Düşünce ve Kuram Dergisi

21.⁠ ⁠Yüzyılı Yeni Paradigma İle Kazanmak

Nilüfer Şahin

 

7 Ekim tarihinde Hamas’ın İsrail hava savunma sistemini aşarak yaptığı saldırının Ortadoğu’da on yılı aşkın süredir başlamış olan emperyal yeniden dizaynın dönüm noktası olduğu artık tartışmasız. Hamas’ın, Lübnan Hizbullahının fiziki imhası, İran’ın da asıl gücü olduğu direniş cephesinin beklenmedik düzeyde gerilemesi, Filistin işgali ve soykırımla devam ederken, Suriye’de rejim düştü. Bu sürece nasıl varıldığı bir yana, gelişmeler bölgede yeni denklemi daha net görünür hale getirdi. İsrail’in bölgenin hegemonik gücü olmakta aldığı mesafe bunlardan biri. Bölgede hegemonya hayali olan ve son 15 yılda bu uğurda büyük enerji harcayan Türk devleti için bu yalnız, ‘gelecek vizyonunun’ darbe alması anlamına gelmiyor, aynı zamanda durumu milli beka sorununa dönüştürüyor.

Bu şartlarda yeni ittifak arayışı kaçınılmazdı. Elli yılı aşkın süre savaştığı ve yenişemediği gibi etkisi yayılan özgürlük hareketi ile tarihsel Kürt-Türk ittifakını canlandırmaya karar verdi. Her ne kadar özünde Kürt gerçeğine dönük zihniyette köklü bir değişime dayanmıyor ve konjonktürün baskısı ile ortaya çıkmış olsa da, Türk devlet geleneği bakımından beklenmedik ancak bir o kadar da doğru bir seçim.

Muhtemeldir ki bu çağrının tarihi önemini, Kürtler için güncel olarak olgunlaşmış seçenekler arasından bir seçenek olduğunu ilk anda Abdullah Öcalan’dan başka pek az kişi okuyabilirdi. Sonuçta muhatap olarak yanıtı verdi ve fesih kararına kadar uzanan gelişmelere evrildi süreç.

Tekrar pahasına vurgulanması gerek iki nokta var. Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Önderliği açısından;

Birincisi; Abdullah Öcalan’ın 1990’ların başından itibaren Kürt sorununun demokratik zeminde çözülmesi için arayışlarının olduğu, bunun (yakın tarihe bakınız 2009-2013) neredeyse 30 yıldır farklı konjonktürlerde de olsa denendiği gerçeğidir. Yani silahlı mücadelenin sonlandırılması ve demokratik hukuk zemininde, yeni bir düzlemde ve formda demokratik siyasal mücadele isteği yeni değil.

İkinci olarak; yine doksanların başına uzanan, 20. Yüzyıl sosyalist sistem tecrübesinin çöküşü ve yarattığı etki; dünya sosyalist hareketinde hala aşılamamış ideolojik bunalımı özgürlük hareketi Önderliğince ikibinlere dek yönetilebilmesi, ikibinlerde ise yeni paradigma ile aşması gerçeğidir. İkibinli yılların başı böylece, Kürt sorununun demokratik çözümü arayışına eşlik eden bir başka arayış da ideolojik yenilenme, sosyalizmin uluslararası çaptaki krizine karşı kendi çözümünü geliştirmesi oldu.

Aradan geçen on yıllık sürede, ikibinlerin başındaki değişim olmamış gibi geçirmiş olanlar muhtemeldir ki bugünlerde Abdullah Öcalan’ın açıklamalarına şaşırıyorlar. Oysa; devlet, devrim, demokrasi, kapitalizm, ulus-devlet konusunda Kürt-Türk tarihi ittifakı dahil paradigma kapsamında dile getirilenlerin tamamı güncelleştirilmiş hali ile savunmaya devam ediyor. Yani ne silah bırakma ne de paradigmadaki değişim yeni değil. O halde çatışma ve savaşın sonlandırılmasına dönük yöntemdeki fark dışında değişen nedir? Bu konu için dünya deneylerinin de gösterdiği yol, yöntemlerle birlikte iç dinamiklerin de gözetilmesi, her deneyimi farklı kılan etkenlerdir. Bu farkın dışında paradigmanın aksından bir sapma olmadığı gibi, henüz kamuoyuna kısmen yansıyanlara bakarsak paradigmanın felsefi, kuramsal arka planı daha da derinleştirilip temellendirilmiştir.

