İnsan ile doğa ilişkisinin bozulması, yaygın kabul gören teorik yaklaşımlara göre, Sanayi Devrimi sürecinde sistematik bir dönüşüm geçirmiştir. Sanayi Devriminin bu süreçte katalizör işlevi görmesine karşın, insan ve doğa arasındaki etkileşimin tarihsel evrimi, farklı dönemlerde değişken dinamikler sergilemiştir. Makineleşme, kentleşme ve üretim faaliyetlerinin endüstriyel kapasite ile artış göstermesi, günümüzde yaşam pratiklerini tamamen kuşatmış, bu da insan-doğa ve toplum-doğa ilişkilerini tarihsel olarak en yabancılaşmış evresine taşımıştır.
İnsanlık/toplumsallık tarihinin çok erken dönemlerine kadar uzanan bir endüstri tarihi vardır. Yaşamın devamlılığı için keşfetme, var etme süreci ile birlikte bir endüstri tarihinden bahsedebiliriz. Endüstri kelimesi Latince “industria” (çalışkanlık, çaba, etkin olma) kökeninden gelir ve genel olarak üretimle ilişkili faaliyetleri ifade eder. Toplumsallığın başladığı yerde, barınma, beslenme gibi ihtiyaçların karşılanması için basit üretim araçlarının üretimi ile endüstrinin doğuşuna işaret eder. Bu bakımdan endüstrinin, toplumsal açıdan insan ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetlerin belli bir iş bölümüyle alet/makine kullanarak üretilmesiyle karakterize edildiğini söyleyebiliriz.
Toplumsal yaşamın gelişimi için kaçınılmaz olan üretim araçlarının ve iş bölümünün gelişimi tahakküm ve hiyerarşinin doğuşu ile birlikte başka bir karakter kazanır. Üretim araçlarına ve onlarla birlikte üretilen zenginliğe “el koyan” sınıfın ortaya çıkışı ile birlikte yaşamın devamı için gerekli olan endüstri de başkalaşarak, sadece toplumsal ihtiyaçların üretimi için değil, zenginlik ve ticaret için gerçekleştirilmesi başlar. İnsanların kendi ihtiyaçları dışında bir de egemen sınıfın üyeleri için üretmek zorunda bırakılmaları, aynı zamanda emeğin ve toprağın (doğanın) daha fazla verimli, daha fazla ürün vermesini sağlayacak şekilde üretim araçlarının ve teknolojinin gelişimini koşullandırmıştır. Endüstrinin bu gelişimi, dönüşümü kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi ile yeni bir boyut kazanmıştır. Bugün kapitalist modernitenin geldiği nokta, endüstri ve ekonominin gasp edilerek toplum aleyhine gelişmişinin zirvesi olduğu söylenebilir. Endüstriyalizm de kapitalist modernite ile birlikte ortaya çıkmış, üretimden sağlığa kadar bütün yaşamı ekonominin ilkelerine göre yönlendirmeyi esas alan belli bir düşünme biçimi ve pratikler bütünüdür.
Özü dayanışma ile birlikte yaşam olan toplum, binlerce yıl bu kültürle varlığını sürdürmüştür. Toplumsallığın adımlarının ilk atıldığı süreçler olan avcı-toplayıcı dönem ve göçebe tarzı yaşamın ardından tarımın keşfi ile yerleşik ve üretici konuma geçilmiştir. İnsanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından olan Neolitik Çağ dönemi keşiflerin, üretimin ihtiyaç temelli ve toplumsal yarar adına yapıldığı dönemdir. Neolitik dönem toplumsallığı, yani ilk komünal toplumun üretim araçlarını keşfetmesi, tarım ve avcılık faaliyetleri sonucu ortaya çıkmıştır. Bitkilerin keşfedilip yaşama katılması, tohumların ekilmesi gibi kadın etrafında şekillenen ve uzun bir süre devam eden toplumsallık mevcuttu. Bu dönem, iş bölümüne dayanan organize bir yaşam biçimine sahipti. Kadın-erkek eşitsizliğine dair bulguların olmadığı, aynı zamanda doğada bulunan diğer varlıklar ile de yakın ilişki içerisinde sürdürülen simbiyotik bir ilişki mevcuttu. Neolitik çağ aynı zamanda insanlığın gelişimi üzerinde maddi ve manevi değerlerin ve doğal özgür yaşam koşullarının birikiminin tarihsel köklerine işaret eder. Mülkiyet anlayışının pratikte ve zihinlerde oluşmadığı, doğaya saygı değil, doğa ile iç içe yaşama kültürü gelişkindi. Eşitlikçi bu toplumlar yaş, cinsiyet ve akrabalık bağına göre işlevsel olarak birbirlerini tamamlayıcı ilişkilere sahiptiler.
