Kadın sosyalizmin tohumudur. Bu hakikati görebilmemiz için insanlık tarihinin gelişim sürecine bakmamız bize önemli bir ufuk açabilir. Mevcut kadın statüsü ve kadına biçilmiş rol, hakikatin tamamen ters yüz edilmesi olup, kimlik hırsızı (erkeklik) tarafından kendini hakikatmiş gibi ikamet etmesinin sonucudur. Kimlik hırsızının kendini hakikat olarak kabul ettirmenin yegane yolu kadın kimliğini çalıp, kadını kimliksizleştirmede görmüştür. Kendi varlığını kadının yokluğu üzerine inşa etmiştir. Kadını tutsak edip hakimiyeti altına almış, sömürgeleştirmiştir.
“Kadın kafese (erkek hakimiyetindeki eve) alınan kanarya misalidir. Belki sevimlidir ama tutsaktır. Kuş bırakıldığında nasıl arkasına bakmadan uçar giderse, eğer kadın biraz bilinçlenir ve gideceği özgür bir yeri olduğunu bilirse, kaçamayacağı ev, saray, zenginlik, güç ve insan kişiliği yoktur. Hepsinden kaçma potansiyeli vardır. Hiçbir varlık kadın kadar tutsaklığa (özgür gelişmenin objektif ve subjektif koşullarını bastırma ve yok etme) mahkum edilmemiştir. Tüm toplumsal tahlillerin tutmaması, plan ve programlarının yürümemesi, insanlık dışı gelişmelerin de ortaya çıkmasının da kadının kölelik düzeyi ile bağlantısı vardır. Bu nedenle kadın çözümü, özgürlüğü ve eşitliği sağlanmadan hiçbir toplumsal olgunun yetkin çözümü ve özgürlüğü ve eşitliği sağlanamaz” (Abdullah Öcalan). Bunun en büyük nedeni de insanlık tarihinde kimlik hırsızının egemenliği süresi tüm bu insanlık tarihinin sadece %2’si olmasıdır. Geriye kalan %98 sürede kadının tanrıçalık vasfı ve kutsallığı söz konusudur. Kimlik hırsızının egemenliği insanlığa ve tüm gezegenimize tahakküm, savaş, kan, sömürü, gözyaşı, tecavüz, talan ve daha sayılamayacak kadar kötülük getirmiştir. Egemenlik öncesi ise eşitlikçi, paylaşımcı, doğaya karşı değil doğayla bütünleşen bir insanlık süreci vardır ve bu kadın eksenlidir. Şimdi bu tarihsel akışa kısaca bir göz atalım.
Kadının Belirleyici Olduğu Süreç
Yaşamak için yürütülen temel faaliyet, toplayıcılık ve avcılık. Bu dönemde erkek, yaşamını toplayıcılığın yanında daha çok avcılıkla sürdürmektedir. Bu uğraşın erkek kişiliği üzerine çok büyük etkileri vardır. Avcılıkla uğraşmasından doğayı gözlemlemektedir ancak insanın avını yakalayacak pençesi, boynuzu ya da keskin dişleri yoktur. Bu nedenle bazı silah tekniklerini geliştirmek durumundadır. Avını sürekli takip ettiği için hareketlidir. Fiziken güçsüz olması, grup olarak hareket etmenin ve teknik geliştirmenin yanı sıra planlama ve taktik yaparak avlanmaya başlar. Plan ve taktiklerle avını tuzağa düşürmeyi başarır. Bu durum tasarlama gücünü geliştirir. Fiziki yapısının güçlü olması da avcılık uğraşmasından kaynaklanır.
