın Bilgi Kuramı ve Metodolojik Kavrayışına Bir Bakış
Derya Aydın
“Sanki biz evin yolunu kaybetmişiz de yolu bir tek o biliyor.”(1)
Mayıs 2025’te, ‘ulusal kurtuluş savaş stratejisini bırakma, yerine demokratik siyaset stratejisini koyma’ (s.128) amacıyla PKK ile aldığı tarihi toplantının kaydı olan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu (2) ışığında Öcalan’ın bilgi kuramı ve metodolojisinin bir okuması yapılacak. Öcalan’ın kavram setine yaklaşımı odağa alacak olan yazı, bilgi kuramına ilişkin nitelikli bir yoğunlaşmanın mevcut olduğunu; ancak yöntemi üzerine benzer bir yoğunlaşmanın eksik olduğunu ileri sürecek. Oluşturduğu kavram setine yaklaşımın bunları katılaştırma ve dondurma yoluyla siyasal teolojiye dönüşme riskine dikkat çekilecek. Bunların her birinin sınırlarının genişletilebileceği, canlı bir akış halinde esnek ve kapitalizm karşıtı çağdaş dekolonyal literatürle daha fazla diyalog halinde ele alınabileceği önermesini ortaya koyacak.
Öcalan Kavramlarına Yaklaşım
Kürt Özgürlük Hareketi’ni benzerlerinden farklı kılan önemli özelliklerden biri, eylemini teorize edebilme kabiliyetidir. Kavram oluşturma konusunda oldukça yaratıcı olan Öcalan’ın mücadele deviniminden beslenen kavram seti, hareketi de ayakta tutmakta. Öcalan kuramını, kavram setini, yöntemini bütünlüklü biçimde ele alma, bunların dayandığı teorik zeminler, sunduğu imkânlar ve yön verdiği süreçler üzerine düşünme bu nedenle önemli. Bu kavramların neler olduğu, hangi okumalarla şekillendiği, hangi tarihsel bağlamda ve hangi amaçlarla üretildiği soruları ilk bakışta basit sorular gibi görünse de bunlara tatmin edici yanıtlar üretmek kolay değil. Zira bu kavramların hiçbiri rastlantısal biçimde ortaya çıkmış değil, her biri belirli bir zaman ve mekânda, somut bir dert ve amaçla doğmuştur. Bunlar, onun deyimiyle, “geleceğe notlar” değil, an’a ve buraya seslenmekte. Bu setle varmak istediği yeri ve yönü, şimdiye ne konuştuğunu anlamak ancak bu metodolojik zeminin açığa çıkarılmasıyla mümkün. Ne var ki Öcalan’ın ne söylediği, hangi temel argümanları ileri sürdüğü üzerine önemli bir yoğunlaşma varsa da bunu nasıl yaptığı sorusu ihmal edilebilmekte. Oysa Öcalan, bilinen klasik yöntemlerin ötesinde, kendine özgü bir metodolojiyle bilgi üretmekte.
Bu yeni kavramlar zaman zaman “bir kaynaktan fırlatılmış” gibi ele alınabilmekte. Kürdistan Kadın Hareketi’nin yaklaşımı farklılık gösterse de bunlar genel olarak yeterince hayret duygusu eşliğinde sorgulanmadan benimsenebilmekte. Bu tutum kavramların değerini azaltmasa da onların derinlemesine kritik edilmesini ve yaşamsallaştırılmasını zorlaştırabilmekte. Oysa bunların her biri, Öcalan’ın ifadesiyle on yıllara yayılan yoğun okumaların, derin düşünsel yoğunlaşmaların, pratik eylemlerin ve büyük bir emek sürecinin ürünü olarak adeta etinden kemiğinden süzülmekte. Üstelik bunlar salt teorik bir bilgi üretme amacıyla değil, onun deyimiyle “çöplük toplumda” ortaya çıkan çoklu sorunlara çözüm üretmek için geliştirilmekte. Bu nedenle bunlar, teori ile praksisin sıkı biçimde bağlı olduğu bir bütünlük içinde kavranmalı.
Pratik mücadelenin belirli alanlarında merkeze alınan bu kavramların bazıları sıklıkla dönemsel kalarak derinleştirilmemekte, genişletilmemekte ve üzerine yeterince yeni düşünsel katkılar eklenmemekte. Böylece, kavramı üretenle yeteri düzeyde düşünsel yoldaşlık, entelektüel sevgi ve ilgi kurulamamakta. Kimi zaman belirli çalışmaların, örgütsel yapıların ya da yayınların adıyla özdeşleşerek maddi bir zemini adlandırma yoluyla kavramların dondurulması ve hatta katılaştırılması riski oluşturulmakta. Böylece, Ferdinand de Saussure’ün deyimiyle gösteren (signifiant) ve gösterilen (signifié) arasındaki yarılma oluşabilmekte: İşaretin (signe) -ses, kelime ve görüntüye dayalı fiziksel biçim ile temsil ettiği zihinsel kavram ve fikir arasındaki ayrılmaz eşleşmenin oluşturduğu bütün varlığın ve bir sistem içinde farklılık yoluyla yaratılan anlamın- parçalanması.