Ekonomi veya maddi hayat nesnelerinin elde edilmesi canlılığın en temel sorunudur. Evrenin gerçekleşme malzemesidir. Canlı metabolizma, dış ortamdan edindiği ve onu sindirim sistemine uygun ihtiyaç nesnelerine dönüştürdüğü bir üretim sayesinde devamlılığını sağlar. Evrensel bir kuraldır.[1] Toplumu da şekillendiren ekonomi, yaşam için vazgeçilmez, aynı zamanda bir toplumsal üretim biçimidir. Avcı-toplayıcı yaşam biçiminde doğanın sunduğu tüketilirken; ilk komünal toplumda ihtiyaç nesnelerinin üretimi ekonomiye dahil olmuştur. Planlama ve sistemsel bir organizasyon olan bu süreç toplumsal doğanın gereği olarak, kolektif ve komünal nitelikte gelişme göstermiştir. Üretim araçları üzerinde de bir mülkiyetin olmadığı, alınıp satılan bir metanın aksine, toplumsal bağları inşa eden, verenle alan arasında karşılıklılık ilkesine dayalı armağan kültürü söz konusuydu. Antropolog Mauss’un klasik ifadesiyle; “Vermeyi reddetmek, davet etmeyi ihmal etmek, aynı şekilde almayı reddetmek savaş ilanıyla denktir; ittifakı ve cemaati reddetmektir bu.”[2]Armağan ekonomisi olarak ifade ettiği bu kültür, beslenme pratiklerinin ötesinde -kimi zaman şölenlerle- kolektif bilincin inşasına katkı sunarak kültürel sürekliliği garanti altına almıştır.
Neolitik toplumda kolektif üretim ve paylaşım temelinde şekillenen organik dayanışma, tarım devrimi sonrasında artı ürüne el koyan bir sosyal tabakanın ortaya çıkması, özel mülkiyetin kurumsallaşması ve derinleşmesiyle parçalanmıştır. Bu süreç toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan bazı yönetimsel organların hiyerarşik tahakküm mekanizmalarına dönüşerek yerleşiklik kazanmasını ve nihayet kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel kökenlerinin oluşumuna zemin hazırlamıştır. İşte bu kolektif ve eşitlikçi temellerden kopuş, tarihin akışını değiştirerek sömürüye dayalı yeni bir sistemin tohumlarını atmış; insanlığı kapitalizmin hiyerarşik ve yıkıcı düzenine sürüklemiştir.
Kapitalizmin kökleri, yaklaşık beş bin yıllık hiyerarşik uygarlık sisteminin içinde şekillenen sınıfsal ayrışma, mülkiyetin tekelleşmesi ve sömürü mekanizmalarının kurumsallaşmasıyla derin bir tarihselliğe sahiptir. Tarım devrimiyle başlayan artı ürüne el koyma pratikleri, kent-devletlerin ortaya çıkışı ve merkezi iktidar yapılarının güçlenmesi, kapitalist birikim mantığının ilk izlerini taşır. Ticaret yollarının genişlemesi ve meta üretiminin yaygınlaşmasıyla sermaye, giderek daha yoğun bir sömürü ağı örüyor; sanayi devrimi ise bu süreci ve doğanın endüstriyel yağmaya açılmasıyla keskin bir dönüşüme uğratıyor. Bugün kapitalist modernite, bu tarihsel birikimin en radikal ifadesi olarak karşımıza çıkıyor: Devlet, endüstri ve finansın iç içe geçtiği bu sistem toplumsal ilişkileri zayıflatırken, kolektif değerleri parçalıyor, insanı yabancılaştırıyor ve ekolojik yıkımı küresel bir krize dönüştürüyor. Dolayısıyla kapitalizmin eleştirisi, yalnızca ekonomik bir modelin değil binlerce yıllık hiyerarşik bir tahakküm geleneğinin ve onun bugünkü totaliter yapılanmasının köklü bir radikal reddini zorunlu kılıyor.