Kadın ise toplayıcıdır. Kadının çocuk doğurması onun toplayıcılıkla uğraşmasında belirleyici bir etkendir. Gerek gebelik sürecinde gerekse çocuğun gelişme aşamasında ona bakmakla kendini yükümlü hissettiği için hareketliliği sınırlıdır. Bu nedenle çevresindeki meyve ve otlarla beslenmektedir. Hareket alanının dar olması hayvanları ve doğayı daha düzenli gözlemlemesine vesile olur. Bitki ve hayvan varlıkları üzerinde gözlemleri güçlenir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişkilere baktığımız zaman grup olma zorunluluğu ve cinselliği aşan bir birlikte yaşam yoktur. Ancak var olan birliktelik ile gelişen bazı farklılıklar belirginleşmiştir. En temel fark kadının doğurganlığı ve bu doğurganlığı anlam verilmediğinden kadına atfedilen bazı özelliklerdir. Kadının çocuk doğurabilmesi, türünü sürdürecek varlığı dünyaya getirmesi ve doğadaki diğer canlılarla yavrularını gözlemlediğinde yavrusunu büyütme zorunluluğu hissetmesi ve çocuğuyla ilişkisi bir sorumluluğa dayandığı için kadının duygularında muazzam bir gelişme görülür. Bir canlının yaratılmasında payını görmeyen erkekte ise durum farklıdır. Erkek kendini çocuktan sorumlu görmemektedir. Bunu kadındaki doğa üstünlüğüne bağlamaktadır. Doğada kanı akan canlıların öldüğünü görürken, kadının ölmeyip yaşamını sürdürmesine ve hatta yaşam vermesine tanık olur. Bu durum, kadının doğaüstü ve kutsal olması fikrini perçinler. Kadına affettiği kutsallık gebelik sürecinde daha da artmaktadır.
Erkeğin, temel varlık nedenini bir canlının öldürülmesine bağlanması, sürekli öldürmesi ve ölümlere tanıklık etmesi, ölümlere karşı doğal bir yaklaşımın gelişmesine neden olur. Yine avcılıkta geliştirdiği şiddet araçları, kişiliğinin oluşmasında temel bir etken olmuştur. Elbette fiziki farklılıklara üretim biçimlerinin farklı olması da eklenince kadın-erkek arasındaki karakter farklılaşması belirginlik kazanır. Kadın, toplayıcılığa dayalı olarak doğayla bütünleşme yanı ağır basan bir kişilik kazanırken; erkek avcılık nedeniyle şiddet yanı ağır basan, doğanın karşısında duran bir kişilik kazanmıştır. Yine kadının kolektif hareket tarzı, örneğin vahşi hayvanlardan korunma tarzı ağırlıklı olarak öz savunma yönünde şekillenirken; erkekte saldırma, yok etme öne çıkar. Kadın aynı nedenle içinde bulunduğu toplulukla uyumlu hareket etme temelinde ilişkilenirken; erkek, avcılığın gerektirdiği biçimlerde kısmen kolektif hareket etmiş olsa da giderek avcılığın yarattığı şekillenme, sonraki aşamalarda ön plana çıkan bireyciliğin de temel faktörü olmuştur. Bu gerçeklik sonucu, erkeğin kadını kutsamasının yanı sıra, kadının hayat veren, kolektif ve paylaşımcılığı karşısında sürekli bir kompleks yaşaması durumunu ortaya çıkarmıştır.
