Birinci dünya savaşı sonrası dünya genelinde değişimler yaşandı. Tarihte imparatorlukların yıkılıp yerlerine ulus-devletlerin kurulduğu savaş olarak da bahsedilir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorlukları yıkılıp yerine onlarca yeni devlet kuruldu. Kurulan bu devletlerin formu ulus-devlet. Ortadoğu’daki ulus-devletler de daha çok Osmanlının yıkılmasıyla inşa edildiler. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devlet olarak Osmanlının mirasını devir alıp yoluna devam ederken, Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Ürdün, Arabistan, Yemen, Mısır… gibi bir çok bağımsız devlet veya mandater rejimler kuruldu.
Avrupa’da Fransız Devrimi ile başlayan ulus-devlet modeli, milliyetçiliğin etkisiyle “her ulusa bir devlet” mantığı ile gelişti. Uzun süreli mezhepsel ve ulusal savaşlar sonrası Avrupa devletler haritasi şekillendi. Avrupa 30 yıl savaşlarından sonra Westfalia Antlaşması ile hem mezhepleri tanındı hem de ulusların devletleşmesinin yolu açıldı. Avrupadakilerin tersine Ortadoğu’daki hiç bir ulus-devlet bizzat ulusların ve halkların mücadelesi sonucu kurulmadı. Batıdan Doğuya ihraç edilen ulus-devlet modeli, hegemonik iktidar güçlerinin planları dahilinde gelişip serpiştirildi. Avrupa’da rönesans, reform, aydınlanma ve sanayi çağı ile yeni oluşumların yolu açılırken, Ortadoğu’da daha çok bu süreç Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya gibi Avrupalı devletlerin müdahaleleri sonucu gelişti. Kendi tarihsel işleyişinde değil de dışarıdan müdahaleler ile yeni oluşumlara zemin hazırlandı. Yaklaşık yüzyıl boyunca bu devletler (Fransa, İngiltere, Rusya) Osmanlı üzerinde (Osmanlı için hasta adam tanımı yapılıyordu) çeşitli operasyonlar yapıp inançsal, mezhepsel, etnik, kültürel ayrılıklar inşa ettiler. Bu operasyonları yapmanın en uygun zemini de milliyetçilik ve ulus-devleti Ortadoğu’ya ihraç etmekti.
Türkiye, Irak, Suriye, Mısır gibi devletler her ne kadar ulus-devlet olarak adlandırılıp ona göre anayasal bir çerçeveye kavuşturulsa da esasında imparatorluğun küçük bir modeli durumundaydılar. En homojen denilen Arap ülkelerinin içinde bile birçok farklı inanç ve toplumsal grup vardı. Örneğin küçücük Bahreyn’de aşiret, kabile ve mezhep açısından onlarca farklı topluluk yaşıyor. Suriye, Türkiye, Lübnan gibiler cumhuriyet olarak kurulurken (Fransa’nın etkisinde olanlar) Irak, Ürdün, Arabistan gibi devletlerde (İngiltere etkisinde olanlar) krallık gelişti. İran tarihsel kökenleri üzerinden gelişmeye devam ederek 1979’a kadar Şahlık olarak devam etti. Ortadoğu’daki ulus-devlet modeli hiç bir zaman Batı tarzı olarak gelişmedi. Batı geliştirdiği icadın çok iyi farkındaydı, onun için içte dengeleyici mekanizmalar da geliştirdi. Doğuda ise tarihsel-toplumsal hakikate zıt olan bu yapının inşası kadar devamı da şiddete ve ideolojik karşıtlığa dayalı gelişti. İnşası böyle olunca değişim-dönüşümü de zor gerektiren bir durumu açığa çıkardı.
Son yüzyıllık döneme bakıldığında, Ortadoğu ulus-devletlerinin dünya genelinde yaşanan sistemsel değişimlere tepkilerinin daha çok konjonktürel ve kendi hinterlandını genişletme biçiminde gerçekleştiği görülecektir. Sistemsel ve paradigmatik bir değişiklikten ziyade ortaya çıkan koşulları iktidardaki zümrenin lehine olacak biçimde ele alma var. İktidardaki zümre bunu iki şekilde gerçekleştiriyor; içte otoriterleşme ve dışa genişleme şeklinde olmaktadır. İçte gelişecek tepkileri bastırmak için dış saldırıların üzerinden propaganda yaparak daha sıkı önlemler geliştiriyor. Demokratikleşme ile birlikte iktidardan düşeceğini anlayan her hizip-parti otoriterliğe başvuruyor. Toplum içinde istihbari ve polisiye milis güçleri oluşturarak, muhalefeti suçlayacak, sürekli zan altında bırakacak ‘dış güçlerle işbirliği yapma propagandası’ gibi taktik ve stratejilerle iktidar otoriterleşmenin meşruiyetini inşa ediyor. İkinci olarak hegemonik güçlerin saldırılarından korunmak için çatışma alanlarını olabildiğinde kendi sınırlarınının dışında kurguluyor. Özellikle komşu devletlerin iç işleyişi üzerine oynayarak dıştan gelecek tehlikeyi başka alana yöneltme stratejisi izlenir. Türkiye ve İran’ın en temel stratejileri bunun üzerine kurulu. Hafız Esad da bu stratejiyi izlemişti. İsrail’in saldırılarından daha fazla zarar görmemek için savaşı Lübnan içine taşıdı. Lübnan’da çoklu cepheler açarak uzun bir süre Hafız Esad kendi rejimini devam edip daha da güçlendirdi. Beşar’ın en büyük hatası (anti-demokratik ve zorba yönetim modeli olmasının dışında) diğer güçlerin savaş ve çatışma zeminlerini Suriye’ye taşımalarına izin vermesiydi.
Arap Baharı ve Suriye’nin Durumu
2011 Arap Baharı ile birlikte Deraa ve Hama gibi kentlerde Müslüman kardeşler öncülüğündeki muhalifler gösterileri sivil tepkinin ötesine taşıyarak silahlı çatışmaya dönüştürdüler. İlk başta kitlelerin sivil demokratik tepkileri dile getirilirken kısa sürede silahların devreye girmesiyle, demokratik ve özgür bir sistem inşa edilme taleplerinden çok iktidarın el değiştirmesi talepleri yükseldi. Katar’ın finanse ettiği Müslüman Kardeşlerin Suriye temsilcileri “Alevi iktidarına karşılık Sünni iktidarı” hedefiyle Esad’a karşı savaş pozisyonuna geçtiler. Bu durum hem bölge devletleri için hem de merkezi hegemonik iktidar için yeni fırsat ve olanaklar yarattı. Suriye iç savaşının sonuçlanma biçimi aslında Ortadoğu için öngörülen çözüm modeli olacaktı. Küçük bir ülke olmasına rağmen tüm bölgesel ve küresel güçleri doğrudan veya dolaylı olarak etkileyecek bir pozisyona gelinmişti.