Endüstriyalizm
Kapitalist modernite, devletin şiddet tekelini, piyasayı ve tekeli örgütleyerek bugünkü hegemonik düzeni inşa etmiştir. Kapitalist modernitenin kurumsallaştırdığı şiddet, endüstriyalizmin toplumu ve doğayı sonsuz kaynaklar olarak gören mantığıyla iç içe geçerek yeni bir sömürü evresini başlatmıştır. Tam da bu noktada, endüstriyalizmin yükselişi ile birlikte ekonominin doğası radikal bir dönüşüme uğramış; üretim süreçlerinin merkezileşmesi ve metalaşmanın küresel ölçekte yaygınlaşması, geleneksel üretim ve geçim yöntemlerinin yerini sistemli bir gaspa bırakmasına yol açmıştır. Bu süreç emeğin, toprağın, suyun ve biyolojik çeşitliliğin de piyasa mekanizmalarına tabi kılınarak müştereklerin özelleştirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu sömürü mekanizmalarının işleyici, yalnızca ekonomik ve ekolojik tahribatla sınırlı kalmamış, toplumsal hiyerarşileri pekiştiren ideolojik bir tahakkümü de beraberinde getirmiştir. Endüstriyalizmin kendi doğasının temelinde yatan sömürgeci ve patriarkal bakış açısı; doğayı, hayvanları, işçileri kar nesnelerine dönüştürürken, kadınlar ve yerli halklar “duygusal”, “akılsız” şeklinde nitelendirilerek ikincilleştirilmiştir. Bu tahakkümün yol açtığı kültürel erozyon, toplumsal eşitsizlikler, ekolojik yıkımlar ile dünyanın en derin çelişkilerini oluşturmuş, insan-merkezci ve erkek-merkezci düşünce yapılarının da eleştirisini zorunlu kılmıştır.
Kapitalist Modernitenin dayattığı bu sömürü rejimi, ekolojik dengeleri göz ardı eden bir birikim modeli üzerinden işlerken, doğanın ve insanın yeniden üretim kapasitesini alan bir tüketim çılgınlığını da kurumsallaştırmıştır. Dolayısıyla, günümüzde yaşanan ekonomik krizlerin kökeninde, endüstriyel kapitalizmin doğayı ve emeği sonsuz birer kaynak olarak gören yapısal şiddet yatmaktadır. Bu sömürü düzeni üretim ilişkilerinin ötesine geçerek kapitalist gerçekliğin her alanda egemen hale gelmesine zemin hazırlamıştır. “Günümüz radikallerinin yeterince yüzleşmedikleri en zorlayıcı gerçek, bugün kapitalizmin sadece bir ekonomi değil, aynı zamanda bir toplum haline geldiği gerçeğidir. Daha önceleri büyük ölçüde iktisadi hayatla sınırlı olan rekabet, ‘büyü ya da öl’ zihniyeti ve piyasanın kaosu ticaret ve sanayi alanlarından ailevi, kişisel, cinsel, dini ve toplumsal ilişkilerin gündelik yaşamına yayıldı.”[3] Kapitalist modernitenin yıkıcı tahakkümü, salt ekonomik bir sistem olmaktan çıkarak varoluşun tüm katmanlarını istila etmiş; doğanın metalaştırılması, emeğin sömürüsü, yaşamın finansallaşması yoluyla insanın ve toplumun doğasını bile kendi içine hapsetmiştir.
Özellikle 18. Yüzyıldan itibaren küresel ölçekte toplumsal ve ekonomik dönüşümlere yol açan endüstriyalizm uygarlığın şekillenmesinde kritik bir rol oynamıştır. Hızlı teknolojik icatlar sayesinde nitelik ve nicelik olarak küreselleşerek üretim artışı, beraberinde ekolojik yıkımlar, sosyo-ekonomik eşitsizlikler, kültürel yabancılaşma ve toplum sağlığı üzerinde ciddi sorunlar ortaya çıkarmıştır. Kapitalist üretimin temel karakteri olan daha fazla sermaye için daha fazla (genişletilmiş) üretim mantığı, teknolojinin de en küçük birimden en fazla kar elde etmeye özgülenmiş bir amaçlılığa göre gelişimini zorlamıştır. Dolayısıyla kapitalizmle birlikte teknoloji sadece üretimin ve toplumsal yaşamın kolaylaştırılması gibi amaçlarla değil, sermayenin kar mantığına göre gelişen bir karakter kazanmıştır. Yeni teknolojilerin toplumsal yararı yani kullanım değeri ikincil, tali bir nitelik haline gelmiştir. Bu nedenle teknolojik ilerleme, insanın, toprağın, bir bütün olarak doğanın daha derin ve daha yaygın sömürüsü anlamına gelir.