Öcalan’ın kavram setine yönelik bir diğer yaklaşım ise çift yönlü bir tabuya maruz bırakılmadır. Bir yandan bilgiyi üretenin konumu dolayısıyla kavramın kriminalize edilerek kamusal alanda bir tabu haline getirilmesi, diğer yandan, bunlara bir kutsiyet atfedilerek siyasal teolojiye dönüşebilme yoluyla bilimsel bir incelemenin kaynağı olmaktan çıkarılmasıdır. Böylece bir yandan kavrama yönelik oluşacak ilginin başlamadan sönümlenmesi, diğer yandan ise diyalektik düşünmenin zorunlu kıldığı şüpheci ve eleştirel bakışın kaybolmasıdır. Oysa, kavrama yönelecek çift yönlü iktidar perdesini kaldırmış her bakışın büyük bir düşünsel heyecan duyacağı, kavramın işaret ettiği bağlamı güçlendireceği, çoklu okumalarla diyaloğa sokabileceği, ondan öğrenebileceği ve onu geliştirebileceği açık. Bu, Öcalan’ın manifestoda vurguladığı canlılık ve enerjiyi korumanın, kavramları esnek, dönüşüme açık ve güçlü biçimde hayatta tutmanın yolu. Jineoloji kavramında görüldüğü gibi, bu kavramlar sahip oldukları içsel kudret ve onları kriminalize etme ve daraltma girişimlerine karşı gösterilen mücadele yoluyla sınırlarını aşarak evrensel düzeyde aşkın bir nitelik kazanabilmekte. Nitekim, Jineoloji’nin bunu başarması, kavramın gücü kadar, Kürdistan Kadın Hareketi’nin anlama, anlatma, geliştirme ve yaşamsallaştırmaya dönük yoğun emeğiyle mümkün olmuştur. Kadınlar, bu kavramın donmasına, daralmasına izin vermemiş; büyük bir canlılık ve enerjiyle gösteren ile gösterilenin, fiziksel biçim ile zihinsel anlamın örtüşmesini sağlamıştır. Bu nedenle Jineoloji dünya çapında kadın özgürlük ve toplumsal cinsiyet alanını deyim yerindeyse kasıp kavurabilmiştir.
Öcalan kuramının dayandığı kavramların yaşamsallaşması amacıyla Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin muazzam bir emek ortaya koyduğu inkâr edilemez. Hareketin radikal demokratik, özgürlükçü mekanizmaları ve örgütsel yapısı, antikapitalist ve dekolonyal perspektifi, selfrefleksiv biçimde sürekli olarak bu teoriyi geliştirmekte ve bununla dönüşmektedir. Yine, Rojava’da son 14 yılda hayata geçirilmeye çalışılan demokratik komünalite, toplumsal cinsiyet eşitliği, komünal ekonomi, insan-doğa ilişkisini tahakkümden çıkaran ekolojik yaklaşım ve çoklu/birlikte yönetim modeli bu zemine dayanmakta. Ancak sağlanan bu gelişmelere rağmen, bu kuram ve yöntem hak ettiği teorik ve pratik kavrayışa ulaşarak zihinsel dönüşümü sağlayabilmiş değil. Nitekim bu yaklaşımın bir sonucu olarak kuramın çoğunlukla övülmesi eğiliminin öne çıkması dolayısıyla siyasal teolojiye dönüşmesi önemli bir risk olarak hala önümüzde durmakta.
Kürdistanlı teorisyenler, yarım asırlık kesintisiz mücadele zemininden çıkmış bu bilgi kuramı ve metodolojiyle yeteri düzeyde diyalog kurabilmiş değil. Kürdistan’a odaklanan akademik yazın, hala Öcalan öğretisini oldukça kısık bir sesle bilgi üretim sürecine dahil etmekte ya da bundan yararlanmakta. Bunun sebebi pozitivist bir eğilimle, sıklıkla ifade edildiği gibi ‘ideolojik bilgi’ye mesafelenme değildir. Tek nedeni Öcalan’ın işaret ettiği ‘Judenrat gerçekliği’nin bir sonucu da değil. Bunun, Sokrates’in iktidar tarafından öldürüldüğü günden beri, korunmak üzere, filozofun kendini politika ve toplum karşısında konumlandırdığı yerle ilgisi var. Nitekim hocasının katledilmesi sonrası önerdiği ideal ‘Devlet’te Platon, üç sınıf özelinde inşa ettiği toplumsal tabakalaşma içinde filozof emeğin ve praksisin parçası değil. O, ya iktidar erkinin kendisi ya da ona yön veren üst akıldır. Ürettiği bilgi ise her iki durumda da iktidara sıkı biçimde bağlıdır. Öcalan ise hem bu tabakanın en altında yer alan halk, kendi deyimiyle ‘Kurmanc’tır hem de sahip olduğu örgütsel konumla, iktidarın karşısına konumlanmış praksisin en sıkı parçasıdır. Teorisine mesafe koyma eğiliminin temel nedenlerinden biri modern teorisyenin belleğinde sürekli biçimde yankılanan bu kadim yar(ılm)a olmalıdır. Oysa özellikle 27 Şubat 2025 Çağrısı sonrası daha görünür olduğu gibi, kapitalizm karşısına konumlanmış, sisteme ve akademiye hapsolmadan örgütlü toplumsal mücadelenin parçası olabilmiş dünya çapındaki dekolonyal hareketler ve pozitivist batı merkezli düşünceyi eleştiren sosyal bilimcilerin bu teoriden büyük heyecan duyduğu ve bununla sıkı bir diyalog halinde olduğu bilinmekte. Nitekim, Kürdistan teorisyeninin, Türkiye akademisinin, Türkiye sosyalist ve feminist hareketin bu kuram ve yöntemden öğreneceği çok şey var.
Öcalan’ın Bilgi Kuramı ve Kavram Seti
Öcalan’ın hakkını teslim ettiği gibi hareketin sosyalizmin sınıf perspektifi ile ulusal kurtuluş ideolojisinin içinden doğduğu bir hakikat; ancak yine kendisinin ifadesiyle, reel sosyalizmin çözülüşü sonucu 90’lı yıllar itibariyle hareketin yaşadığı ideolojik bunalımdan çıkışı, eylemin teorize edilebilme kapasitesiyle mümkün olabilmiştir. Bu açıdan hareketin teorisinin praksisten çıktığını ileri sürmek yanlış değil. Zira hareketin süreklileşen devinimi krizden kaçışa ilişkin yeni çizgiler yaratma kudretini doğurabilmiştir. Daha da ileri gidersek -ki Öcalan bunu manifestosunun merkezine yerleştirerek ifade etmeye olanak sağlıyor- sadece teori değil, Öcalan ifadeleriyle ‘Kürt varlığı’, ‘Kürt varlığının anlamı’, ‘Kürt varlığının kabulü’, ‘Kürt varlığının kesinliği’, ‘Kürt varlığının bir realite olduğu’ ve ‘Kürt varlığı denen gerçeklik’ de bu praksisten çıkmıştır. Burada söz konusu olan varlığın, ‘sömürge ötesi bir tür çöplük toplum, bir mezarlık’ haline getirilen Kürdistan’da kendi çıkarları uğruna Kürtlüğü imhaya götüren ‘Judenrat Kürt varlığı’nın olmadığı (s. 26); varlık bilinci edinmiş Kürt’ün özne olduğu açık. Bu, kan bağına dayalı biyolojik bir akrabalık üzerine inşa edilen bir varlık değil, ortak geçmiş, şimdi ve gelecek ufkunda birleşen bir perspektifle kurulan bir yakınlıktır. Ancak onun deyimiyle bu özgürlük anlamına gelen bir kazanım değil, daha ziyade antropolojik ve ontolojik bir kazanımdır (s. 124). Bu belirleme manifestonun mihenk taşıdır; zira bu, demokratik siyaset stratejisine dayanan yeni siyaset, ideoloji ve eylem biçiminin teorize edilmesi gerektiğinin ilanıdır.