Suriye’deki gelişmeler bölge devletleri için birkaç açıdan yeni bir durum oluşturdu:
Birincisi, Türkiye, bölgede hegemonyasını pekiştirmek amacıyla neo-osmanlıcı politikalarını hızla hayata geçirmek için yeni taktik ve stratejiler izledi. Ortadoğu’nun yeniden dizaynında yer alabilmek için askeri ve siyasi değişiklikler yaptı. MİT’in yapısını komple değiştirdi. Askeri şirketler kurdu. Bu şirketler eliyle paramiliter grupları yönetme ve kullanma stratejisini benimsedi. Suriye’de eğit-donat projesinin pratik-askeri görevini üstlendi.
İkincisi, İran Şia mezhebinin hilalini (Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Yemen, Azerbaycan, İran) birleştirmek ve Ortadoğu’nun hegemonu olmak için Suriye başta olmak üzere birçok ülkeye milis güçler gönderdi. Siyasi olarak Suriye’yi destekleyen İran, askeri ve lojistik destekte bulunarak binlerce milis gücünü Suriye’ye kaydırdı. 2007 yılında kurulan ve doğrudan dini lider Ayetullah Ali Hamaney’e bağlı Kudüs Gücü tüm Ortadoğu ülkelerinde Şia mezhebine mensup yönetim ve hareketlere doğrudan destek olmaya başladı. Kudüs Gücü özel olarak dış operasyonlar için kurulmuş bir mekanizmadır. İran, Suriye üzerinden rahat bir biçimde vekil güçlerine ulaşma imkanı yakaladı.
Üçüncüsü; Arap sermayesi Batı yanlısı bir tavır takınıp batıya entegre politikaları yürüttü. Filistin davasını bir tarafa bıraktı. Batı’nın Ortadoğu politikalarına paralel biçimde Selefi örgütleri destekleyerek devletlerin dış müdahaleye açık hale getirilmesinde defacto rol oynadılar.
Dördüncüsü; İsrail Ortadoğu’nun bu fiili durumundan en çok faydandan devlet oldu. Arap devletleri ile Abraham Protokolleri kapsamında antlaşmalar yapıp aralarındaki çelişkileri azalttı. 7 Ekim 2023 yılında Hamas İsrail’e saldırdığında da bu politikanın gereği olarak temkinli yaklaştılar. İsrail bu ara dönemde Ortadoğu’nun yeni hegemon gücü olmak için bir taraftan siyasi-ticari anlaşmalar yaptı diğer taraftan da yeni askeri planlamalar geliştirdi. Suriye’de rejim değişikliğine gidilmesinde de en etkili olan güç İsrail oldu.
Küresel güçler açısından ise şöyle bir durum gelişti.
Birincisi: Merkezi hegemonik iktidar yüzyıl sonra tekrardan Ortadoğu’nun yeniden dizaynında söz sahibi olmak için Ortadoğu’ya geri döndü.(2.Dünya savaşı sonrası fiili bir çekilme olsa da siyasi olarak hiç çekilmedi.) Fransa ve İtalya Libya’ya: ABD ise Suriye ve Irak’ta kalıcılaştı. Afganistan ve Irak müdahaleleri ABD ve NATO için olumsuz sonuçlar doğurmuştu. Suriye’de Esad karşıtlığı ve El-Kaide türevli DAİŞ ve benzeri örgütlerle mücadele adı altında yıpranan imajını yeniden tesis etmenin yollarını döşedi. Bir yandan Esad karşıtı muhalefeti örgütleyip destekledi, diğer taraftan DAİŞ (IŞİD) ile mücadele adı altında merkezi hegemonik iktidar Ortadoğu’da kalmak için meşruiyet zemini oluşturdu. ABD ve NATO DAİŞ ve bölge devletlerinin çürümüş rejimleri karşısında varlıklarını kabul etmek için bir ‘zorunluluk’ oluşturdular: DAİŞ ve Esad olacaklarına ABD ve NATO’nun olması daha hoş karşılanacaktı.
İkincisi; Çevre konumunda olan Rusya, Sovyet sonrası dağılan gücünü toparlamak için, Suriye’de merkezi hegemonik iktidar karşısında olan tüm çevrelerin adına hareket etti. Sadece Suriye’de değil Irak, Libya vb. yerlerde sürekli ABD ve NATO politikalarının karşısında yer aldı. Suriye’de de Esad ve İran müttefiki olarak sahada operasyonlar yürüttü. Rusya’da güçlerini kalıcılaştırmak için Suriye’de oluşan durumu kullandı.
Sonuç itibariyle Suriye hem bölgesel hem de merkezi hegemonik iktidarların güç savaşları merkezine dönüştü. Birinci Dünya savaşı öncesinde Osmanlı’nın durumuna benzer bir durumu yaşadı Suriye. Paradigmal ve ideolojik değişimi yapamayıp kendi içinde çözüm bulamayan Osmanlı sonunda nasıl ki İttifak devletlerinin arasında pay edildiyse Suriye de kendi çözümünü bulamadığı için sadece rejim değişikliği ile sınırlı kalmayıp parçalamanın eşiğine gelmiş durumda. Suriye’de rejimin değişim planı çoktan yapılmıştı. 2011’den 2025’e sarkmasının nedeni ideolojik ve paradigmasal olarak nasıl bir modelin hayata geçirileceğine merkezi hegemonik iktidarca henüz karar verilememiş olmasıydı. Halen de Suriye’yi nasıl bir geleceğin beklediğini kestirmek güç.
Peki Suriye’yi bu kadar müdahale alanına dönüştüren, buna kapı açan nedenler nelerdi? Hegel’in tanımladığı biçimiyle, en yetkinforum olan ulus-devlet neden Suriye’de tıkandı ve bunca yıkıma sebep oldu?