Silahlı mücadele konusunda ise Bakur’da rolünü tamamlaması ile genel olarak (ilkesel bakımdan her durum ve dönemde) silahlı mücadelenin reddi arasında bir bağ olduğunu söylemek hala güçtür. Ancak paradigmanın şiddeti öz savunma aracı olması dışında içermediği de kaydedilmesi gereken bir husus. Şiddet sorununun Kürt devrimi diyalektiği ve paradigmanın iç mantığı ile birlikte ancak anlaşılabileceğini, bunun dışındaki değerlendirmelerin öznel ve isabetsiz olacağını söylemek mümkün.

Kürt devriminin güncel olarak geldiği aşama ve bu konudaki olasılıklar bir yana, kongreye sunulan Politik Rapora yansıyan kuramsal boyutlar, bölgede ve dünyada yaratacağı etki açısından daha dikkat çekicidir. Bu noktada kuramsal alandaki gelişim ve olgunlaşma, Kürdistan’da ki kazanımları da aşan bir öneme sahip. 20. Yüzyılın tüm toplumsal, siyasal kuramları ile birlikte geride kaldığı şüphesiz. ‘Eski paradigma aşılıyor’ ve yeni paradigmanın da doğmakta olduğunun işaretini veriyor. Tarihin bu dönüşüm anında, ezilenlerin mücadelesi, kuramdan yoksun ilerleyemez. Nihayetinde, son yirmi yılda kuramın politik ve toplumsal alanda da sınandığını gördük. Tüm toplumsal öğretilerin geçmek zorunda olduğu yollardan, sınamalardan geçmeyi sürdürecektir. Katettiği mesafe azımsanamaz. O şimdiden hem büyük bir mücadelenin sonucu, hem 21. Yüzyılda ezilenlerin seçeneği olma vasıflarına sahip.

Geçen yüzyılda aynı rolü Marxizm oynamıştı. 19. Yüzyılda Avrupa’da doğan Marxist kuram, 20. Yüzyıl boyunca dünyadaki hemen tüm sistem karşıtı mücadelelerin ideolojik, kuramsal dayanağıydı. Sosyalizm hedefli devrimlerden, sömürgecilik karşıtı direnişlere, siyahi direniş, kadın mücadeleleri dışında, sosyal bilimlerden, kültür sanata, Marxizmin etkilemediği hemen hiçbir alan kalmadı. Doğuda Avrupa’dakinden daha büyük etkileri oldu. Başta Rus devrimi olmak üzere, bir dizi devrimin yanı sıra, İran’dan başlayarak Kürdistan’a, Ortadoğu ve Asya’ya, Kuzey Afrika’da siyasi parti ve hareketlerin doğrudan ya da Marxizm’den ilhamla oluşmalarını sağladı.( Amerikan kıtası ve Küba’daki devrimler de yine aynı kuram ve ideolojik temelliydi) Özcesi; 20. Yüzyılın sonuna dek, dünya halkları, Marxist paradigma (ya da ondan ilhamla) ile sisteme karşı direndiler.

20.⁠ ⁠Yüzyıl sonunda, SSCB’nin çökmesi ile Marxist kurama dayalı sosyalizm fikri de büyük darbe aldı. Esasında gerçekleşen sosyalist sistemlerle ilgili çok daha önce, 2. Dünya Savaşı’nın ardından radikal eleştiriler yapılmaya başlanmıştı. 90’ların başındaki çöküş, uzun süredir sorgulanan sistemi ve kuramsal dayanakları ile ilgili bir dönüm noktasına geldiğini açıkça ortaya koydu. Bu durum, sosyalist alandaki ideolojik bunalımla sonuçlandı. Ulusal kurtuluş temelli mücadelelerin, klasik ulus-devlet formunda kalmaları, halk demokrasileri denilen ülkelerde toplumsal eşitsizliklerin giderilmeyişi, kadın özgürlüğü konusunda beklenen dönüşümün sağlanamadığı gibi, Sovyetlerdeki gibi, devrimle kazanılan hakların geri alınması ile sonuçlanması sorunun sadece pratik uygulamalardan değil, bizzat kuramdaki yapısal sorunlarla ilgili olduğu düşüncesini geliştirdi.