Kadının çocuk doğurma ve büyütme ihtiyacı ancak yerleşik koşullarda daha rahat gerçekleşebilir. Uygun bir iklim, bitki ve hayvan varlığı bu ihtiyaçla birleşince, evcilleşen temel koşulları oluşmaktadır. Toplayıcılık sanatı birçok bitki ve ağaç meyvesi, yiyecek ihtiyacını giderebilmektedir. Dağ koyunu ve keçisinin evcilleştirilmesi yün, süt ve etleriyle ihtiyaç gidermeyi daha da zenginleştirmektedir. Olgunlaşan koşullarla beraber takniksel anlamda devrimsel gelişmeler yaşanmaktadır. Gelişen bu maddi yaşamın ve koşulların değerlendirmesinde kadın eksenli bir düşünce ve inanç gelişmektedir. Doğa ile ilk olarak üretici temelde ilişki kuran kadındır. Bitkiler ve hayvanlar üzerindeki gözlemleri sonucu elde ettiği bilgi, doğurganlığı onun objektif koşullara müdahalesinde belirleyici olmuştur. Bu müdahale sonucunda daha güçlü örgütlüğün yakalandığı grup yaşamanın açıldığı zemin yaratılır. Bu eylem gelişirken erkeğin de toplumsallaşmaya kadın tarafından katılışı gerçekleştirilir. Esasında bu gelişmelerin sonucunda kadın, sosyalizmin nüvesi olan komüne geçişi sağlamış; kadın-erkek ikilemi üzerinden değil, kadın-erkek iklimi perspektif ile şekillendirilmiş özgürlüğü, eşitliği ve paylaşımı esas almış diyebiliriz. Mitolojilerde de bunun ifadesini en yalın haliyle görmek mümkündür. İsis’in ekmeği pişirerek Osiris’e vermesi ve Osiris’in bu ekmeği yemesi, özünde erkeğin kadın tarafından toplumsal yaşama çekilmesidir. Çünkü ekmek, emeğinle üretimin ortak yaşamla ortaya çıkan bir değeridir. Osiris’in bu ekmeği yemesi ise kadının gerçekleştirdiği yaşama erkeğin katılımını ifade eder.
Bu süreç üretim ve toplumsallaşma da eşitliğe dayanan kadın eksenine bir süreçtir. Kadının üretimde ve yönetimde belirleyici olduğu süreçtir.
Sümer kaynakları bu kültürün ilk şehir siteleri kurulduğunda da etkili olduğunu, varlığını güçlü bir biçimde sürdürdüğünü göstermektedir. Tanrıça İnanna (Uruk tanrıçası) etrafındaki mitolojik örüntü oldukça öğreticidir. Özellikle erkeğin egemenlik tırmanışı karşısındaki direnişi önemli bir veridir. Kadının hangi uygarlığa sahip olduğunu tanrı Enki’ye karşı güçlü bir biçimde savunmaktadır. Kendisinin 104 ME’ye (dönemin kavram ve icatları) sahip olduğunu, Enki’nin bunları hileyle kendisinden çaldığını, geri vermesi gerektiğini şiirsel bir dille anlatmaktadır. M.Ö. 3000’lere kadar dayanan bu mitolojik anlatım aslında Sümer uygarlığının ardındaki kadının rolünü çarpıcı bir biçimde göstermektedir. Ayrıca İnanna köken olarak eski dağ tanrıçası Ninhursag’a bağlanmaktadır. Ninhursag etimolojik olarak (Nin: tanrıça, hur-kur: dağ, sag: bölge) dağ bölgesinin tanrıçası anlamına gelmektedir.
Bu süreçten başlayan bir mücadeleye, çatışmaya şahitlik edilmektedir. Bir gezegenin güneş ekseninden çıkıp başıboş savrulması gibi, erkek de yörüngeden çıkmıştır. Erkeğin karakterinin büyük ölçüde oluşmuş olan avcılık temelli şiddet, öldürme, tuzak kurma, pusuya düşürme gibi etkenler kastik katil topluluğunu ya da tanrı-krallar topluluğunu ortaya çıkartmıştır. Devlet dediğimiz organizasyon işte bu katilin ürünüdür. Anlaşılacağı üzere sanıldığının aksine tarih sınıflar arası savaşı değil kasik katil erkek yönetimindeki devlet ve kadın eksenli komün savaşı olarak önümüze çıkmaktadır. Kastik yapı baskıya dayalı kurumsal bir organizasyondur. Erkeklerden oluşan avcı grubu, zorbalığa dayalı bir kasta dönüşerek bu organizasyonu yönetmiştir. Avcı erkek hayvan öldüre öldüre kendini amansız bir katile dönüştürmüştür. Ana-kadın etrafında oluşan komüne baskı düzenleyerek talan eder. (Bunu Gılgamış Destanı’nda görmek mümkündür) Kadınları sadece cinsel obje olarak kullanmak için, çocukları da kendi toplumsallığını büyütmek için köleleştirir.