Sermayenin daha fazla kar için daha fazla üretim mantığının gerçekleşmesi, üretimin doğanın düzeninden kopması, rastlantısal olmaktan çıkmasına bağlıdır. Bilim ve teknoloji de bu hizmete koşulmuştur. Örneğin üretimde kullanılan enerjinin, hammaddenin ve emek gücünün garantili yani, her mevsim yedi gün yirmi dört saat hazır ve nazır olması gerekir. İmparator orduları bu koşulları sağlamak için okyanus ötesi keşifler, sömürgecilik, köle ticareti ve su ya da hayvan gücü yerine de fosil yakıtların enerji kaynağı olarak kullanılmasını sağlayan sanayinin gelişimi için çaba harcamıştır. Sanayi devrimi olarak selamlanan keşif olan buharlı makinelerin kullanılması aslında fosil yakıtların enerji kaynağı olarak kullanılmasını sağlayan teknolojik gelişmedir. Buharlı motorların çalışması için önce ormanlar yok edildi. Ardından kömür keşfedildi. Son olarak da petrol eklendi. Kömür ve petrol sayesinde “sınırsız” üretim için gerekli “sınırsız” enerji kaynağı da bulunmuş oldu.
Özellikle fosil yakıt üretim-tüketimi ile 18. Yüzyıldan itibaren hız kazanan endüstriyalizm, yalnızca üretim biçimlerini değil, insanın doğayla, kendi emeğiyle kurduğu ilişkiyi radikal biçimde dönüştürmüştür. Günümüzde kapitalist modernitenin yapısal dinamikleri, toplumsal ve ekolojik varoluşları derinden dönüştürerek neredeyse tüm yaşam alanlarını metalaştırmıştır. Bu süreç, eğitimden sağlığa, gıdadan kültürel üretime kadar uzanan bir dizi temel ihtiyacın endüstriyel mantık çerçevesinde standartlaştırılmasına ve piyasa ilişkilerine tabi kılınmasına yol açmıştır. Yaşamın temelini oluşturan su, hava, toprak gibi canlı-cansız tüm varlıkların ortak ihtiyaçları metalaştırılarak, ortak yaşam dokusu parçalanmıştır.
Kapitalizmin yayılmacı doğası, sanayi devriminin yarattığı üretim kapasitesi ve emperyalist devletlerin kaynak arayışı, savaşları kaçınılmaz kılmıştır. Endüstriyalizm askeri-sanayinin gelişimini hızlandırarak savaşın mekanizmalarını oluşturmaya ortak olmuştur. Yalnızca toprak gaspı değil, ekonomik çıkarların, enerji kaynaklarının ve hegemonyanın yeniden üretildiği bir alan haline gelmiştir. Savaş yürütücüsü olan ulus-devletler milliyetçiliği yükseltirken geriye ekolojik yıkımlar, toplumsal ve ekonomik krizler bırakmaktadır. Savaşların bıraktığı yıkım, emperyalist ekonomilerin sömürü mekanizmalarını beslerken, kırsalı çözüp kentleri endüstriyel laboratuvara dönüştürmüş, böylece kapitalizmin yıkıcı etkileri hem dışarıda hem de içeride katlanarak büyümüştür.
Endüstriyalizmin yarattığı ekonomik tahakküm, kırsal nüfusu kentlere doğru sürükleyerek plansız ve kontrolsüz bir kentleşme sürecini beraberinde getirmiştir. Bu süreç yalnızca demografik bir değişim değil, aynı zamanda toplumsal çözülüş, yerel kültürlerin yok edilmesi anlamına gelmiştir. Kentler endüstriyel üretimin merkezleri haline geldikçe, betonlaşma, hava kirliliği, su varlıklarının tüketimi ve doğal alanların yok edilmesi gibi olgularla ekolojik yıkımlar katmerleşerek artmıştır. Kent endüstrisi, insanı yalnızca “iş gücü”ne indirgeyerek, tüketim çarkına mahkûm etmiştir.
İnsanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biri olan tarım toplumu; insanın kendi toprağını işleyerek kendi gıdasını üretmesi ve toplumsal emek ile birlikte, insan-doğa ilişkisini ve toplumsal yapıyı besleyen demokratik bir süreçti. Tarımın toplumsal dönüştürücü rolü, sanayileşme ve kapitalizmin yükselişiyle birlikte radikal bir değişime uğramıştır. Başlangıçta insan ile doğa arasında simbiyotik bir ilişki kuran tarım pratikleri, giderek küresel sermayenin kontrolü altında metalaşan bir üretim sistemine dönüşmüştür. Bu süreç, tarihsel olarak toprağın özelleştirilmesi ile ivme kazanmış, günümüzde ise patentli tohumlar, kimyasal girdi bağımlılığı ve uluslararası piyasa mekanizmalarıyla küçük üreticileri de yok eden bir nitelik kazanmıştır. Endüstriyel tarımın yol açtığı sosyal ve ekolojik krizler hem yerel hem de küresel ölçekte kendini göstermektedir. Yüksek verim elde etmek için kullanılan kimyasal gübreler, pestisitler, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO’lar) ve yoğun su kullanımı ile uzun vadede verimlilik kaybına ve biyolojik çeşitliliği yok etme noktasına getirmektedir. Tarımsal üretim büyük şirketlerin kontrolüne geçerek, küçük çiftçiler ekonomik olarak tahakküm altına alınmaktadır. Mono-kültür tarım tipinin dayatılmasıyla, gıda güvenliği riske girmektedir.
Tarımsal bir üretim olan hayvancılık endüstrisi ise, ekolojik dengeyi en çok tehdit eden ve büyük ölçüde çevre tahribatına yol açan alanlardan biridir. Küresel ormansızlaşmanın temel sebeplerinden biri olan endüstriyel hayvancılık, özellikle Amazon bölgesinde geniş çaplı ekosistem tahribatına yol açmaktadır. Hayvan yemi üretimi ve çiftlik alanları için yapılan orman katliamı hem iklim değişikliğini hızlandırmakta hem de biyoçeşitlilik kaybına neden olmaktadır. Endüstriyel hayvancılık, yeryüzü ve tüm canlı-cansız varlıklar için çok boyutlu bir yıkım anlamına geliyor. Fabrika çiftlikleri ise milyarlarca hayvanı doğal yaşam alanlarından kopararak kalabalık ve sağlıksız ortamlara hapsedildiği sistematik bir sömürü düzeni kurmaktadır.
Küresel endüstriyalizmin sürekli ve artarak (hem nicelik hem çeşitlilik olarak) üretim mantığının yarattığı ekonominin sürdürülmesi için gerekli olan enerjinin üretimi de ciddi bir ekolojik yıkım alanlarından biridir. Enerji sektörü; sanayi üretiminden, dijitalleşmeye kadar devletler arasında bir güç dengesi olarak, küresel hiyerarşide bir iktidar parametresidir. Fosil yakıt endüstrisi, iklim krizini derinleştirirken, hidroelektrik barajlar ve madencilik projeleri halkların yaşam alanlarını yok eder. Doğanın tahribatının ötesinde toplumsal yapıyı dönüştüren/dönüştürmeyi amaçlayan bir süreç içerir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında inşa edilen barajlar, özellikle Kuzey Kürdistan coğrafyasında, “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan, ulus-devletin sömürgeci mantığını yansıtan stratejik yapılar haline gelmiştir. Bu barajlar, devletler arası güç dengelerinin ötesinde, ekolojik varlıkların birer savaş aygıtına dönüştürülmesiyle işlev kazanmıştır. Dicle Nehri üzerinde kurulan Ilısu Barajı, enerji ve kalkınma söylemleriyle sunulsa da gerçekte Kürt coğrafyasının kültürel, tarihsel ve ekolojik bütünlüğünü parçalayan bir mekanizma işlev görmektedir.