90’lı yıllardan itibaren inşa edilen bilgi kuramının çeşitli kavramlarla bir çerçeveye kavuşması sadece pratik mücadelenin önünü açmamış, Kürdistan, Ortadoğu ve çağdaş dünya için bir külliyat oluşturmuştur. Yeni kavram oluşturma konusunda mahir olan Öcalan, kapitalist moderniteyi kavrama ve alaşağı etmenin imkanlarına bu yolla kapı aralamaktadır. Hareketinin deneyimini merkeze alarak içinden çıktığı reel sosyalist ideolojiyi kapitalizmin hayatta kalma gücü ekseninde kritik bir okumaya tabi tutmaktadır. Bu inceleme özdüşünümseldir; kendini, hareketini, hareketin içerisinden çıktığı bağlamı, izlediği yolu ve nihayetinde ortaya çıkan deneyimin enine boyuna çözümlemeye tabi tutulmasıdır. Anı tarihin, kişiyi toplumun içerisine yerleştiren yöntemiyle eleştiri ve özeleştiri mekanizmasını, pratiği teoriyle teoriyi pratikle sınamanın temel yöntemi olarak ortaya koymuştur. Nihayetinde, ‘kapitalist modernite’, ‘demokratik modernite’, ‘demokratik sosyalizm’, ‘kopuş teorisi’, ‘sonsuz boşanma’, ‘özgürlük sosyolojisi’, ‘Jineoloji’, ‘xwebun’, ‘kapitalist endistrüalizm’, ‘eko-ekonomi’, ‘demokratik ulus’, ‘komünal ekonomi’, ‘demokratik komünalite’ ve ‘kastik katil’ gibi bir dizi kavramın inşasına uzanan bir kavram setiyle bilgi kuramını oluşturmuştur.
Öcalan’ı okumak kolay değil, sistematik bir tarihsel sosyoloji yapıyorsa da anlatı lineer ve bildiğimiz anlamda akademik değil. Daha ziyade bu, sürekli biçimde geri gidişlerin söz konusu olduğu döngüsel bir anlatıya dayanmaktadır. Bütünlüklü okumadan dahası yöntemini açığa çıkarmadan anlamak bu nedenle zor. Öcalan metodolojisi üzerine düşünmek kuramını anlamak açısından önemli. Zira, Öcalan’ı çağdaş bilgi kuramı içerisinde özel bir konuma yerleştiren özelliklerden biri, kullandığı yöntemdir.
Döngüsel Zaman, Hermeneutik Düşünce ve Karnaval Anlatım
Öcalan, çağdaş akademik düşünceye oldukça hâkim ve bundan yararlanıyor. Ancak manifestoda görüldüğü gibi yer yer bunları refere ediyorsa da kullandığı metodoloji, izlediği yol hem bu metinlerden hem de akademik bilgi üretme biçimlerinden farklı. Bunun tek nedeni, kendisinin büyük heyecanla ilgi duyduğu, sosyal bilimlerin ise kayıtsız kaldığı bilgi ‘nesnesi’nin seçiminde değil. Bu, hakikat, bilim ve iktidara ilişkin hermeneutik ve jenealoji temelli bir çözümleme ve yorumlama sanatıyla ilgili. Bu, geçmişle bugünü iç içe görmesi hasebiyle toplumsal ve siyasal yaşamın gündelik tarihini yapan; tıpkı tarihin oluşum süreci gibi lineer ve pozitivist metodolojinin yerine kırılma ve kopuşları barındıracak şekilde karmaşık, döngüsel, katmanlı ve zikzaklı bir tarihsel okumadır. Bu, bir olgunun kökenini, çıkış noktasını, devinimini, takip ettiği seyri, vardığı yolu ve yaydığı etkiyi özdüşünümsel ve eleştiri-özeleştiriyle izleme, enine boyuna kritik etme ve yorumlamaya dayalı pratik ve teorik çözümleme yöntemidir.
Bir arkeolog gibi kazı yaparak görüngüler dünyasındaki fenomenlerin altında yatan nedenlere bakarken Öcalan, varlık, toplumsal olgu, hakikat, anlam, değer, iktidar ve özgürlük sorunsalını dert edinen Marks, Freud, Nietzsche, Foucault, Heidegger ve Ricoeur gibi modern bilgi kuramcılarıyla konuşma halindedir. Ancak diyalog burasıyla sınırlı değildir, bu nedenle Mikhail Bakhtin’in ifadesiyle, kurduğu diyaloji karşılıklı etkileşim ve çokseslilik üzerine kurulu sınırsız ve sonsuz bağlamlara dayalı. Batı düşüncesinin izini bugünden geçmişe götürürken mimetikten mitik düşünceye, mitolojiden teolojiye ve modern düşünceye kadar takip ettiği patika geçmişi bugüne çağırmakta bugünü ise geçmişle kurmaktadır. “Tarih günümüzde, biz tarihin başlangıcında gizliyiz” savına dayayan bu izlek, çifte yönlü gelgitlerle ilerleyen eşzamanlı bir yolculuktur. Döngüsel zamanda mekâna kazınmış bu izlekte Ortadoğu’dan dünyaya yayılan bir seyir söz konusudur, bu dünyanın merkezi ise Kürdistan’dır.