Sosyolojik Doğası Sosyalizm Olan Kadın
Sümerlerin yaradılış mitinde rastladığımız (ve devamında İbrahim’i dinlere de geçen) kadının erkeğin kaburgasından çıktığı efsanesi tamamen hakikati ters yüz etmek amaçlıdır. Kadının doğurganlık yetisi yani hayat verme gücünü hazmedemeyen erkek, günümüz kavramlarıyla değerlendirirsek, tamamen bir algı mühendisidir. Asıl hayat verenin erkek olduğunu kanıtlama amacıdır. Zira erkeğin hayat verme gibi bir yeteneği, gücü yoktur. Bu durum kadın karşısında erkeğin hazımsızlığının çok büyük etkisi olmuştur. Öte yandan hayat veremediği halde nasıl tanrı olma iddiasında bulunacaktır?
Yine Sümer tabletlerinde karşımıza çıkan üçgen şeklindeki ideogramın üç anlam birden taşıması incelemeye değer bir veridir. Bu sembol kadın, köle ve dağ anlamını taşımaktadır. Algı mühendisliğini burada da açıkça görmekteyiz. Kastik katil yapının dışında kalan kadın eksenli komünün dağ çeperlerinde olduğu biliniyor. Gılgameş‘in de kuzeydeki dağlara seferler düzenlediği, oradaki toplulukları katlettiği, kadın ve çocukları köleleştirdiği zaten itiraf mahiyetindedir. Dağ ve kadına (yani komüne) saldırması, köle yapılması gereken bir yapı olarak bakmasındandır. Kastik katilin saldırıları, kadının eve kapatılması, komünün tasfiyesi ile ilgilidir. Kastik katil kendini tanrı-kral ilan etmiş, anacıl topluma savaş açmıştır. Tanrıça tapınaklarını da “Musakkadime” dönüştürmüştür. Anacıl kadın komünü, kastik katile direnir. Ancak Zerdüşt ve İbrahim’i gelenek kadını komünden kopararak özel eve kapatmıştır. Neticede bir dönem kapanırken, kadın ve toplum üzerinde çok büyük bir değişime yol açan kırılma gerçekleşmiştir. Kadının komün devrimi diyebileceğimiz devrime karşı, bir karşı devrim denebilecek ataerkilliğe geçiş gerçekleşmiştir. Erkeğin mutlak egemenliği, kadının köleliği, çok seslilik yerine tek seslilik hakim olmuştur. Savaşçı, iktidarcı, fetihçi, öldürme, doğayı talan ve tahrik etmek kültürü yani kastik katil artık devlet olarak kurumsallaşmıştır.
Zerdüş ve İbrahimi gelenek ise, kastik katilin kendi içinde bir dönüşüm yaşayıp kadına karşı tüm bu yaşananları “Tanrı emri” olarak yaşamsal hale getirir. Kadına karşı uygulamalar artık Tanrı’nın kutsal emrine bağlanır. Hz. İbrahim’le Sara ve Hacer arasındaki ilişki figürü yeni dinin erkek üstünlüğünü onaylamaktadır. Hz. Musa’nın kız kardeşi Mariam arasındaki sert ilişki, kadının toplum içindeki statüsünün de ortaya koyar. Kadınlara hiçbir görev yoktur. Zaten Mariam ile kavganın nedeni de budur. Her şeye rağmen kadın direnmeye devam etmektedir. “Kadın elinin hamuruyla erkek işine karışmamalıdır” deyimi o dönemden kalmadır. Davut ve Süleyman döneminde kadın artık hediyelik eşya gibi hediye edilmektedir. Kadına yönelik karalamalara dinde alet edilmiştir. Havva Adem’i baştan çıkarmış, cennetten kovulmasına neden olan ilk günahkardır. Âdem’in tanrısına boyun eğmeyen Lilit, şeytanı esas almış, onun arkadaşı olmakla suçlanmaktadır. Yine algı mühendisliği devam etmiş ve kadının erkeğin kaburgasından çıktığı iddia edilmiştir. Önceki dönemin hemen tüm mitolojik kodlamaları dinsel karalamalarda yerini bulmuştur.