12 bin yıllık geçmişe sahip Hasankeyf’in sular altında bırakılması, yalnızca somut bir tarihler mirasın değil, aynı zamanda kolektif hafızanın da sistematik bir şekilde silinmesi anlamına gelmektedir. Barajın yol açtığı zorunlu göç, on binlerce insanın yerinden edilmesine neden olmuş; bu durum, yüzyıllardır süren tarımsal üretim kültürünü yok etmiştir. Topraklarından koparılan insanlar, metropollere göç etmek zorunda kalmış, bu da işsizlik, yoksulluk ve enformel işgücüne mahkûmiyet gibi ağır sosyoekonomik sonuçlar doğurmuştur. Bu süreç, devletin Kürdistan özelinde demografik ve ekolojik yapıyı dönüştürme politikasının bir parçası olarak okunabilir. Ekonomik çıkar olduğu kadar asimilasyonist bir karakter taşıyarak; ulus-devletin homojenleştirici politikaları kapsamında, Kürt kimliğinin sistematik inkârı ve toplumsal dışlanması üzerine temellenmiştir.
Kapitalist modernitenin “ilerleme” naraları eşliğinde toplumu bir tahakküm sarmalına sürükleyen endüstriyalizm tarihsel bir kırılmadır. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve teknolojik dogma yalnızca emek süreçlerini değil, toplumsal ilişkilerin tümünü metalaştırarak insanı kendi yarattığı makinenin bir parçası haline getirir. Kapitalist modernitenin üç sacayağı endüstriyalizm, ulus-devlet ve kapitalist üretim kolektif bilinci parçalamayı ve bireyi tüketime mahkûm eden bir düzen inşa etmeyi amaçlamaktadır. Fabrikaların hiyerarşisi, ulus-devletin tek tip birey yaratma tahakkümü ve piyasa, insanı özgür bir canlı olmaktan çıkararak sadece ekonomik bir birim haline getirmiştir. Eğitimden, sağlığa, sağlıktan sanata kadar her toplumsal üretim endüstriyalizmin pazar alanına çevrilmiştir. Kapitalizmin küresel ölçekte yayılması ve neoliberal politikaların derinleşmesiyle birlikte, toplumsal yaşamın tüm alanları metalaşma sürecine tabi tutularak piyasa işleyişine eklemlenmiştir. Eğitim kurumları, bilgi paylaşımı ve eleştirel düşünce üretme işlevinden uzaklaşarak piyasa mantığına tabi olmuş, özelleştirilerek ve ticarileştirilerek sermaye birikim sürecine girmiştir. Sağlık hizmetleri bir hak olmaktan çıkarılarak kar odaklı bir sektör haline getirilip; bedenlerimiz gelir kaynağı olarak görülen birer “müşteri” statüsüne dönüştürülmüştür. İnsan bedeni, parçaları yeniden üretilebilir bir makine gibi modüler bir nesne olarak görülmeye başlanmıştır. Organ nakliden organ üretimine geçilmiştir. Erdemli bir yaşamın yerini biçimlerin egemen olduğu bir yaşam almıştır.
Cinsiyetçiliği de içerisinde barındıran bu sistem kadın emeği ve bedeni üzerindeki denetimi, sömürü mekanizması haline getirir. Hem ücretli işgücü piyasasında hem de ücretsiz ev bakım emeği alanında sistematik biçimde değersizleştirirken, erkek egemen sistem kültürel temsiller yoluyla bu eşitsizliği yeniden üretir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık, bu sistemin birbirlerini besleyen zincirleridir.