Suriye’yi Yıkıma Götüren Nedenler
Suriye’de rejimi iflasa götüren fiili olarak dışsal nedenler olsa da esas neden Suriye gibi ulus-devletlerin kurgulanma, oluşturulma ve yürütülme biçimindeki ideolojik ve paradigmasal sorunlardır. İngiltere ve Fransa Ortadoğu’yu ideolojik karşıtlıklar ve paradigmal tutarsızlıklar üzerinden kurgulayıp yönetti. İdeolojik olarak dincilik-mezhepçilik ve milliyetçilik karşıtlığını körükleyerek, paradigmal olarak da etnik ve dini varlıklara farklı politikalar uygulayarak devleti yönettiler. Suriye gibi bir devlette ideolojik olarak Dürzi, Alevi, Sünni, Hıristiyan, Arap, Kürt, Maruni karşıtlığına dayandı. Ulus-devlet paradigması gereği her ulusa kaderini tayin hakkı kapsamında bir devlet kurma hakkı tanınması gerekirken pratikte sadece kontrol altına alabileceği kesimlere devlet kurdurttular. Kurulan devletler ulus-devlet paradigması ile tutarsızlık içeriyordu. Ulus-devletin kendisi tarihsel toplumsal hakikate cevap olamazken, uygulanma biçimindeki tutarsızlıklar sorunu daha da derinleştirdi. “Her ulusa bir devlet” yaklaşımı pratikte asla uygulanmadı. Uygulanması mümkün değilken bunu sistemsel bir yaklaşım olarak kabul edip propagandasını yaptı.
1.Dünya Savaşı sonrası mandater rejimler de kuruldu. Manda rejiminde deniliyor ki “manda rejiminin kendi kendisine yetecek duruma gelene kadar himayeci devlet tarafından yönetilecek”. Sömürge mantığı ile ekonomik yarar kazanan bu devletlerin manda rejimlerini kendi kendilerine yetecek duruma getirme beklentisi bir paradokstur. İşgal ve sömürge mantığına sahip bir devlet asla elindeki imkanları kaybetmek istemez. Kontrolü altındaki bir devletin gelişmesini istemez. Sürekli kendine muhtaç halde kalmasını istemek bu devletlerin ontolojik gerçekliğidir. Suriye Fransızlar tarafından yönetilirken, Fransa’nın Suriye’yi demokratik ve özgürlükçü bir sisteme kavuşturmasını beklemek ne Fransız ulus-devletinin gerçekliğiyle ne de ulus-devlet gerçekliği ile örtüşüyor. Dönemin Milletler Cemiyeti bunu kabul ederek aslında çözümsüzlüğün sürmesine de karar vermiş oldu. Ulus-devlet, iktidarın en koyu halini ifade ederken, içsel ve dışsal olarak sorun yaşayan ve müdahaleye en açık devlet biçimidir. Ortadoğu’daki biçimi ise en kötüsünü temsil ediyor. Ortadoğu’da tek bir ulus-devlet yoktur ki ya darbelerle kurulmuş olsun ya da iktidar her seferinde darbe ile el değiştirsin. Askeri darbe ve diktatörlükle yönetme birinci dünya savaşından günümüze kadar genel bir paradigmal yaklaşım oldu. Sadece bir devlete veya partiye özgü bir şey değildi. Darbe yönetimi ve dikta rejimleri içte etnik ve dinsel-mezhepsel aidiyet üzerinden, dışa karşı da Avrupa karşıtlığı veya yanlılığı üzerinden kendilerini kurumsallaştırdılar.
Ortadoğu’nun genelindeki devlet yöneticileri demokratik seçim sisteminden mahrum olduğundan genelde iktidara gelenler kısa bir sürede zenginleşti. Devlet başkanları ya tüccar zengin kesimlerdi ya da asker-komutan olanlardı. M. Kemal, Şah Rıza, Saddam, Esad, Nasır… hepsi askerdi. Ve bu yöneticilerin büyük çoğunluğu darbe ile yönetime el koydular. Yönetimde kalabilmek için de kendilerine özel yasalar çıkarttılar.
Suriye’nin yüzyıllık tarihi tam da bu ideolojik ve paradigmal işleyiş çerçevesinde geliştiği için kolayca yıkılabildi. Suriye, Fransa mandası iken Fransızlar Dürzilere, Alevilere ve Sünnilere ayrı bölgesel devletçikler kurdurttu. Maruni hıristiyanların koruyucusu adına da genelde islamiyet karşıtlığına dayalı bürokratik sistem kurdu. 1946’da son Fransız askerinin ülkeden ayrılmasıyla bağımsızlığını kazandığında, Suriye’de eski Milli Blok iktidara geldi ve Şükrü el-Kuvvetli cumhurbaşkanı seçildi. El-Kuvvetli, Şamlı zengin bir tüccar-toprak sahibi aileden geliyordu ve Suriye’nin siyasal hayatına on yıllardır hakim olan eşrafın temsilcisiydi. İki dönemi de yaşamış bir insandı: İstanbul’da eğitim görmesiyle Osmanlı düzeninin bir bireyiydi; Arap İsyanı’na katılmış olması ve manda döneminde milliyetçi politikalara karışmış olmasıyla da milli dönemin aktörüydü. El-Kuvvetli Arap milliyetçiliği ve Sünni ideoloji üzerinden Suriye’yi yönetti. Daha sonra 50 yıldan fazla Suriyeyi yönetecek olan Esad ailesi de Arap milliyetçiliği ve Alevilik mezhebini önde tuttu. Suriye’nin onca zengin toplumsal hakikatini milliyetçilik ve mezhepçilikle yönetmeye girişti. Suriye’nin asli unsurları olan Kürtleri görmezden gelen bir yaklaşımla her yeri Araplaştırma politikasını devreye koydu. Arap kemeri ile Kürt yerleşim yerlerine Arapları yerleştirerek, Kürtlerin vatandaşlık kimliklerini reddederek çözüm geliştirmeye çalışıyordu. Oysa siyasal ve hukuksal olarak kimlikleri reddetmek, inkar etmek ne varlıklarını ortadan kaldırttı ne de hakikati değiştirtti.