Hazreti İsa döneminde ise Meryem figürü her ne kadar oğul tanrının annesi olsa da kendisinin tanrısal hiçbir ilişiği yoktur. Tanrıça Ana’nın unvanı kendini, sessiz, ezik, gözü yaşlı, günahkar bir anaya bırakmıştır.
Hz. Muhammed ile İslamiyet döneminde kadının kazandığı yeni statü çöl kabile kültüründeki ataerkil kültürüne göre belli bir olumluluk gösterse de özünde İbrahimi kültürü esas almıştır. Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifeler arasındaki iktidar savaşına karıştığında kaybedecektir. Kadınlığın değerini büyük bir acıyla öğrenir ve “ya Rabbi beni kadın doğuracağına taş parçası kılsaydın” diyecektir.
Kadını karalama kampanyası sadece mitoloji ve dinlerde de sınırlı değildir. Bu kampanyanın bir de entelektüel yanı vardır. Kastik katil sistemine teslim olmuş her erkek zihniyeti (biyolojik olarak kadın-erkek ayrımı olmaksızın) bu kampanyanın gönüllü yürütücüsü, destekçisi ve işbirlikçisi olmuştur. Kast katilinin tekeline girmiş, değirmene su taşımış olan bilim insanları, felsefeciler ve sanatçılar bu konuda söz birliği yapmıştır. Pisagorcu felsefe erkeği iktidar, düzen ve tam olmakla tanımlarken, kadını bu niteliklerin tam karşısına oturtmuştur. “Kadın = düzensizlik, belirsizlik ve eksik olma” olarak tanımlanmıştır.
Aquinolu Thomas; “kararsız tutkularına kolayca kapılıp peşinden gitmeye hazır, erkeklere kıyasla düşünme yeteneği baştan kusurlu ve aşağı “olarak tanımlıyordu.
Müslüman filozoflardan Buhari de aynı şekilde “akıl yönünden eksik” olarak tanımlıyordu. İmam Gazali ise “nefse benzer, yularını gevşetirsen serkeşleşir, seni ardından sürükler; sıkı tutarsan ona sahip olursun” der.
İlginçtir Arthur Schopenhauer; “kadınlar, doğaları gereği itaate mahkümdürler” der. Aristoteles; erkeği aktif, dişiyi pasif olarak adlandırır. Ona göre dişi “sakat edilmiş erkektir” bunlara Darwin’i, Rousseau’yu ve daha nicelerine ekleyebiliriz.