Çağımızın ekolojik ve toplumsal krizleri yalnızca bir çevre sorunuyla değil, aynı zamanda kapitalist modernitenin yapısal şiddetiyle hesaplaşmaya zorluyor. Endüstriyalizmin her alana nüfuz etmesiyle birlikte, yaşamın kendisi piyasa kalıplarına hapsolurken, insanın kendine ve emeğine yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Salt bir ekonomik bir model olmanın ötesinde yalnızca emeği değil, aynı zamanda zamanı, istekleri hatta direnişi bile kendine göre organize eder. Bu süreç, endüstriyalizmin yalnızca teknik bir sistem olmadığını, aynı zamanda toplumsal bilinci ve ilişkileri yeniden üreten bir iktidar mekanizması olduğunu ortaya koyar. Ayrıca piyasanın her şeyi belirlediği bu sistemde, karar alma mekanizmaları büyük şirketlerin ve finans tekeleri elinde toplanırken, toplumsal katılım ve kolektif irade yok sayılır. Bir tekelci ideoloji ve aygıt olarak endüstriyalizm toplumun en temel sorunlarındandır. Derinden sorgulanması gerekir. Sadece ortaya çıkardığı tehlikeler bunun için yeterlidir. Canavarın daha da büyüyüp kontrolden çıkması, sorgulanmasını ve hakkında alınması gereken tedbirleri gecikmiş ve anlamsız kılabilir. Toplumun kendisi olmaktan çıkmasını ve sanal toplum haline gelmesini engellemek için, bu canavarı tekellerin elinden alarak önce ehlileştirip, sonra toplumun doğasına dost kılmanın tam zamanıdır.[4]
Endüstriyalizmin yarattığı çok boyutlu krizlere karşın, köklü bir sistem alternatifi inşa etmek ve bu sömürü düzeninin ötesine geçmek gerekmektedir. Öncelikle bu sistemin işleyiş mekanizmalarını, dayandığı ideolojik temelleri ve yarattığı yıkımı bütün boyutlarıyla anlamak kaçınılmazdır. Ancak bu şekilde alternatif bir yaşamın tohumlarını ekebiliriz. Bu alternatif, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik, demokratik, özgürlükçü bir dönüşümü hedeflemeli; insanın/toplumun doğa ile uyum içinde var olduğu, toplumsal bağların güçlenebileceği bir paradigmayı inşa etmelidir. Unutmamalı ki kapitalist modernite aynı zamanda bir zihniyet sorunudur.
Endüstriyalizme Karşı Eko-Endüstri
Toplum ekolojik, özgürlükçü, demokratik örgütlenme biçimlerini deneyimlemiş bir tarihe sahiptir. Bu nedenle yeni sistem inşasında geçmişin kolektif deneyimlerinden ve bilgeliklerinden beslenmek bize yol haritası sunmaktadır. Tüm bunlardan hareketle Abdullah Öcalan tarafından teorileştirilen ve pratik yaşamda somut deneyimlere sahip Demokratik Modernite devrimci bir kopuşu hedefler. Devletli uygarlıkların tahakkümüne karşı nesiller boyu süren mücadele, demokratik modernitenin mayasını oluşturur. İlk tarım topluluklarından ortaya çıkan dayanışmacı üretim biçimleri, Antik Yunan’daki agora demokrasisi, Ortaçağ Avrupası’ndaki komün hareketleri halkın yönetiminin en somut örneklerindendir. Bu toplumsal tarihin ayna oluşturduğu özgürlükçü bir yaşam tahayyülü yeni bir yaşamı da mümkün kılmaktadır.
Endüstriyalizmin hiyerarşik, sömürücü ve yıkıcı mantığına karşılık, demokratik modernitenin ekolojik ve komünal değerleri temelinde şekillenen eko-endüstri; özgürlükçü, dayanışmacı, doğa ile uyumlu bir üretim modeli olarak sunulmaktadır. Eko-endüstriyel model teknolojinin demokratikleştirilmesini, yerelin özgünlüğünü, örgütlenmiş üretim-tüketim ağını ve ekolojiyi merkeze alan bir sistemdir. Fosil yakıt temelli enerji sistemleri yerine yenilenebilir enerjiye, endüstriyel tarım yerine agro-ekolojik yöntemlere, pazar ekonomisine karşılık komünal ekonomilere dayanır. Bu model endüstriyalizmin aşılmasında kritik bir rol oynar.
Toplumun tüm yaşamsal ihtiyaçlarını doğru ve yeterli temin edebilmek, ekolojik yaklaşımla olur. Eko-endüstri ancak bu ihtiyaçları doğru geliştirecek yöntemdir. Varlıksal olarak toplumun emeği ile gelişen toplumsal ihtiyaçlar; doğru, doğaya dost teknik ile karşılanır. Azınlığın elinde olan birikim alanlarının komünal topluluklara geçmesiyle gerçekleşir. Toplumun tüm ihtiyaçlarını en iyi ve yeterli şekilde sağlamaya hizmet etmesi, toplumun denetiminde olması, ekolojik ekonominin politikasıdır. Doğal zenginlikleri tüketme değil, doğayı tamamlayıcılık, koruma üzerinden olur.[5] Ekoloji temelli bir ekonomi politikası demokratik ve katılımcı bir toplumsal örgütlenmeyi de zorunlu kılar. Üretim araçlarının ve doğal varlıkların komünal yönetimi, yerel halkların karar süreçlerine doğrudan dahil olmasıyla anlamlı hale gelir. Merkeziyetçi ve hiyerarşik iktidar yapıları yerine, demokratik işleyiş ekolojik dengeyi de garanti altına alabilir.