Suriye devleti döneme göre ideolojik ve paradigmal değişimler yapamadığı için yıkım sürecine girdi. 19-20. Yüzyıl ulus-devlet paradigması temelinde gelişmelerin yaşandığı dönemler oldu. Aslında Avrupa daha 1950’lerde ulus-devlet çıkmazını görmüş ve değişim sürecine girmişti. Ortadoğu’da ise bu süreç Saddam Hüseyin’in Irak’ta iktidardan düşürüldüğü 2000’lerin başında fark edildi. Abdullah Öcalan, ulus-devletin Fransa’da 16. Louis’in başının koparılmasıyla kurulduğunu, Irak’ta Saddam’ın başının koparılmasıyla da iflas ettiğini belirtiyor. Bölge ulus-devletleri bu gerçeği görmek ve demokratik değişim-dönüşümü gerçekleştirmek yerine dikta rejimlerini ayakta tutmak için daha fazla askeri ve baskı politikalarını devreye koydular.
Arap baharı bölge devletlerinin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi gerektiğini ortaya koyan güçlü bir parametre idi. Eğer yerel devlet-iktidarlar demokratik adımlar atıp merkezi hegemonik iktidara zemin sunmasaydılar durum Ortadoğu için gerçek bir rönesans olabilirdi. En güçlü öncülüğü yapacak yerlerden biri de Suriye olabilirdi. Çünkü Suriye’nin kuzeyinde Rojava’da gerçekleşen 3. Yol Devrimi paradigmasal olarak nasıl bir model geliştirilebileceğine dair iyi bir pratikti. Paris Komününü de aşan boyutta enternasyonalist bir dayanışma ile Rojava modeli gelişti. Rojava’daki demokratik özerklik hareketi devleti yıkmayı hedeflemeyip, yeni bir devlet kurmak yerine inançların, ulusların, kültürlerin bir arada nasıl yaşayıp kendilerini yöneteceklerine dair somut modeldi. Fakat Rojava’daki özerklik modelinin Ortadoğu geneli için bir çözüm yöntemi olarak gelişmesine ne merkezi hegemonik iktidar razı oldu ne de yerel iktidar olan Esad rejimi. Rojava modeli kısa sürede halkların çekim merkezi oldu. Yüzyıllardır despotik rejimlerle yönetilen halk, Rojava modelini güçlü bir şekilde sahiplendi. Bunu gören yerel ve hegemonik iktidar Rojava’yı boğmak için devreye DAİŞ, El-Kaide, El-Nusra, Özgür Suriye Ordusu gibi yapıları harekete geçirdiler. Rojava Devrimini bu yapılarla çatıştırarak hem gelişimini engellediler hem de Rojava’yı kendilerine muhtaç hale getirdiler. DAİŞ’in Rojava’ya saldırma süreci ve Uluslararası Koalisyonun DAİŞ’e karşı devreye girdiği aşamaya bakıldığında müdahalenin nasıl da inceden ayarlanmış olduğu daha iyi görülür. Buna rağmen Rojava, demokratik özerkliğe dayalı kantonal sistemi geliştirmekten geri durmadı. Esad ve merkezi hegemonik iktidar ise kolay olana, milliyetçiliğe ve dinciliğe-mezhepçiliğe yöneldi. İktidar üretiminde bu ideolojiler çok daha etkilidir. Dincilik ve milliyetçilik dertleri demokrasi olmayanlar için en kullanışlı iktidar araçlarıdır. Kapitalizmin ‘büyük balık küçük balığı yutar” ilkesi etnisite ve inançlara uyarlandığında savaş, çatışma ve yıkım kaçınılmaz olur. Küçük balığa hayatta kalma şansı verilmediği taktirde küçük balık, varlığının devamı için başka ittifak arayışlarına, destek bulma arayışlarına girer. İttifak ve destek biçimi siyasal iktidar biçiminde olduğunda hiç biri koşulsuz katılım sağlamaz. Merkezi hegemonik iktidar için küçük balığı koruma, kendisine biat etmeyi gerektirir. Özcesi karşıtlıkları besleyen her çözüm girişimi, yıkımla sonuçlanır.
Kapitalist modernitenin kurumlaşması ve kriz anlarını atlatmasında en önemli husus ideolojik karşıtlıklar üretmesi ve varolan karşıtlıkları daha da sivriltmesidir. Kapitalist moderniteye öncülük eden burjuva sınıfı bile aristokrasi karşıtlığı üzerinden kendini geliştirdi. ‘Eskinin geriliği ve reddi’ üzerinden kutuplar inşa ederek varlığını güçlendirdi. Ulus-devlet modelinin bu kadar kısa sürede yayılması ve çöküşe gitmesinde karşıtlıklardan beslenme temel bir rol oynadı. 200 yıllık bir süre içinde yüzlerce devlet kurulup iflas etti. Devamlılık sağlayanlar bile defalarca rejim değişikliği yaşadılar. Yeniden yapılanmak durumunda kaldılar. İdeolojik karşıtlıklar kolayca bir araya gelmeyi ve hızlıca örgütlenmeyi sağlıyor. Dincilik karşısında laiklik, bilimcilik karşısında dincilik, kadınlık karşısında erkeklik, Kürtlük karşısında Türkçülük, Kürtçülük karşısında Arapçılık, Sünnilik karşısında Şialık, Yahudilik karşısında Müslümanlık… Bu karşıtlıklar olabildiğince çoğaltılabilir. Yaşanan iki büyük dünya savaşının asıl amacı her ne kadar sermayenin kendine yeni alanlar açmak, iktidar alanını genişletmek istemesi olsa da üzerinde geliştiği zemin yine bu karşıtlıklardı.
Suriye’nin iflasa gitmesinde en temel ideolojik nedenler bu karşıtlıkların olabildiğinde çoğaltılmasıydı. Dürzilik-Sünnilik karşıtlığı, Alevilik-Sünnilik karşıtlığı, Müslüman-Hristiyan karşıtlığı, Kürt-Arap karşıtlığı vb. üzerinden hem merkezi hegemonik iktidar hem de bölgesel güçler kendilerine alan açtılar. Bu ideolojik karşıtlıkların olduğu yerde kalıcı bir çözüm beklemek mümkün değil. Karşıtlıklar yıkıcıdır. Her an bir gerilim içinde olurlar. Birinin varlığının diğerinin varlığına ve yaşam alanına tahammülü yoktur. Doğanın ve tarihsel toplumun diyalektik işleyişindeki zıtların birbiriyle olan ilişkisi gibi değildir. Zıtlıkların birbiriyle ilişkisinden, kendi aralarındaki mücadeleden yeni ve daha gelişmiş bir form doğar. Oysa karşıtlıkların çatışması üretici olmaktan çok tüketicidir. Varolanı yavaş yavaş tüketir. Suriye’deki durum da buydu. İdeolojik karşıtlıklar birbirini besleyen değil tüketen bir durumdaydı. İktidara gelen kişi ve anlayış da bu karşıtlıklardan beslendi.
1. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ve İran
Türkiye ve İran Birinci dünya savaşı sonrası kurulan ve batıya entegre olmak için benzer ideolojik taktik ve stratejiler izleyen Ortadoğu’nun iki büyük ulus-devletidir. Müslüman aleminin iki büyük mezhebi olan Sünniliği ve Şialığı temsil ediyorlar. Her iki devletin birbirine benzer tarihsel ve güncel karakterleri var, bir farkla biri Şia iken diğeri Sünnidir. Birkaç karakterini vurgularsak:
Birincisi her iki devlet de daha önceki devletlerin mirası üzerinden gelişti. Mustafa Kemal rejimi Osmanlı’dan alıp laik bir ulus-devlet (Cumhuriyet-1923) kurdu, Şah Rıza Pehlevi de devleti Kaçar Hanedanından devr alıp laik bir ulus-devlet (1926-Şahlık) kurdu. İki kişi de modern bir ulus-devlet adına zora dayalı değişiklikler yaptılar. Türkiye’de 1925 ile birlikte adına inkilap denilen zorunlu değişim-dönüşüm süreci başlatıldı. Kılık kıyafetten, saat ve takvime kadar, farklı dillerin yasaklamasından ortak bir tarih yaratılmasına kadar bir çok alanda zorunlu değişimler getirildi. Resmi ideolojinin savunduğu dil, tarih, kültür ve politika dışındaki her şey yasaklar listesine girdi. Türkiye modern devleti yasaklar ve inkarlar üzerinden gelişip inşa edildi. Buradaki en önemli husus ‘Türklük’tür. Türklüğün karşısında yer alan diğer tüm oluşumlar lağvedilmesi gereken hususlardı. Benzer durum İran için de geçerliydi. Rıza Şah azınlık dillerinin kullanılmasını ve etnik giysileri yasakladı, Farsça’daki Arapça ve Türkçe sözcüklerin sayısını azalttı. Hükümet ayrıca radyo yayınları aracılığıyla ve broşür ve gazete dağıtarak İran milli duygusunu yaymak için bir Kamu Rehberliği İdaresi kurdu. Batıdan medeni kanunları nerdeyse olduğu gibi kabul edilerek yürürlüğe koydular.
Türkiye’de Mustafa Kemal İran’da Şah Rıza pehlevi devleti zora dayalı olarak batılılaştırma, modernleştirme yolunu izlediler. Modern bir ulus-devleti inşa etmek için kılık kıyafetten tutun dile kadar bir çok alanda modernizmi yasal zorunluluklar ile gerçekleştirmek istediler. Her iki devletin resmi dini ve milli ideoloji dışındaki toplumsal varlıkların reddi üzerinden devleti inşa ettiler. Bu yüzden yüzyıl boyunca ne etnik ayaklanmalar ne de inançsal-mezhebi itirazlar dinmedi. Devlet içindeki müdahaleler de demokrasi ve özgürlükler alanını genişletmekten çok resmi ideoloji karşıtlığı üzerinden aynı zihniyetle iktidarı ele geçirme üzerinden gelişti. Türkiye ve İran’da 1980’lere gelindiğinde laikliğe karşı siyasal islam harekete geçirilerek rejim değişikliğine gidildi. İran’da 1979’da Şahlık rejimi yıkıldı ve yerine molla rejimi kuruldu. Türkiye’de ise 1980’de askeri bir darbe ile laikliğe darbe vurulup siyasal İslama iktidar yolu açıldı.
Birinci Dünya Savaşının hemen sonrasında Mustafa Kemal ve Şah Rıza dini ideoloji yerine milliyetçiliği geliştirmeye giriştiler. Biri Türk milliyetçiliğini, diğeri de Fars milliyetçiliğini geliştirdi. İnançların, dillerin, kültürlerin yasaklanmasıyla modernleşmenin sağlanacağı zannedildi. Ortadoğu gerçekliğine hiç de uygun olmayan yapay ulus-devlet inşasına girişmeleri, yüzyıl boyunca sürecek kanlı bir sürecin kapısını da açtı. Türkiye cumhuriyeti ilan edildikten sonra provokatif olaylarla Türk ulus-devlet formuna uymayan kesimlerin tasfiye hareketi başlatıldı. Hıristiyan halk ve inançlar azınlık kapsamına alınıp hareket ve yaşam alanları olabildiğince kısıtlanırken; Kürtler, islami ve sosyalist harekete dönük fiziki ve kültürel tasfiye başlatıldı. Buna karşı Türkiye’de başta Kürt’ler olmak üzere yok sayılan islami ve sosyalist hareket fırsat bulduğu her an iktidara karşı harekete geçti. Benzeri durum İran’da da yaşandı. Şah Rıza Kürtlere, sosyalistlere ve dini cemaatlere karşı baskı ve şiddet politikalarını hiç bir zaman gevşetmedi. Buna karşı isyan ve direniş hareketi de eksilmedi. Her iki ülkedeki kültürel zenginlik, etnik çeşitlilik, dilsel çokluk, inanç farklılığı hiç bir şekilde tekçi ideolojiye dayalı ulus-devlet formu ile uyuşmadı. Bundan dolayı gerginlik ve şiddet de hiç azalmadı. Türkiye’de onlarca yerde direniş hareketi katliam ile sonuçlandı. Şêx Said, Agıri, Dersim direnişlerinde yüzbinlerce Kürt katledildi. Tenkit ve tedip politikası en ufak bir itirazda devreye girdi. İran’da Kürtlerin öncülük ettiği ve Mahabad’ta kurulan Kürt cumhuriyeti, kurulan yerde Çarçıra Meydanında Qazi Muhammed’in idam edilmesiyle varlığı da sonlandı. Ne var ki her bitti denilen yerde yeni itirazlar yükseldi. Bu itirazlar varlığın, varolma direnişinin yansımasıydı. Hiç bir varlık durup dururken kendi varlığına son vermez. Varlığına kast eden her girişime bir karşılık verir. Ulus-devlet varlıkları ‘yasal’ olarak yok sayarken, bunların gerçekte yok edilemeyeceğini hesap edemedi. Yasal yok sayılmaya karşı direniş gelişirken bu sefer fiziki olarak yok etmeyi devreye koydu. Bunda 19-20.yüzyıl sosyal bilimlerinin de etkisi vardı. Siyasal iktidarlara sosyal-darwinciliği öğreten dönemin sosyal bilimleriydi. Oysa fiziki doğa ile sosyal doğa olan insan toplumunun yasaları birbirinden çok ayrı gerçeklerdir. Doğada bir türü yok etme yöntemini toplumsal varlıkları yok etme için denediler. Bu denemenin bedeli çok pahalı oldu ve hala bu bedel ödenmeye devam ediyor. Yok saymadaki ısrar varolma ısrarını ortadan kaldırmayıp daha da büyütür. Yok edilmeyle karşı karşıya kalan her varlığın direnmesi doğası gereğidir. Türkiye ve İran devlet biçimi bu gerçekliği kabul etmek yerine, resmi ideolojinin kabul ettiği ‘yasallık’ sınırları içinde hareket ediyorlar.