Tartışmalar uzun süre devam etse de ideolojik krize son verecek, Marxizmin 150 yıl boyunca; işçilerin ve ezilen tüm toplumsal kategoriler için yarattığı gibi seçenek oluşturacak, kuramsal ve pratik tutarlılığa sahip toplumsal bir öğreti ortaya çıkmadı. Krizin aşılamayışının pek çok faktörden kaynaklandığı söylenebilir. Bunlar içinde bugün de engel olmayı sürdüren etken, Marxist sosyalist kuramın, 20. Yüzyıldaki yenilgilerle, sınırlarının sonuna gelmiş olduğunun reddidir. Oysa düşüncenin diyalektiğinin ve tarihsel olguların gösterdiği, toplumsal öğretilerin de geçersiz hale gelebileceğidir. Marxizm ve 19 ve 20. yüzyıl sosyalizm öğretileri için bu hiç değilse cesaretli sorular sormayı ve yanıtlar aramayı, kuramda revizyonu gerektirirdi. Marxizmin aşılabilir, hatta mutlaka aşılmasına ihtiyaç olduğu, Marxist felsefeye içerikli olduğu halde bunun kendini Marxizmi asli temsilcisi sayanlarca yapılmayışı dogmatizmden başka biçimde izah edilemez.

Fakat toplumsal doğa ve düşüncenin diyalektiği işliyor. Son 20 yıldır Abdullah Öcalan dünya halklarının 20. yüzyıldaki deneyimlerinin, toplumsal eşitlik kuramlarının eleştirel analizi ve tümünü kapsayarak, yeni bir felsefe, paradigma ortaya koyuyor, bölge ve dünya halklarının yeni seçeneğini oluşturuyor. Marxist tedrisattan, 20. Yüzyıl düşünce sistematiğinden bakışla paradigmanın okunmasının bir takım güçlükleri var. Anlamak, anlamlandırmak için bu noktada aşılması gereken eşikler var.

 

Paradigmayı Anlamanın Önemi

Geleneksel Marxist bakış açısından hareket edenlerin, Kürt devriminin biçimi ile ilgili itirazları yeni sayılmaz. Büyük oranda Kürt Özgürlük Hareketi’nin diyalektiğini okumamakla diğer taraftan kendi iç mantıklarıyla ilgili olduğunu varsaymak doğru olur.

Kuramsal açıdan paradigmanın anlaşılmasının ise Marxist düşüncenin aşılamaz olduğu temel inancı ile birlikte, daha spesifik bir boyutu bulunuyor. Paradigmada birçok tez ile birlikte, devlet sorunundaki temel yaklaşımın Marx ve haleflerinin kuramsal yaklaşımından çok, anarşist tezlerle örtüşüyor olması itiraz sebebi.

Oysa Marx’ın, Bakunin, Blanqui ve diğer anarşistlerle çatışmasının, belli bir döneme kadar kuramsal sebeplerle olduğu yönündeki iddialar oldukça tartışmalı. Marx ve Bakunin’in devlet konusunda anlaşamadıkları doğrudur. Marx işçi sınıfının mutlaka iktidarı alması gerektiğini ve devletin komünizme ulaşmada zorunlu bir araç olduğunu savunurken, Bakunin (ve diğerleri) proletaryanın elinde de olsa, bir baskı aracı olması nedeniyle devleti ve her türlü merkezileşmiş otoriteye şüpheyle yaklaşıyor, ilkesel olarak reddediyor, ademi merkeziyetçiliğe, işçilerin ve halkın diğer kesimlerinin doğrudan kendisini yöneteceği sistemi öngörüyordu. Devlet ve merkeziyetçilik dışında, özel mülkiyetin ve sınıfların olmadığı, ezen-ezilen ilişkilerinin ortadan kalkacağı toplumsal düzen tasavvurunda ortaklaşıyorlardı. Ayrıca; önce miras hukuku mu, özel mülkiyet mi kalkmalı tartışması vardı ki bu da aynı örgütte, 1. Enternasyonalde anarşistler (Bakunin’in kardeşlik örgütü) ve Marxistlerin birlikte yer almasını engellememişti. Bu sürede, Bakunin ile Marx’ın hususi dostluğunun da olduğu, Marx’ın Engels’e yazdığı ve Bakunin’in Marx’a yazdığı mektuplardan anlaşılıyor.

Kuramsal farklarla birlikte, birbirinin tezlerinden etkilenme de var. Esas çatışmanın, Bakunin’in kardeşlik örgütünün Enternasyonale adapte olmadığı yönündeki (Marx ve Engels’in) iddiası. Bir başka değerlendirme esas sorunun, Enternasyonale hakimiyet olduğu yönünde.