Eko-endüstriyel yaklaşım, tek başına piyasa mekanizmalarının dışında, pratikteki uygulanışı komünler, kooperatifler ve meclisler gibi demokrasi araçları üzerinden şekillenir. Karar süreçleri halkın doğrudan katılımına açılarak her türlü ekonomik faaliyet, toplumun gerçek ihtiyaçları ve ekolojik denge arasındaki ilişki ile sürdürülür. Doğal varlıkların yönetimi, su, orman, madenler gibi unsurlar talan ekonomisinin yerine koruyucu anlayışın hâkim kılınması ile sağlanır. Bu ekolojik pratik köklü bir toplumsal dönüşüm aynı zamanda kadın özgürlüğünü de bu yaşama yerleştiren bütünlüklü bir yaklaşım ve pratiktir. Binlerce yıllık patriyarkal tahakküme karşı toplumsal yaşamda kadınların özgür ve eşit bireyler olarak var olabilmesinin koşullarını yaratır. Kadınların karar alma süreçlerinde eşit temsiliyeti, kadın meclisleri ve kooperatifleriyle özgün örgütlenmeleri, kadın emeğinin dönüştürücü gücü ile ekolojik yaşamda belirleyici rol oynar.
Günümüz ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak; endüstri ve teknolojideki gelişmeler topluma ve doğaya uyumlu bir hale getirilmelidir. Bu sistemde enerji kooperatifleri ile enerjinin demokratikleştirilmesi, fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımıyla enerji yoksulluğunun önüne geçilerek, adil bir sistem oluşturulmalıdır. Su yalnızca yaşamsal bir varlık değil, ekolojik dengenin sürdürüldüğü yaşamın kendisidir. Suyun ticarileştirilmesi, barajlar eliyle tahakküm altına alınması, hem iklim değişikliğine yol açan hem de adaletsizliği yükselten bir ağ haline gelmiştir. Bu noktada suyu meta olmaktan çıkarıp, bir varlık olarak tanımlamak, tüm canlılık için ulaşılabilirliğini sağlamak ve tekellerin elinden almak elzemdir. Endüstriyel tarım araçlarına mecbur bırakan uygulamalar, geleneksel yöntemlerle değiştirilmelidir. Komünal tarım arazilerini doğal uygulamalarla işleyerek gıda güvenliği sağlanırken, kent ve kır diyalektiği yeniden kurulmalıdır. Yerel ve mevsimsel üretim ve tüketim, doğal gübreleme tekniklerinin uygulanması ve tohum kütüphaneleriyle yerel tohumlar güvence altına alınmalıdır. Tüm bu uygulamalar demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik perspektif temelinde halkın doğrudan katılımıyla, kapitalist modernitenin karşısında konumlanarak, özgür toplum, özgür doğa inşasını oluşturmanın alternatif yollarıdır. Doğa sömürülmesi gereken bir “kaynak” değil, içinde var olduğumuz canlı bir bütündür. Bu bilinç hem zihniyet dönüşümü hem de yaşamsal pratiklerle yeniden inşa edilmelidir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz kapitalizmin bizlere sunduğu ekolojik çöküş, kendimize ve emeğimize yabancılaşmada başat rol oynamaktadır. Oysa özgürleşme yolu, komünal değerlerin ışığında, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden tesis ederek yaşama dair tüm ilişkilerin yeniden düşünülmesini gerektirir. Kadın özgürlük mücadelesiyle, ekolojik direnişle, demokrasi deneyimleriyle ve tüm alanların öz savunmasını oluşturarak beslenen bu alternatif karanlıktan çıkmanın yol haritasını çiziyor. Bu yolda atılacak her adım, özgür bir doğa ve özgür toplumun kapısını aralayacaktır.
Yoruma kapalı.