Kastik katilin oluşturduğu düşünce yapısı her döneme özgü bir şekilde maske değiştirmiştir. Mitolojilerin tanrıları, kent devletlerin tanrı-kralları ve rahipleri, İbrahimi dinler peygamberleri, sonraki dönemlerin imparatorları, kralları, tiranları; entelektüel dünyanın felsefecileri, bilim “adamları”, sanatı, medyası ve tüm özel savaş aygıtlarıyla tarih boyunca kadına karşı sistematik bir şekilde ideolojik saldırılar hiç kesintiye uğramadan sürmüştür. Bu kadar amansız ve zalimane saldırıların altında yatan neden, kadının saldırılar arasında boşluk bulup toparlanma ihtimalinin gerçekleşmemesi içindir. Özünde saldırıya uğrayan kadın şahsında tüm toplumdur. Kadının bastırılması, susturulması toplumun susturulması demektir. Kadının özgürlükçü, eşitlikçi, paylaşımcı doğası açığa çıkmamalı, örgütleyici gücüyle buluşmamalıdır! Bu nedenle saldırılar amansız ve kesintisiz olmalıdır. Kadın etrafında ve onun ekseninde gelişen toplum tarafından geliştirilen tüm değerleri erkeğin kendisine mal etmesi kadını kimliksiz, mirasız ve dolayısıyla da tarihsiz bırakmıştır. Ana-tanrıça kültürü yok edilmek, sistematik bir biçimde bastırılmak istenmektedir. Erkek egemen kültür, kadının duygularını, düşüncelerini, fiziğini köleleştirmiştir. Kadının yaşam biçimi, davranışları, ses düzeni, giyimi, çocuk büyütme tarzı erkek egemen sisteme hizmet eder tarzdadır. Kadında kölelik kültürü, sistemli ve planlı olarak geliştirilmektedir. Daha çocuk yaşta eline oyuncak bebek, tabak, çanak gibi şeyler verilerek, gelinlik giydirilerek, evcilik oynatılarak ve kendisine büyüdüğü vakit yapacağı görevler benimsetilecektir. Ayıplanacak, utandırılacak ve suçluluk duygusu aşılanacaktır. Eğitim görmesi gereksiz görülecek, eğitim görecek olsa dahi erkek egemen ideoloji temelinde gerçekleşecek ve bu ideoloji ona benimsetilecektir. Ders kitaplarında ilk olarak öğretilen şey “aile” olacaktır. Aile bireylerinin (anne-baba) görevleri sıralanacaktır. “Anne, evin temizlik ve düzenini sağlar, yemek yapar, çamaşırları yıkar, çocukları giydirir. Baba ticaretle uğraşır kazandığı paralarla ailenin ihtiyaçlarını giderir” denilerek gelecekteki kendisine rol ve konumu hatırlatılır.
Kadın eve hapsedilmeli, iyi bir kul, cefakar bir anne, fedakar bir “karı” olmalı! Baba evinde “milletin karısı, koca evinde ise elalemin kızı” diye kimliksizleştirilmeli ama asla kata kendi olmamalıdır. Aksi takdirde onu bekleyen sonuç fiziksel şiddet, cinsel şiddet, psikolojik şiddet ve en nihayetinde ölüm olacaktır. Erkeğin beğeni ölçülerine uyacaktır! Uymak zorundadır. Örneğin Uzakdoğu denilen Asya’nın bazı yerlerinde daha küçük yaşlarda ayakları ve göğüsleri kalıplara alınacak ve erkeğin beğeni ölçüsüne göre şekillendirilecektir. Milyonlarca kadın bu şekilde sakatlanacak, bir daha yürüyemez hale gelecektir. Günümüzde ise erkeğin beğeni ölçüleri popüler kültür ile yaygınlaştırılıp kozmetik ve plastik cerrahi yöntemlerle bu gerçekleştirilmektedir. Bu durumun ismine ancak erkek faşizmi denilebilir. Nasıl ki Hitler’in meşhur doktoru, sarışın ve mavi gözü olmayan çocuklar üzerinde deneyler yaparak onları Hitler faşizminin beğeni ölçülerine göre sarışın, mavi gözlü yapmaya çalışırken binlerce çocuğun kör olmasına, sakat kalmasına neden olduysa erkek faşizminin inceltilmiş yöntemlerle bunu yapması da tamamen aynı saiklerledir.
Görüldüğü gibi ekilen erkek, biçilen ise yaklaşık binlerce yıldır savaş, ölüm, işgal, sömürü, soykırım, tecavüz ve akla gelebilecek tüm kötülükler olmuştur. İnsanlığın son binlerce yıllık tarihi savaşlardan ibarettir. Bir karaçalı ekilmiştir. Bu karaçalının gölgesindeki her şey kurmaktadır. Kadını erkeğe, erkeği kadına düşman, doğayı talan etmektedir. Eğer kastik katilin oluşturduğu ve günümüze dek süregelen bu sistemin felsefesini bir sloganla formüle etmek istersek; “zilm, zilam, zordarî” diye tanımlayabiliriz.