Dolayısıyla kuramsal fark doğrudan bir karşıtlığın sebebi değil. Fakat bugün için bugüne ait kuramın değerlendirme ölçüsü, hiçbir koşulda yüzyılı aşkın bir süre önceki tartışmalar olamaz. Geçen sürede, tartışmalı tezlerden hangisinin tarihsel açıdan doğrulandığı, devlet konusunda deneyimlerin analizi, bir ölçü olabilir. Buradan bakarsak; tarih, devlet sorununda anarşistleri haklı çıkardı. Yalnız SSCB örneği değil sosyalist bloğun tamamında, devletin bürokratik bir aygıt olarak, işçi sınıfı dahil tüm toplum üzerinde bir baskı aracına dönüştüğünü toplumun, işçi ve emekçilerin eşitlik ve özgürlük eğilimlerini bastırdığı, devrimi baltalayan asli araca dönüştüğü kanıtlandı. Lenin’in devlet konusundaki uyardığı hususlar gerçekleşirken, sorunun pratikteki sapmadan değil, kuramdaki kusurdan doğduğu anlaşıldı. Bunu görmek; hiç değilse şüphe duymak için fabrika komitelerinin neden ortadan kaldırıldığını, işçilerin kontrolünden neden ‘Ulusal Ekonomi Yüksek Konseyi ne geçildiğini sorgulamak yeterli olabilir. Kuşkusuz çok daha fazlası var ve tam olarak anarşistlerin devletin yol açacağını öne sürdükleri biçimde gerçekleşti her şey.

Bu anarşizmin de başarısı için bir etken olmadı. Bu da gerçeğin başka yüzü. Ancak, geçen yüzyılın tüm devrimci mirası, başarı ve başarısızlıkları, bugünü anlamada ve yeniden kurmada aydınlatıcı rollerinin ötesinde kuramsal açıdan rol biçilemez. Onlardan yararlanılabilir, ancak bugün başka bir gün ve bu topraklar da dünyada da halkların yeni şeyler duyma ihtiyacı acildir.

 

Yeniden Komün

Özgürlük Hareketi’nin önderliği geçen yüzyılın, (Marxizm başta olmak üzere) tüm kuramlarının eleştirel çözümlemesi sonucu demokratik modernite paradigmasını oluşturdu. Daha önce çözümlenen kapitalist modernite karşısına demokratik modernite konulmuştu. Yeni süreçte, demokratik modernite unsurlarının daha net formülleştirildiğini görüyoruz. Toplum tarihinin sınıf savaşları tarihi olduğu biçimdeki Marxist tezin yerine devlet ve komün çelişkisi konuluyor. Bu tez, demokratik modernitenin tarih, sistem ve toplum çözümlemelerinin mantıksal sonucu, başka bir ifade ile tarihsel- toplumsal olguların soyutlanması ile bugün ulaşılabilecek doğal çıkarsamadır.

Abdullah Öcalan kapitalist modernitenin, üç sacayağı; ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizm biçiminde çözümlemiş, kavramsallaştırmıştı. Çelişkinin devlet (her tür devlet anlamında ) ve komün arasında olduğu tezi, demokratik modernitenin unsurlarına içeriliydi. Ancak formüle edilmiş biçimi ile daha net bir kuramsal çerçeve sunuyor. Yalnız tarihsel toplum analizi açısından değil, toplumsal özgürlük sorununun bugün hangi eksende yorumlanacağı, çağın toplumsal sorunlarının hangi yoldan çözüleceğinin yanıtlarını içeriyor. Bu yanıyla programatik açıdan da rolü var; özgürlüğün devlete rağmen devletin dışında, örgütlü bilinçle toplumla mümkün gören, komün merkezli bir program.

Pek çok boyutta bağlamda tartışılabilir formülasyon. Kürdistan devrimi formülasyonundaki olguları sınaya sınaya öğrendi. Komünü de, devleti, ulus-devleti de kendi öz deneyleri ile muhakeme ediyor.

Bu ideal sonuç olmaktan ziyade bir aşama, ilerlemesi pek çok faktörün yanı sıra, komün toplumu olma bilincini yükseltmek ya da bu konudaki aydınlanmanın derinleştirilmesi ile bağlantılı.