Öcalan epistemolojisinin kaynağına, İştar’dan İnanna’ya, Gigameş’ten Marduk’a bir dizi kadim zaman figürünü dahil ederken burada antropomorfik figürler, zoomorfik imgeler; inanç ritüelleri, sanatsal objeler, taşlar; tanrıçalar, tanrılar; totemler, tabular ve kutsallar diyaloğa çağrılarak zamansal ve mekânsal dönüşüm katmanlı bir hal almaktadır. Metinlerini takip ederken bir arkeoloji müzesinde karşınızda duran rölyefe dokunarak sizi o tarihe götüren hafızanın çağrılması gibidir. Yöntem, rölyefin, taşın, metalin, ahşabın, lahidin, seramiğin, antropomorfik ve zoomorfik figürün; yaşamın, ritüelin ve anlamın canlanarak sahnelenmesidir. Bu, geçmişe doğru çoklu bir diyaloğun başladığı, objelerin temsil ettiği zaman ve mekâna doğru gittiği bir yolculuktur. Her metninde uğradığı durakların daha geriye gitmesi sonucu katmanlı bir hal alan bu yolculuk hep sürmektedir. Demokratik Uygarlık üst başlığıyla kaleme aldığı kitap serisinde çoğunlukla bugünden geçmişe doğru beş bin yıllık bir seyir eşliğinde çözümleme yaparken son manifestosunda bunu aşarak daha geçmişe, 12 bin yıla detaylı bakarak ileri götürmekte; hakikat, anlam, değer, iktidar ve özgürlük sorunsalı ekseninde toplumsal, siyasal, toplumsal cinsiyet ve iktisadi alanda yaşanan birçok krizin kaynağını bu yöntemle aramaktadır. Onun deyimiyle bu, kaybedilenin kaybedildiği yerde aranmasıdır.
Düşünsel izleği, varlığı antropoloji ve ontoloji; özgürlüğü ise sosyoloji ekseninde kavrayabilmenin bir yöntemi olarak kurmakta. Diyalektiğe dayanan bu düşünce akışında geçmiş ile bugün, canlı ile cansız, yaşam ile ölüm ayrımı ortadan kalkmakta; devinim, hareket ve enerji bir akış halinde adeta konuşmaya dahil olan her şeyin ruhuna yerleşmektedir. Burada diyalektik düşünceye yeni bir boyut katarak tez ile antitez arasında simbiyotik bir ilişki kurar. Bu aynı zamanda, komünizme doğru ilerlerken devletleşerek iktidarı ele geçirmeyi lineer bir tarih seyrini ve iki karşıt süreç olarak birbirini yok etme zorunluluğunu savunan reel sosyalizmin eleştirisidir. Devletin toplum karşısına konumlanmasını eleştirerek bu iki yapı arasında demokratik entegrasyona dayalı müzakereyi bu nedenle önermektedir. Batı merkezli teorik kavrayışı çözümlemekle sınırlı kalmayan Öcalan, Mazdek’ten, Babek’e, Hürrem’den Baba İshak’a doğru ilerleyen bir tarih akışını bu izleğe dahil etmektedir. Özgürlük sosyolojisine kapı ayarlayabilmek amacıyla yöntemini çoğul konuşan özneler, öznellikler, objeler arasındaki anlam ilişkisine dayandıran Öcalan, bu yöntemle monologla sınırlı kalmamakta, buna illaki çok sesli bir diyaloji eşlik etmektedir. Böylece anlatı bir karnavala dönüşmektedir.
Diğer metinlerinde olduğu gibi manifestoyu okurken konuların iç içe geçmesi, çokça tekrarın olması, sürekli biçimde bağlantıların kopup kurulması, geçmişin bugüne bağlanması okuyucunun odağını dağıtabiliyor. Bu anlatının tek sebebi manifestonun bir konuşmaya dayanması değildir. Nitekim Öcalan’ın Demokratik Uygarlık çözümleri başta olmak üzere birçok metni hemen hemen böyledir. Oysa bu anlatı sistematiktir, kullanılan yöntemin parçasıdır. Ele aldığı her meseleye ilişkin geniş çözümlemeler, bunlara ilişkin tarihsel dayanaklar mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel belirlemelerle desteklenir. Bunlar dikkatli bir biçimde her bölümde ele aldığı meselelere bağlanarak bir çıkış yolu gösterir. Burada sadece zaman değil; anlatı da döngüseldir. Düşünceyi, anlamı ve eylemi kavratmanın en büyük dert olması hasebiyle, bu anlatım, simge, sembol, eğretileme yoluyla metaforların ve alegorilerin anlatıya koştuğu bir manzaradır. Nihayetinde başvurulan her yeni çözümleme ve sözlü geleneğin güçlü bir temsiliyle ortaya çıkan hitabet çifte yetkilidir: İlgili meseleyi kavratma bu yolla varmak istediği noktaya ulaşma.
Manifestoda doğanın anlamını tartıştığı bölümde mitik ve mimetik düşünceyi diyalektik düşünceye bağlar. Enerji ve kuantum fiziği tartışmasında dogmatik düşünceyi eleştirir, canlılık, devinim ve değişime dikkat çeker. Hegel’in ‘tinin fenomenolojisi’, Hz. Muhammed’in tanrı tanımı ve Lenin’in diyalektik materyalizm çözümlemesi üzerinden enerji ve diyalektik düşünme biçimini öne çıkarır. Toplumsallık tartışmasını örgütlülüğe bağlar. Anacıl toplumu ele aldığı bölümde Marksizm’i eleştirerek ilk çelişkinin sınıf değil, kasta dayalı iktidarın yükselişine bağlı cinsiyet temelli olduğunu vurgular, tarihsel erkek egemenliği çözümlemesi yapar ve özgürlük sosyolojisinin ana aksına kadın özgürlüğünü yerleştirir. ‘Kürtlükten kaçış’ ve ‘mesihçilik’ eleştirileriyle varlığın kurucu niteliklerini kurarken Kürt politik öznenin üstlenmesi gereken sorumluluk ve inisiyatife bağlar.