Kadın ulusu üzerindeki saldırı, insanlık tarihi boyunca görülmemiş düzeyde olmasına rağmen, hakikat her çağda, her dönemde bir şekilde kendini görünür kılmıştır. Zira hakikat her daim görülmek, bilinmek ister. Kadının komünü yani kimliğini, eşitliği, paylaşımı ve özgürlüğü savunma mücadelesi her zaman ve mekanda sürmüştür. Hakikat bazen bir birey şahsında görünür olmuş, bazen de bir ulus olarak. Bazen bir sanat eseri, bazen de bir şiir olarak. Bazen kulaktan kulağa aktarılan bir efsane bazen de bir destan olarak. Bu mücadele mitolojilerde İnanna, İştar, Tiamat, İsis olmuş; İbrani dinlerde Havva, Lilit, Mariam, Ayşe, Hatice olarak devam etmiş. Sonraki süreçlerde de kadının bu kararlılığı sürmüş, hakikat kendini güçlü bir şekilde göstermeye devam etmiştir. Zaman gelmiş Clara Zetkin şahsında görünürlük kazanmış 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olmasına vesile olmuştur. Bazen Rosa lüksemburg olmuş “Ya Sosyalizm ya da Barbarlık“ demiştir. Yeri gelmiş Olympe de Gouges olmuş giyotine gitmek pahasına kadının özgürlük ve eşitlik hakkını savunmuştur. Kadına üzüntünün reva görüldüğü bir sisteme isyanını; “Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim” diyen Ulrike Meinhof bu uğurda canını bedel olarak verecektir.
Bu gelenek her daim daha da güçlenerek süre gelmiştir. Hakikat kendini en güçlü biçimde günümüz dünyasında göstermektedir. Kadın eksenli komünün, erkek egemenlikli devletle mücadelesi farklı bir boyuta taşınmış, çok daha kararlı bir biçimde hayat bulmuştur. Kaybedilen şey, kaybedildiği yerde aranmaktadır. Tarihin başlangıcı olan Devlet-Komün mücadelesinin ilk mekanı olan Mezopotamya, bugün yine kadın özgürlük hareketinin öncülüğünde Sakine, Zekiye, Zilan, Beritan ve yüz binlerce kadının “Jin Jiyan Azadi” felsefesiyle bedel vererek; özgür, eşit ve paylaşıma esas alan mücadelesine şahitlik etmektedir. Sosyalizmi en basit anlamıyla özgürlük, eşitlik ve paylaşım olarak tanımlarsak; kadın doğasının sosyalizm olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Abdullah Öcalan; “Gerçek sosyalizm, kadınla ancak özgür yaşam temelinde inşa edilebilir. Sosyalizmin önceliği kadınla mutlak özgür-eş yaşam (Özgür-eşit yaşam) düzeyinde tutturmayı gerektirir” diyerek, sosyalizmin ancak kadınla olabileceğini ortaya koymuştur.
Sonuç olarak; binlerce yıldır önce zorla ve tahakkümle erkeklik ekildi ve bu süre içerisinde insanlığın biçtiği hep savaş, talan, sömürü, tecavüz ve binbir çeşit kötülük oldu. İnsanlığın tekrardan özgür, eşit, paylaşımcı, savaşsız, sömürüsüz, tahakkümsüz ve refah içinde yaşamasının yegane yolu kadındır. Kadının tekrardan tanrıça düzeyinde görevini yani insanlığı bir arada özgür ve eşit biçimde örgütleme görevini yerine getirebilmesidir. Kadın ekildiği taktirde biçilecek olan sosyalizmdir.
Yoruma kapalı.