1970’lerde Ortadoğu
İkinci dünya savaşından sonra Fransa ve İngiltere’nin fiziki olarak Ortadoğu’dan çekilmesiyle yeni bir süreç başladı. Suriye ve Irak bağımsız devlet statüsünü kazandılar. 1948’de İsrail kuruldu. İsrail-Filistin krizi derinleşerek devam etti. Ortadoğu’da yeni bir ulus-devletin, İsrail’in kuruluşu dengeleri alt üst etti. Merkezi hegemonik güçler fiziken çekildiler ancak stratejilerini devam ettirecekleri bir yapı inşa ederek geri çekildiler. İsrail günden güne güçlenerek, arkasına merkezi hegemonik iktidarın da desteğini alarak pervasızca her yeri kendine göre dizayn etmeye başladı. Modernitenin en gelişkin askeri teknik ve istihbaratı ile Suriye, Mısır, Ürdün ve Lübnan’ı kontrol etme aracı olarak öne çıktı. Yahudilik öne çıkarılarak katı selefilik ve Şialık tekrar hortlatıldı. Dini ideolojiler öne çıkarılıp toplumun gerçek ihtiyacı olan demokrasi ve özgürlüklerin üzeri de böylece örtüldü. İran ve Türkiye’nin karşısına yeni bir hegemonik seçenek konulmuş oldu.
Bu süreçte Türkiye daha çok ABD’nin öncülük ettiği NATO’ya yanaştı. Türkiye’de ilk defa çok partili sisteme geçti. Kemalist CHP ilk seçimde iktidardan düştü. Yerine gelen Demokrat Parti Türk ulus-devletin esaslarına dokunmadan bazı yasaklara dokunmaya başladı. Ancak 1960’da darbe ile iktidardan düşürüldü. Darbe sonrası yeni bir anayasa yapıldı. Yeni anayasa eskisine göre kısmen daha demokratikti. Sosyalistler, Kürtler ve islami kesimler bu süreçte yeniden örgütlenmeye ve varlıklarını geliştirmeye başladılar. 1970’lere gelindiğinde Türkiye’de sosyalist hareketin üye sayısı milyonları geçmişti. Kürtler bir çok yerde dernek ve dergi çevresinde örgütlü yapılar inşa ettiler. İslami hareket iktidara gelmek için partileşti. Dönemin en güçlü hareketi sosyalist hareketti. Sosyalist parti ve hareketler özellikle öğrenci gençliğ içinde örgütlenerek hem siyasi hem de askeri oluşumlara gitti.
1950’lerden başlayarak 1970’lere kadar İran’da, Kürtler ve sosyalistler kırılan güçlerini yeniden toparlayıp mücadeleyi yükselttiler. Bu esnada Kum kentinde daha çok kendi halinde olan dini-şia ulema da harekete geçti. Şahin zorba yönetimine karşı kısmi bir işbirliği içinde Kürtler, Beluciler, sosyalistler ve dini ulema büyük eylemler örgütlediler. Şah Rıza itirazları bastırmak için sivil milis gücünü ve istihbaratı daha da güçlendirdi. Eylemleri bastırmak için İngiltere ve ABD desteğini arkasına aldı. Bu süreçte İran’da da en güçlü hareket sosyalist ve komünistlerdi. Kürtler de hem siyasi hem askeri mücadele yürütüyorlardı.
1970’lerde Türkiye ve İran’nın yanı sıra Suriye ve Irak’ta da revaçta olan hareket sosyalist hareketti. Arap sosyalist-diriliş partisi Baas Irak ve Suriye’de iktidara geldi. Fakat demokratik bir muhtevaya sahip olmayıp Arap milliyetçiliğine dayandığı için kısa sürede kendi içinde bile darbelere maruz kaldı. Irak’ta Sünni-Arap mezhebine dayalı gelişip Saddam iktidarı ile sonuçlanırken Suriye’de Alevi-Arap mezhebine dayalı Esad iktidarı ile sonuçlandı. Saddam ve Esad bizzat iktidar olan kendi partilerine darbe yapıp iktidarı ele geçirdiler. iktidarlarını ayakta tutmak için de dini ve etnik karşıtlıklardan beslendiler.
1970’lerde Ortadoğu’daki gelişmelere paralel olarak merkezi hegemonik iktidar da yeni stratejiler geliştirdi. Ortadoğu’da gelişen sosyalist dalgaya karşı önlemler almak için komünizm karşıtlığı üzerine inşa edilmiş ılımlı İslam doktrini devreye kondu. Afganistan ve Pakistan’da Talibanı örgütledi. Türkiye’de Komünizmle mücadele derneklerini destekledi. Bir çok Sünni tarikata alan açtı. İran’da Kürtlerin ve Sosyalistlerin iktidara gelme olasılığına karşı Humeyni ile ilişkileri geliştirip önünü açtı. 1980’lere gelindiğinde ilginç değişimler yaşandı. Mevcut iktidarlara karşı mücadele eden islami kesimlere iktidar yolu açıldı. Birlikte mücadele eden Kürtlere ve sosyalistlere karşı yeni bir imha ve inkar süreci başlatıldı. Türkiye’de askeri darbe Kenan Evren sosyalist harekete ve Kürt mücadelesine büyük bir darbe vurdu. Sosyalist hareket o günden beri kendine gelemedi. İran’da Şah’ın yerine gelen Humeyni molla rejimini kurumsallaştırıp Kürtlere ve sosyalistlere dönük tasfiye hareketi başlattı. Sonuç olarak Türkiye’de Sünni mezhebine dayalı hareket iktidar oldu, İran’da Şia mezhebi iktidara geldi, sosyalist hareket güçten düştü, Kürt hareketi büyük bir yara almakla birlikte yeni bir mücadele hattı oluşturmaya başladı.