Varlığın Rê(h)ber’i (3)
İzlediği anlatıda, 30 yıla yakın bir tecritte monoloğu anlamla gittikçe derinleştiren Öcalan bunu sadece çok sesli bir diyaloğa ve anlatıma dönüştüren bir ozan değil, o aynı zamanda varlığın rêberi ve rehberidir: ‘Kürt varlığı’nın. Nitekim, ‘Kürt varlığı ve zamanı’ ile bunun kurucu nitelikleri onun kuramının, yönteminin ve anlatımının sıkı bir parçasıdır. Öcalan henüz 90’ların başından itibaren ‘Kürdistan’da Kişilik Sorunu’ ve ‘Kürdistan’da Kadın ve Aile Sorunu’ gibi metinlerinde sömürge Kürdistan’da Kürt kişiliğini çözümler. Varlığın köleye indirgendiği bu personayı merkeze alan bu kavrayış sınıf ve cinsiyet dinamiği özelinde ele alınır. Kürt varlığı ve öznelliği 2000’lerden sonra ürettiği bilgi kuramının merkezinde kalmaya devam eder ve hatta Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun 3. cildi olan ‘Özgürlük Sosyolojisi’ başlıklı metnin ana odağının Kürt özgür öznenin inşası ve kurucu niteliklerine ilişkin olduğu ileri sürülebilir. Bu yıllarda, Öcalan’ın ‘xwebûn’ kavramını oluşturma amacı da aynı derdin sonucu olmalıdır. Manifestoda bunu sürdüren Öcalan, ilk defa arkadaşının kulağına fısıldarken ‘adeta bayıldım’ diyerek ifade ettiği ‘Kürdistan sömürgedir’ (s. 25) belirlenmesinin artık yeterli olmadığını, sömürge ötesi bu durumun ‘çöplük toplumu, bir mezarlık’ (s. 26) şeklinde tanımlar. Bu belirleme Kürt özne hakkında da yeni kurucu nitelikler ortaya çıkarır. Holokost’a ortak olan Yahudi Judenrätelarla benzerlik kurarak Kürdistan’da ‘Judenrat gerçekliği’ ifadesine varır ve Kürdistan’da sınıf temelli bir okumayla aristokrasiye dayanan geleneğin devletle iş birliği yapan bir sömürge personasına dönüştüğünü belirtir (s. 27). Aşiretsel, mezhepsel, sınıfsal ve cinsiyet temelli bir perspektifle, düşünceden, iradeden ve nihayet varlıktan düşürülmüş Kürt ‘Kurmanc’ özneyi merkeze alır (s. 113, 125) ve özgürlük sosyolojisi temelinde varlığı gerçekleşen özenin kurucu niteliklerini ortaya koyar.
Öcalan en başından beri, Kürt öznenin kendi varlığını ve değerini ancak ‘öteki’yle ilişkiyle belirleyebileceğinin farkındadır. Neredeyse bütün kuramı ve kavram seti bu farkındalık zemininde bina edilmiştir. Bu sadece tarihsel olarak Kürdistan’ın etnisite, kimlik, inanç temelli çoklu yapısından değil, ileriye doğru çokluğa alan açabilme kapasitesine sahip bir fikriyata dayanan perspektiften ileri gelmektedir. Kürdistan ve ‘öteki’ ilişkisi ile Kürt öznenin bir başka özneyle ve bir başka özne aracılığıyla kendisiyle ilişkisi sürekli bir biçimde anlatının merkezindedir. Bu düşünsel izlekte, Kürt özne, ancak bu şekilde hem etik hem politik hem estetik bir varlık olarak inşa edilebilir, anlaşılabilir ve değerlendirilebilirdir. Komünden, demokratik konfederalizme, en küçük hücreden en büyüğüne kadar geliştirilen bütün yönetim modelleri bunun pratikleşmesine imkân tanıyan formlardır. En başta kaydettiğimiz gibi, Kürt öznenin praksisten yaratılmış bir özne olması dolayısıyla da bu böyle olmalıdır. Eyleyen ve yaratan Kürt özne, sorumluluk sahibi olmalı, çünkü sorumluluk, öznenin varlığını/öznelliğini fark etmesi ve bunun gereklerini üstlenmesi/sorumluluk almasıyla sıkı biçimde ilişkilidir. ‘Varlığı kesinleşen’ Kürt özne ancak bu yolla ‘xwebûn’ olabilir ve özgürlüğe doğru yol olabilir. Kürt öznenin buraya doğru yol alması Öcalan anlatısında sürekli oluş halinde olan, varoluşa açılan sonsuz bir bağ gerektirir. Demokratik Konfederalizm ve dayandığı demokratik komünalite formları buna imkân tanır. Sınırsız zaman ve mekânda Kürt özne ile ‘öteki’ arasında yarattığı bu bağlarla bir ayağı geçmiş ve bugünse, bir ayağı gelecek olan oluş halinde bitimsiz ilişkisel bir Kürt öznesidir. Bu özne hayatın kendidir ve fakat varlığı kanıtlanmışsa da özgürlük yolunda tamamlanmamış ve bitmemiş bir varlıktır. Öcalan’ın en büyük heyecanı ise Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi eşliğinde bunu özgürlüğe taşıma yoluyla tamama erdirmektir. Manifestonun merkezinde yer alan cevherin bu olduğunu ileri sürmek yanlış değildir.