Sınıf yerine komünü ikame edilişi, kuram/ kavram ve tarihsel boyutlarla birlikte anlaşılabilir. İşçi sınıfının nesnel olarak devrimci olduğu tezi uzun süre ve çok yönüyle tartışıldı. Esasında Marxizmin en kararlı savunucuları da dahil sınıfın rolü ve sınıfçılığı sorguluyorlar. Ancak çoğu kez, işçi sınıfının devrimci rolü, Marxist kuramdan çıkarılırsa, bunun bir binanın sütunlarını çıkarmakla eş anlamlı olacağı düşüncesi ile pratikte olmasa bile kuramsal planda aynı tezde ısrarlarını sürdürüyorlar.

Halbuki tarih tıpkı devlet olgusunun toplum karşıtlığını kanıtladığı gibi, toplumun devrimci öğesinin de komün olduğunu doğruladı. Toplumun, devlet ve iktidara karşı direnişinin varlığının komün ve komünal hareketi ile mümkün olduğu gerçeği, yalnız modernite döneminin de değil, tüm uygarlık tarihi üzerinden ulaşılabilir bir sonuç. Komün aynı zamanda toplumların evrensel tarihinin ürünü, başka ifade ile proleterya/işçi sınıfı gibi bir çağa, belli bir toplumsal düzene, bölgeye ait değil.

Sınıf Marxist kurama göre de aşılması gereken bir kategoridir. Devlet de aşılmalıydı ancak, ikisi de tam olarak bugün Abdullah Öcalan’ın da çözümlediği gibi, organik bağları nedeniyle aşılamadı.

Fakat komün toplumsal bilincin kendisi ve kök hücresi olduğu için devrimci potansiyele, tarihsel olarak görüldüğü üzere, devrimci role sahip. Hangi toplumsal kategori için düşünürsek düşünelim, işçiler, kadınlar, köylüler, beyaz yakalılar vb. Ancak komün düzeninde kendiliğinden olmaktan çıkıp kendisi için olabiliyor.

Komünün 20.Yüzyılın devrimci sosyalist kavrayışı içinde, ekonomik birim olarak yer edinmişti. Demokratik modernite paradigmasında komün ekonomik bir birim olmanın ötesinde (ekonomiyi de içererek) politik-ahlaki toplumun birimidir. Tarihsel olarak da komün ekonomik bir birimden çok, devlete, iktidar tekellerine, sömürgeciliğe, sermaye tekellerine karşı toplumsal çıkarları korumanın yöntemi-aracı olmuştu. Aynı zamanda, toplumun örgütlü oluşunu sağlaması sebebiyle toplum öz savunmasının en etkili aracıdır. Tarihteki toplumsal mücadeleler komünaldi. Komün bu açıdan yalnız mücadelenin sonucu değil, ön koşulu, devrimin sonucu değil kendisi olarak tanımlanabilir.

Tarihte toplumsal değerler, eşitlikçi ilkelerden bugüne kalanların çoğunun komünal deneylerden kalanlar olması bir rastlantı değildir. Bizzat komünalitenin, yani toplum olarak üretilen değerlerin kalıcılığı, dönüştürücü gücüne işaret eder. Doğal toplumun komünal değerleri, tüm dünya deneylerinde varlığını sürdürdü. Doğudaki eşitlikçi hareket ve öğretilerde, Kathar şövalyelerinden, Bedrettini harekette, Paris komününde, Marx’ın komünizminde, sosyalizm tehayüllerinin tümünde, taşıyıcı ilke komündü. Türkiye’deki iki komünal direnişin, 70’lerdeki Fatsa ve 2000’lerin başındaki Gezi’nin yarattığı dönüşüm üzerinden dahi köklü kavramsal sonuçlara ulaşılabilir. Ancak Kürdistan devrimi, kapitalist moderniteye karşı, devlet olgusuna karşı komün seçeneğini devrimle ve kuramıyla yeniden güncel kıldı, tartışılıyor. Olasılıkla bölgede ve dünyadaki tarihi gelişmelerin bir boyutunu da, devrim ve gündeme taşıdıkları olacaktır.

 

Kaynakça;

-Abdullah Öcalan; Demokratik Uygarlık Manifestosunun Ciltleri
-Murray Bookchin;  Devrimci Halk Hareketleri Tarihi
-Noam Chomsky; Karanlık Çökerken, Umutsuzluğa Karşı İyimserlik Karl Marx- Grundrisse

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.