Ortadoğu’nun dört büyük devletleri olan Türkiye, İran, Suriye ve Irak ulus-devletleri içinde yer alan Kürtler çözüm ve kriz denkleminde en önemli unsur konumundalar. Yüzyıl önce de böyleydi, şimdi de böyledir. Kürtlerin hem yerel iktidarlar ile hem de hegemonik güçlerle ilişkileri hep oldu. Ancak bu ilişki biçimi kendilerine yarar sağmaktan çok zarar görme ile sonuçlandı. Birinci dünya savaşı sonrası dört devlet ile de sorun yaşadılar. Bu sorunları yaşamalarının en büyük nedeni kurgulanan devletlerin Kürt’ü yok sayan yaklaşımlarıydı. Bunu en çok geliştiren de Başur Kürdistan’daki Kürt-İngiliz ilişkileriydi. İngilizler burda kendine bağlı bir Kürt yönetimi oluşturup diğer parçalarda da buna benzer modeller geliştirdi. Türkiye, İran ve Irak ulus-devletinin inşa edilmesinde ve sonrasındaki gelişmelerinde hep İngiltere ön planda oldu. Bizzat içinde yer almadığı gelişmelerde bile daha çok İngiliz politikaları etkili oldu. Birinci dünya savaşı sonrası oluşan dengenin devamlılığı için İngilizler Kürtlere özel bir rol biçtiler. Sadece İngilizler için yararlı olan bu rol; hem Kürtlerin kendisi hem de bölge devletleri için yıkıcı bir roldü. Abdullah Öcalan son savunmalarında bu rolü şöyle tanımlıyor:
“Bu konuda hegemonik güçlerin ellerindeki en önemli araç Bağdat merkezli Arap-Sünni veya Şii milliyetçiliğidir. Üzerlerindeki Arap milliyetçi tehdidini hep canlı tutarak, Kürtleri sığınmalık bir duruma mahkûm ederler. Aynı tehdidi Kürtlerden Araplara yönelik olarak da canlı tutarlar. Aynı biçimde Kürt devleti ha kuruldu ha kurulacak diye Türkiye, Suriye ve İran devlet rejimleri tehdit edilir. Öte yandan bu üçlü veya dörtlü öğeler de birer tehdit kaynağı halinde tutularak, Kürtlerin kendilerine tam sadakati sağlanmış olur. Görülüyor ki, laboratuvar politik oyunların tezgâhlanmasında hayli üretkendir. Sistemler kurulup yıkılır, ama Irak Kürt laboratuvarında bir türlü kalıcı bir malzeme (politika) oluşturulup yaşamsallık kazandırılmaz. Kürtlerin sürekli efendilerin emrinde yaşatılıp üretken kılınmalarına devam edilir. Ortadoğu’da en eski bir sorun olmasına rağmen, Kürt sorununun hâlâ çözülmemesinde bu mantık temel rol oynar.”
Kürtler; Türkiye, Irak, İran ve Suriye devletlerinin en kırılgan halkası durumundaydı. İktidar politikalarının üretim nesnesi durumunda tutuldular. “İç ve dış düşman” söyleminin kilit konumundaydılar. “Dış güçlerin maşası oldukları için karşılarında sürekli mücadele edilmesi gereken iç unsurlar”dı. Ulus-devlet paradigması gereği resmi ideolojinin kabul etmediği toplumsal varlıklar inkar edilmek ve yok sayılmak durumundadır. Bu iktidara gelenlerin bir tercihi değil, ulus-devlet paradigmasının ontolojik gereğidir. Ulus-devlet paradigması ontolojik olarak varolmak için diğer unsurların yokluğunu zorunlu bir yasa olarak dayatır. Gelinen aşamada hiç bir devlet Kürtleri siyasi, külterel ve fiziki olarak yok etmeyi başaramadı.
Kürtler Demokrasinin Motor Gücüdür
Yıkım ve çözüm ikileminde Kürtlerin oynadığı rol demokratik çözümdür. Yüzyıldır yürütülen mücadelede varlıklarını garantiledikleri gibi mücadeleden deneyim ve tecrübe de kazandılar. Sistem içinde daha çok sağ-muhafazakar partileri desteklerken, 1970’lerden itibaren Kürtler genel olarak sistem karşıtı paradigma ve düşünce ile hareket ettiler. Bu süreçte Kürtlere karşı üç farklı yaklaşım eğilim gelişti;
Birincisi, tümden yok sayan milliyetçi eğilim, varlığı kesin inkar eder durumdaydı.
İkincisi, din kardeşi olarak gören sağ-muhafazakar eğilim, varlığı kabul edip hakları tanımayan durumdaydı.
Üçüncüsü, yoldaş olarak gören solcu eğilim, sorunu özgün ele almak yerine genelleştiren ve öteleyen bir durumdaydı. (Bazıları da gericilik üzerinden yaklaşma eğilimini sürdürdüler. Komintern’in cumhuriyet dönemi isyanları için takındığı tavrı devam ettirdiler.)
Her üç eğilim de Kürtleri “kendi” olarak tanımayıp farklı yaklaşımlar geliştirince Kürtler kendi çözümlerini geliştirme arayışına girdiler.
Kürtler Sosyalist düşünceden, sistem karşıtı konumlarından taviz vermeden kendi özgün çözümlerini geliştirmenin arayışına girdiler. Bu yol arayışı onları ayakta tutan etken oldu. 1980’lerin sonlarına gelindiğinde Ortadoğu’daki sosyalist hareketler nerdeyse tümden tasfiye olurken Kürtler yeni başlangıçlar yapıyordu. Ulusal kurtuluş hareketlerin bitme noktasına geldiği anda Kürtlerin Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki özgürlük mücadelesi günden güne büyüdü. Dört devletin sınırları içinde yer alan Kürtlerin mücadele içinde yer aldığı özgün parti ve hareketler olsa da, Abdullah Öcalan’ın liderliğini yaptığı PKK (Partiya Karkerên Kurdistan-Kürdistan İşçi Partisi) ilk defa tüm Kürtleri etkileyen bir parti olarak gelişti. PKK kısa bir süre içinde sadece Ortadoğu’da değil diaspora Kürtleri içinde de büyük bir sempati ile karşılandı. PKK bir yandan ulusal kurtuluş mücadelesi verirken diğer yandan hem Kürtlerin için de hem de Kürtlerin dışında sosyalist düşüncenin yayılması için ideolojik çalışma yürüttü.