Pratik ve Teorik Önderliğin Eş Zamanlılığı ya da Tedbiri Yaşam (4)
Öcalan manifestosunda, Kürt varlığının parçalandığı, Kürtlüğün dağıldığı, düşünceden düşürüldüğü ve geleneksel Kürt önderliklerin iflas ettiği bir eşikte yoğun bir emek, inanç, çözümleme ve eyleme geçirme kabiliyetiyle pratik bir kolektif önderlik inşa edildiğini belirtir (s. 6-7). Kürt varlığı ve özgürlüğü mücadelesinde bu kurumun yeterince anlaşılmadığı eleştirisini yapar. Nitekim Öcalan’la temsil bulan; ancak kendisinin ifadesiyle kolektif ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin eylemi ve teorisiyle iç içe geçmiş bu konum üzerine yeterince araştırma yoktur. Oysa, pratik önderlik ile teorik önderliğin eş zamanlılığı Öcalan’ın kuramını ve yöntemini derin biçimde şekillendirmektedir. Bu, Kürdistan gerçekliğini bütün çözümlemelerinin temeline yerleştirerek ilerlemesini sağlamaktadır. Bu zeminden hiçbir biçimde kopmaması benzerlerinin düştüğü riskten onu kurtararak ürettiği bilginin toplumsal sosyolojiye sağlam biçimde yerleştirebilmesine olanak sunmaktadır.
Yoğun okumaların yanında, bir etnograf gibi Kürdistan’ın birçok yerini gezip görmesi; Kürdistan’ın her yerinden binlerce gençle yıllarca derin çözümlemeler yapmış olması; örgütlü bir mücadelenin deviniminden kolektif biçimde beslenmesi Öcalan’ın bilgi kaynağını derinleştirmiştir. Sömürgeleşmiş ‘çöplük toplum’da biçimlenen kişilikle karşılaşması ve bunu ‘ölü Kürt’ olarak tarif etmesi Levinas’ın ölüm anına tanık olan öznede beliren sorumluk belirlemesini anımsatır: Öcalan Kürt kimliğinin ölüm anını yansıtan çoklu manzaraların şahididir ve bu tanıklık sonsuz bir yük ve sorumluluk üstlenmesini beraberinde getirmiştir. Bu nedenledir ki ürettiği bilginin her aşaması, geliştirdiği her yeni kavram, yaptığı her yeni çözümleme Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve içinde doğduğu Kürdistan’ın karşı karşıya kaldığı siyasal, toplumsal cinsiyet, inanç ve ekonomik temelli çoklu krizlerin çözümünü ortaya koyma amacındadır. Onun işi, Marks gibi devrimci öncülerin, Hegel gibi büyük felsefecilerin yaptığı gibi salt teori geliştirme değildir. Şimdi ve burada yaşanan sorunun çözümüne, çekilen derdin şifasına dairdir. Bu varoluş biçimi ve varlığın buradalığı Heidegger’in ‘dasein’ kavramıyla ifade edilecekse, kendinden ve diğerlerinden kopuk değildir. Zamana ve mekâna sıkı biçimde bağlı olması dolayısıyla özgünlüğün ve bağlamın farkındadır. Amaç her an hatırdadır. Eylemiyle kendini kurmuş sorumluluk üstlenmiştir. Varlık ve özgürlükle meşgulken hayret eder, anlam yükler ve en önemlisi anlamaya ve sorgulamaya çalışırken varlık ve özgürlük oluş halindedir. Yoldaşlarını ‘Kürtlükten hala kaçıyorsunuz’ biçiminde eleştirmesinin sebebi bu olmalıdır.
Nihayetinde mücadeleyi teorize ederken ürettiği teoriyi eş zamanlı olarak mücadelenin hizmetine koşmaktadır. İnsanlık tarihinin düşünce dünyasının izleğini dikkatli ve sistematik biçimde analiz ederken hareketinin pratik ihtiyaçlarını ve Kürdistan merkezli dünyanın sorunlarını çözme amacındadır. Bu yolla salt kolektif önderlik konumuna dair bütün ezberleri bozmamakta, Göbeklitepe’de ortaya çıkan ‘kastik katil’den Antik Yunan filozofuna ve çağdaş akademiye kadar halkın üzerine konumlanarak bilginin toplumdan koparılmasını, iktidarın tekeline ve hizmetine sokulmasına itiraz etmektedir. Bu konum bize Hannah Arendt’in çağdaş dönemin en büyük filozofu Heidegger’e yönelik eleştirisini akla getirmektedir. Heidegger neredeyse ömrünü varlık ve varlığın anlamına adamıştır. Öcalan’ın deyimiyle, “Alman toplumunun yaşadığı varlık ve yokluk durumuna çıkış yolu açma” (s. 100) amacıyla özneyi kurmaya çalışırken varlık onun için büyük bir hayrettir ve ‘dasein’ı bu duyguyla kavramaya çalışır. Ancak Arendt varlığa bu kadar hayret eden bir büyük filozofun nasıl olur da Holokost hakikatine hayret etmediğini sorar ve eleştirir. Zira Heidegger sadece soykırıma kayıtsız kalmamış, belli açılardan parçası dahi olabilmiştir. Bu nedenle Arendt Heidegger’in durumunu Antik Yunan gökbilimcisine benzetir. Buna göre, Antik Çağ filozofu gökbilimini incelemek üzere yıldızları takip ederken önündeki çukuru görmez ve içine düşer. Bu sahneyi izleyen köylüler filozofla alay ederek güler. Çünkü gökyüzünü anlamaya çalışan filozof önündeki çukuru görebilme yetisini yitirmiştir, ilk adımda kendini çukurun içinde bulur. Öcalan fikriyatının, kapitalizm karanlığında 11 bin kilometre uzaktan görülebilecek kadar güçlü parlayan bir ışık olması ve büyük heyecanla modern teorisyeni cezbederek kendine çekmesinin (5) temel nedeni budur: o Kürt varlığına ve özgürlüğüne hayret edip tarihsel sosyolojik bir yöntemle geçmişten bugüne evreni ve yaşamı takip ederken önündeki çukurun en başından beri farkındadır, içine düşmemek üzere elli iki yıl önce güçlü bir praksis ile tedbirini almıştır. Bu nedenle, onun teorisi Atakan Mahir’in deyimiyle ‘tedbiri yaşam’a sıkı biçimde bağlıdır.