Ve Abdullah Öcalan 1990’larda reel sosyalizmin çözülüşüyle yeni paradigma arayışına girdi. “Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” ilkesiyle sosyalist bir çözümden taviz vermeden sosyalizmin devlet kurarak değil daha çok toplumsal örgütlenmenin güçlendirilmesiyle yaşanabileceği tespiti üzerinden var olan sosyalist düşünce ve hareketlere eleştiriler getirdi. 2000’li yıllarda Demokratik Konfederalizm kuramı ile devletleşmeden halkların kendilerini nasıl yönetebileceklerini ortaya koydu. Ulus-devletin karşıtlıklar üzerinden kendini inşa eden paradigma ve ideolojisine karşı, farklıların bir arada kendi özgünlükleri içinde yaşayabilecekleri bir paradigma ve ideoloji geliştirdi. Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigmasında iktidarın üretim nesnesi konumunda tutulan karşıtlıklar ‘nötrleştirilip’ birbiriyle çatışma yerine, birbirini besleyen özneler konumuna getirildi. Kürtlerin Türk, Arap ve Farslar ile ilişkileri çatışmacı değil, uzlaşmacı konuma getirildi. Paradigmanın özü yok etme, yıkma üzerine değil, farklılıkları inşa etme üzerinedir. Yani bir öznenin özgürlüğü diğer öznenin yıkımı veya bertaraf edilmesi üzerine değil, o öznenin özgürlüğü için diğer öznenin de özgürlük alanını inşa etmesi üzerinde gelişiyor. Bu paradigmada Kürtler kendi özgürlüklerini diğer halkların özgürlük alanlarını yok ederek değil, onlarla birlikte özgürlük alanlarını inşa ederek gerçekleştireceklerine inanıyorlar. Örgütlülüklerini de bunun üzerine kuruyorlar.
Kürtlerin büyük çoğunluğu da Demokratik Ulus paradigmasını kabul etti. Bu paradigma varolan devletlerin yıkılmasını değil, demokratik değişim ve dönüşüme uğratılmasını hedefliyor. Kürt halkının mücadelesi birçok boyutuyla mevcut devletlerin değişim ve dönüşüme uğramasını sağladı. Varlık inkarını ortadan kaldırdı ancak devletlerin Kürtlerin özgürlük alanlarını tanıma durumunu tam sağlamış değiller. Devletler açısından Kürt varlığını ortadan kaldırma durumu ortadan kalktığı için şimdi mevcut iktidarlar olabildiğince Kürtleri belli bir sınırda tutma politikası yürütülüyorlar. Ancak tam da bu politika demokratik çözüm önünde engel olup yıkımın kapılarını açıyor. Türkiye ve İran Kürtlerin özgürlüklerini anayasal güvenceye alıp demokratikleşmeyi seçerlerse Ortadoğu rönesansını yakalama şansı bulur. Aksi durum krizin daha da derinleşmesini ve yeni yıkımları getirir.
Sonuç
Avrupa Reform ve Rönesanstan sonra Aydınlanma Dönemi ve Sanayi devrimi ile birlikte kendi hegemonyasını kalıcılaştırdı. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının ardından demokrasiye duyarlı yönetimler inşa edildi. Her ne kadar dışa karşı pragmatist ve çatışmacı bir politika izlese de kendi içinde görece demokratik değerleri benimseyip 70-80 yıldır sakin bir süreç geçiriyor. Avrupa kendi refahı için, çatışmayı kendi dışında tutup dış alanlarda kriz ve çelişkiyi süreklileştiren bir strateji izledi. Bu stratejinin gereği olarak Ortadoğu yapay sınırlarla bölüp etnik, dinsel, mezhepsel çelişkileri diri tutacak Ortadoğu’ya özgün ulus-devlet modeli geliştirildi. Yüzyıl sonra bu çelişki ve krizli hal artık sürdürülemez noktaya gelmiş durumda. Kurulan rejimler paradigma ve ideolojik yenilenmeler karşısında tutunamıyorlar. Yeni çözüm arayışları sürüyor. Merkezi hegemonik iktidar kendi çözümünü daha fazla parçalılık yaratarak geliştirmek istiyor. Mevcut iktidarlar da varolan milliyetçilik ve dincilik sınırlarına çok dokunmadan kısmi değişiklikler ile tedbir geliştirme arayışındalar. Kürtlerin çözümü ise demokratik ulus paradigmasıdır. Sınırlara takılmadan, parçalılığa mahal vermeden toplumsal örgütlenmeyi geliştirmeye ve toplumsal yönetimi güçlendirmeye dayalı çözümdür. Devlet olmadan kendi kendilerini yönetmeyi başardılar. Bir çok yerde sistem de inşa ettiler. Rojava bunun somut örneğidir. Kürtler yeni dönemde demokratik bir sistemin gelişmesi için olumlu rol oynayabilirler. Bölge devlet yönetimleri, Kürtlerin bu rollerini oynayabilecek zemini oluştururlarsa kazançlı çıkacak olan tüm halklar olacak. Aksi durumda Kürtler varlıklarını koruma ve özgürlüklerini sağlamak için mücadelelerini sürdüreceklerdir. Sonucu da bu mücadelenin yeni yol ve yöntemleri belirleyecektir. Çok fazla da seçenek görülmüyor. Hegemonik iktidar, yerel rejimleri ya siyasal olarak ya da ‘Gazze modeli’ ile şiddete dayalı bir tercih yapma ile karşı karşıya bırakmış durumda. Değişim ve dönüşüm kaçınılmaz görünüyor. Ortadoğu yapısal yıkım ve çözüm ikilemi ile karşı karşıyadır. Arap Baharı sürecinde (gerçekte halkların baharıydı) gerçekleşmeyen demokratik değişim-dönüşüm şimdi Abdullah Öcalan’ın mimarı olduğu ve özellikle Kürt halkının sahiplenip öncülük yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile mümkün hale gelebilir.
Yoruma kapalı.