Teorinin Pratikle Sınanışı
Öcalan kuramının karşı karşıya olduğu temel risklerden biri, ürettiği kavramların özcü biçimde ele alınması ise, diğeri özcülüğü aşmayı hedefleyen savlarının erkek egemenliğini yeniden meşrulaştıracak biçimde kurnaz erkek aklı tarafından ters yüz edilebilmesidir. Manifestoda yer alan “kastik katil”, “erkekler kulübü” kavramları ile “Tanrıça, kutsal evlilik yaptığı erkeğin öldürülmesini sağlıyor” (s. 16) savı, bu iki riskin nasıl indirgemeci okumalara açık hâle getirdiğini anlamak açısından olanak sunar. Öcalan, çağdaş bilimsel kuramlarla diyalog içinde geliştirdiği yeni kavram ve savlarla erkek egemenliğinin gaddarlığını tarihsel yeni duraklarla çözümlerken, özcülük tehlikesini dikkatli bir yöntemle bertaraf etmeye de çalışır.
Önerdiği “kastik katil” metaforu yalnızca günümüzde kadın cinayetlerinin ulaştığı boyuta değil, erkek şiddetinin kurucu niteliğine yönelik yeni bir vurgudur. Gücünü şiddet üzerinden inşa eden erkekliğin tarihsel bir kasta dönüşmesi, tarihin temel çelişkisi sınıf değil cinsiyet temelli olduğu savını güçlendirir. Göbeklitepe çözümlemeleri, kutsallıktan beslenen bu şiddetin ilk iktidar biçimi olarak nasıl kurulduğunu gösterir. “Kastik katil” kavramı, çağdaş cinsiyetçi rejimlerde yürürlükte olan iktidarın kurucu niteliğini tanımlamak üzere, batı hukukunu, düşünce yapısını ve yönetim biçimini temelden eleştiren Achille Mbembe’nin nekropolitika önerisinden türemiş, nekroiktidardan nekrokapitalizme kadar ölümü merkezde tutan bir dizi kavramı çağırır.
“Kastik katil”in, güç ilişkilerine dayalı bir erkeklik sözleşmesi etrafında kurulan “erkekler kulübü” ile birlikte düşünülmesini önerir. ‘Erkekler kulübü’, aileden topluma, spordan sanata, medyadan siyasete uzanan geniş bir alanda hegemonik erkek egemenliğinin örgütlenme biçimidir. Feminist ve toplumsal cinsiyet literatürü özellikle ekonomi, siyaset, iş dünyası ve teknoloji alanlarında hâkim olan çağdaş erkek rejimini, yaş ve sınıf/habitus/imtiyaz eksenlerini ekleyerek “yaşlı erkek kulübü” ve “yaşlı beyaz erkek kulübü” kavramlarıyla küresel ölçekte genişletmiştir (6). Öcalan, fallus merkezli imgelerin yaygınlığına karşın şimdiye kadar kadına ait yalnızca bir figürün bulunduğu, köle emeğiyle kutsallık üzerinden yükselmiş Göbeklitepe özelinde erkek iktidarın şiddet, avcılık ve savaş etrafında inşa edildiği savunur. Bu okuması, 2019 yılında Micheletti, Ruxton ve Gardner tarafından yapılan savaş demografisindeki cinsiyet farklılığını odağa alan çağdaş araştırmalarla (7) sıkı bir diyalog içindedir. Bu araştırma, niteliksel ve niceliksel metoda dayanarak istatistikler ve grafiklerle, erkek ve kadınların grup arkadaşlarının yararına sergiledikleri ‘fedakarlığın’ bir akraba seçimi modelini geliştirir. Böylece savaşta ‘fedakârlık’ etrafında bir ‘erkekler kulübü’ oluştuğunu ortaya koyar. Öcalan’ın, ‘kastik katil’ sisteminin dayandığı bir mekanizma olarak ‘erkek kulübü’nü önemle ele alması, bu yapının bugün sadece sistem içi yapılarda değil, bizzat sistemi alaşağı etme iddiasında olan örgütlerde dokunulamaz bir kutsal kurum olarak her an her yerde hazır ve nazır biçimde varlığını sürdürüyor olmasını gösterme ve kavratma amaçlı olmalıdır.
Öcalan’ın Aztek kurban ritüelleri ve Gılgamış Destanı özelinde erkeklerin kurban edilmesi ya da erkeklerin tanrıçaların hükmünden ‘tiril tiril titremesi’, tanrıçanın karar verici rolüne, toplumsal konumuna, iradesine ve gücüne işaret eder. Meksika Aztek toplumunda tanrıçaların erkekleri öldürme emri verdiği savı, Tenochtitlan’daki arkeolojik incelemeler sonucu kafataslarının %75’inin erkeklere ait olduğunun ortaya çıkmasıyla (8) desteklenir. Bu sav, tanrıçanın ‘saflığı’nın zedelenmesi ile erkek iktidarının muğlaklaşması şeklinde özetlenecek iki yanılgılı yaklaşıma neden olmuştur.
Anacıl toplumda kadınların konumunun belirleyici olması dolayısıyla, tanrıça ve kadın tasvirlerinin ‘saf’, ‘iyi’, ‘doğru’ ve ‘koruyucu’ gibi özcü nitelemelerle kavranması eğilimi feminist harekette ve Kürdistan Özgür Kadın mücadelesinde oldukça yaygın. Ancak 19. yüzyıldan itibaren arkeolojik kazıların çoğunlukla antropomorfik figürler özelindeki incelendiği unutulmamalı. Zira, ne arkeolojik kalıntıların merkezinde sadece antropomorfik figürler var ne de tarihi anlamak için salt bunlara merkezi rol atfetmek bilimsel bir yöntem. Birçok arkeoloğun ve antropoloğun dikkat çektiği gibi (9) arkeolojik kalıntılar yoluyla tarihi anlamak aynı zamanda bağlamı, anlamı ve ritüeli göz ardı etmemeyi gerektirir. İnsana ait heykellerin bu süreçlere dair ciddi anlamlar barındırdığı açık ancak en az bu figürler kadar arkeolojik merkezlerin yapılarının, zoomorfik imgelerin, gömme uygulamalarının, sanatsal materyallerin, zamansal ve mekânsal dönüşümü yorumlamak da oldukça önemli etkilere sahip. Bunlar neolitik sürecin çeşitli aşamalarında karmaşık değişim dönüşüm ve dalgalanmalarda oldukça etkili dönüştürücü dinamikleriyle ayrılmaz parçalardır. Toplumsal tabakalaşma gibi insanlar arası ilişkilere gönderme yaptıkları gibi insan-hayvan, insan doğa, insan-eşya, insan-insan üstü güçler, insan-ürettiği emekle ilişki gibi çoklu ve karmaşık bir ilişkiselliğe dair bir dünyayı temsil eder. Bu açıdan, tanrıçanın komünal değerleri pürü pak bir anlatımı zorunlu kılmamalıdır. Tanrıça kültürünün sahip olduğu değerlerin böyle özcü bir kavramayla desteklenmesine ihtiyacı da yoktur. Bu toplumsal, siyasal ve iktisadi gibi çocuklu alanlara sirayet etmiş bu konumun oldukça karmaşık ve katmanlı olduğunu hatırlamak açısından önemlidir. Manifestodaki yeni okumayla Öcalan’ın bunu yaptığı ileri sürülebilir.
Öte taraftan, Aztek ve Uruk özelinde erkeklerin kurban edilmesi ya da erkeklerin tanrıçadan onun deyimiyle ‘tir tir titreyerek’ korkması, Öcalan’ı ezber okumaya meyilli yaklaşımlarda ortaya konduğu gibi kadın değerlerini, konumunu olumsuzlayan/suçlayan ya da toplumsal tarih boyunca erkeklerin erkek egemenliğini muğlaklaştıran bir belirleme değildir. Nitekim Öcalan, hem anacıl topluluklarda kadınların rolüne, erkek egemenliğin inşasında erkekliğin iktidarlaşma sistemine dair yaptığı değerlendirmelere ters düşmemektedir. Bu değerlendirmelere yeni boyutlar ekleyerek toplumsal tarihi anlamanın karmaşıklığına, çelişkilerin derinliğine, bu okumaların diyalektik düşünce izleğiyle ele alınması gerektiğine dikkat çekmektedir. Zira Öcalan’ın, Marks’ın ileri sürdüğü sorunsallığının başlangıcının sınıf değil cinsiyet temelindeki sorunsallıktır belirlemesi, yıllar önce ifade ettiği ‘ilk ve son sömürge kadındır’ tarihi tespitinin tamamlayıcısıdır.
Eril ve dişilliğin birbirinden tamamen ayrı özler olarak okunmasının olumsuz pratik sonuçları çoktur. Erkek ve kadınların karşı karşıya konumlanması, erkeklerle kadınların ilişkiselliğinin bir korku alanına dönüşerek ortadan kalkması, toplumsal ve siyasal yaşamda özgün özerk örgütlenmenin çarpık anlaşılarak iktidar etrafında konum değiştirmeye indirgenmesi, nihayetinde eril iktidarın besleneceği zeminlerin oluşmasını beraberinde getirme sonucunu doğurabilmektedir.Bu hem toplumsal doğa ve sorunsallığın kaynağını eksik okuması hem de Öcalan’ın manifestosunun en başında ilişkisellik, ortaklık ve toplumsallık şeklinde üç kurucu nitelik etrafında kurduğu anlama ilişkin hakikatin çarpıtılmasıdır. ‘Anlam bir ilişkiselliğe ve paylaşıma işaret eder: Karakteristik olarak ortaklaşmacıdır (p. 8), ‘diyalektikte birin anlam kazanması ikiye bağlıdır. İki biri akla getirir’ derken derin biçimde birbirinden koparılmış iki varlık/varoluş biçimi şeklinde okunan dişil ve erillik ayrışmasına dikkat çekmektedir. Görüldüğü gibi Öcalan, bilgi kuramını yeni tarihsel duraklarda bilimsel metinlerle diyalog halinde güncellerken ne daha önce oluşturduğu kavram setini tamamen yadsır ne de onlara dogmatik bir yaklaşımla sıkı biçimde bağlıdır. Kavramlarının ortaya çıkışı sonrası bunların pratikle sınanması yoluyla karşı karşıya kaldığı belli tehlikeleri bertaraf etmesi de tedbiri yaşam’a dayanan yönteminin parçasıdır.
Başlangıç Yerine Son Söz
Peki en başta kaydettiğimiz gibi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni benzerlerinden farklı kılan temel özelliklerinden biri eylemini teorize etme kabiliyeti ise özgürlük sosyolojisinin eylemi yaşanmadan teorisi nasıl oluşacak? Bu ilk etapta totolojik bir önerme gibi görünebilir ancak anlamlı bir sorudur. Öcalan manifestosunda özgürlük ile sosyalizmi birbirinin yerine kullanarak, antropolojik ve ontolojik kazanım olan varlığın mücadele ile kazanıldığını, sosyolojik kazanım olan özgürlüğün inşasına ise reel sosyalist ideolojik kavrayışın imkân vermediğini belirtir (s. 124). O halde bu belirleme sorumuza yanıt olasılığı sunar: merkezinde iktidarın olduğu reel sosyalizmin, radikal demokrasiyi merkeze alan ‘demokratik komünalite programı’ (s. 130) ile yer değiştirmesi özgürlük eylemini ve teorisini yaratma kabiliyeti doğurabilir. Öyle ya, Kürdistan’da sıkı biçimde birbirine bağlı olan yaşam ve ölüm deneyimi bu kabiliyeti ortaya çıkarma potansiyeline ziyadesiyle sahip. Yarım asırdır sömürgeciliğe karşı süren özgürlük mücadelesinin şekillenmesinde devrimcinin ölümü sanıldığı gibi sadece Kürt Özgürlük Hareketi’ni, devrimcisini ve siyasal habitusunu değil; Kürdistan toplumsal alanını, kültürel, ekonomik ve sembolik habitusu kadar gündelik yaşamını ve eylemini derin biçimde etkilemiş ve biçimlendirmiştir. Öcalan’ın deyimiyle ‘varlığın bu değerler üzerine inşa edilmiş’ (s. 147) olması hasebiyle özgürlük eyleminin gevheri de deneyimi de varlığı kesinleşen “xwe”de ve “xwebûn”dadır.
Dipnotlar:
Yoruma kapalı.